MS hastalarının mağduriyeti: DEÜ’de önce doktorlar açığa alındı, sonra raporlar kayboldu

Bir sinir sistemi hastalığı olan Multipl Skleroz'un (MS) tedavisinde kullanılan "Ocrevus" isimli ilaç, geçtiğimiz günlerde Sosyal Güvenlik Kurumu'nun (SGK) geri ödeme listesinden çıkarıldı. İlacın ödemesinin durdurulması nedeniyle Türkiye'de yaklaşık 6 bin insan, kendisi için hayati öneme sahip olan bu ilaca ulaşamayacak. MS nedir? Türkiye’de yaklaşık 50 bin kişi, MS hastalığıyla mücadele ediyor. MS hastalığı; kas güçsüzlüğü, dengede bozukluk, yürüme ve konuşma aksaklığı ile kendini belli eden ve merkezî sinir sistemini etkileyen bir hastalık. Merkezî sinir sisteminde etkilenen bölgeye ve etkilenme derecesine göre, bu kronik hastalığın türü ve şiddeti de kişiden kişiye değişiyor. MS hastalığında, beyin ve omuriliğin kontrolündeki herhangi bir fonksiyonda kayıplar yaşanabiliyor. Hastalığın teşhisi için MR taraması, beyin omurilik sıvısı incelemesi ve çeşitli kan testlerinden elde edilen sonuçlar bir arada değerlendirilmekte. İlaç ve devlete maliyeti: Ataklar hâlinde ilerleyen hastalığın henüz kesin bir tedavisi bulunmasa da atakları azaltmaya ve yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik çoklu tedavi uygulanıyor. Hastalığın tedavisinde son yıllarda önemli gelişmelerin yaşandığı belirtiliyor. Bu gelişmelerden biri de 2018 yılından bu yana kullanılan Ocrevus ilacı. Hastalığın tedavisinde son derece önemli olan ilaç, Türkiye'de 6 bin MS hastası tarafından kullanılıyor. 6 ayda bir serumla iki doz verilen ilacın devlete maliyeti ise yaklaşık 55 bin TL. Peki ne oldu? Ocrevus isimli ilacın SGK tarafından ödemesinin durdurulduğu açıklandı. BirGün'den Timur Soykan, konuya ilişkin haberinde 31 Mayıs 2023 gününden beri MS hastalarının söz konusu ilaca ulaşamadığını, eczanelerin ödeme listesinde ilacın görünmediğini belirtiyor. Aslında ilacın SGK tarafından geri ödemeye alınması ya da çıkarılması için bakanlığın imzası ya da Sağlık Uygulama Tebliği gerekli. Ancak bunlar olmadan Ocrevus, SGK reçete onay ve provizyon sistemi MEDULA’da pasife alındı. Soykan söz konusu haberinde, SGK ile ilaç firması arasında anlaşmazlık olduğunun iddia edildiğini paylaşıyor. Şirket ne diyor? Söz konusu ilacın ruhsat sahibi olan Roche isimli şirket, konuya ilişkin açıklamasında; ilacın SGK sistemi MEDULA'da pasife alındığını bildiriyor. Doktorlara gönderilen konuya ilişkin açıklama şöyle: Tek sorun bu değil Ancak MS hastalarının yüzleştiği tek sorun, ilaç ile sınırlı değil. İzmir'deki Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören MS hastaları, aylardır kendilerini tedavi eden Prof. Dr. Serkan Özakbaş için mücadele ediyor. Kimi aylardır kimi yıllardır Doktor Özakbaş'tan tedavi gören binlerce hasta, bu hastanedeki tedavisine normal şekilde devam edemiyor. Önce doktorlarının açığa alınması ve bölümün kapatılmasıyla mücadele eden hastalar, şimdi ise hastaneye geri dönen doktorlarının yeniden muayenelere ve tedaviye başlaması için mücadele veriyor. Neler yaşandı? Geçtiğimiz yılın Aralık ayında, İzmir'deki DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi'nde MS hastalarının tedavisini sürdüren uzman hekim Prof. Dr. Serkan Özakbaş'tan iddiaya göre, takipli hastaların sayısını azaltması istendi. Yaklaşık 3 bin 700 hastası olan Özakbaş, talebi kabul etmedi. Bunun üzerine yönetim, Özakbaş'ı açığa aldı. Konuya ilişkin ulaştığımız Özakbaş'ın hastalarından Aliye Erkurtulgu, süreçte yaşananları şöyle anlattı: "Kimse nedenini anlatmadı. Hocanın açığa alındığı haberini almamızın ardından hastaneye girdik bir grup hastası olarak. Çok kalabalık değildik; ama polisler gelmişti hastaneye. Hastaneye gittiğimizde gördük ki bölüm de kapatılmış. MS bölümünün üstü kapatılmış. Ve kimse doğru düzgün şekilde hiçbir şey açıklamadı bizlere. Sürekli birtakım dilekçeler aldık. Birinde 'kamu kaynaklarını daha iyi kullanmak' yazıyordu mesela gerekçe olarak. Bize bölüm kapandı demediler. Bize kimse hiçbir açıklama yapmadı." DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi'nde söz konusu üstü kapatılan yazı Kendilerine hiçbir açıklamanın yapılmadığını vurgulayan Erkurtulgu, "Ardından Özakbaş hoca yerine Geriatri bölümünden bir hoca getirildi. Hocanın ekibi de dağıtıldı. CİMER'e kadar ulaştık. 'Neden?' diye sorduğumuzda ise CİMER'e sorduğumuz sorulara ilişkin de hastaneden hepimize aynı yazı gönderildi" diye konuşuyor. Hastanenin CİMER'e gönderilen başvurulara ilişkin cevabı Uzun bir süre sosyal medya üzerinden kamuoyu oluşturmak amacıyla paylaşımlarda bulunduğunu anlatan Aliye Erkurtulgu, "Sonrasında hastaneden yapılan açıklamada MS günübirlik tedavi ve rehabilitasyon merkezi açıldığı söylendi. Önce kapattılar, sonra yeniden açtılar." diyor. Erkurtulgu'ya hastanenin bu adımları neden attığına ilişkin bireysel düşüncesini sorduğumda ise "Burada tamamen ilaçlarla ilgili bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum" cevabını veriyor. Erkurtulgu, SGK'nın çıkardığı bir kararla MS hastalarının kullandığı 2 ilacın eczanelerden değil, yalnızca hastanelerin eczanelerinden alınabilmeye başladığını belirtiyor. Bu karar üzerine hastanenin ilacı almak zorunda kaldığını anlatan Erkurtulgu "Hastanede birtakım sıkıntılar yaşıyor geri ödeme almak konusunda. Böyle olunca da muhtemelen Özakbaş Hoca'dan ilaç kullanan hastalarının bir kısmını elemesini istiyorlar. Böyle olunca da iki seçeneği kalıyor: ya tedaviyi değiştirecek ya da hastayı eleyecek. Çalışan tedavi değiştirilir mi? Özellikle şehir dışından gelen hastalara 'kendi şehrinizdeki hastanelere bakın' gibi şeyler söylediğini duyduk. Ben de bu ilacı alerjim olmasına rağmen almak zorundayım; çünkü bu ilaçtan başka seçeneğim yok. Gerekmeyene verilebilecek bir ilaç değil bu. Doktor Özakbaş, alerjime rağmen bu ilacı almamın bir yolunu buldu. Bu gibi nedenlerle açığa alınıyor Doktor Özakbaş." ifadeleriyle yaşananları anlatıyor. Hastanenin hastaların söz konusu ilacı alabilmesi için gerekli olan raporları da kaybettiğini anlatan Erkurtulgu "Bir sürü insan bunu söyledi MS grubunda. 'Bizim raporumuzu kaybettiler.' Herkes diyordu sürekli. Anlamıyordum. Raporda bir güvenlik kodu oluyormuş, bu kod ile ilaç alınıyormuş hastanenin eczanesinden, o güvenlik kodunun yer aldığı raporum kayboldu. Nisan'da gittim hastaneye, Mart'ta almam gerekiyordu ilacımı. Alamadım. Yatışım yapıldı; ancak ilacımı vermediler. Bizim dosyalarımız ne yapıldı belli değil." diye konuşuyor. Ya hasta yakınları? Prof. Dr. Özakbaş'ın bir çocuk hastasının annesi Nevin Adıgüzel, "Bir çocuğum MS bir çocuğum NMO hastası. Hastalıkla tanışalı 1 yıl oldu. İlk tanıştığımızda hayatımız alt üst olmuşken Serkan hocamız elimizden tutarak iki çocuğumu da hem moral olarak hem sağlık olarak yeniden ayağa kaldırdı." diyor: "Hastalığa alışma sürecimiz devam ederken gerekli tedavilerimizi planlarken birden hocamız görevinden alındı. Büyük oğlum tedavi için gittiğinde ise gerekli raporun hastane arşivinde kayıp olduğunu bile duyduk. Tekrar rapor çıkarabilmek için çok çaba sarf ettik. İlaç temini, tedavi kolaylığı ve moral yerini stres ve zorluğa bıraktı." diyor. Yaklaşık 30 yıldır MS’li olan bir annenin kızı Çiğdem ise "Ankara’da yaşarken annem tedavi alsa da İzmir’deki kadar kapsamlı bir tedavi hiçbir zaman almamıştı. 8 yıl boyunca Serkan Hoca’nın takibinde olması bizi oldukça rahatlatmış hatta kalan bazı engeller haricinde annemin MS’li olduğunu neredeyse unutturacak seviyeye getirmişti. Serkan Hoca görevden alındığında hissettiklerimi aktarabilmem çok zor. Sahipsiz kalmış ve çaresiz hissettim. Bunun sebebi ise, Serkan Hoca ve özellikle de ekibinin herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm hastalar ile eşit düzeyde ilgilenmesiydi." ifadelerini kullanıyor. Şimdi ne olacak? Prof. Dr. Özakbaş'ın hastanenin açığa almasının ardından yargıya başvurduğunu anlatan Aliye Erkurtulgu, davada yürütmeyi durdurma kararı verildiğini ifade ediyor. Özakbaş'ın 3 ay hastaneden uzaklaştırıldığını, hastanenin de durdurmaya karşı itiraz ettiğini ve davanın hâlâ devam ettiğini anlatan Erkurtulgu "Hoca hastaneye geri döndü; ancak hasta bakamıyor, resmî olarak hasta randevusu alamıyoruz, ilaç yazamıyor kendisi." diyor. Türkiye'de MS hastaları yalnızca hastalıkla değil, sağlık sistemiyle de mücadele ediyor. SGK'nın Oclivus isimli ilacı geri ödeme listesinden çıkarmasının ardından hastalar, imza kampanyası başlattı ve ilacın yeniden listeye alınması için günbegün çağrıda bulunmaya devam ediyor. Tüm bunların yanında ise İzmir'de DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Prof. Dr. Özakbaş'tan tedavi gören hastalar doktorlarının hastanede yeniden görev almasını sağlasa da şimdi yeniden tedavi rutinlerine dönebilmek için mücadele ediyor. Dava henüz devam ederken Özakbaş'ın yeniden göreve aktif şekilde başlaması binlerce hayat için büyük önem arz ediyor.

Aposto Gündem

Sahi Meclis’te kaç “genç” milletvekili var?

Demet Lüküslü 14 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimleri süreci gençlerin kime oy vereceği, genç seçmenin oy tercihi tartışmaları ile geçti. Aynı dönemde siyasi parti liderleri de bolca gençlere –daha çok da medyada ve siyasal aktörler arasında çok tutmuş bir tabir olan Z kuşağına– seslendiler. Seçim atmosferinin harareti ile yurttaşları seçmen olarak görmenin ve onlara sadece seçmen olarak yaklaşmanın bazı sakıncaları var hiç kuşkusuz. Konu ister gençlik, isterse diğer sosyal kategoriler olsun, onları sadece seçimden seçime hatırlamaktan vazgeçmenin ve onlarla sağlam bir ilişki kurmanın ve onları da ülkenin sorunlarına çözüm ararken sürece dahil etmenin, ortak etmenin önemi açık. Ancak biz bu olması gereken, gençleri de kapsayan, onları da eşit ortaklar olarak siyasete dahil eden bu ideal tabloyu bir kenara bırakıp seçim döneminde neler yaşandığına odaklanalım. Gençlere verilen ödev: Oy ver! Seçim süresince gençlere nasıl seslenildi? Onlara verilen mesaj neydi? Her ne kadar gençler tüm siyasi kampanya süresince en çok referans verilen, en çok çağrı yapılan gruplardan olsa da onlara yapılan çağrının niteliğine baktığımızda bu çağrının gençleri sandığa gitmeye ikna etmekle sınırlı kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır sanırım. Seçim süresince gençlere siyasi aktörler tarafından verilen başlıca “ödev” oy vermeleri, sandığa gitmeleriydi. Siyaset ile gençler arasındaki uçurumu çok görünür olduğundan bu uçurumun gençleri oy vermemeye iteceğinden korkuluyordu. Gençler ya düzenin devamı, doğru adam doğru zamanda ilerlemek için ya da ülkeye değişimi ve değişimle gelecek baharı getirmek için oy vermeye çağrıldılar. Böylece gençlere tüm gençlik tarihi boyunca gördüğümüz üzere bir “ödev” verildi ve üzerlerine bir sorumluluk yüklenmiş oldu. Hiç kuşkusuz bu ödev ve sorumluluk tüm yurttaşlara veriliyordu ancak en çok da gençlerin sandığa gitmememesinden korkuluyordu. Ne de olsa yapılan tüm araştırmalar gençlerin siyasi partilere ve siyasetçilere güvenmediğini gösteriyor, gençlerdeki kararsız seçmen oranının diğer kategorilere göre daha yüksek olduğunu gösteriyordu. Oysa ki gençler –tıpkı ülkenin diğer yurttaşları gibi– bu görevi yerine getirdiler. Türkiye, Batı Avrupa demokrasilerinden farklı bir şekilde oy verme oranlarının yüksek olduğu bir ülke. Türkiye’nin oy verme oranlarının yüksek olmasının diğer örneklerden farklılaştığını göstermek için düşük oy verme oranlarının sadece Batı Avrupa’da değil, örneğin aynı zamanda ototirter –ya da seçimli otoriter veya rekabetçi otoriter– bir sistem olarak tanımlanan Rusya’da da görüldüğünü belirtmek gerek. Rusya’da yurttaşların oy vermenin anlamlı olmadığını düşündüklerinden sandığa gitmemeyi seçebiliyorlar. Bunun en yaygın göründüğü kesim de gençler; ve gençler açısından oy vermemek bir direniş anlamı taşıyabiliyor. Oysa ki Türkiye’de öyle görünüyor ki oy vermeye önemli bir değer atfediliyor. Türkiye’de oy verme oranları oldukça yüksek. Örneğin 14 Mayıs seçiminde yurtiçinde seçime katılım %88,92 oranındaydı. Yani neredeyse her 10 kişiden dokuzu oy kullandı. Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçiminde de (genelde başka toplumlarda ikinci turda katılım oranlarında önemli bir düşüş yaşabilirken) katılım %84,21 seviyesindeydi. Türkiye’de seçimlere katılım oranının yüksekliğinde şüphesiz seçimlerin yurttaşların siyasete katılmalarının en önemli yolu olarak görülmesinin etkisi var. Bu durum hiç şüphesiz bir yandan yurttaşlar açısından temsili demokrasinin benimsendiğini (yurttaşların çeşitli şaibe tehditlerine rağmen hem oylarını korumak için ellerinden geleni yaptıklarını hem de oy vermekten vazgeçmediklerini) göstermesi açısından Türkiye için olumlu görülebilir. Diğer yandan tam da seçimlerin arifesinde katılım oranının yüksekliği Türkiye’de siyasetin kısıtlılığını üzerine de düşünmemizi sağlamalı hiç kuşkusuz. Seçimden seçime oy vermenin dışında da yurttaşların kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olmalarının, katılımlarının yollarının önünün açıılması Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda atılması gereken adımlardan bir tanesi. Üstelik oy verme oranlarından da gördüğümüz üzere bu konuda gayet istekli bir topluma da sahip iken siyasi aktörlerin yurttaşlara sadece oy verin ödevini yüklemek dışında da farklı kesimlere siyaseti açmak gibi bir sorumlulukları olduğu ortada. Gençler sandığa gittiler. Peki TBMM’de kaç genç vekil var? Seçim süreci sona erdi ve gençler kendilerine düşen görevi yerine getirdiler ve oy verdiklerine göre TBMM’nin yapısını görebiliriz. Gençler kendilerine verilen görevi büyük bir oranla yerine getirmiş olduklarına göre şu soruyu rahatlıkla sorabiliriz: “Sahi gençlerden bu denli konuşulduğu bir dönemde TBMM’de kaç tane ‘genç’ milletvekili var?” Bu sorunun yanıtı: 5 Evet sadece 5. Bu yasama sürecinde (28. Yasama süreci) TBMM’de 30 yaşın altında sadece 5 milletvekili görev yapacak. Bir başka deyişle, haklarında konuşmalara doyulmayan, her analizcinin üzerine yorum yapmaktan kendini alamadıkları gençler bu kendilerinden çok bahsedildiği dönemde bile TBMM’de sadece 30 yaş altındaki 5 milletvekili tarafından temsil edilecekler. Ya da bir başka deyişle gençler aslında bu mecliste tam olarak temsil edilmemiş olacaklar. Hiç şüphesiz benzer bir yorumu kadınlar için de yapabiliriz. Çünkü benzer bir durum (rakamlar biraz daha yüksek olsa da: 479 erkek milletvekiline karşılık 121 kadın milletvekili) kadın milletvekilleri tablosu için de geçerli. Gençlere ve gençlik politikalarına siyasette yer var mı? Gençlerin siyasete katılımının sağlayıcı mekanizmaların geliştirilmesine ve siyasette gençlere alan açılmasına ihtiyaç var. Gençlerle siyaset arasında gözlemlenen önemli kopukluk ancak bu şekilde giderilebilir ve bir slogan olarak dile getirilen “değişim” ancak o zaman vücut bulabilir gibi görünüyor. Genel seçimlerin ardından çok yakında yerel seçim atmosferine girilecek. Yerel alan, mahalleleriyle, kentleriyle gençlerin hayatlarına değecek, gençlerle beraber onları güçlendirecek politikaların geliştirilmesi, beraberce çalışılması için önemli bir potansiyale sahip. Ayrıca gençlerin (ve tabii ki sadece gençlerin değil, herkesin) yaşadıkları mahallede, kentte söz sahibi olabildiklerini hissedecekleri, karar alma mekanizmasına kent meclisleri üzerinden katılabilecekleri bazı mekanizmalar halihazırda geliştirilmiş durumda. Bu mekanizmaları gerçekten kapsayıcı ve iyi işleyen yapıların oluşturulması için yeniden düşünecek, yeniden kurgulayacak bir yerel seçim atmosferi oluşturulabilir mi? Yazıyı gençlik üzerinden kurguladığım için soruyu gençlik üzerinden soralım ama hiç şüphesiz diğer kesimler için de genişleterek soralım: (Yerel) siyasette gençler için yer var mı? Yüksek siyaset tartışmaları içinde gençlik politikalarına yer var mı? Not: Serbest Kürsü'de yer alan tüm görüşler yazarlara ait olup, Aposto'nun editoryal bakış açısını yansıtmamaktadır.

Aposto Gündem

Yatırım bankalarının Türkiye görünümleri

Uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley , Türkiye ekonomisine ilişkin yayımladığı raporunda Mehmet Şimşek'in Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanmasının ortodoks para politikalarına dönüşün bir işareti olarak değerlendirildiğini ifade etti. Seçimin ardından Türk lirasında değer kaybı ve parasal sıkılaştırma beklediğini aktaran kurum, yıl sonu USD/TRY kuru tahminini ise 28 olarak açıkladı. Raporunda, "Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanmasının ve TCMB yönetiminde beklenen değişikliklerin yapılmasının ardından politika faizinde normalleşme bekliyoruz. Para politikasında kademeli bir normalleşmenin tercih edileceğini düşünüyoruz." ifadelerini kullanan kurum, TCMB'nin politika faizini Haziran ayında düzenlenecek olan Para Politikası Kurulu toplantısında 1150 baz puan artışla %20'ye, Ağustos ayı toplantısında ise %25'e çıkarmasını beklediklerini aktardı. Kurum ayrıca TCMB’ye olası yeni atamaların ve bankanın piyasalarla kuracağı iletişimin bu ayki toplantı öncesi görüşlerinin farklılaşmasına da neden olabileceğini ifade etti. Bank of America Morgan Stanley'nin yanı sıra Bank of America (BofA) da müşterilerine bir not göndererek Türk lirasına yatırım yapmak için şartlarını sıraladı. Geçtiğimiz günlerde Borsa İstanbul'dan yaklaşık 1,5 milyar TL'lik alım gerçekleştiren BofA'nın şartları ise şu şekilde: Politika faizinin, iç talebin cari işlemler hesabını sürdürülebilir bir seviyede istikrara kavuşturacak kadar sıkılaşmasını sağlamak için %40'a yükseltilmesi. USD / TRY kurunun 25'in üzerinde seyretmesi. Şirketlerin USD alımı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması ve döviz piyasasına dolaylı müdahalelerin sona erdirilmesi. USD'nin genel görünümünün yükseliş yönünde olmaması. JP Morgan JP Morgan ise Türkiye ile ilgili olarak yayımladığı notta, 22 Haziran tarihinde yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısında politika faizinin %8,5’ten %25,0’ e yükseltilebileceğini açıkladı. Bu adımın kesin olmamakla birlikte masada olduğunun ifade edildiği mesajda, artırım kararının toplantı tarihinden önce de verilebileceğine değiniliyor. Metinde ayrıca, karar metninde geleceğe yönelik faiz ayarlamalarının da sinyalinin verilmesi beklentisi paylaşılıyor. Hatırlatma dozu: Mehmet Şimşek’in göreve gelmesinin ardından para politikası setinin de ortodoks bir eksene geçmesi beklentisi tamamen satın alınmış durumda. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanlığı görevinden Şahap Kavcıoğlu’nun alınarak yerine Hafize Gaye Erkan ’ın atanması piyasa beklentilerini karşıladı. Bu yazı orijinal olarak Exante'de yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

Renkler zehirleyebilir mi?: Organik ve sentetik boyalar

Renk pigmentleri aracılığıyla geçmiş hakkında başka hiçbir yolla öğrenemeyeceğimiz şeyleri öğrenme potansiyelimiz var. — Melonie Ancheta (Renk araştırmacısı) İnsanlık tarihi, Atmos’un ilham verici bir şekilde bahsettiği gibi, makro-tarihçiler tarafından anlatıldığı zaman oldukça kısıtlı konular etrafında dönüyor. Heyecanlı hayatta kalma dramaları, savaşlar, fetihler, vebalar ve imparatorlukların yükselişleri veya düşüşleriyle dolu hikâyelerden bahsediyoruz. Hâlbuki bunların arasında alternatif konular da var—mesela bazıları kılıçların çarpışmasını değil, renklerin insanlarla ilişkisini araştırıyor. Renk yapımı ve insanlık tarihi: İlkel bir çorbadan karmaşık varlıklara geçişle beraber Homo Sapiens ’ler, etrafa renk katmak için durmayan bir çabaya girmiş gibi. Buna Neandertal kuzenler de dâhil—mesela 60,000 yıl öncesine kadar, şu an İspanya olarak adlandırdığımız topraklardaki mağaralarını yer altından çıkarılan rustik bir pigment olan kırmızı taş boyasıyla biraz daha ev gibi yapıyorlardı. 250,000 yıl geriye gidince, kırmızı taş boyasını bir pigment olarak deneyimlediklerine dair ipuçları da bulunabiliyor. Dolayısıyla renk yapımı, oldukça eski zamanlardan beri insanlarla beraber ilerliyor. Antik Mısır’ın parlak mavilerinden, Çin Han Hanedanı’nın morlarına kadar. Kanatlı Scarab Amuleti, Antik Mısır, Geç Dönem (M.Ö. 664-332). Anonim Fotoğraf: Heritage Art/Heritage Images, Getty Images Renk ve insan ilişkisi: Kültürlerin doğayla bağı Kuzeybatı Sahili'ndeki insanlar için renklerle olan ilişki, topraktan çıkarılan okrayla kırmızı; kömür veya yakılmış kemikle siyah; celadonit ve vivianit mineralleriyle yeşil ve maviyi oluşturmayı içeriyordu. Dünyanın diğer bölgelerinde, farklı renkler ve bu renkleri oluşturacak malzemeler hüküm sürüyordu. Mesela Avustralya merkezli boya üreticisi David Coles'un Chromatopia adlı kitabına göre, Birleşik Krallık'takiler mavi yapmak için woad bitkisini kullanırken günümüz Lübnan'ındaki Fenikeliler, Tyrian morunu deniz salyangozundan çıkarıyorlardı. Çin'de giysiler ve yiyecekler safran kullanarak boyanırken İnka ve Aztek toplulukları, cochineal böceklerinin öğütülmesiyle elde edilen yoğun kırmızıyı değerli buluyordu. Kullanılan malzemelerin ve yaratılan renklerin çeşitliliğine rağmen, dünya genelindeki insanlar, renk verici bir molusk veya kaya olsun, renkleri doğal dünyada somut ve tanınabilir unsurlar veya canlılardan elde etmekte ortaktı. Bu renklerin çeşitliliği, her kültürün eşsiz bir şekilde doğayla olan bağını ve onun değişikliklerini sanat ve hayatlarına nasıl entegre ettiğini gösteriyor. Chromatopia: An Illustrated History of Color Devrim heyecanı: Endüstrileşme süreciyle gelen tehlike 1800'lü yıllarla birlikte sentetik renk maddelerinin endüstrileşmesiyle bu durum değişmeye başlıyor. 1856'da, 18 yaşındaki kimyager William Perkin, kömür endüstrisinin bir yan ürünü olan kömür katranını kullanarak sıtmaya bir tedavi üretmeye çalışırken kömür katranı çamurunu bir mavi çivit boyasına dönüştürme yolunu buluyor. Sentetik boyada devrim: Perkin'in bu buluşu, sentetik boya üretiminde bir devrim başlatıyor ve dünyanın çoğunun renk üretme şeklini değiştiriyor. Kısa bir süre sonra diğer kimyagerler, kömür katranı ve diğer petrokimyasal ürünlerden gökkuşağının her rengini nasıl sentezleyeceklerini bulmaya başlıyorlar. Doğal dünyaya karşı zafer: Perkin'in hayatına odaklanan ve gazeteci Simon Garfield tarafından yazılan Mauve adlı kitap, Perkin'in çağdaşlarının buluşunu doğal dünyaya karşı bir tür zafer olarak nasıl övdüğünü anlatıyor. Sör William Perkin Fotoğraf: SSPL, Getty Images 1858'de British Association'ın dernek başkanı Richard Owen, "Kimyanın, ihtiyaç duyulan şeylerin üretiminde, doğanın mevcut canlı enerjilerini ne ölçüde geçebileceğini tahmin etmek imkânsızdır," ifadesinde bile bulunuyor. Bu esnada Perkin'in kimya öğretmeni August Hofmann, Birleşik Krallık'ın dünyanın en büyük renk ihracatçısı olacağını ilan ediyor: [Birleşik Krallık], yakında kömür türevi mavi renklerini indigo yetiştiren Hindistan'a, katranla damıtılmış kırmızısını cochineal üreten Meksika'ya ve fosil ikamelerini quercitron ve saflor için Çin ve Japonya'ya gönderebilir. Boya üreticiliği ve sonrası Birleşik Krallık'ın boya üreticisi tahtını önce Almanya'ya daha sonra da Çin'e bırakmasına rağmen, Hofmann'ın bir konuda pek de yanılmadığı söylenebilir: Sentetik boyaların ortaya çıkışı, doğal boya ticaretini büyük ölçüde tahrip ediyor. Artık günlük yaşamda kullanılan nesneleri, bir kişinin yerel manzarasında gözüyle tanıyabileceği malzemelerle renklendirme günleri geride kalıyor. Kimya laboratuvarının renk üreticisi olduğu çağ başlıyor ve o zamandan beri sadece genişliyor. Günümüzde durum: Birleşik Krallık merkezli Colour Connections Textile Consultancy 'den Phil Patterson'a göre, bugün kullanılan tekstil boyalarının %99'dan fazlası sentetik. Bu evrim, bireysel kimyanın ve endüstriyel üretimin gelişiminin etkileyici bir hikâyesi olarak görülebilir. Ancak bu hikâyenin paralelinde, renklerin doğal köklerinden uzaklaşmanın belki de kültürel ve ekolojik bir bedeli de var. Bu konu, insanlığın gelecekteki renk kullanımını, toplumlar ve çevre üzerindeki etkisini anlamamızı sağlayabilir. Boya üreticileri, daha güvenli alternatiflerin mevcut olmaya başlamasıyla birlikte bazı boyalardaki kurşun pigmentlerini değiştirmeye başlıyor Kaynak: American Coatings Association Renkler zehirleyebilir mi?: Kültürel ve ekolojik bedel Renkli atıklar, boyahanelerin yakınlarındaki su yollarına düzenli olarak sızarak yerel ekosistemleri zehirliyorlardı. Müşteriler, Perkin'in icadına yardımcı olduğu anilin boyaları giydikten sonra cilt iltihabı şikâyetlerinde bulunuyorlardı. Garfield'a göre, 1870'te bir kimyager, ticari magenta boyalarla boyanmış 14 giysi örneğinden dokuzunun %2 arsenik içerdiğini ve beşinin %4,3-6,5 arasında arsenik içerdiğini buluyor. Boya yapımı fabrikasının yakınında yaşayan bir kadın arsenikle zehirlenerek öldü ve organlarında arsenik bulundu; aynı zehir, fabrikanın sınırları içindeki tüm kuyuları kirletiyordu. Garfield'ın kitabına göre, o dönemlerde çocukların duvar kağıdından zehirlenerek uyurken ölmesi pek de nadir olmayan bir durum. 21. yüzyılda: Bu skandallar, Perkin'in yüzyılından sonra da devam ediyor. Bunlardan biri 2007 yılında gerçekleşiyor. Mattel, üzerlerinde kullanılan boya içindeki güvenli olmayan kurşun seviyeleri nedeniyle 967,000 oyuncağı geri toplatıyor ve birkaç gün sonra, toksik boya kullanmakla suçlanan şirketin kurucusu intihar ediyor. Toplatılan oyuncaklardan birkaçı Kaynak: The New York Times Çözüme doğru bir vaka çalışması: Melonie Ancheta Bunlar, sanayileşme boyunca renklerin nasıl üretildiği ve kullanıldığı konusundaki görünürde masum sanatsal ve estetik seçimlerin, aslında bireyler ve topluluklar üzerinde derin ve bazen ölümcül etkileri olabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Kimyasal renklendirme, her ne kadar renk yelpazemizi genişletse de, çevre ve sağlık üzerinde ciddi sorunlara yol açıyor. Bu nedenle, doğal boyaların yeniden canlandırılması ve sürdürülebilirlik yoluyla renklendirme tekniklerinin evrimi daha da önem kazanıyor. Mesela renk araştırmacısı Melonie Ancheta , yaklaşık 30 yıl önce, özellikle Haida ve Tlingit gibi Kuzeybatı Sahili'nin yerli halklarının kullandığı renkleri incelemeye başlıyor. Akabinde çalışmalarını daha derin bir boyuta taşıyor. Geleneksel boyaları kendi eserlerinde kullanma arzusu, onu eğilmiş sedir kutulardan süslü giysilere kadar bir dizi boyalı iş yaratan bir sanatçı olmaktan renk yapma uygulamalarına yönelik bir araştırmacıya dönüştürüyor. Ancheta'nın bilimsel çalışmaları, belirli bir manzarayla bağlantılı yaşayan halkların özel uygulamalarına odaklanmış olsa da, öğrendikleri geniş bir perspektif sunuyor. Bu, renklerin binlerce yıl boyunca her yerdeki insanlar tarafından nasıl toplandığını ve kullanıldığını aydınlatıyor: özünde, insanlar renkleri doğada kendiliğinden oluşan malzemelerden topluyorlardı. Bu bilgi, çevremizdeki dünyanın renklerini anlamamız ve onlara nasıl değer verdiğimiz konusunda yeni bir bakış açısı sunuyor. Böylece endüstrileşmekten kaynaklanan sorunlara çözümde bu perspektifi kullanmak mantıklı görünüyor. Bu yazı orijinal olarak Angst'ta yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

Öngörü: Avrupa'daki girişim fonları 2023'te %39 düşecek

Risk sermayesi şirketi Atomico'nun verilerine göre, küresel teknolojideki sancıların bir sonucu olarak Avrupa merkezli teknoloji girişimlerine yapılan yatırımın 2023 yılında %39 düşeceği tahmin ediliyor. Buna göre, Atomico, Avrupa merkezli girişimlere yönelik finansmanın 2023 yılında 51 milyar dolara gerileyeceğini öngörüyor. Geniş açı: Bu düşüşün büyük ölçüde ABD'li yatırımcıların geri çekilmesinden kaynaklandığı ifade ediliyor. Daha öncesinde ABD fonları Avrupa'daki fonlama faaliyetinde önemli bir itici güç olmuş; ABD'deki birkaç önemli risk sermayesi fonu bölgedeki yatırımlarını artırmak için Londra'da mağaza açmıştı. Atomico'ya göre, Avrupa'daki fonlamadaki bu düşüş, geçen yıl teknoloji sektörü için oldukça olumsuz bir tablo çizen bir yılı takip ediyor. Avrupa'daki özel teknoloji girişimlerine yapılan yatırımlar 2021'de 106 milyar dolar iken bu rakam, 2022'de %22 azalarak 83 milyar dolar olarak gerçekleşmişti. Bununla birlikte, Atomico, erken aşama firmaların finansmanlarının sonraki aşamadaki muadillerine göre daha az azaldığını, 15 milyon doların altında fon toplayan şirketlerin finansmanının 2023'ün ilk yarısında 8,2 milyar dolara gerilediğini ve bu rakamın bir önceki yılın aynı döneminde 10,3 milyar dolar olduğuna da sözlerine ekledi. Avrupa'nın teknoloji endüstrisinde, kamu ve özel şirketlerin toplam değerinin 2021'de ulaştığı 3 trilyon dolar sınırını geri kazanması da dahil olmak üzere bazı "dayanıklılık" işaretleri olduğunu belirten Atomico, 2022 ve 2023 yılları arasında yatırımlardaki 28 milyar dolarlık kaybın %93'ünü ileri aşama firmaların oluşturmasını bekliyor. Neden: Teknoloji firmaları son bir buçuk yılda büyük bir baskı altına girdi ve bu durum da yatırımcıların, büyüme yerine karlılığa öncelik vermesine yol açtı. Bir zamanlar çok değerli olan teknoloji şirketlerinin hisseleri, Rusya'nın Ukrayna'yı geniş çaplı işgali ve daha sıkı para politikası gibi küresel faktörlerin baskısı altında kaldı. Dahası, Federal Rezerv ve diğer merkez bankaları, yükselen enflasyonu engellemek için faiz oranlarını artırdı ve pandemi dönemindeki teşvikleri geri çekti. Bu durum yatırımcıları, değerleri genellikle gelecekteki nakit akışı beklentisine dayanan zarar eden teknoloji şirketlerindeki pozisyonlarını yeniden değerlendirmeye sevk etti. Karanlık zamanlar: Geçen yıl şirketlerin hisse fiyatları büyük düşüşler gördü. İsveç merkezli şimdi al sonra öde devi Klarna'nın değerlemesi %85'lik bir düşüşle 6,7 milyar dolara gerilerken Sifted, Checkout.com'un hisselerinin iç vergi değerini %15 düşürdüğünü bildirdi. Bununla birlikte, halka açık hizmet olarak yazılım şirketlerinin medyan işletme değeri, uzun vadeli ortalama 7,8 kattan şu anda gelirin yaklaşık beş katı seviyesinde bulunuyor. Öte yandan, işten çıkarmalar da sektörü oldukça zora sokmuş bulunuyor. Atomico, ilk çeyrekte Avrupa'da 11 bin 100 kişi işten çıkarıldığını ve bu sayının, teknoloji sektöründe küresel olarak işten çıkarılan 185 kişinin yaklaşık %6'sına tekabül ettiğini belirtiyor. Yapay zekâ etkisi: Bütün bunları bir kenara bırakacak olduğumuzda ise bu durumdan en az etkilenen sektör, son zamanların en sıcak konularından olan yapay zekâ sektörü olarak öne çıkıyor. Buna göre, üretken yapay zeka girişimlerinin geçen yıl yapay zeka ve makine öğrenimi firmalarına yapılan toplam yatırımın %35'ini oluşturduğu aktarılıyor. Bu yazı orijinal olarak Quando Startup'ta yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

1 hafta, 4 halka arz

• Pasifik Eurasia paylarının halka arzına ilişkin talep toplama işlemleri, 6-7 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleşti. Halka arz büyüklüğü 850 milyon lira oldu. Detaylar: Halk Yatırım konsorsiyum liderliğinde, ‘Sabit Fiyatla Talep Toplama’ yöntemiyle gerçekleşen halka arzda, birim fiyat 25 TL olarak açıklanırken halka arz edilen 34 milyon TL nominal değerli payların satışı gerçekleştirildi. Halka arzda, yurt içi bireysel yatırımcılara nihai tahsisat tutarının yaklaşık 2,3 katı, yurt içi kurumsal yatırımcılara ise yaklaşık 3,4 katı oranında talep geldi. • Katılımevim Tasarruf Finansman A.Ş. paylarının halka arzı 6-7 Haziran 2023 tarihleri arasında “Sabit Fiyatla Talep Toplama ve Satış Yöntemi” ile Borsa İstanbul Birincil Piyasa’da gerçekleşti. Halka arz büyüklüğü 805,8 milyon TL oldu. Detaylar: Katılımevim paylarının mevcut halka arzında 1,00 TL nominal değerli payların halka arz fiyatı 13,43 TL olarak açıklandı. Talep sonucunda halka arz büyüklüğünün toplamda 1,3 katına denk gelen 1,1 milyar TL karşılığı filtre edilmemiş 79,4 milyon TL nominal değerli talep geldi. Katılımevim Tasarruf Finansman A.Ş.’nin halka arzı toplamda 473 bin 340 yerli gerçek ve tüzel kişi yatırımcı, 839 yabancı gerçek kişi yatırımcı, 30 yerli kurumsal yatırımcı, 1 yabancı kurumsal yatırımcı olmak üzere toplam 474 bin 210 yatırımcı ile gerçekleşti. • A1 Capital talep toplama süreci, 7-9 Haziran tarihleri arasında 3 gün süreyle devam ediyor. Detaylar: Halka arzda paylar, 25 TL sabit fiyattan satışa sunulacak ve satılan paylar, bireysel yatırımcılar ile şirket çalışanlarına eşit dağıtılacak. A1 Capital, halka arzda 35 milyon TL nominal değerli payları satışa sunacak. Şirket, izahnamede belirttiği üzere halka arz ile elde edilecek fonların tamamını işletme sermayesinde kullanmayı planlıyor. • Forte Bilgi İletişim Teknolojileri , 8-9 Haziran'da talep topluyor. Halka arz aşamasında 22 milyon TL nominal değerli paylar satışa konu olacak. Detaylar: Şirket 22 milyon payı, sermaye artırım yöntemiyle satarken, paylar bireysel yatırımcılara eşit şekilde dağıtılacak. Şirketin halka arz fiyatı 12,12 TL olarak belirlenirken, toplam halka arz büyüklüğü 266 milyon TL oldu. Forte Bilgi İletişim Teknolojileri Genel Müdürü Selçuk Deda, halka arz sürecinin 1,5 yıl kadar sürdüğünü söyledi. Bu yazı orijinal olarak Pareto'da yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

Finalin iki yüzü: Haaland ve Lukaku

2023 Şampiyonlar Ligi finali dünyanın en iyi merkez forvetlerinden ikisini karşı karşıya getirecek. Bugün Erling Haaland ve Romelu Lukaku geldikleri seviye itibariyle gıptayla izlenen futbolcular olsa da bu noktaya geliş şekilleri birbirlerinden oldukça farklı. Biri kusursuz planlamanın, diğeriyse sarsılmaz bir kararlılığın eseri. Futbolun en üst seviyesine gelme hikayeleri birbirlerinden oldukça farklı olsa da Haaland ve Lukaku’nun çok benzer özellikleri de var. Hem saha içinde hem de saha dışında. İki oyuncu da saha içinde fiziksel varlıklarını hemen hissettiriyor. 1.90’ın üstünde boylarıyla çoğu savunmacıya tepeden bakmaları bir tarafa, müthiş atletik yetenekleri onları durdurulması çok zor, hatta çoğu zaman imkânsız hale getiriyor. Henüz 18 yaşında Molde’de forma giyerken dört gol attığı bir Brann maçından sonra, teknik direktörü Ole Gunnar Solskjaer’in Haaland’ın oyun tarzını Lukaku’ya benzetmesi boşuna değil. Saha dışındaki en önemli ortak özellikleriyse her ikisinin de babasının eski futbolcu olması. Özellikle Norveçli futbolcunun kariyerinde babası Alf-Inge “Alfie” Haaland’ın katkısı yadsınamaz. Alf-Inge “Alfie” Haaland/ Getty Images Alfie Haaland kesinlikle oğlu Erling gibi bir süperstar değildi. Ama 10 yıl boyunca İngiltere Premier Ligi’nde forma giymiş; Nottingham Forest, Leeds United ve Manchester City gibi üst düzey kulüplerde oynamış birinin tecrübesi ve “sektör” dinamiklerine hâkim olması oğluna verecek çok değerli tavsiyeleri olduğu anlamına geliyordu. Ama baba Haaland’ın oğlunun kariyerini yönetmesi gibi bir durum söz konusu değil, o sadece bir danışman ve son kararı her zaman Erling’in verdiğini söylüyor. Norveçli süper yıldızın verdiği kararlarda ise öne çıkan faktörler hep aynı: En fazla dakika alacağı ve en fazla kendini geliştirme imkânı bulacağı kulübe gitmek. Çünkü tek hedefi dünyanın en iyisi olmak. Norveçli futbolcunun parayı ikinci plana atarak kendisini en üst seviyeye çıkaracak kariyer hamlelerini yapması tabii ki büyük övgüyü hak ediyor. Ancak ailesinin refah düzeyi göz önünde bulundurularak, bunu yapacak lüksü olduğunun da unutulmaması gerekiyor. Maalesef çoğu futbolcu, Haaland’ın izlediği yolu izlemek istese bile, bunu yapacak şansa sahip olmuyor. Milliyet İşte Romelu Lukaku da bu lükse sahip olmayan bir genç futbolcuydu. Erling Haaland gibi profesyonel bir futbolcunun oğlu olarak dünyaya gelmiş olsa bile. Romelu Lukaku’nun babası Roger, kariyerine ülkesi Zaire’de (şu anki adıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti) başladı. Sonrasında Fildişi Sahili takımı Africa Sports’ta geçirdiği üç sezonda Belçika takımlarının dikkatini çekti ve 1990 yılında FC Boom takımına transfer olarak eşi Adolphine ile birlikte bu ülkenin yolunu tuttu. Ülkenin sömürge geçmişi sebebiyle Kongolu futbolcuların Belçika takımlarına transferini sıkça görüyoruz. Sömürgeci Belçika Kralı II. Leopold’ün 19. Yüzyılın sonunda kauçuk uğruna Kongo’da yaptığı katliamların yanında bölge insanı için son derece önemsiz bir fayda. Her ne kadar futbolcuların hep ışıltılı bir hayatı olduğu düşünülse de gerçek tabii ki böyle değil. Profesyonel futbolcular arasında çok küçük bir bölümü üst düzeyde forma giyebilirken büyük bir çoğunluğu iş bulma mücadelesiyle yaşamlarını sürdürüyor. Uzun süren bir futbol kariyeri olmasına rağmen Roger Lukaku da hiçbir zaman büyük takımlarda forma giymedi ve birçok kez kendisine şans verecek yeni bir kulüp aradı. Kariyerinin tamamını, bir sezon hariç, Belçika’nın vasat veya vasat altı takımlarında geçirdi. Belçika dışında geçen bir sezonsa, ilginçtir, Gençlerbirliği’ndeydi. Henüz 32 gibi genç sayılabilecek bir yaşta futbola veda etti. Bundan sonrası altı yaşındaki Romelu ve ailesi için on yıllık bir yokluk dönemiydi. Yazının devamını Punto Dosya'da okuyabilirsiniz.

Aposto Günsonu

🔔 Tüm vatandaşların e-Devlet verisi internete sızdırıldı

Halk TV'de yer alan habere göre , 85 milyon vatandaşın e-Devlet'te yer alan bilgileri sızdırılarak, şu anda erişilemeyen ‘ sorgupaneli.org ’ isimli bir web sitesi üzerinden yayımlandı. Sitede sorgulama yapılarak kişilerin anne, baba isimlerine, TC kimlik numaralarına, telefon numarasına, akrabalarının bilgilerine ve hatta şahsın annesinin TC kimlik numarasına dahi ücretsiz olarak ulaşılabildiği belirtilen haberde, tapu gibi dolandırıcılar için ticari değeri bulunan özel bilgiler için ücretli üyelik istendiği ifade edildi. TELE 1 , Telegram üzerinden kişisel veri satışı yapan grupları araştırdığını; gruplarda paylaşılan mesajlarda, üyelik ücreti karşılığında yalnızca ad soyad bilgisiyle dahi vatandaşların tüm kişisel verilerine ulaşılabileceğinin iddia edildiğini paylaştı. Uzmanlar ne dedi? Halk TV'ye konuşan Siber Güvenlik Uzmanı Mustafa Sansar , “ Yakın zaman önce YSK'nın verileri hacklendi. Yine Yemeksepeti'nde milyonlarca kişinin verileri hacklendi. Kimi durumlarda da kurumlar hacklendiklerinin farkına varamıyor. Bu bilgiler elde eden kişiler, bu verileri bir araya getirerek ya satıyor ya da kazanç amaçlı kullanıyor ” dedi. Sansar, “ Burada bilgileri yer alanlar için büyük sıkıntı oluşabilir. Örneğin, bir düşmanınız varsa adresinizi bulur. Sizin adınıza bir yerlere ihbarda bulunulabilir. Yine sizin adınıza alışveriş yapılabilir ” şeklinde konuştu. Halk TV canlı yayınında açıklamalarda bulunan Anayasa Hukuku Profesörü Şule Özsoy Boyunsuz , “ Öncelikle erişimin derhal engellenmesi lazım. Erişimin engellenmesini takiben nereden sızdıysa derhal bir soruşturmayla bu suçu kimin işlediğini bulmaları lazım. Bir an önce harekete geçilmesi gerekiyor ” ifadelerini kullandı. TELE1’e konuşan Bilişim Uzmanı Füsun Sarp Nebil , “Bugün sabah yayınlandı. Olayı araştırıyorum. Zaten çalınan çok veri tabanları vardı. Bu çok yeni gözüküyor. Nereden çalındı bu bilgiler henüz bilmiyoruz. Ocak ayında Nüfus İdaresine 20 yıldır yazılım yapan Kale yazılım firması el değiştirdi. Turkcell’e ait Global IT diye bir firma satın aldı. Acaba o arada bir şey mi oldu merak ediyoruz. Devletin bir an önce araştırıp açıklaması lazım” dedi. Nebil, “İçişleri Bakanlığı’nın KİM uygulaması da var. Nüfus İdaresi İçişleri Bakanlığı’nın altındaki bir yapı. Dolayısıyla buralardan bir yerlerden sızmış gibi gözüküyor. Büyük bir açık var şu an. Devletin bir an önce araştırıp nereden sızdığını açıklaması lazım” şeklinde konuştu. Bir adım geriden: KİM uygulaması, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun sürdüğü TOGG marka araçta teknoloji yayıncısı Hakkı Alkan'ın çektiği video ile gündeme gelmiş, eleştirilerin hedefi olmuştu:

Aposto Gündem

Renkler zehirleyebilir mi?: Organik ve sentetik boyalar

Renk pigmentleri aracılığıyla geçmiş hakkında başka hiçbir yolla öğrenemeyeceğimiz şeyleri öğrenme potansiyelimiz var. — Melonie Ancheta (Renk araştırmacısı) İnsanlık tarihi, Atmos’un ilham verici bir şekilde bahsettiği gibi, makro-tarihçiler tarafından anlatıldığı zaman oldukça kısıtlı konular etrafında dönüyor. Heyecanlı hayatta kalma dramaları, savaşlar, fetihler, vebalar ve imparatorlukların yükselişleri veya düşüşleriyle dolu hikâyelerden bahsediyoruz. Hâlbuki bunların arasında alternatif konular da var—mesela bazıları kılıçların çarpışmasını değil, renklerin insanlarla ilişkisini araştırıyor. Renk yapımı ve insanlık tarihi: İlkel bir çorbadan karmaşık varlıklara geçişle beraber Homo Sapiens ’ler, etrafa renk katmak için durmayan bir çabaya girmiş gibi. Buna Neandertal kuzenler de dâhil—mesela 60,000 yıl öncesine kadar, şu an İspanya olarak adlandırdığımız topraklardaki mağaralarını yer altından çıkarılan rustik bir pigment olan kırmızı taş boyasıyla biraz daha ev gibi yapıyorlardı. 250,000 yıl geriye gidince, kırmızı taş boyasını bir pigment olarak deneyimlediklerine dair ipuçları da bulunabiliyor. Dolayısıyla renk yapımı, oldukça eski zamanlardan beri insanlarla beraber ilerliyor. Antik Mısır’ın parlak mavilerinden, Çin Han Hanedanı’nın morlarına kadar. Kanatlı Scarab Amuleti, Antik Mısır, Geç Dönem (M.Ö. 664-332). Anonim Fotoğraf: Heritage Art/Heritage Images, Getty Images Renk ve insan ilişkisi: Kültürlerin doğayla bağı Kuzeybatı Sahili'ndeki insanlar için renklerle olan ilişki, topraktan çıkarılan okrayla kırmızı; kömür veya yakılmış kemikle siyah; celadonit ve vivianit mineralleriyle yeşil ve maviyi oluşturmayı içeriyordu. Dünyanın diğer bölgelerinde, farklı renkler ve bu renkleri oluşturacak malzemeler hüküm sürüyordu. Mesela Avustralya merkezli boya üreticisi David Coles'un Chromatopia adlı kitabına göre, Birleşik Krallık'takiler mavi yapmak için woad bitkisini kullanırken günümüz Lübnan'ındaki Fenikeliler, Tyrian morunu deniz salyangozundan çıkarıyorlardı. Çin'de giysiler ve yiyecekler safran kullanarak boyanırken İnka ve Aztek toplulukları, cochineal böceklerinin öğütülmesiyle elde edilen yoğun kırmızıyı değerli buluyordu. Kullanılan malzemelerin ve yaratılan renklerin çeşitliliğine rağmen, dünya genelindeki insanlar, renk verici bir molusk veya kaya olsun, renkleri doğal dünyada somut ve tanınabilir unsurlar veya canlılardan elde etmekte ortaktı. Bu renklerin çeşitliliği, her kültürün eşsiz bir şekilde doğayla olan bağını ve onun değişikliklerini sanat ve hayatlarına nasıl entegre ettiğini gösteriyor. Chromatopia: An Illustrated History of Color Devrim heyecanı: Endüstrileşme süreciyle gelen tehlike 1800'lü yıllarla birlikte sentetik renk maddelerinin endüstrileşmesiyle bu durum değişmeye başlıyor. 1856'da, 18 yaşındaki kimyager William Perkin, kömür endüstrisinin bir yan ürünü olan kömür katranını kullanarak sıtmaya bir tedavi üretmeye çalışırken kömür katranı çamurunu bir mavi çivit boyasına dönüştürme yolunu buluyor. Sentetik boyada devrim: Perkin'in bu buluşu, sentetik boya üretiminde bir devrim başlatıyor ve dünyanın çoğunun renk üretme şeklini değiştiriyor. Kısa bir süre sonra diğer kimyagerler, kömür katranı ve diğer petrokimyasal ürünlerden gökkuşağının her rengini nasıl sentezleyeceklerini bulmaya başlıyorlar. Doğal dünyaya karşı zafer: Perkin'in hayatına odaklanan ve gazeteci Simon Garfield tarafından yazılan Mauve adlı kitap, Perkin'in çağdaşlarının buluşunu doğal dünyaya karşı bir tür zafer olarak nasıl övdüğünü anlatıyor. Sör William Perkin Fotoğraf: SSPL, Getty Images 1858'de British Association'ın dernek başkanı Richard Owen, "Kimyanın, ihtiyaç duyulan şeylerin üretiminde, doğanın mevcut canlı enerjilerini ne ölçüde geçebileceğini tahmin etmek imkânsızdır," ifadesinde bile bulunuyor. Bu esnada Perkin'in kimya öğretmeni August Hofmann, Birleşik Krallık'ın dünyanın en büyük renk ihracatçısı olacağını ilan ediyor: [Birleşik Krallık], yakında kömür türevi mavi renklerini indigo yetiştiren Hindistan'a, katranla damıtılmış kırmızısını cochineal üreten Meksika'ya ve fosil ikamelerini quercitron ve saflor için Çin ve Japonya'ya gönderebilir. Boya üreticiliği ve sonrası Birleşik Krallık'ın boya üreticisi tahtını önce Almanya'ya daha sonra da Çin'e bırakmasına rağmen, Hofmann'ın bir konuda pek de yanılmadığı söylenebilir: Sentetik boyaların ortaya çıkışı, doğal boya ticaretini büyük ölçüde tahrip ediyor. Artık günlük yaşamda kullanılan nesneleri, bir kişinin yerel manzarasında gözüyle tanıyabileceği malzemelerle renklendirme günleri geride kalıyor. Kimya laboratuvarının renk üreticisi olduğu çağ başlıyor ve o zamandan beri sadece genişliyor. Günümüzde durum: Birleşik Krallık merkezli Colour Connections Textile Consultancy 'den Phil Patterson'a göre, bugün kullanılan tekstil boyalarının %99'dan fazlası sentetik. Bu evrim, bireysel kimyanın ve endüstriyel üretimin gelişiminin etkileyici bir hikâyesi olarak görülebilir. Ancak bu hikâyenin paralelinde, renklerin doğal köklerinden uzaklaşmanın belki de kültürel ve ekolojik bir bedeli de var. Bu konu, insanlığın gelecekteki renk kullanımını, toplumlar ve çevre üzerindeki etkisini anlamamızı sağlayabilir. Boya üreticileri, daha güvenli alternatiflerin mevcut olmaya başlamasıyla birlikte bazı boyalardaki kurşun pigmentlerini değiştirmeye başlıyor Kaynak: American Coatings Association Renkler zehirleyebilir mi?: Kültürel ve ekolojik bedel Renkli atıklar, boyahanelerin yakınlarındaki su yollarına düzenli olarak sızarak yerel ekosistemleri zehirliyorlardı. Müşteriler, Perkin'in icadına yardımcı olduğu anilin boyaları giydikten sonra cilt iltihabı şikâyetlerinde bulunuyorlardı. Garfield'a göre, 1870'te bir kimyager, ticari magenta boyalarla boyanmış 14 giysi örneğinden dokuzunun %2 arsenik içerdiğini ve beşinin %4,3-6,5 arasında arsenik içerdiğini buluyor. Boya yapımı fabrikasının yakınında yaşayan bir kadın arsenikle zehirlenerek öldü ve organlarında arsenik bulundu; aynı zehir, fabrikanın sınırları içindeki tüm kuyuları kirletiyordu. Garfield'ın kitabına göre, o dönemlerde çocukların duvar kağıdından zehirlenerek uyurken ölmesi pek de nadir olmayan bir durum. 21. yüzyılda: Bu skandallar, Perkin'in yüzyılından sonra da devam ediyor. Bunlardan biri 2007 yılında gerçekleşiyor. Mattel, üzerlerinde kullanılan boya içindeki güvenli olmayan kurşun seviyeleri nedeniyle 967,000 oyuncağı geri toplatıyor ve birkaç gün sonra, toksik boya kullanmakla suçlanan şirketin kurucusu intihar ediyor. Toplatılan oyuncaklardan birkaçı Kaynak: The New York Times Çözüme doğru bir vaka çalışması: Melonie Ancheta Bunlar, sanayileşme boyunca renklerin nasıl üretildiği ve kullanıldığı konusundaki görünürde masum sanatsal ve estetik seçimlerin, aslında bireyler ve topluluklar üzerinde derin ve bazen ölümcül etkileri olabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Kimyasal renklendirme, her ne kadar renk yelpazemizi genişletse de, çevre ve sağlık üzerinde ciddi sorunlara yol açıyor. Bu nedenle, doğal boyaların yeniden canlandırılması ve sürdürülebilirlik yoluyla renklendirme tekniklerinin evrimi daha da önem kazanıyor. Mesela renk araştırmacısı Melonie Ancheta , yaklaşık 30 yıl önce, özellikle Haida ve Tlingit gibi Kuzeybatı Sahili'nin yerli halklarının kullandığı renkleri incelemeye başlıyor. Akabinde çalışmalarını daha derin bir boyuta taşıyor. Geleneksel boyaları kendi eserlerinde kullanma arzusu, onu eğilmiş sedir kutulardan süslü giysilere kadar bir dizi boyalı iş yaratan bir sanatçı olmaktan renk yapma uygulamalarına yönelik bir araştırmacıya dönüştürüyor. Ancheta'nın bilimsel çalışmaları, belirli bir manzarayla bağlantılı yaşayan halkların özel uygulamalarına odaklanmış olsa da, öğrendikleri geniş bir perspektif sunuyor. Bu, renklerin binlerce yıl boyunca her yerdeki insanlar tarafından nasıl toplandığını ve kullanıldığını aydınlatıyor: özünde, insanlar renkleri doğada kendiliğinden oluşan malzemelerden topluyorlardı. Bu bilgi, çevremizdeki dünyanın renklerini anlamamız ve onlara nasıl değer verdiğimiz konusunda yeni bir bakış açısı sunuyor. Böylece endüstrileşmekten kaynaklanan sorunlara çözümde bu perspektifi kullanmak mantıklı görünüyor.

Angst

Daha yeşil bir tekstil ve giyim endüstrisine doğru

Avrupa Parlamentosu, AB’nin sürdürülebilir ve döngüsel tekstil stratejisi için tavsiyelerini kabul etti . Talep ne?: Metin, AB’de satılan tekstil ürünlerinin daha dayanıklı, yeniden kullanılabilir, tamir edilebilir ve geri dönüştürülebilir olmasını talep ediyor. Talep edilenler arasında "hızlı moda"yı bitirmek için ulusal önlemler alınması maddesi de geçiyor. Nasıl?: Bu bağlamda üretimlerin tedarik zinciri boyunca insan haklarına, sosyal haklara ve işçi haklarına, çevreye ve hayvan haklarına saygı göstermesi gerekiyor. Bir adım geriden: Komisyon, tekstil ürünlerinin yaşam döngüsünü kapsayıcı şekilde ele almak; tekstil üretim ve tüketim şeklimizi değiştirmek için eylemler önermek amacıyla 30 Mart 2022'de AB'nin Sürdürülebilir ve Döngüsel Tekstil Stratejisi 'ni sunmuştu. Strateji, Avrupa Yeşil Mutabakatı'nın, yeni döngüsel ekonomi eylem planının ve tekstil sektörü için endüstri stratejisinin taahhütlerini yerine getirmeyi hedefliyor.

Angst

Formula 1'de biyoyakıt dönemi başlıyor

Formula 1, DHL iş birliğiyle sürdürülebilir lojistikle biyoyakıtla buluşuyor. Şampiyona malzemeleri, biyoyakıt kullanan 18 kamyonla Avrupa çapında yaklaşık 10,600 kilometre boyunca taşınacak . Detaylar: Kamyonlar, "yarış arasındaki yarış" esnasındaki rotayı optimize etmek için dijital teknolojilerle donatıldı. Kaynak: corp.f1.com Neden önemli?: DHL'in biyoyakıtlı kamyon tanıtımı ve F1 iş birliği, çevre dostu bir lojistik ağı için önemli adımlardan biri. 2030 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşmada hayati bir noktayı temsil ediyor. Bir adım geriden: F1, 2019'da sürdürülebilirlik stratejisini açıklamıştı.

Angst

Türkiye'yi çevreleyen denizlerde plastik kirliliği artıyor

Doç. Dr. Ülgen Aytan, Türkiye'nin çevresindeki denizlerde mevcut olan plastik kirliliğine dikkat çekerek "Denizlerimiz mikroplastiklerle kontamine olmuş durumda, üç tarafımız artık denizlerle değil plastik denizlerle çevrili." cümlesini kurdu . Plastik vurgusu: Plastik atıklar, deniz ekosistemi içinde diğer kirleticilere kıyasla daha karmaşık bir dağılım sergiliyor ve bu nedenle son derece kompleks bir kirletici şeklinde adlandırılıyor: "Deniz suyuna göre yoğunlukları daha düşük olduğu için plastiklerin çok büyük bir kısmı yüzer sisteme girdiği andan itibaren akıntı ve rüzgarlarla kaynağından çok uzaklara taşınabiliyor. Herhangi bir karışımda deniz dibinden yüzeye çıkabiliyor." Karadeniz'de durum: Karadeniz'deki bazı alanlarda kilometrekare başına 1 milyondan fazla mikroplastik parçacığı bulunuyor. Az tuzluluk sebebiyle plastiklerin daha hızlı battığı Karadeniz'de, deniz tabanındaki mikroplastik durumunu tam anlamıyla tespit etmek de zor. Fotoğraf: Yasin Akgül/AFP, Getty Images Marmara'da durum: Marmara Denizi'nin yaklaşık 25 milyonluk bir nüfusun atık sularının boşaltıldığı bir alan olması, yoğun endüstriyel ve kentsel baskıya maruz kalması nedeniyle plastik kirliliği açısından önemli ölçüde etkileniyor. İzmit Körfezi'nde yapılan tespitlerde, kilometrekare başına 8 milyonu aşkın mikroplastik parçacığı bulunuyor. Ege'de durum: Ege Denizi, Marmara ve Karadeniz'le kıyaslandığında plastik kirliliği açısından daha iyi durumda. Ancak İzmir Körfezi'nde de kilometrekare başına 8 milyon parçacığı aşan mikroplastik yoğunluğu olduğunu kaydediliyor ve İzmir Körfezi'nin özel hidrografik yapısı, körfeze giren tüm kirleticilerin hapsedilmesine yol açıyor.

Angst

UEFA, biyo-bozunur çözümlere yöneliyor

Just Eat , yaklaşan Şampiyonlar Ligi finallerinde taraftarlara yeniden kullanılabilir ve biyo-bozunur ambalaj çözümleri sunmak için P epsiCo, Heineken, Vytal ve Notpla 'yla birleşiyor. İstatistikler: Kitlesel spor etkinlikleri, ortalama yedi ton kadar atık üretebiliyor. Bu durumun ambalaj tarafıyla mücadele etmek amacıyla Just Eat, PepsiCo ve Heineken 'le birlikte UEFA'nın bir girişiminde çalışıyor. Nasıl işleyecek?: Taraftarlar, yemeklerini sipariş ederken yeniden kullanılabilir ambalajlarla karşılaşacaklar. Bu ambalajlar, maçın sonunda geri alınıp yıkanacak ve gelecek etkinlikler için yeniden kullanılacak. Olası sonuç: Just Eat , bu deneme kapsamında toplamda 20,000'den fazla tek kullanımlık plastik ambalaj kullanımı durumunu dönüştürmeyi hedefliyor. Bu arada: Aynı uygulama, pazar günü Atatürk Olimpiyat Stadı'nda Manchester City ve Inter Milan arasında oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finalinde de gerçekleştirilecek.

Angst

Instagram, çocuk istismarına alan mı sağlıyor?

Instagram, Snapchat, TikTok, Twitch ve YouTube gibi sosyal medya platformlarının çocukları hedef alan içeriklere yönelik sorumlulukları konusunda hem düzenleyiciler hem de kullanıcılar arasında yarattığı birçok haklı endişe var. Bugün Reuters'a konuşan Avrupa Birliği'nin siber güvenliğinden sorumlu İç Piyasalar Komiseri Thierry Breton , Instagram'ın çatı şirketi Meta'ya çağrıda bulunarak platformun kılavuzlarının çocukları korumada yetersiz kaldığını belirtti ve CEO Mark Zuckerberg ile 23 Haziran'da şirketin genel merkezinde konuyu tartışmak üzere bir araya geleceğini ifade etti. The Wall Street Journal'ın (WSJ) Instagram'daki çocuk istismarı şebekelerine yönelik haberine dün bültenimizin teknoloji kanalında yer vermiştik. Bugün ise dosyanın çıktılarını daha kapsamlı biçimde ele alarak tehlikenin boyutlarını gösterebilmek açısından daha fazla detayı sizlerle paylaşacağız. Editörün önerisi: Twitch ve TikTok’un çocuk istismarı karnesini incelediğimiz ve teknoloji yayınımız Quando’da yer alan önceki içeriğimize buradan ulaşabilirsiniz . UYARI: BU İÇERİK BAZI OKURLARIMIZ İÇİN RAHATSIZ EDİCİ NİTELİKTE OLABİLİR Stanford ve Massachusetts Amherst Üniversitelerinden akademisyenlerin yürüttüğü araştırmanın bulgularına göre Instagram'da 12-18 yaş aralığındaki çocuklara ait uygunsuz görüntüleri paylaşan yüzlerce hesap, on binlerce pedofile ulaşıyor. Çocuk istismarcılarının oluşturduğu ağlar nedeniyle bu hesaplardan birini takip etmek, kullanıcıya Instagram'ın keşfet sekmesinde bu tarz içeriklerin önerilmesi için yeterli. Instagram'da çocuk güvenliğiyle ilgili çalışma yürüten isimler, bu hesapların toplam sayılarının milyonları bulabileceğini tahmin ediyor. Çatı şirketi Meta sözcüsüne göre Instagram, sadece geçtiğimiz Ocak ayında platformun çocuk güvenlik politikalarına aykırı hareket eden 490 bin hesabı kapatmış durumda. Sözcü, Meta'nın son iki yılda istismarcı 27 şebekeyi saf dışı bıraktığını ifade ediyor. Öte yandan araştırmayı yürüten ekip, Twitter’da bu tarz içeriklere Instagram’ın üçte birinden daha az rastladıklarını belirtiyor. Instagram’ın 1,3 milyar kayıtlı kullanıcısı olduğu düşünüldüğünde bu doğal. Ancak ekip, Twitter’ın ihbar edilen içerikler konusunda çok daha hızlı aksiyon aldığını da ekliyor. Stanford İnternet Gözlemevi’nin Baş Teknolojisti David Thiel’a göre Instagram’ın sorunu kullanıcılar arasında ağlar oluşturması ve kullanıcının görüntüleme geçmişine dayalı olarak daha fazla benzer içerik önermesi. Araştırmacıların oluşturdukları test hesaplarından şebekedeki tek bir hesabın içeriklerine göz atması yeterli olmuş. Bundan sonra keşfet sayfalarının şebekeye ait diğer hesapların ürettiği uygunsuz içeriklerle dolduğu belirtiliyor. Thiel’a göre özel mesajlaşmaya odaklı olan ve bu şekilde kullanıcı ağlarını genişletmeyen Snapchat , bu tarz içeriklerin dağıtılmasını da kolaylaştırmamış oluyor. Instagram’da ise çocuk istismarcıları etiketler üzerinden birbirlerine ulaşıyor ve bio'daki linkler üzerinden yönlendirdikleri sitelerde reşit olmayan çocukların cinsel içerikli görüntülerinin ticaretini yapıyorlar. Bu içeriklerin satışını yapan hesapların bio’larına yerleştirdikleri linklerde üretebilecekleri cinsel istismar görüntülerinin ‘menü’leri listeleniyor. Pedofiller buradan istedikleri türde içeriklerin siparişini verebiliyor. Şebekelerin sipariş üzerine ürettikleri içerik seçenekleri arasında çocukların cinsel olarak istismar edildiği, çocukların kendilerine zarar verdikleri, ya da hayvanlarla birlikte oldukları görüntüler de yer alıyor. Bazı hesaplar, dileyen müşterilerine çocuklarla “baş başa” vakit geçirmeyi dahi teklif edebiliyor. Stanford İnternet Gözlemevi’nin Müdürü Alex Stamos, 2018 yılına kadar CSO olarak güvenlik ekibinin başında bulunduğu Meta’nın “sadece 3 akademisyenin kısıtlı imkanlarla bile kolayca erişebildiği” bu şebekelerle mücadele etmek için neden şirketin sahip olduğu çok daha etkili sistem araçlarını ve insan gücünü kullanmadığını sorguluyor. Platformların arka planda çalıştırdıkları algoritmalar, yüklenen görselleri otomatik olarak tarayarak bilinen eşleşmeleri yetkililere bildiriyor. Toplam 3 milyara ulaşan kullanıcısı ile Meta’nın sahibi olduğu Facebook, Whatsapp ve Instagram, ihbar edilen çocuk istismarı içeriklerinin %85’ini barındırıyor. 2022 yılında yapılan 32 milyon ihbarın 5 milyonunun Instagram üzerinden geldiği kaydediliyor. Ancak bu algoritmaların iki büyük açığı var; ilk olarak uçtan uca şifrelemenin olduğu doğrudan mesajlaşmalara erişemiyorlar. İkinci olaraksa önceden kayda geçirilmemiş –bir başka deyişle dolaşımda olmayan ve yeni üretilmiş– içerikleri tespit edemiyorlar. Göz yumma mı, akıl tutulması mı? Araştırmacılar Instagram’ın en basit önlemleri almaktan dahi aciz olduğunu belirtiyor. Meta’nın Instagram’da anahtar kelime aramaları üzerinden hangi önlemleri aldığı belirsiz. Buna göre, pedofiller içeriklerine ekledikleri etiketler üzerinden rahatlıkla iletişim kuruyor. WSJ’de yer alan makaleye göre, en popüler etiketlerin bazıları hâlâ aktif. WSJ, konu hakkında bilgi almak istedikleri Meta’nın “bu anahtar kelimeleri engelleme aşamasında oldukları” yanıtını verdiğini ifade ediyor. Ancak burada da bitmiyor. Meta’nın algoritmaları, Instagram’da yer alan bazı içeriklerin çocuk istismarı içerdiğini tespit ettiğinde akıllara durgunluk veren bir yol izliyor. Kullanıcılar böyle bir içeriğe tıkladığında, üzerinde şu mesaj yer alan bir uyarı penceresi çıkıyor: “Görüntülemek istediğiniz içerikler çocuğun cinsel istismarını içeren görseller barındırabilir.” Bu içeriklerin üretilmesi ve tüketilmesinin çocuklar için ‘aşırı derece zararlı’ olduğunu belirten bu pencerenin altında iki seçenek yer alıyor: “Konu hakkında daha fazla kaynağa eriş” “Sonuçları yine de göster” WSJ, Meta’nın ‘sonuçları göster’ seçeneğinin kaldırılması talebini kabul ettiğini, ancak bu seçeneğin ‘zaten neden listeleniyor olduğuna’ yönelik sorusunu yanıtlamadığını belirtiyor. Yine makalede, çok sayıda çocuk güvenliği uzmanının çocukları içeren uygunsuz görsellere yönelik ihbarların Meta tarafından aylarca işleme konulmayabildiği de yer alıyor. Komplo teorisinden farksız Uzmanlar, çocuk istismarcıları dışardan bakanların anlayamaması için kendi argo ve gizli mesajlarını da geliştirdiğini ifade ediyor. Kendilerine pedofil ya da sübyancı yerine Minor Attracted Person (reşit olmayanlara ilgi duyan kişi) diyen bu şahıslar bu terimin kısaltması olan MAP ( tr. harita ) kelimesini şifre olarak kullanıyor ve birbirlerini tanımak için profillerini ve gönderilerini 🗺️ emojisiyle işaretliyorlar. Şifre olarak kullanılan bir diğer emoji ise 🍕; çünkü Cheese Pizza , (peynirli pizza) ‘Çocuk Pornografisi’nin baş harflerini barındırıyor. İçerikleri satan istismarcıların bio’larında “Hayattaki ufak şeylerden keyif alır” ve ticaretini yaptıkları içeriklerde yer alan çocukların yaşlarına ilişkin olarak “Hayatının 14. evresinde” gibi ifadelerin yer aldığı da tespit edilenler arasında. Çocuk istismarına karşı mücadele eden bir aktivist, reşit olmayan bir kız çocuğunun ‘kendi ürettiğini’ iddia ettiği cinsel içerikli materyalin satıldığı bir sayfayı şikayet ettikten sonra Instagram’dan şu otomatik mesajı aldığını söylüyor: “Çok sayıda içeriğe yönelik ihbar aldığımızdan ötürü ekibimiz bu içeriği inceleyemeyecek.” Aynı aktivist, açıklamasında müstehcen ifadeler kullanılan ‘yarı-çıplak’ bir kız çocuğu fotoğrafını ihbar ettiğindeyse bu sefer de “İçeriği inceleyen ekibimiz bu paylaşımın Topluluk Kuralları’na aykırı olmadığını tespit etti” cevabını alıyor. WSJ, bir Meta sözcüsünün ihbarları işleme almakta sorunlar yaşandığı iddialarını kabul ettiğini aktarıyor. Ancak ihbarlar işleme alınsa dahi kesin sonuç alınmıyor. Çünkü Instagram’ın ‘topluluk kuralları’ ihlal edildiğinde genelde hesap kapatma cezası veriliyor; aynı kişiler, aynı cihazları kullanarak yeni hesaplar oluşturabiliyor. Birçok pedofilin bio’sunda ‘yedek’ hesaplarının da kullanıcı adları bulunuyor. Meta ise Instagram’ın öneri algoritmasının çocuk istismarcılarını önermesinin önüne geçecek sistemlerin hâlâ geliştirme aşamasında olduğunu belirtiyor. AB Komiseri Breton , Meta'nın 25 Ağustos'tan sonra Dijital Hizmetler Yasası (DSA) olarak bilinen Avrupa Birliği çevrimiçi içerik kurallarına uymak için almayı planladığı önlemleri ispatlaması gerektiğini; aksi takdirde şirketin ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalacağı yönünde uyarıyor.

Aposto Gündem

Kur şoku…Yeniden…

TL’de önemli para birimleri karşısında bir süredir devam eden değer kaybı trendinde dün ani bir kırılma yaşandı. Gece saatlerinde başlayan ancak piyasa açıldığında da ivmesi devam eden hareketle birlikte TL, USD karşısında %7’nin üzerinde değer kaybederek 23,2 seviyesini test etti. Kur güne 21,6 seviyesinden başlamıştı. Yaşanan son gelişmeyle birlikte TL’nin USD karşısında yıl başından bu yana olan kaybı %23’ ü aşarken yıllık değer kaybı %40’a yaklaştı. İşlem gününün ardından TL, son 1,5 yılın en kötü günü nü geride bırakırken kurlarda yeni zirveler kayda girmiş oldu. 💾 Cep bilgisi: Basında sıklıkla karşımıza çıkan “devalüasyon” terimi, sabit kur rejiminde yaşanan değer kaybıdır. Serbest piyasada yaşanan kur hareketi ise “depresiyasyon” terimi ile açıklanır. Sıçramanın sebebi neydi? Seçim dönemine yaklaşırken TCMB ve kamu kanadının kuru stabil tutabilmek adına piyasa müdahaleleri nde bulunduğu ifade ediliyordu. TCMB’nin rezerv varlıklarında özellikle seçim dönemine yaklaşırken gözlenen sert erime ise bu bilgileri teyit eder nitelikteydi. Enflasyonu kontrol altında tutmak adına benimsenen bu yaklaşım, rezerv varlıklar üzerinde baskı yaratırken risk fiyatlamalarında yukarı yönlü hareketlerin yaşanmasındaki temel sebeplerden birine dönüştü. Öte yandan, içinden geçtiğimiz enflasyonist dönemde görece sabit kalan kur, reel olarak değerlenen TL anlamına geliyor ve ihracatçıların maruz kaldığı maliyet baskısının hafiflemesine yardımcı olmuyordu. Ekonomi yönetiminin Mehmet Şimşek ’de devredilmesinin ardından verilen güçlü “rasyonel politikalara dönüş” mesajı “kurallara dayalı uygulamalar” tezi ile desteklendi ve görünen o ki, bu söylemin ilk etkilerini görmeye başladık. Kurun baskılanması adına atılan adımlara son verilmesi kur üzerinde bir süredir biriken baskının boşalması olarak değerlendirilebilir zira uluslararası bankaların araştırma birimlerinin yayımladıkları raporlarda USD/TL kurunun 25-30 bandında bir aralığa oturmasının beklendiği ifade ediliyordu. Bloomberg , yaşanan gelişmeler eşliğinde yayımlanan haberinde, Hazine Bakanlığı’nın Merkez Bankası’ndan kamu bankaları aracılığıyla gerçekleştirilen döviz müdahalelerinin yumuşatılmasını istediğini yazdı. Haberde, değer kaybının %6’yı aşması hâlinde müdahaleye onay verildiği bilgisi de paylaşıldı. Kısaca, geride kalan güne spekülatif bir atak yerine bir düzeltme hareketi olarak bakmak daha makul görünüyor. Ekonomi yönetiminin uygulamaya başlayacağı yeni politika seti yeni normaller eşliğinde kurgulanacak ve devreye alınacak. Yansımalar Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek , akşam saatlerinde paylaştığı İngilizce twitte, şeffaflık, tutarlılık, hesap verilebilirlik ve öngörülebilirlik mesajı verdi. Kurallara dayalı politika taahhüdünü yineleyen bakan, süreçte kısa bir yol ya da kolay bir çözüm olmadığını, kurum olarak önceliklerinin ise ekibi güçlendirerek güvenilir bir program tasarlamak olduğunu belirtti. "Ulusal ve uluslararası zorlukların üstesinden gelirken, öngörülebilirliği artırmak için kurallara dayalı politika oluşturma taahhüdümüzü teyit ediyoruz. Kısa yollar veya hızlı çözümler olmasa da, deneyim, bilgi ve adanmışlığımızın önümüzdeki potansiyel engellerin üstesinden gelmemize yardımcı olacağından emin olabilirsiniz. Acil önceliğimiz ekibimizi güçlendirmek ve güvenilir bir program tasarlamaktır." Seçimler öncesinde adı TCMB başkanlığı için geçen Hakan Kara , mevcut adımla, faiz artırımının birleştirilerek sermaye girişi hedeflendiğini düşündüğünü yazdı. Türk varlıkları dolar cinsinden ucuzlatılıp bir eşikten sonra (seviye sormayın) faiz artışıyla sermaye girişi amaçlanacak gibi görünüyor. Pratikte bunu yapmak kolay değildir ama döviz işlem kısıtlamaları devam ederken mümkün olabilir. Ekonomim yazarı Alaattin Aktaş , reel efektif döviz kuru verisine atıfta bulunarak, TL’nin değerli değil değersiz olduğunu belirten bir yazı kaleme aldı. Aktaş, TL’nin esasen değersiz bölgede olmasına karşın değerli algısına sahip olmasının sebebini enflasyon hesaplamasının yanlış yapılmış olma ihtimaline bağlıyor. "Ya tüm ölçümler eksiksiz ve TL’nin değer kazanması, yani dolar ve euronun gerilemesi gerekiyor. Ya da bizim enflasyon ölçümümüz “biraz” hatalı, reel kur endeksi bu yüzden düşük görünüyor ve sonuçta dövizdeki artış beklentisi normal." Uluslararası Finans Enstitüsü başekonomisti Robin Brooks ise TL’de hesapladıkları adil değeri kredi genişlemesi ile ilişkilendirdiklerini, kredi hızında yavaşlama gördükleri takdirde cari açığın yavaşlayacağını ve kurda adil değer olarak 21,0 seviyesini koruyacaklarını açıkladı. Diğer varlıklar Kur tarafında uzun süredir görmediğimiz hareketin yaşandığı günde dövize endeksli varlıklar da da doğal olarak hızlı bir değerlenme izlendi. Altın ın ons fiyatı yaklaşık %1 değer kaybı ile 1.961 USD’ye gerilemesine karşın gram altının fiyatı günü %6,7 artışla tamamladı. 1.450TL’yi aşan fiyat, tarihi zirve olarak kayda geçti. Tahvil piyasasında, gösterge tahvilin faiz oranı 45 baz puan artışla %15,7 olurken, 10 yıl vadeli tahvilin faiz oranında 47 baz puan arttı ve %14,9 oldu. TL gecelik referans faiz oranı (TLRef) ise %10,0 seviyesinde sabit. Borsa İstanbul ise günü %3,2 primle 5.561 puandan kapattı. 116 milyar TL’yi aşan işlem hacmi yine son günlerin yüksek seyrini teyit ediyor. Veriyle birlikte endekste haftalık getiri %13,8; aylık getiri ise %21,9 oldu. Sonuç olarak Yaşanan kur şokunun piyasa üzerindeki etkisi 2021’in sonunda yaşananlardan daha yumuşak olarak değerlendirilebilir. Özellikle son dönemde baskılanan kurun beslediği “düzeltme hareketi beklentisi” çoğu ekonomistin tahmininden daha hızlı ve ani gerçekleşmekle birlikte bir anlamda beklentiler dahilinde ydi demek yanlış olmayacaktır. Öte yandan, yaşanan hareketin ilk etkisini kurdan doğrudan etkilenen ürünlerin fiyatları nda göreceğiz. Bu bağlamda, akaryakıt fiyatlarında önemli miktarda artışa şahit olacağız. Bunu, ithal ürün fiyatlarındaki güncellemeler takip edecek. Sürecin makro bacağında ise enflasyon verisinde artışla karşılaşacağız. Kurda yaşanan hareketin enflasyona etkisini doğrudan hesaplamak güç olmakla birlikte, manşet enflasyonda yukarı yönlü bir hareketle karşılaşmamız oldukça olası. Bu noktada, etkisi Mayıs enflasyonu kadar olmasa da doğalgaz sübvansiyonunun sepet içinde “sıfır yükü” kur kaynaklı ivmeyi belirli ölçüde dengeleyecektir. 💾 Cep bilgisi: Geçtiğimiz yılın Haziran ayında aylık enflasyon %4,95 olarak gerçekleşmişti. 5 Temmuz tarihinde açıklanacak enflasyon verisinde, aylık enflasyonun bu değerin üzerinde gelmesi durumunda yıllık manşet değerin arttığını göreceğiz. Yaşanan hızlı değer kaybının kur korumalı mevduat kanalıyla hazine üzerine de ilave yük getireceği görülüyor. Kurun stabil seyrettiği dönemde sıfırlanan bu yük, şok öncesi mevduat yapan mudilere ilave ödeme yapılmasını sağlayacak. Bu noktada, hazinenin yükünü dengeleyecek unsur ise bankaların kur korumalı mevduat hesaplarına verdikleri faiz oranlarındaki üst sınır ın kaldırılması olacak. Sonuç olarak, öngörülebilirliği azaltan ani piyasa hareketleri her zaman kötüdür . Diğer yandan, baskılanan kurda yaşanan bu kırılmanın bir anlamda piyasadaki stresi azalttığı ve yeni politika setine geçişin bir teyidi olarak algılandığını da ifade etmek gerekiyor. Önümüzdeki birkaç günde yaşanacak hareketleri ise yakından izlemek gerekiyor zira kırılmanın bir trende dönüşmesi daha derin komplikasyonlara yol açabilir. Bu yazı orijinal olarak Exante'de yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

Şişenin ardındakiler: Tarım, toplum & kültür ilişkisi üzerine

Gıda coğrafidir. Birçoğumuz tarladan tabağa konseptiyle sofrada yerel ürünleri görmekten keyif alsak da öte diyarlardan taşınan malzemelerin yakınımızdaki bir dükkânın raflarında yer almasına izin veren küreselleşmeden de son derece hoşnutuz. Gıdanın coğrafi olma hâli sadece toprakta başlayan öyküsüyle ilişkili değil; bölgede yetişen ürünleri işleyip kullanarak somutlaştırması neticesinde topluluğa özgü yerel tatların yaratılmasına olanak sağlamasına da bağldır. Bu durumun beraberinde getirdiği sosyal etkileşim, mekânsal deneyim, bölgesel ve kültürel kimlik gibi unsurlarla geliştirdiği “yer” kavramı aidiyet duygusuna sahip olunmasında önemli rol oynar. Buradan yola çıkarak yiyeceğin birçok yönüyle toplumun tarihsel, ekonomik, kültürel ve politik dokularına etkisinin aşikâr olduğunu söylememiz mümkün. Tıpkı yiyecek de olduğu gibi alkol de doğası gereği coğrafidir. Ailemize ve arkadaşlarımıza kadeh kaldırırken bulunduğumuz coğrafyaya göre değişen bir bardak New England IPA, bir kadeh Bordeaux şarabı, bir duble rakı veya bir shot Kentucky burbonu örneğinde olduğu gibi. Teruarı “bir bölgenin sahip olduğu özelliklerle kurduğu ilişki” olarak özetlersek alkol yapımında kullanılan tarımsal hammaddeler de kendi teruarı içinde yetiştikten sonra coğrafi konumun sunduğu kültürel özelliklerle şekillenip “yerel lezzet” tanımını üstlenir. Coğrafya, iklim, toprak Alkollü içecekler, genellikle çeşitli tarım ürünlerinden elde edildiği için tarımsal üretimle arasında güçlü bir ilişki söz konusu. Farklı coğrafyalar ve kültürler tarımsal kaynakların ve üretim yöntemlerinin çeşitliliğini gözler önüne seren farklı alkollü içeceklere sahiptir. Bir bölgenin coğrafi konumu, doğal kaynakların mevcudiyeti ve iklimi hangi ürünün yetişeceğine karar verdiği gibi tarımsal ürünlerin büyümesini ve kalitesini de büyük ölçüde etkiler. Alkollü içeceklerde kullanılan farklı tarımsal hammaddeler belirli iklim koşullarında gelişir. İskoçya'nın serin ve nemli iklimi İskoç viskisinin ana bileşeni olan arpa yetiştirmek için idealken; Japonya’ya özgü sake söz konusu olduğunda Niigata ve Hiroşima gibi pirinç yetiştirmek için en uygun koşullara sahip bölgeler olarak öne çıkar. Agave bitkisinin damıtılmasıyla elde edilen Meksika’nın ikonik alkollü içeceği tekilada da Jalisco eyaleti sahip olduğu volkanik toprak ve sıcak iklim sayesinde mavi agave bitkisinin gelişmesi için sunduğu ortamla diğer bölgelerden ayrışır. Keza hem Sultaniye üzümü hem de anason için sunduğu verimli toprakları Alaşehir’i de rakı üretimi için merkez hâline getiriyor. İklim, mahsul verimini ve elde edilen içeceklerin lezzet profillerini etkileyen sıcaklık, yağış ve güneş ışığı gibi faktörleri belirler. Genellikle şarap üretimiyle ilişkilendirilen bir kavram olan teruar, tüm tarımsal hammaddeler için geçerli olup, toprak bileşiminin nihai ürüne belirli özellikleri nasıl kazandırdığında belirteç işlevi görür. Kırsal kalkınma ve kültürel miras Alkollü içeceklerle ilişkili kültürlerin devamlılığı bu coğrafi, iklim ve toprak faktörlerinin korunmasına bağlıdır. Belirli bölgelere bağlı geleneksel tarım uygulamaları ve alkollü içecekler için hammadde yetiştirme bilgisi nesilden nesile aktarılır. Doğal kaynakların korunması ve yönetilmesi, alkollü içeceklerin orijinalliğini ve bunlarla ilişkili kültürel mirası sürdürmek açısından oldukça önemli. Alkollü içeceklerin üretimini desteklemek, geliştirmek ve sürdürmek için dünya çapında geliştirilen çeşitli tarımsal sistemler ve projeler söz konusu. Bu projelerin önemli kısmı kırsal kalkınma temelli olup yüksek kaliteli bileşenlerin istikrarlı bir şekilde tedarik edilmesini sağlamak, sürdürülebilir tarım uygulamalarını teşvik etmek ve yerel ekonomileri desteklemek gibi hedeflerle faaliyet gösteriyor. Fransa’da şampanya, İskoçya’da viski, Türkiye’de rakı Hükümetler ve şirketler alkollü içecekler için tarımsal üretim yoluyla yerel halkı ve yerel ekonomiyi desteklemek için çeşitli stratejiler kullanıyor. Fransa, Champagne bölgesinde, şampanya üretimini korumak ve teşvik etmek için katı düzenlemeler ve kalite kontrol önlemleri uyguluyor. Bu düzenlemeler, yerel çiftçilerin ve şarap üreticilerinin köpüklü şarabın itibarından ve pazar talebinden faydalanmasına alan tanıyor. İskoçya'daysa Scotch Whisky Endüstrisi vergi teşvikleri, uluslararası ticaret müzakereleri ve "Scotch Whisky" coğrafi işaretinin korunması yoluyla devlet desteğinden yararlanıyor. Bu gibi önlemler yerel arpa çiftçiliğinin, içki fabrikalarının ve ilgili endüstrilerin sürdürülmesine yardımcı oluyor. Benzer durum geçen hafta Levent Kömür’ün bahsettiği üzere anason için de geçerli. Tohumların kalitesi ve son üründe ortaya çıkan aroması, iklim, toprak türü ve uygulanan tarımsal pratikler dâhil olmak üzere her türlü yetiştirme koşulundan etkileniyor. Anason yetiştiriciliği için uygun koşullara sahip bölgelerde üretilen yüksek kaliteli tohumlar ortaya çıkan anason aromalı rakının lezzet profiline de katkıda bulunur. Bunlar sadece birkaç örnek ancak dünya çapındaki hükümetler ve şirketler, alkollü içecekler için tarımsal üretim yapan yerel halkı ve ekonomileri desteklemek üzere benzer stratejiler uyguluyor. Gelişen tarım sektörü teşvik edilerek kırsal kalkınma, istihdam artırma, kültürel koruma ve toplumun genel ekonomik refahına katkıda bulunma gibi konular önceliklendiriliyor. Ülke imajında millî içkinin rolü Yerel alkollü içecekler, bir ülke veya bölgenin kültürel mirasını ve kimliğini somutlaştırarak asırlık işçiliği, teknikleri ve tatları temsil eden derin tarihsel ve geleneksel kökleri ortaya çıkarır. Meksika denilince ilk akla gelen tekila ve mezcal; agave yetiştiriciliği, küçük üreticilerle gelişen zanaatkâr üretim yöntemleri ve ülkenin zengin yeme içme geleneklerini temsil ederken bugün rakı ya da bira farketmeksizin “kraft” dünyasına girmek isteyen üreticiler türlü mevzuat ve prosedürle kısıtlamalara maruz kalmakta. Oysa Levent Kömür’ün de vurguladığı gibi Türkiye’de bugün olduğu gibi sadece 5-6 üretici değil de 200 tesis rakı üretse ortaya çıkan müthiş çeşitlilikle rakının dünyada ismi geçen ve akılda kalan bir içki hâline gelmesi güçlü ihtimal. Buna ek, yerel alkollü içeceklerin etrafında barındırdıkları temsillerle ülkenin marka imajını ve itibarını şekillendirmeye yardımcı olması da söz konusu. Tan Morgül tüm cinsiyetleri kapsayan sofralarla rakının ülke sınırları aşan politik duruşundan bahsederken içinde bulunduğumuz sosyopolitik koşullar sebebiyle Türkiye ve toplumu üzerinden yaratılan imajla ilgili aslında ifade ettiği durum tam da buydu. Gelenek, tat, zanaat Yerel lezzetler ülke gastronomisinin ayrılmaz parçaları olarak bir bütün hâlinde ele alınmalı. Bugün Fransız şarapları Fransız mutfağıyla eşleştirme sanatında öncü rol üstlenirken; ülke şaraplarının, şarap endüstrisinde sofistike ve etkili oyuncu imajına katkı sunuyor. Her şarap bahsinde geçen “şarabın doğduğu topraklar” vurgusuna rağmen hâlâ gerçek anlamda ve yaygın kullanımda Anadolu yemekleri ve şarapları eşleşmesinden bahsedemiyoruz. Oysa ki yerel içeceklerin yöresel yemeklerle eşleşmesi öne çıkarılabildiği takdirde ülkeler kendilerini gastronomi destinasyonları olarak konumlandırıp ülke kültür ve geleneklerinin tanıtımı adına önemli adımlar atılabilir. En nihayetinde, o veya bu şekilde, yerel alkollü içeceklerin ülkeleri ve yerel kültürleri tanıtan güçlü bir elçi vazifesi gördüğü yadsınamaz bir gerçek. Kapsadığı gelenekler, tatlar ve zanaatkârlıkla; kültürün markalaşmasına ve pazarlanmasına sunduğu katkılarla turizmde, mutfak deneyimlerinde, uluslararası ticarette, ekonomik ve kırsal kalkınmada yarattığı etkilerle ülkeye ait marka imajını ve küresel sahnedeki itibarını destekler. Bu yazı orijinal olarak Apero'da yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

Temiz enerji 1, fosil yakıt 0

Londra menşeli Ember'in analizine göre, Mayıs'ta rüzgar ve güneşten elektrik üretimi Avrupa Birliği'nde (AB) ilk kez tüm fosil yakıtların elektrik üretimindeki toplam payını geride bırakarak 59 teravatsaat üretimle %31'e ulaştı. Fosil yakıtların payı ise 53 teravatsaat üretimle %27 seviyesinde gerçekleşti. Detaylar: Güneş enerjisinin AB elektrik üretimindeki payı Mayıs'ta tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşarak 27 teravatsaat ile %14'ü buldu. Kömürün elektrik üretimindeki payı tüm zamanların en düşük seviyesine düşerek %10 oldu ilk kez güneş enerjisinin gerisinde kaldı. Rüzgar enerjisinin payı ise %17 ile yıllık bazda artışını sürdürdü ancak bu oran Ocak’ta ulaşılan %23'lük rekor üretim seviyesinin altında kaldı. Önemli detay: Kurum analizine göre, geçen ay fosil yakıtlardan elektrik üretimindeki düşüş istisnai bir durum olarak ortaya çıktı. Geniş açı: Bu yıl Ocak-Mayıs döneminde kömür ve gazdan elektrik üretimi geçen yılın aynı dönemine göre sırasıyla %20 ve %15 gerilerken, güneş ve rüzgardan üretim sırasıyla %10 ve %5 büyüdü. Açıklamalar: Ember Avrupa Lideri Sarah Brown , "Güneş ve rüzgar sadece fosil yakıt kullanımının azalmasına yardımcı olmuyor. Sadece kömürden elektrik üretimi de dipleri görmüyor, gaz da sallantıda. AB bu yıl fosil yakıtlardan elektrik üretiminde büyük bir düşüş gerçekleştirmeye hazırlanırken, rüzgar ve güneş gelecek elektrik sisteminin bel kemiğini oluşturmaya başladı bile" açıklamasında bulundu. 📌 Editörün önerisi: Güneş enerjisi yatırımları petrolü geride bırakıyor Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) 2023 Mayıs tarihli World Energy Investment Raporu'na göre, 2023'te enerjiye yaklaşık 2,8 trilyon doları yatırım yapılacağı tahmin ediliyor. Birçok şirketin yatırımları hızlandırmasıyla bu miktarın 1,7 trilyon dolardan fazlasının yenilenebilir enerji, nükleer, şebekeler, depolama, düşük emisyonlu yakıtlar, verimlilik iyileştirmeleri ve elektrifikasyon dahil olmak üzere temiz enerji tarafına eğileceği öngörülüyor. Bu yazı orijinal olarak Pareto'da yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

“Her şey turuncu”

Kanada'nın dört bir yanını saran yüzlerce orman yangınının dumanı, Çarşamba günü ABD'nin doğu eyaletlerini sararak on milyonlarca vatandaşı etkiledi. Eyaletlere yayılan puslu hava, çok sayıda “ Kırmızı Kod” hava kalitesi uyarıları yarattı ve sağlık endişeleri sebebiyle insanlar maskelerle dışarı çıktı. Rekor: New York şehrinin Hava Kalitesi Endeksi, 402 olarak kaydedilerek rekor kırdı. Endekse göre 50'nin altı sağlıklı kabul ediliyor. Manzara: Yoğun bir pus, New York'un ikonik Özgürlük Heykeli'ni örttü, Manhattan'ın gökdelenlerini gizledi, Yankee Stadyumu'ndaki bir beyzbol maçını erteledi ve düşük görüş mesafesi nedeniyle LaGuardia Havalimanı'na uçuşların geçici olarak durdurulmasına neden oldu. Şehrin Belediye Başkanı Eric Adams ise, insanlara açık havada maske takmalarını tavsiye etti ve şehirdeki açık hava etkinliklerini iptal etti. Washington Post New York, üst üste iki gün boyunca dünyadaki en kötü hava kalitesine sahip şehirlerden biri olarak kayda geçti. Bununla birlikte, New York'un çevresindeki eyaletler de rahatsız edici ve boğaz yakıcı dumana maruz kaldı. “Mars gibi” : New York eyaletinin Syracuse şehrinde ise bir sakinin, "Dışarısı adeta Mars gibi görünüyor" ifadeleri, New York Times tarafından kaydedildi. Washington Post Her şey turuncu: Ulusal Hava Servisi'nin Binghampton şehrindeki ofisi, sabah 10'dan önce kararan gökyüzü üzerine yaptığı paylaşımda, " Güneş artık görünmüyor, her şey turuncu, karanlıktan dolayı otopark ışıkları yandı" ifadelerini kullandı. Wall Street Journal Peki Kanada'da? Kanadalı yetkililer, ülkede şu an 400'ü aşkın aktif yangın olduğunu ve bunların neredeyse 240'ının "kontrol dışı" olarak listelendiğini bildirdi. En az 154 orman yangınının olduğu Quebec eyaleti ise, bu durumdan en kötü etkilenen eyalet olarak kayda geçti. Hükümet yetkilileri, yangınların mevcut hızda gitmesi hâlinde , Kanada tarihinin en kötü orman yangını döneminin yaşanacağını söyledi. Dahası: Hükümet verilerine göre, bu yıl şimdiden yaklaşık 2 bin 300 orman yangını 9,4 milyon dönümlük bir alanı kül etti. Nova Scotia eyaletinde ise, bu sene alışılmadık çoğunlukta çıkan yangınlar son 10 yılın toplamında daha fazla alanı yaktı. Peki neden? Kanada hükümetine göre, sıcak ve kuru koşullar bu ay ülkenin büyük bölümünde orman yangını riskini artıracak ve orman yangını sezonu boyunca "normalden daha yüksek yangın aktivitesinin" devam etmesini bekliyor. Yetkililer, ısınan atmosferin körüklediği kuru hava ve yüksek sıcaklıkların hasarı daha da kötüleştirdiğini söylüyor. Yangın dumanının etkileri: Orman yangını dumanına maruz kalmak gözleri, boğazı ve sinüsleri tahriş ederek insanların öksürmesine neden olabilir ve normal nefes almayı zorlaştırabilir. Astım gibi rahatsızlıkları şiddetlendirebilir, bazı gruplarda kalp krizi ve felç riskini artırabilir.

Aposto Günsonu

İTO Başkanı'ndan asgari ücret önerisi

İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç katıldığı Bloomberg HT yayınında asgari ücrete dair beklentilerini dile getirdi. "Türkiye’de asgari ücret Türk Lirası bazında güncellenmelidir. Türkiye’deki istatistikler, rakamlar dikkate alınarak bu yeni rakam oluşturulmalıdır. Yabancı para birimine bağlı olarak bir asgari ücret güncellenmesinin son derece sakıncalı olduğunu ve kesinlikle doğru olmadığını düşünüyorum. Asgari ücrette 7. ayın başında yapılacak olan güncellemenin ilk 6 aylık TÜFE esas alınarak yapılmasının makul olacağını öngörüyoruz. Buna bağlı olarak mutlaka vergi dilimlerinin de gözden geçirilmesi ve çalışanlar üzerinde ilave vergi yükü oluşmaması gerekiyor. Tüm vergi dilimlerinin asgari ücret artışına paralel bir şekilde güncellenmesi çok önemli." Ek olarak: Şekib Avdagiç, konunun işveren tarafına dikkati çekerek, "Çalışanın eline geçen miktarın işverene maliyeti açısından bakıldığında, şunu görüyoruz; maliyet oranı, Türkiye'de OECD ortalamasının üzerindedir. Kısa zamanda OECD ortalamasına uygun hâle getirilmesini bekliyoruz. Dolayısıyla asgari ücret üzerindeki gelir vergisi oranları düzenlenerek asgari ücretin iyileşmesi sağlanmış olacaktır" dedi. Kıdem tazminatı ve sigorta üst limitiyle ilgili düzenlemelerin yapılması gerektiğini belirten Avdagiç, şunları kaydetti: "Hem kıdem tazminatı hem de sigorta üst limitiyle ilgili bir tabanımız var. Her ikisi de işverenler üzerinden çalışanlara ciddi külfet getiriyor. Söz gelimi, SGK üst sınırı, asgari ücretin 5 katı uygulanıyordu. Bu oranı kademeli olarak 7,5 kata yükselterek 75 bin lira olarak uyguluyoruz. Bu şu anlama geliyor; 75 bin lira brüt ücret alan bir çalışan, işveren payı dahil olmak üzere aldığı ücretin üçte biri kadar devlete SGK primi ödüyor. Bu makul olmayan bir rakamdır. Bu sebeple iş dünyası olarak, SGK üst limit çarpanının evvelki oranlara çekilmesini bekliyoruz. Aynı şekilde kıdem tazminatı tavanının da asgari ücrete bağlı olmaktan çıkartılıp enflasyon oranında yükseltilmesini istiyoruz. Bu yaklaşım sosyal adaleti tesis edecek bir yaklaşım olacaktır." Bu yazı orijinal olarak Pareto'da yayımlanmıştır. Daha fazlası için şimdi abone olun .

Aposto Günsonu

AI ne kadar güvenilir: ‘Üretken’ yapay zeka, bulamadığı yerde uyduruyor

27 Ağustos 2019'da El Salvador'dan New York'a giden 670 sefer sayılı Avianca uçağında yolcu olan Roberto Mata, metal bir yiyecek ve içecek arabasının dizini yaraladığı iddiasıyla Avianca'ya dava açtı. Havayolunun "zaman aşımı süresi dolduğu" gerekçesiyle davanın düşürülmesini talep etmesi üzerine Mata'nın avukatları , davanın devam etmesi gerektiğini savunarak iddialarını destekleyen bir önceki davadan bir düzine kanıt sundu. Avianca'nın avukatları ve Yargıç P. Kevin Castel daha sonra bu "emsal kararları" incelemeye koydu; ancak ne kararların ne de özette atıfta bulunulan ve özetlenen hukuki alıntıların hiçbirinin mevcut olmadığını fark etti. Neden mi? Çünkü kararların hepsi ChatGPT tarafından uydurulmuştu. Geniş açı: Bunun üzerine, özeti hazırlayan ve 30 yıllık deneyimi bulunan Levidow, Levidow & Oberman firmasından avukat Steven Schwartz, mahkemenin merhametine sığınarak bir yeminli ifadede yasal araştırmasını yapmak için yapay zekâ programını kullandığını kabul etti. Hatası nedeniyle potansiyel yaptırımlarla karşı karşıya olan Schwartz, 8 Haziran'da ABD Bölge Yargıcı P. Kevin Castel önünde yaptırım duruşmasına çıkacak. Mahkeme dosyasına göre, ChatGPT'yi ilk kez kullandığını belirten Schwartz, teknoloji güvenmekten "büyük pişmanlık duyduğunu" ve "içeriğin yanlış olabileceğinin ihtimalinden habersiz olduğunu" ifade etti. Bununla birlikte: Amerikan Barolar Birliği'nin Model Mesleki Davranış Kuralları yapay zekâyı açıkça ele almıyor. Ancak uzmanlar, mevcut birkaç etik kuralın geçerli olduğunu söylüyor. Bu kurallar ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Yetkililik görevi: Avukatların yetkin temsil sağlamalarını ve güncel teknolojiyi takip etmelerini gerektiren bu kural, avukatların kullandıkları teknolojinin doğru bilgi sağladığından emin olmaları gerektiği anlamına geliyor. Özellikle de ChatGPT'nin daha önce de yanlış veya var olmayan bilgileri gerçekmiş gibi sunduğu örneklerin ortaya çıktığını düşündüğümüzde, avukatların yapay zekâ teknolojisine daha temkinli yaklaşmaları ve hatalara yol açmamak için bu araçlara çok güvenmemesi gerekiyor. Konuya ilişkin olarak "Müvekkilinize hizmet sunmak için kullandığınız metni size vermesi için körü körüne üretken yapay zekâya güvenmek kabul görmeyecektir," ifadelerini kullanan, hukuk teknolojisi ve etiği alanında bir lider olan Suffolk Üniversitesi Hukuk Dekanı Andrew Perlman, yeterlilik yükümlülüğü kurallarının nihayetinde yapay zekâ teknolojisinde belirli bir düzeyde yeterlilik gerektireceğini öngörüyor. Perlman, yapay zekânın hukuk uygulamalarında devrim yaratabileceğini; ileride bu teknolojiyi kullanmamanın, araştırma yapmak için bilgisayar kullanmamakla aynı anlama gelebileceğini düşünüyor. Gizlilik yükümlülüğü: Bu kural, avukatların "bir müvekkilin temsiliyle ilgili bilgilerin yanlışlıkla veya yetkisiz olarak ifşa edilmesini veya bunlara yetkisiz erişimi önlemek için makul çabayı göstermelerini" gerektiriyor. Gelgelelim, ChatGPT veya Bing Chat gibi programları kullanan avukatlar, yapay zekâ şirketlerine modellerini eğitmeleri ve geliştirmeleri için müvekkillerinin verilerini vererek gizlilik kurallarını ihlal etme riski taşıyor. Firmasında dahili yapay zekâ programları geliştirmek için çalışan Holland & Knight ortağı Josias Dewey, bazı hukuk firmalarının avukatlara ChatGPT ve benzeri programları müvekkil meselelerinde kullanmamalarını açıkça söylemesinin bir nedeninin de bu olduğunu belirtiyor. Öte yandan, CaseText'in CoCounsel ve Harvey gibi bazı hukuka özel yapay zekâ programları, verilerini dış yapay zekâ sağlayıcılarından uzak tutarak gizlilik yükümlülüğünün sağlanmasını mümkün kılıyor. Avukat olmayan kişilerin yardımına ilişkin sorumluluklar: Bu kural uyarınca, avukatların, kendilerine yardımcı olan avukatları ve avukat olmayan kişileri, davranışlarının mesleki davranış kurallarına uygun olmasını sağlamak için denetlemesi gerekiyor. ABA tarafından 2012 yılında bu kuralın insan dışı yardımlar için de geçerli olduğunu açıklaması, avukatların yapay zekâ programlarının çalışmalarını denetlemekten ve teknolojiyi avukatların uyması gereken etik standartları karşıladığından emin olacak kadar iyi anlamaktan da sorumlu oldukları anlamına geliyor. Bir adım geriden: Geçtiğimiz hafta yapay zekâ üzerine çalışan bilim insanları ve sektör liderleri, yapay zekânın insanlığa karşı oluşturduğu tehdide ilişkin bir an önce önlem alınması gerektiği yönünde bir bildiri yayımladı. Yapay zekâyı salgın hastalık ve nükleer savaş tehdidi ile eş tutan bildiri, “Yapay Zekâ Güvenliği Merkezi” sitesinde aralarında ChatGPT'nin geliştiricisi OpenAI ve Google DeepMind’ın CEO’larının da bulunduğu 376 kişinin ortak imzası ile yayımlandı. Bildiride, “İnsanlığın yapay zekâ kaynaklı yok olma riskinin ortadan kaldırılması, salgın hastalıklar ve nükleer savaş gibi diğer toplumsal ölçekli risklerle birlikte küresel bir öncelik olmalıdır.” ifadelerine yer verildi. Bu ilk değil Bu noktada, bunun ChatGPT'nin yanlış bilgileri gerçekmiş gibi gösterdiği ilk sefer olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Kullanıma sunulduğu ilk günden bu yana birçok kişi, ChatGPT'nin ürettiği yanlış bilgilere dair uyarıda bulunuyor ve bunun pek çok örneği mevcut. Mesela, Microsoft’un üç aylık kazançları hakkında bir makale üretmesi istendiğinde ChatGPT, Microsoft’un 2021 dolaylarında güçlü bulut bilişim yazılımı ve video oyun satışları sayesinde artan gelir ve kârından bahseden bir yazı üretti. Makalede yer alan rakamlar yanlış olsa bile makalenin bir sohbet robotu tarafından yazıldığına işaret eden belirgin hatalar yoktu. Asıl sorun ise makalede yer alan, Microsoft CEO’su Satya Nadella’ya ait “sahte” alıntıydı. Makalenin gerçekliği artırmak için eklenmiş olan bu sahte alıntı o kadar inandırıcıydı ki istemi yapan ve Microsoft’ta çalışan kişi bile bu alıntının tamamen uydurma olduğunu anlamak için kontrol etmek zorunda kaldı. Bir başka örnekte ise The Guardian'dan yazarlar, ChatGPT'nin, gazetenin aslında hiç yayımlamadığı makale ve köşe yazıları ürettiğini fark etti. Gerçeği kurgudan güvenilir bir şekilde ayırt edemeyen teknolojinin demokratikleştirilmesinin oldukça olumsuz bir yan etkisi olarak karşımıza çıkan bu duruma ilişkin olarak The Guardian'ın editoryal inovasyon başkanı Chris Moran, bunun özellikle de güvenilir haber kuruluşları ve ikna edici bir şekilde yazılmış bir 'fanteziye' meşruiyet katan gazeteciler için endişe verici olduğunu ifade etti. ChatGPT'nin yanlış ve yalan bilgi üretmesinin okuyucular ve daha geniş bilgi ekosistemi için, alıntılara güvenip güvenilemeyeceği konusunda da bir sürü soruna yol açtığına dikkat çeken Moran, bu durumun hassas konularla ilgili makalelerin gizemli bir şekilde kaldırılmasıyla ilgili komplo teorilerini besleyebileceğini de sözlerine ekledi. ChatGPT'den nasibi alanlardan biri de yapay zekâ araştırmacısı ve "Atlas of AI" isimli kitabın yazarı Kate Crawford oldu. ChatGPT'den Crawford'un podcast işiyle uğraşan Lex Fridman'ın en iyi eleştirmenlerinden biri olduğuna dair bilgi alan Insider'dan bir gazeteci, Crawford ile iletişime geçti. Gazetecinin ChatGPT'den aldığı bilgilere göre, yapay zekâ aracı, Crawford'u Fridman ile ilişkilendiren bir dizi bağlantı ve alıntı sunmuştu; ancak bunların hiçbiri gerçek değildi. ChatGPT, Crawford ile Fridman arasındaki bağlantıyı uydurmuştu. Üstelik söz konusu yalan ve yanlış bilgi olduğunda, ChatGPT'nin yalnız olmadığını da söyleyebiliriz; çünkü benzer vakalara daha önce Google'ın ChatGPT rakibi olarak geliştirdiği sohbet robotu Bard'da da denk geldik. Bloomberg tarafından yayımlanan bir rapora göre, OpenAI ve OpenAI ile işbirliği yapan Microsoft'un yakaladığı başarıdan rahatsız olan ve acele bir şekilde Mart ayında Bard'ı kullanıma sunan Google'dan Bard'ın test aşamasında görev alan çalışanlar, sohbet robotunun performansından hiç memnun değil gibi duruyor. Şirket içi konuşmaları içeren ekran görüntülerinden birine göre, Bard'ı test eden Google çalışanlarından biri sohbet robotunu "patolojik bir yalancı" olarak nitelendirirken bir başka çalışan da Bard'ın "utanç verici" olduğunu söylüyor. Bir çalışan, bir uçağın nasıl indirileceğine dair öneriler vermesini istediklerinde Bard'ın düzenli olarak kazaya yol açacak tavsiyeler verdiğini belirtirken bir başka çalışan da Bard'ın tüplü dalış konusunda "muhtemelen ciddi yaralanma veya ölümle sonuçlanacak" cevaplar verdiğini ifade ediyor. Ayrıca, komplo teorilerine ve yaygın bir şekilde yanlış bilinenlere nasıl tepki verdiğini ölçmek amacıyla Bard üzerinde 100 bilinen yanlışı test eden NewsGuard, Bard'ın bu taleplerden 76'sı hakkında yanlış bilgi dolu makaleler ürettiğini bildirmişti. Bir başka örnekte ise Bard, James Webb Uzay Teleskobu'nun gerçekleştirdiği keşiflerle ilgili bir soruya güneş sistemi dışında yer alan bir gezegenin ilk kez Webb tarafından fotoğraflandığını söyleyerek cevap vermiş; ancak güneş sistemi dışında bulunan bir gezegenin fotoğrafının ilk kez 2004 yılında, yani Webb'in fırlatılmasından çok daha önce çekildiğinin anlaşılmasıyla Bard'ın cevabının yanlış olduğu anlaşılmıştı.

Aposto Gündem

🚨 Dolar 23 lirayı gördü

Dolar/TL bir önceki kapanışa göre %6,5 yükseldi, kur 23,14 lirayı test ederek rekor kırdı. Kur an itibarıyla %6'dan fazla artışla 23 liranın üzerinde seyrediyor. Bir adım geriden: Kur 14 Mayıs seçimlerinden önce 19,57 lira, 28 Mayıs'taki Cumhurbaşkanlığı Seçimi ikinci turundan önce ise 19,97 liradan işlem görüyordu. Buna göre kurdaki artış 8 günde 3 lirayı aştı. 6 Haziran Salı günü 21,67'le tarihi zirvesini gören dolar, Türkiye'da piyasaların kapalı olduğu saatlerdeki işlemlerde 22,20'lere çıkmıştı. Piyasalarının açılmasıyla yükselişini sürdüren USD/TRY, 23 liranın üzerine çıktı. Öte yandan: Türk lirası, avroya karşı güne %7'ye yakın kayıpla başlayarak 24,73'ten işlem görüyor. Sterlin ise 29 liraya yaklaşmış durumda.

Aposto Gündem

WWDC 2023: Neler tanıtıldı?

Apple'ın her yıl gerçekleştirdiği WWDC etkinliği dün başladı. 9 Haziran'a kadar sürecek olan etkinliğin ilk gününe, Apple'ın uzun bir süredir merakla beklenen karma gerçeklik gözlüğü Vision Pro damgasını vurdu. Vision Pro'ya ek olarak WWDC 2023'te tanıtılanlar arasında iOS 17, iPad OS 17, watchOS 10, macOS 14 ve tvOS 17'nin yanı sıra Apple'ın şu an en pahalı ürünü olan Mac Pro, Apple'ın sözleriyle “Kişisel bir bilgisayar için bugüne kadar tanıtılmış en iyi işlemci” olarak tanıtılan M2 Ultra ve yeni 15 inç MacBook Air yer alıyor. Vision Pro Apple, uzun bir süredir üzerinde çalıştığı Vision Pro ile son zamanların en popüler teknolojilerinden olan, sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçekliğin (AR) karışımı diyebileceğimiz karma gerçeklik (MR) alanına adım atarak bu alanda hâlihazırda aktif bir şekilde ürün üreten Meta ve Microsoft gibi şirketlerin arasına dahil olmuş bulunuyor. Vision Pro, Apple'ın iPhone'dan bu yana attığı en büyük adım olarak değerlendiriliyor. Özellikler: Diğer MR cihazlarının aksine, cihazı takarken dahi dışarıyı görmenize olanak tanıyan Vision Pro'nun iç kısmı tamamen kumaştan oluşuyor. Bu da cihazı takan kullanıcıların daha konforlu bir deneyim elde etmesini sağlıyor. Uzun süreli kullanım odaklı tasarlandığı belirtilen cihaz, sesli komut veya el hareketleri ile kontrol edilebiliyor. Cihazın üzerindeki kamera ile görüntü almak mümkünken, Vision Pro, Apple Watch'lardan da tanıdık gelebilecek bir şekilde tek bir buton üzerinden çok yönlü kontrol imkanı tanıyor. Buna ek olarak Vision Pro; iPhone, iPad ve MacBook olmak üzere tüm Apple ekosistemine de bağlanabiliyor. Kızılötesi kameralar ve LED aydınlatıcılara ek olarak Vision Pro'da iPhone Pro'larda da bulunan LiDAR sensör ve yüz tanıma için kullanılan TruDepth bulunuyor. Bununla birlikte, Apple ve Disney+ arasındaki anlaşma kapsamında Disney+, Vision Pro'ya özel içerikler sunacak. Yeni nesil MacBook cihazlarda da kullanılan M2 işlemci tarafından desteklenen Vision Pro, buna ek olarak bir de artırılmış gerçeklik odaklı özel bir işlemci olan R1'i bulunduracak. Bununla birlikte, Vision Pro'nun VisionOS isimli bir işletim sistemi ile çalışacağını ve bunun da dünyanın ilk artırılmış gerçeklik odaklı işletim sistemi olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Fiyatına gelecek olursak; Türkiye fiyatı henüz belli olmamakla birlikte cihaz, ABD'de 3 bin 499 dolarlık bir fiyat etiketiyle satışa sunulacak. Vision Pro'nun ABD'de piyasaya çıkış tarihi olaraksa Apple, 2024'ün ilk aylarına işaret ediyor. M2 Ultra MacBook cihazlarında Intel'in işlemcilerini kullanmayı bıraktıktan sonra kendi işlemcilerini üretmeye başlayan Apple, M1 ve M2, M2 Pro ve M2 Max'in ardından dün, M serisinin en yeni üyesi M2 Ultra'yı tanıttı. M1'e kıyasla %20 daha hızlı işlem gücü ve %30 daha hızlı görsel işleme imkanı sunan işlemcide 134 milyar transistör bulunuyor. Bununla birlikte, işlemcinin %40 daha hızlı sinir motoruna sahip olacağı ifade ediliyor. Bunlara ek olarak, 32 adet Neural Engine çekirdeğine ev sahipliği yapan ve böylece birleşik bellek kapasitesinin 192 GB'a yükselten M2 Ultra'da, Mac Studio'da 8K video çıkışı alabilmenizi mümkün kılan en güncel HDMI güncellemesi de bulunuyor. Ayrıca, M2 Ultra, 800 GB/s hafıza bant genişliği de sunuyor. Mac Pro Apple'ın şimdiye kadarki en pahalı ürünü olan Mac Pro, tasarım alanında bizlere çok da bir yenilik sunmuyor; ancak cihazın içine bakacak olduğumuzda bizi oldukça iddialı bir donanım karşılıyor. Brittany Hosea-Small/AFP/Bloomberg 24 işlemci çekirdeği ve 76 GPU çekirdeği ile M2 Ultra tarafından desteklenen iki cihazdan biri olan Mac Pro'nun, Intel tarafından geliştirilen işlemci tarafından desteklenen bir önceki Mac Pro'ya kıyasla 3 kat daha fazla performans sunuyor. Dahası, Mac Pro; Bluetooth 5.3, Wi-Fi 6E, 40 GB çift Ethernet girişi, 2 HDMI girişi ile birlikte toplamda 8 Thunderbolt 4 girişi bulunduruyor ve tek seferde 6 farklı Pro Display XDR monitöre bağlanabiliyor. Etkinlikte tanıtıldıktan sonra satışa sunulan Mac Pro'nun ABD için başlangıç fiyatı 6 bin 999 dolar. Öte yandan, Apple'ın etkinliği takiben Türkiye'de Mac Pro satışlarını durdurduğunu, yani cihazın ülkemize gelmeyeceğini de belirtmemiz gerekiyor. iOS 17 Yeni işletim sistemi iOS 17 ile iPhone cihazlara pek çok yeni özellik geldi. Bu özellikler ise şu şekilde: Bu özellik sayesinde rehberde yer alan kişiler için özelleştirilmiş fotoğraflar eklemek mümkün hâle geliyor. Buna ek olarak, bu güncellemeyle artık yazılar da zevkinize göre değiştirilebiliyor. Bununla birlikte, sesli mesajlarda söylenenleri de yazıya dökmek de iOS 17 ile mümkün olacak. Güncellemeyle gelen özelliklerden biri de FaceTime özelinde karşımıza çıkıyor. Buna göre, FaceTime ile arama gerçekleştiren kişiler, aradıkları kişiye ulaşamamaları hâlinde videolu mesajlar bırakabilecek. Öte yandan, görmediğiniz mesajlara tek bir dokunuşla ulaşabileceğiniz gibi, artık mesajlaşma anında konumunuzu çevrimiçi bir şekilde paylaşabileceksiniz ve "Check-in" özelliği sayesinde tanıdıklarınız da sizin konumunuza dair bildirim alabilecek. NameDrop isimli yeni özellikle, telefonlarını yan yana tutmanız hâlinde AirDrop aracılığıyla cihazlar arasında kişi paylaşımı yapabileceksiniz. Ayrıca, mesajlarda kamera bölümümün yerini alacak artı simgesiyle, hem live hem de normal fotoğrafları sticker hâline getirebileceksiniz. iOS 17 ile iPhone cihazlara gelen bir diğer yenilik ise "Günlük" uygulaması oldu. Günlük uygulamasına konum, fotoğraf ve kişiler gibi birçok şeyi ekleyebilecek olan kullanıcılar, böylelikle bir günlerine ait bir nevi günlük tutabilecek. Apple'ın "Hey Siri" komutunu değiştireceğine ilişkin söylentiler bir süredir etrafta dolaşıyordu; iOS 17 ileyse bu söylenti gerçeğe dönüşmüş oldu. Buna göre, Apple, komuttaki "Hey" ifadesini kaldırarak yalnızca "Siri" komutuyla Siri'yi etkinleştirmeyi mümkün hâle getirdi. Bununla birlikte; iPhone 5, iPhone 5S, iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 7, iPhone 7 Plus, iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X'in iOs 17 desteği almayacağı bildirildi. iPadOS 17, watchOS 10, macOS 14 ve tvOS 17 macOS 14: Apple bilgisayarların işletim sistemi macOS'un "Sonoma" isimli yeni sürümü ile Apple, özellikle de oyun alanında birçok yenilik getirdi. Apple bilgisayarlara "Game mode" isimli bir özellik getiren Sonoma ile MacBook'larda ses gecikmesi azalacak ve XBox ile PlayStation kontrolcülerindeki Bluetooth örnekleme de hızlanacak. Dahası, etkinlikte sahne alan ünlü oyun tasarımcısı Hideo Kojima tarafından duyurulduğu üzere, Death Stranding Director’s Cut’ın MacBook'lara gelecek. Presenter Overlay özelliği ile birlikte sunum yapan kişiler, ekran paylaşımlarını kendi görüntülerinin arkasına alabilecek ve kamera görüntüsüne mimikler ve el hareketleri ile aktive edilebilen AR efektler ekleyebilecek. macOS 14 ile birlikte MacBook'lardaki Safari tarayıcısı da değişecek ve kullanıcıların artık Safari'de profil oluşturabilecek. Son olarak, Sonoma ile kullanıcıların, ana ekranlarına birçok araç takımı eklemesi mümkün olacak ve araç takımlarına, cihaz ile aynı ağa bağlı iPhone üzerinden de erişilebilecek. iPadOS: Yeni güncelleme sonrası iPhone'dan tanıdığımız "Sağlık" uygulaması iPad cihazlara da gelecek. Kişiselleştirilebilir kilit ekranı özelliğini iPad'lere getiren iPadOS 17 ile ayrıca PDF dosyalarından alıntılar yapmak, AirPlay ile televizyon ile iPad arasında dosya tranferi gerçekleştirmek ve Haritalar uygulamasını çevrimiçi değilken dahi kullanabilmek mümkün olacak. WatchOS 10: Apple Watch'ların en güncel işletim sistemi olan watchOS 10 ile akıllı saatler yeni araç takımlarına sahip olacak. Gün boyunca kullanıcılarına anlık veriler sunacak olan Apple Watch'larda takvim bilgilerinden hatırlatıcılara kadar pek çok bilgi yer alacak. tvOS 17: Bu güncelleme ile Apple TV'lerde FaceTime yapmak artık mümkün olacak; ancak çağrılar iPhone ya da iPad üzerinden başlatılması gerekecek. Bununla birlikte, tvOS 17 ile Dolby Vision 8.1 desteği, üçüncü taraf VPN desteği ve Diyaloğu Geliştir seçeneği de Apple TV'lere gelecek. 15 inç MacBook Pro 11,5 milimetre kalınlığa, 1.49 kilogram ağırlığa ve 15,3 inçlik bir ekrana sahip olan yeni MacBook Air, üyesi olduğu ailenin diğer üyelerinde de olduğu gibi ikinci nesil M2 yonga seti tarafından destekleniyor. Buna ek olarak 18 saatlik batarya kullanım süresine sahip olan cihaz 24 GB'a kadar RAM desteği ile 2 TB'a kadar depolama imkanı tanıyor. Cihazın fiyatı ise ABD için 1.199 dolar şeklinde. Piyasa tepkisi Etkinlik öncesinde dün Apple hisseleri tüm zamanların en yüksek seviyesini görerek pazartesi günü %1,6'lık bir artışla 183.76 dolara yükseldi. Gelgelelim, bu yükseliş çok da uzun sürmedi ve Apple hisseleri etkinlik sonrasında, özellikle de Vision Pro'nun tanıtılmasını takip eden süreçte değer kaybetti. Hisse değeri 178,3 dolara kadar gerileyen Apple, borsa kapanışını 179.50 dolar seviyesinde gerçekleştirdi. Neden: Bundan birkaç gün önce yatırımcıların, Vision Pro konusunda pek heyecanlı olmadığına dair haberler ortaya çıkmıştı. Buna göre, teknoloji hakkında pek de heyecanlı olmayan yatırımcılar, 3 bin 500 dolarlık fiyat etiketine sahip cihazın satış rakamlarına yönelik de oldukça umutsuz.

Aposto Gündem

Yeni Kabine açıklandı: Kim, kimdir? #2

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz gün TBMM'de yemin etti. TBMM'nin ardından Anıtkabir'i ziyaret eden Erdoğan, daha sonra düzenlenen göreve başlama töreninde yeni Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'ni açıkladı. 66'ncı hükümetin bakanları, yeni hükümette atanan bakanlara görev teslimini dün de sürdürdü. Dün yayımlanan yazımızda Kabine'yi sıralamış ve 5 bakanın özgeçmişleri ile daha önce gündeme nasıl geldiklerini anlatmıştık. Bugünkü yazımızda da diğer bakanların özgeçmişlerini kaleme alacağız. Kim, kimdir? Millî Savunma Bakanı: Yaşar Güler Güler 1954, Ardahan doğumlu. 1971'de Kuleli Askerî Lisesinden, 1974'te Kara Harp Okulundan muhabere teğmen rütbesiyle, 1975 yılında Muhabere Okulu ve Eğitim Merkezinden mezun oldu. Görevleri: 1984 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı muhabere birliklerinde takım ve bölük komutanlığı yaptı. 1986 yılında Kara Harp Akademisinden mezun olarak kurmay subay oldu. Kurmay subay olarak çeşitli karargâhlarda plan subaylığı ve şube müdürlüğü görevlerini yürüttü. 2001 yılında tuğgeneral rütbesine terfi etti. 2005 yılında tümgeneral rütbesine terfi etti. 2009 yılında korgeneral rütbesine terfi etti. Ayrıca: 28 Aralık 2011'de gerçekleşen, Türk Hava Kuvvetlerinin F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı hava saldırısı sonucu 34 sivilin yaşamını yitirdiği Roboski Katliamı sırasında Genelkurmay İstihbarat Başkanı'ydı. Güler, ayrıca dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile Suriye İç Savaşı hakkında yaptığı görüşmeye iliişkin kaydın internete sızmasıyla da gündeme gelmişti. Fidan'ın "Gerekirse Suriye'ye dört adam gönderirim. Türkiye'ye 8 füze attırır savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi'ne de saldırtırız." ifadelerini kullandığı kayıtta, Güler de "Yani bu silahlı kuvvetler her dönemde sizlere lazım olan bir tool." diyordu. Bununla birlikte: 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Genelkurmay Başkanlığında bulunan Yaşar Güler'in makam odasına giren askerler kendisini derdest edip ellerini arkadan bağlamış, kafasına bere geçirmiş, ardından bir helikopter vasıtasıyla Akıncı Hava Üssü'ne götürülmüştü. Millî Eğitim Bakanı: Yusuf Tekin 1970 Erzurum doğumlu olan Yusuf Tekin, 1989-1994 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nü bitirdi. Görevleri: 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığına Bakan Yardımcısı olarak atanan Tekin, 2013 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarı oldu. 2018 tarihinde bu görevinden ayrılan Tekin, profesör oldu ardından Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi rektörü olarak atandı. Ayrıca: Tekin'in 10 Aralık 2014 yılında Yeni Akit'e verdiği röportaj, BirGün gazetesinde paylaşıldı. Tekin röportajda karma eğitimin zorunlu olmadığını "Eğitimin karma olmasını zorunlu kılan bir düzenleme yok. Halkın istediği şekilde Millî Eğitim Bakanlığı gerekli düzenlemeyi yapar. Bu da halkın taleplerine göre yapılır." ifadelerini kullanıyor. Bununla birlikte: Tekin'in profesör olduktan aylar sonra rektörlüğe atanması da tepki çekmişti. BirGün rektörlük için gereken 3 yıl profesörlük şartını karşılayamayan Tekin için, kanunun değiştirildiğini yazdı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı: Mahinur Özdemir Göktaş 1982, Belçika doğumlu Göktaş, Université libre de Bruxelles insan kaynakları mühendisliği bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Kamu yönetimi alanında yüksek lisans yaptı. Görevleri: 24 Haziran 2009'da Hristiyan demokrat çizgideki CDH'den Brüksel Meclisine seçildi. Böylece Avrupa'da ve Belçika'da vekil seçilen ilk başörtülü oldu. Seçilmesinin ardından, başörtüsü yüzünden eleştiriler aldı ve çalışmasının zor olacağı iddia edildi. 2015 yılında Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak tanımlamayı reddetmesi nedeniyle partisinden ihraç edildi ve siyasete bağımsız milletvekili olarak devam etti. 12 Eylül 2019 tarihinde Türkiye'nin Cezayir Büyükelçisi olarak atandı. Böylelikle Türkiye'nin Kuzey Afrika'ya atadığı ilk kadın büyükelçi oldu. 2019’dan bu yana İslam İşbirliği Teşkilatı Kadın Danışma Komisyonu üyeliği görevlerini sürdüren Göktaş, Fransızca, İngilizce ve Felemenkçe biliyor. Ticaret Bakanı: Ömer Bolat 1963'de İstanbul'da doğan Bolat, Marmara Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası Ekonomik İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını Hollanda-Amsterdam Üniversitesi, Avrupa Enstitüsü’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi, Avrupa Topluluğu Enstitüsü’nden “Avrupa Para Sistemi” konusundaki teziyle doktora yaptı. Görevleri: 2014'te doçent oldu. İş hayatına İktisadi Kalkınma Vakfı'nda başladı ve 1982-1993 yılları arasında uzman olarak çalışmasını sürdürdü. 1993 yılında MÜSİAD Genel Sekreterliği görevine başladı. MÜSİAD Yönetim Kurulu'ndaki 14 yıllık görev süresi içinde 7 yıl Genel Sekreter ve 4 yıl Dış İlişkiler–Fuar ve Ekonomik işlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. 2004-2008 tarihleri arasında MÜSİAD Genel Başkanlığı yaptı. Ayrıca: AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda 3 yıl süreyle üye ve Ekonomik İşler Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Kasım 2015’ten bu yana AK Parti “Siyasi Erdem ve Etik Kurulu” Asıl Üyesi olarak görev yapmaktadır. Bununla birlikte: 2000 yılından bu yana Albayrak Şirketler Grubunda Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Koordinatör olarak görev yapıyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Vedat Işıkhan Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Birimler Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Vedat Işıkhan, 1966 Mardin doğumlu. İlk eğitim hayatını İzmir’de tamamladıktan sonra yükseköğretim hayatını Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde devam ettirmiştir. 3 yıl Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde bilim uzmanlığını tamamladıktan sonra 5 yıl süren doktorasını tamamlamıştır. Işıkhan bu görevden önce Cumhurbaşkanlığı Sosyal Politikalar Kurulu Başkanvekili olarak görev yapmıştır. Gençlik ve Spor Bakanı: Osman Aşkın Bak 1966 İstanbul doğumlu olan Osman Aşkın Bak, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesini bitirdi. Birleşik Krallık'ta Nottingham Üniversitesinde İşletme Yönetimi ve Endüstri Mühendisliği alanında yüksek lisansını, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Endüstri Mühendisliği Programında doktorasını yaptı. Görevleri: Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, Türk İran İş Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev üstlendi. İstanbul Ticaret Odasında Meclis Üyesi olarak görev yaptı. Çeşitli spor kulüplerinde genel sekreterlik ve başkanlık görevleri ile federasyonlarda yönetim kurulu üyeliği, kurul üyeliği, genel kurul delegeliği ve başkanlık görevlerinde bulundu. 24. Dönemde İstanbul Milletvekili seçildi. NATO Parlamenterler Asamblesi Türk Grubu Üyesi ve Dışişleri Komisyonu Sözcüsü oldu. Dopingle Mücadele Araştırma Komisyonu Başkanlığı yaptı. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı: Mehmet Özhaseki 1957, Kayseri doğumlu Mehmet Özhaseki, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1974 yılında Karakebap olan soyadını değiştirerek Özhaseki yaptı. Mezun olduktan sonra tekstille uğraşan Özhaseki, Kayseri’de ilk aşevi faaliyeti, öğrencilere karşılıksız burslar ve kış aylarında yakacak fonu gibi faaliyetlerin içinde yer aldı. Görevleri: Özhaseki, 1994 Türkiye yerel seçimlerinde Melikgazi Belediye Başkanlığı görevine seçildi. 1998'de Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na belediye meclisi üyeleri tarafından son 11 ayı doldurması için seçildi. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. AK Parti milletvekili adayı olabilmek amacıyla 10 Şubat 2015 tarihinde görevinden istifa etti. 13 Eylül 2015 tarihinde AK Parti yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevine başladı. Binali Yıldırım tarafından 24 Mayıs 2016 tarihinde kurulan 65. Türkiye Hükümeti'nde Çevre ve Şehircilik Bakanı olarak yer aldı. Ayrıca: Özhaseki, 2019 Türkiye yerel seçimlerinde AK Parti'den Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi. %47,12 oy alarak seçimi CHP adayı Mansur Yavaş'ın ardından ikinci sırada tamamladı ve kaybetti. Mehmet Özhaseki, FETÖ'ye yakın olduğu iddia edilen siyasilerden biri. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Alparslan Bayraktar Alparslan Bayraktar, lisans eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümünde tamamladı. Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Ekonomi Hukuku alanında ve Fletcher School of Law and Diplomacy’den Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecelerine sahip. Doktorasını ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yer Sistem Bilimleri Bölümünde Enerji Ekonomisi ve Politikası alanında yaptı. Görevleri: Son olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Alparslan Bayraktar, 2016-2018 yılları arasında ETKB Müsteşar Yardımcılığı ve Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü; 2010-2016 yılları arasında Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nda Kurul Üyeliği yaptı. Kamu görevlerinden önce ise yurt içinde ve yurt dışında özel sektörde çalıştı. Uluslararası kuruluşlar bünyesinde enerji yönetimi ve düzenlemeleri alanında çalışmaları bulunan Bayraktar, Enerji Düzenleyicileri Konfederasyonu ve Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği Başkanlığı yaptı. Bayraktar hâlâ Dünya Enerji Konseyi Türkiye Başkanlığını yürütmektedir. Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Mehmet Fatih Kacır 1984, İstanbul doğumlu olan Kacır, 2003 yılı üniversite giriş sınavında Türkiye 12'ncisi oldu ve Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdi. Yüksek öğrenimini 2008 yılında tamamladı. Görevleri: Kacır, 2016'da kurulan Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı ve 2018 yılına kadar yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürdü. Vakıf'ta "Geleceğin Teknoloji Yıldızları", "Deneyap Teknoloji Atölyeleri" ve TEKNOFEST gibi projelerin kuruculuğunu yaptı. 2018 yılında TÜBİTAK'ta Bilim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Kacır, 31 Temmuz 2018’de Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcılığına atandı, bakanlığın Milli Teknoloji Hamlesi ve stratejik dönüşüm politikalarından sorumlu olarak görev yaptı. Bu görevi kapsamında Stratejik Araştırmalar ve Verimlilik Genel Müdürlüğü, Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü, Türk Patent ve Marka Kurumu, TÜBİTAK, Türkiye Uzay Ajansı ve Türkiye Bilimler Akademisi çalışmalarının koordinasyonunu yürüttü. Bakan yardımcılığı sırasında TEKNOFEST'in icra kurulu başkanlığını yürüttü. Kacır ayrıca Togg için bir teknoloji yol haritasının oluşturulup hayata geçmesi süreçlerinde çalıştı. 26 Nisan 2019’da ASELSAN'a Yönetim Kurulu üyesi olarak atandı. Kacır, ayrıca İslam kültür ve medeniyetinin bilimsel ve teknolojik mirasının yaşatılmasını amaçlayan Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı'nın yönetim kurulu üyesi. Tarım ve Orman Bakanı: İbrahim Yumaklı 1969'da Kastamonu'da doğan Yumaklı, Bakırköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından, Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümünden mezun oldu. Görevleri: İş hayatına 1993 yılında Marshall Boya'da ithalat işlemleri uzmanı olarak başlayan Yumaklı, 2011 yılına kadar yöneticilik yaptı. 2011 yılında Aljazeera Türkiye'de çalışmaya başladı. 2012-2015 yılları arasında Aljazeera Türkiye'nin sahip olduğu TV kanalını yönetti. Ocak- Ekim 2016 tarihleri arasında Anadolu Ajansı Uluslararası Operasyonlar Direktörü olarak görev yaptı. 2016'dan itibaren Genel Müdür ve İcracı Yönetim Kurulu Üyesi olarak GÜBRETAŞ'ta görev yapmış olup, 7 Nisan 2022 Perşembe Günü yayınlanan Resmi Gazete ile Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı olarak atandı. Yumaklı son olarak Bakan Yardımcılığı görevindeydi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı: Abdülkadir Uraloğlu Abdulkadir Uraloğlu, 1966 yılında Trabzon'da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünden 1988 yılında mezun olan Uraloğlu, 1989'da Karayolları Genel Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. 2003 yılında Trabzon 10. Bölge Müdür Yardımcısı olan Uraloğlu, 2005'te Kayseri 6. Bölge Müdürü, 2006'da Samsun 7. Bölge Müdürü olarak atandı. 2012'de İzmir 2. Bölge Müdürlüğü görevine getirilen Uraloğlu, 23 Temmuz 2018'de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Karayolları Genel Müdürü olarak atandı. Uraloğlu, 2003 yılında başlatılan Acil Eylem Planı kapsamında yoğunluk kazanan Bölünmüş Yollar, Bitümlü Sıcak Karışım kaplamalı yollar, tek platformlu yolların iyileştirilmesi ve Yap-İşlet-Devret Otoyol projelerinin hayata geçirilmesine katkı sağladı. Ayrıca yeni otoyol, bölünmüş yol, köprü, tünel projelerinin yapım, plan ve projelendirme çalışmalarını yürüttü. Uraloğlu, Yollar Türk Milli Komitesi ve Karayolları Vakfı Başkanlığı görevlerini de yürüttü.

Aposto Gündem

Yunanistan seçimleri ne anlatıyor?

Nazlı Usta Lazaris - Siyaset Bilimci - Midilli Mayıs ayı bol seçimli niteliği ile herkesi etkilese de sanırım Yunanistan’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının kalbini iki kat çarptırdı. Türkiye’de 14 Mayıs’ta gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimi ile genel seçimler, üzerine bir hafta sonra 21 Mayıs’ta Yunanistan genel seçimleri, 28 Mayıs’ta Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu ve mayısın sonuna gelmişken bir ay sonrasında Yunanistan’da genel seçimlerin bir ay içinde yenilenmesi stresi… Yaşadığımız ve/veya ait olduğumuz ülkelerdeki bu koşturmaca hepimizi derinden etkiliyor. Seçimlerin Türkiye ayağı çok hareketli ve aslında başa baş olsa da Yunanistan ayağında nispeten sakin bir seçim öncesi süreç geçirdiğimizi söylemem gerekiyor. Öncelikle seçimler sokak sokak dolaşan aday tanıtım arabaları, seçim öncesi en küçük elektrik direğine bile yapıştırılan parti etiketleri/pankartları gibi gürültülü ve göz yorucu nitelikler taşımadığı ve her şeyden önemlisi insanların sandığa girecek olan oyların sandıktan çıkacağına yönelik güvenleri olduğu için durum, Yunanistan’da yaşayan bizlerin zaman zaman içini cız ettiriyor. Öte yandan ülkede seçimlere katılım oranı da tarihsel olarak %55-65 bandında olduğundan, insanların kendilerini politik anlamda ifade etmelerinin tek yolunun seçimlerde oy kullanmak olmadığını net şekilde görebiliyoruz -ki bu da bizlere maalesef oldukça yabancı bir durum… 21 Mayıs özelinde seçimlere bakmak gerekirse, çoğunuzun öğrendiği üzere 21 Mayıs seçimlerinin galibi zaten tüm anketlerin galibiyetini senelerdir haber verdiği üzere Kyriakos Mitsotakis’in merkez sağ, muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi oldu. Önceki dönemin lideri olan radikal sol koalisyon SYRIZA ise tabiri caizse 21 Mayıs seçimlerinde hezimete uğradı ve Yeni Demokrasi’nin %20 gerisinde kaldı. Ancak Yeni Demokrasi, 2019 seçimlerindeki oy oranını %1 artırarak ikinci partiyle arasındaki farkı muazzam şekilde açmış olsa da tek başına iktidar olacak sayıda milletvekili elde edemedi ve seçimlerin yenilenmesi kararı alındı. Peki neden? Yunanistan siyasetinin temelleri 2019’da %39 ile tek başına iktidara gelen Yeni Demokrasi, 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi sonrasında Yunanistan’da yıkılan cunta yönetiminin ardından ilan edilen Üçüncü Cumhuriyet’teki başat partilerden biri… Merkezi ve sağındaki seçmeni bünyesinde toplayan parti; muhafazakâr, liberal, toplum düzeni odaklı ve Avrupacı görüşleri ile sınıflanıyor ve kuruluşundan itibaren adım adım kurumsallaşmayı merkezine alan parti olarak niteleniyor. Bunun diğer tarafında ise Üçüncü Cumhuriyet’in ikinci büyük partisi PASOK yer alıyor. PASOK ise tarihsel olarak merkezdeki ve solundaki seçmeni toplayan, sosyal demokrasi ve komünizm arasında üçüncü bir yol inşa etmeyi hedefleyen, refah odaklı, euroseptik (Avrupa Birliği’ne şüpheci yaklaşan), zaman zaman değişen yoğunluğuna rağmen anti-batıcı ve popülist bir parti olarak sınıflanıyor ve daha lider odaklı bir parti olarak biliniyor. Üçüncü Cumhuriyet’in iki kutuplu ve iki buçuk partili sistemindeki "buçuk" parti ise Yunanistan Komünist Partisi KKE. %6-10 bandında bir kemik oyu bulunan KKE, ana odak olmasa da solda her zaman için var olan ve gözden çıkarılamayacak, yok sayılamayacak bir alternatif. Yunanistan’da yıllar içinde seçimlerde iktidarların kolayca değişebilmesi; merkezdeki az sayıda seçmenin uçlarda bulunan küçük partilere gitmesini bir tarafa koyarsak, aslında merkezde konumlanan partiler arasında hareket edebiliyor olmasından kaynaklanıyor. Seçmenlerin önemli bir çoğunluğu, öncelikli olarak ekonomi politikaları ve sonrasında da dönem dönem dış politika temelli tercihler yaparak merkezdeki partiler arasında karar verebiliyorlar. Böyle olunca da değişen yoğunluklara göre ilk sıradaki parti değişebiliyor. 2008 ekonomik krizinden sonra ise genel hatları ile seçmenin; ülkenin AB tarihindeki tüm adımların atılmasında hükümette olmasına rağmen (üyelik, euroya geçilmesi ve büyük reformların gerçekleştirilmesi süreçlerinde) aslında tarihsel olarak AB’ye şüpheci yaklaşan taraf olan PASOK’a bir fatura kesmeye başladığını görüyoruz. Krizin, kriz sebebiyle alınan önlemlerin ve kemer sıkma politikalarının derinleşmesi sürecinin sonunda ise merkezdeki sol parti PASOK’un yerine, solu toplayan yeni çatı olarak SYRIZA’nın yükselişi gerçekleşiyor. Yakın seçimler bize ne anlattı? 2008 krizi kuşkusuz Yunanistan siyasetinde ciddi bir kırılma noktası… Krizin patlak vermesinden hemen önce, kokusunun alınabildiği 2007’deki seçimler %41 ile Yeni Demokrasi "zaferi" ile sonuçlanmış olsa da PASOK da %38 oyuyla hiç de geride değil. Burada SYRIZA ise henüz %5’te. 2009’da yapılan erken seçimde ise PASOK’un bariz olarak yükselip %43’e ulaştığını görüyoruz. Yeni Demokrasi %33’e düşmüşken SYRIZA hâlâ %4’te kalıyor. Bu dönemde partilerin başında Türkiye’de de iyi tanınan isimler, Karamanlis ve Papandreou var. Ekonomik krize yönelik sert önlemlerin alınmaya başlandığı ve krizin iyice derinleştiği bu yıllar, aslında bir yönetim krizine de işaret ediyor. Çünkü 2011 sonunda istifa eden Papandreou hükümetinden sonra Yeni Demokrasi ve PASOK’un destekleriyle bir teknokratlar hükümeti kuruluyor ve Başbakanlık koltuğuna da bir iktisatçı oturuyor. 2012’de bir erken seçim daha yapılıyor ancak hükümet kurulamaması sebebiyle seçim yenileniyor ve tüm tabloda faturanın PASOK’a kesildiği gözle görülür bir hal alıyor. Mayıs seçimlerinde Yeni Demokrasi %18 ile birinci olsa da artık ikinci sırada %16 ile SYRIZA, onun ardında da %13 ile PASOK var. Haziran seçimleri ise Yeni Demokrasi’yi %29 ile birinciliğe taşısa da SYRIZA’yı da artık ikinci başat güç haline getiriyor ve %26 ile ikinciliğe yükselen SYRIZA %12 alan PASOK ile arasındaki puan farkını iyice açıyor. Burada dikkat çekici olan buçuk parti KKE’nin ilk kez %4’e düşmüş olması… Yani radikal sol koalisyon SYRIZA aslında burada PASOK’tan olduğu kadar KKE seçmeninden de oy almış görünüyor. 2012 seçimlerinin ardından, yeni Genel Başkanı Samaras ile PASOK destekli hükümetler kuran Yeni Demokrasi; hem parti içinde bir krize giriyor hem de seçmen gözündeki merkezî gücünü yitiriyor ve bunun kaçınılmaz sonu da SYRIZA’nın müthiş yükselişi oluyor. 2015’te Ocak ayında yapılan erken seçimlerde bu kez SYRIZA %36 ile birinci parti olurken Yeni Demokrasi %27 ile ikinciliğe geriliyor ve %4 alan PASOK barajı zar zor geçip Meclis’e giriyor. SYRIZA burada hükümeti kurmak için Yeni Demokrasi’den olaylı bir şekilde ayrılan muhafazakâr Panos Kammenos’un Bağımsız Yunanlar Partisi’nin (ANEL) desteğini alıyor ancak seçimler Eylül ayında yenileniyor ve bu kez SYRIZA %35, Yeni Demokrasi ise %28 alıyor ve bunun ardından yakın tarihte anımsamamızın zor olmadığı -yine Bağımsız Yunanlar destekli- Tsipras hükumeti dönemi başlıyor. 2012 seçimlerinde Meclis’e giren ırkçı Altın Şafak Partisi, Meclis aritmetiğine ve genel anlamda ülkedeki siyasete etki etmeye başlarken iki partili sistemin sağdaki kurumsal merkez ayağı olan Yeni Demokrasi ve soldaki lider odaklı merkez ayağı olan PASOK ise bir yönetim krizi yaşıyor. PASOK’ta Papandreou’nun Başbakanlıktan istifa etmesinin ardından başlayan süreçte 2012’de Genel Başkanlığı Evangelos Venizelos devralıyor ve PASOK’un büyük seçim yenilgileri de bu kriz sonrasına denk geliyor. 2015’teki dramatik seçim yenilgisinin ardından yine Genel Başkan değiştiren parti daha da sönük bir evreye geçiyor. Öte yandan Yeni Demokrasi’de de Genel Başkan Samaras’ın 2015 referandumu sonrasındaki istifasının ve bunun üzerine parti içinde yaşanan karmaşık sürecin ardından 2016 yılı başında Yeni Demokrasi’nin Genel Başkanlık koltuğuna siyaseten uzun yıllardır tanınsa da genç bir isim olan Kyriakos Mitsotakis oturuyor. Papandreou’dan sonra hep pasif liderlerle ilerleyen PASOK’tan SYRIZA’ya kayan oylarda SYRIZA’nın karizmatik lideri Tsipras’ın da etkisi olduğu söylenebilse de ilerleyen yıllarda PASOK’un lider odaklılık yorumları ve eleştirileri Tsipras’ın SYRIZA'sına da yöneltiliyor. Ancak daha da önemlisi, Mitsotakis’in Yeni Demokrasisi de artık kurumsallıktan uzaklaşmaya başlayan ve liderin başı çektiği bir forma dönüştüğü için Yunanistan siyaseti git gide daha lider odaklı bir hale geliyor. Seçim sistemlerinin getirdikleri… 2019 seçimleri sonucunda birkaç pembe nokta hariç Yunanistan’ın tamamı maviye boyandı ve %39 alan Mitsotakis’in Yeni Demokrasisi, hükümeti kurmak için gerekli olan 151 sandalyeyi tek başına sağlayarak iktidara geldi. Ancak burada dikkat edilmesi gereken teknik bir detay var: Yunanistan, bu seçimlere kadar, oy oranı ne olursa olsun, birinci olan partinin 50 bonus milletvekili aldığı bir sistem kullanıyordu. 2007’de eşit sayıda sandalye kazanmış olmalarına rağmen %3’lük oy farkı sebebiyle Yeni Demokrasi’nin 50 milletvekili öne geçmesi veya 2012’de %18 ile birinci gelen Yeni Demokrasi’nin %16 ile ikinci olan SYRIZA ile Meclis’te arasını müthiş açabilmesine olanak veren bu sistemin anti-demokratik nitelikte olduğu aşikârdı. İşte bu sistem, 2016 yılında SYRIZA koalisyonu tarafından iki sonraki seçimde uygulanmak üzere değiştirildi ve yerine nispi temsilin basit hesaplama yöntemi getirildi. Buna göre artık partilerin aldıkları oy oranı bölü yüz çarpı toplam milletvekili sayısı çıkaracakları sandalye sayısını belirleyecekti. Örneğin %20 oy alan parti için (20/100)*300= 60 milletvekili gibi… Ancak bu hesaplama modeli 2019’da tek başına iktidara gelen Yeni Demokrasi’nin çok sert eleştirdiği bir model olduğu için henüz hiç kullanılmamış olmasına rağmen 2020 yılında, iki seçim sonrasında uygulanılmak üzere tekrar değiştirildi ve eski bonuslu sistemin daha demokratik bir formu diyebileceğimiz güçlendirilmiş bonuslu sistem getirildi. Buna göre artık %20 ve üzerinde oy alan tüm partiler, oyları nispetinde bonus milletvekili çıkarıyor olacaklar ancak teknik olarak %38-40 bandında oy alabilen bir parti tüm bonus milletvekillerini (toplam 50 vekillik) kazanıyor olacak. İşte 21 Mayıs seçimlerinde SYRIZA’nın getirdiği ve ilkel diyebileceğimiz niteliği sebebiyle eleştirilen bu basit hesap modeli kullanılırken 25 Haziran seçimlerinde Yeni Demokrasi’nin getirdiği güçlendirilmiş bonuslu sistem kullanılacak. Bu sebeple 21 Mayıs’ta Yeni Demokrasi, oylarını 2019 seçimlerine kıyasla %39’dan %40’a çıkararak %1 artırmış olsa da on iki sandalye kaybetti (158’den 146’ya indi) ve tek başına iktidar olabilecek yeterliği sağlayamadı. Öte yandan SYRIZA ise 2019 seçimlerinde %31 ile 86 sandalye kazanmışken 2019’da %20 ile 71 sandalye kazandı ve basit hesaplamanın avantajını kullanmış oldu. İşte tam da bu sebeple %20 gibi bir farkla birinci parti olan Yeni Demokrasi’nin lideri Mitsotakis, hükümeti kurma görevini Cumhurbaşkanı’ndan almayı kabul etmedi. İkinci olan SYRIZA ve üçüncü olan PASOK’un liderleri de görevi almayınca seçimlerin yenilenmesi kararı verildi ve önümüzdeki bir aylık süre için de geçici hükümet kuruldu. 25 Haziran’da ise Yeni Demokrasi, yarışa kendi getirdiği sistemle giriyor olacak. 25 Haziran’dan ve sonrasından ne beklemeli? 2019’da iktidara geldiğinden beri anketler, Yeni Demokrasi ile ikinci olan SYRIZA arasında dönem dönem oynamasına rağmen %6-10 bandında bir oy farkı gösteriyordu. Ancak " Başbakanlık koltuğunda kimi görmek istersiniz? " sorusuna verilen cevaplar %15-20 bandında Mitsotakis’i önde gösteriyordu. Bu sebeple Mitsotakis’in görev onayının partisinin sınırlarını aşan ve daha genele yayılan bir niteliği olduğu yorumunu yapmak zor değil. Öte yandan 2008 ekonomik krizine dair uygulamaların artık sonlandığı ve yükselen enflasyona rağmen ekonomideki daralmanın artık o eski krize atfedilmediği ve daha çok pandemiye ve küresel durgunluğa bağlandığı bir gündemde, seçmen, ekonomi açısından hükümeti bir kez daha test etmek istemiş gibi görünüyor. Tüm dünyayı etkileyen bu sorun bir tarafa bırakıldığındaysa yıllardır tüm anketlerin ikinci sıradaki sorun olarak listelediği " Türkiye tehdidi " ön plana çıkıyor. Yani Yunanistan’da da siyasetin ve seçimlerin belirleyici unsuru -tıpkı Türkiye’deki gibi- beka söylemi olmuş gibi görünüyor. Burada özellikle mülteci meselesi ve sınır güvenliği üzerinden gerilen Türk-Yunan ilişkileri ve Türkiye’deki hükümetin saldırgan olarak nitelenebilecek söyleminin etkili olduğu vurgulanmalı. Bu dönemde Yunanistan, ilk kez dış politikasını Türk-Yunan düzleminden AB düzlemine çekebildiği ve AB’nin dış sınırlarına atıf yaparak AB desteğini alabildiği için tarihsel olarak bir ilk gerçekleşti. Ayrıca lisans, yüksek lisans ve MBA eğitimini ABD’de tamamlayan Mitsotakis’in özellikle ABD’deki bağlantıları ve medya desteği, batıya gerçekleştirdiği her seyahatte önemli televizyon kanallarına ve gazetelere demeç verebilmesi ve tabii ki dil anlamında da kısıtlayıcı herhangi bir zorluk yaşamıyor olması, hiçbir toplantıda çevirmen kullanmaması gibi niteliklerinin; ülkenin dışarıdaki görüntüsünü ve dış politikadaki görünürlüğünü de en az politika tercihleri kadar etkilediğini vurgulamak gerekiyor. Tüm bu tablo, bugüne kadar yapılan anketlerin sonuçları, bizzat 21 Mayıs seçimleri ve değişen seçim sistemi; 25 Haziran’da yine, baskın bir Yeni Demokrasi zaferinin gerçekleşeceğini haber verir nitelikte. Değişen sistemin de yardımıyla tek başına iktidara gelmesi beklenen Yeni Demokrasi için artık mesele, birçok değişikliği tek başına gerçekleştirmesinin önünü açabilecek olan 5’te 3 çoğunluğa (180 milletvekili) erişip erişemeyeceği. "Yunanistan'ın Erdoğanlaşması" Öte yandan partisi Mera25, 2019 seçimlerinde Meclis’e girmesine rağmen 21 Mayıs’ta Meclis dışında kalan SYRIZA’nın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, 21 Mayıs gecesinde seçim sonuçlarını görünce " Yunanistan’ın Erdoğanlaşması bugün tamamlandı. " yorumunu yaptı. Yunanistan gibi yüzer gezer oyların hareket serbestisi olan ve hükümetlerin kolayca değişebildiği bir ülkede Erdoğan’ınki kadar uzun süreli bir tek başına iktidar mümkün olmasa da ülkeyi Yeni Demokrasili bir beş yılın daha beklediği açık. Ancak yeni seçim sistemini de göz önüne aldığımızda ve Yeni Demokrasi’nin 5’te 3 çoğunluğa erişmesi de hiç imkansız değilken aslında Varoufakis’in " Erdoğanlaşma " yorumunu süreden çok, geniş yetki sahipliği üzerinden okumak gerekiyor. Bu noktada iki yakada da hükümetlerin yine "beka" söylemine yaslanıyor olduğunu ve yetki anlamında da geniş bir hareket serbestisine sahip olacaklarını düşünürsek, Türk-Yunan ilişkilerinin geleceği anlamında, önümüzdeki günlerin çok da parlak olmayacağını söylemek zor değil.

Spektrum

Dayattınız, dinlemediniz, yenildiniz. Şimdi size ne diyelim?

Seçimin ardından yazı yazmadan önce bir süre bekledim ki, yorumlarıma duygularım en az şekilde karışsın, siyasilerden ilk değerlendirmeler yapılsın. Başlamadan söyleyeyim. Daralan özgürlük alanının genişlemesi, ekonominin en azından toparlanmaya başlayabilmesi, sistemin demokratikleşmesi ve sığınmacı politikasının tersine çevrilmesi gerektiğini düşündüğüm için oyumu iki turda da hiç şüphe etmeden Kılıçdaroğlu’na verdim. Bugün bunun da rahatlığıyla ifade etmek istiyorum ki başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere seçimi kaybeden ve vatandaşı umutsuzluğa sevk eden muhalefetin bir muhasebe yapması ve seçmenine yenilginin hesabını vermesi gerekiyor. Ortada kocaman bir yenilgi var. Hem parlamento çoğunluğunu hem de Cumhurbaşkanlığını alan iktidar, Türkiye’yi hiçbir denetim mekanizmasını çalıştırmadan dilediği gibi yönetmeye devam edecek. Kimi CHP’li yöneticilerin bunu bir yenilgi değil, “ ucu ucuna kaybedilen ve o kadar da başarısız olunmayan ” bir seçim sonucu olarak göstermeye çalışması, zaten bilinen seçim adaletsizliklerini yenilgiye bahane olarak göstermesi komik oluyor ve partinin inandırıcılığını zedeliyor. CHP MYK üyelerinin istifasının muhalefet seçmenlerindeki hayal kırıklığını giderebileceğini düşünenler yanılıyor. Saraçhane’de kaçan fırsat Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yasak ve hapis talebiyle yargılandığı davada ceza almasının ardından Saraçhane’de ona destek için toplanan kalabalığı izlemeye gitmiştim. Kulislerde yasak kararı çıkacağı konuşulsa da Kılıçdaroğlu o gün “ böyle bir kararı beklemediği ” için Almanya’ya doğru yola çıkmıştı. İmamoğlu’na destek için Saraçhane’ye gelen Meral Akşener ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde hapse girmesini hatırlatmış, “ Doğrudur, o şarkı orada bitmedi, bugün Meral Akşener olarak söz veriyorum, bu şarkı da burada bitmeyecek.” diyerek İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına yeşil ışık yakmıştı. Binlerce insan, tüm anketlerde “ kazanacak aday ” olarak görülen İmamoğlu için “ Cumhurbaşkanı ” sloganları atar olmuştu. Ertesi gün yapılan Millet İttifakı mitinginde, Kılıçdaroğlu “ 16 milyon İstanbullunun ”, Akşener ise “ 85 milyonun ” İmamoğlu’nun yanında olduğunu söylemişti. Kılıçdaroğlu inatla İmamoğlu’nun belediye başkanlığı görevine devam edeceği mesajını veriyordu. Kırmızı yelekli CHP örgütleri “ Cumhurbaşkanı Kılıçdaroğlu ”, desteğe gelen yeleksiz vatandaşlar ise “ Cumhurbaşkanı İmamoğlu ” sloganı atıyordu. 17 Aralık 2022’de Aposto Gündem’de yayımladığım “ İmamoğlu, Akşener, Kılıçdaroğlu: Siyasette ‘winner’lık ” başlıklı yazımı, “ Kılıçdaroğlu, kendisini öne çıkardığı adaylık sürecinin çok daha diplomatik bir karar mekanizmasıyla sonuçlanmasını istiyor. Bu anlayış, İmamoğlu’na yaşatılan mağduriyetin siyasi bir rüzgâra dönüşmesini ve “tarihin tekerrür etmesini” engelledikçe başarısız olma ihtimali taşıyor .” cümleleriyle sonlandırmıştım . CHP yankı odası Aralık ve Ocak ayları muhalefetin adayının kim olacağı tartışmalarıyla harcanmış, Kılıçdaroğlu kendisi haricindeki tüm potansiyel adayların önünü - kendisinden daha fazla halk desteğine sahip olmalarına rağmen - kesmişti. 28 Ocak’ta Aposto Gündem’de “ Muhalefet bir mektup: Dayatmayın, dinleyin ” başlıklı bir başka yazı yazmıştım. Toplumsal muhalefeti oluşturan vatandaşlar açısından bu seçimin öneminden, CHP’nin muhaliflerin oyunu cepte gören ve Kılıçdaroğlu’nu dayatan tavrından bahsediyordum. O yazı ise şu cümlelerle bitiyordu : Kılıçdaroğlu tüm itirazlara rağmen aday olur da kaybederse milyonlarca insan bir daha ne adını duymak, ne yüzünü görmek, ne de sesini işitmek isteyecek. Kılıçdaroğlu tarihe büyük bir kaybeden, Türkiye otoriterliğe teslim olurken kişisel hırsına yenik düşerek bunu engelleyemeyen bir figür olarak geçecek. Bugün merkez partilerinin ittifakının değişim getireceğini uman milyonların içinden radikal sağa ve sola kayanlar olacak, apolitikleşenler olacak, en üzücüsü memleketi terk edenler olacak. Biraz daha yalnız, çok daha umutsuz kalacağız, çoraklaşacağız. Hislerin en kötülerinden olan “başarabilecekken başaramama” hissine kapılacağız. Yeni bir balkon konuşması dinlerken kendimizi yetersiz, güvensiz ve ortada bırakılmış hissedeceğiz. Umarım bu olmaz. Umarım işin ciddiyetine varılır, kişisel hırslar bir kenara bırakılır ve millet ne istiyor, kimi destekliyor kulak verilir. Ve umarım bu yazdıklarım evhamlı bir politika editörünün sayıklamaları olarak kalır. Yazdıklarım benim evhamım olarak kalmadı. O balkon konuşmasını dinledik. Bunları “ ben demiştim ” havası atmak adına hatırlatmıyorum asla. Hiç yalnız değildim çünkü, yazılarıma hiç almadığım kadar olumlu dönüşler almıştım. Hatta kendi ikbali için inatla Kılıçdaroğlu ismini öne çıkaran “ CHP yankı odası ” haricinde muhalif kamuoyuna seslenen neredeyse herkesle hemfikirdim. CHP yankı odasının içinde, seçmenin çoğunluğunun Erdoğan'ı devirmek gayesiyle her adayı destekleyeceği, seçimin -onların ifadesiyle- " döke saça kazanılacağı " yorumları yapılıyordu. Oysa sokağa çıkan, milliyetçi ve muhafazakâr camiadan insanlarla arkadaş olan ve sohbet eden, kamuoyu araştırmalarını takip eden, kısacası kendi yankı odasının dışına çıkabilen herkes bunun gerçeği yansıtmadığını görüyordu. Gözlemlerine dayanarak Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin Cumhur İttifakı seçmenlerinde inandırıcı bulunmadığını, çok seçim kaybetmiş ve yıpranmış olduğunu, başarısız bulunduğunu, ikna edilmeye müsait olası muhalefet seçmeninin genç milliyetçilerden oluştuğunu söyleyenler “Alevifobik” olmakla, “Beşli çeteye çalışmakla” suçlandı. Oysa insanlar Kılıçdaroğlu'nun Cumhur İttifakı seçmenlerini konsolide ettiğini ve Erdoğan’ı desteklemeye ittiğini, oysa İmamoğlu veya Yavaş’ın milliyetçi-muhafazakar insanların desteğini kazanabileceğini ya da en azından Erdoğan’ı desteklemekten alıkoyabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Türkiye’de vatandaşların pek çoğunun siyasi tercihlerini liderlerle kurduğu ilişkilerle şekillendirdiği, İmamoğlu’nun kafasının üstünde sallandırılan yargı sopasının İmamoğlu’nun vatandaşta bulduğu karşılıkla ilişkili olduğu, Cumhur İttifakı liderlerinin açık açık Kılıçdaroğlu’nu aday olarak görmek istediklerini beyan etmeleri göz ardı edildi. AK Parti’den bir arkadaşım, seçimden sonra bana yazdığı mesajda “ Bizim tarafta telaş vardı. Tek umudumuz, “Bu millet Kılıçdaroğlu’na oy vermez” düşüncesiydi. Gerçekten vermediler. Allah Kılıçdaroğlu’ndan razı olsun bir seçimi daha rahat atlattık .” yazıyordu… Karizmatik lidere sahip olmadan lider partisine dönüşmek... Şubat ayının başında Kılıçdaroğlu’nun aday olmasını istemeyen muhalif kamuoyunun baskısı artmıştı. CHP Genel Merkezi’nin önüne elinde “Aday olma” yazan pankartlar tutan gençler gidiyordu. CHP Gençlik Kolları Başkanı Gençosman Killik, “ Birilerinin eline pankart tutuşturup, genel merkeze gönderenler fazla şaşırmasın, sabrımızı taşırmasınlar .” mesajını paylaşıyordu. Başlı başına bu mesaj, CHP’nin çağdaş bir sosyal demokrat parti olma yolundayken, üstelik karizmatik bir lideri de yokken AK Parti tarzı bir lider partisine dönüştüğünü, elinde pankartla dert anlatmaya çalışan bir genci dahi birilerinin piyonu olarak yaftalayan ve tehdit eden bir biat kültürüne teslim olduğunu gösteriyordu. Derken 6 Şubat’ta Türkiye’yi acıya boğan depremleri yaşadık. Muhalefetin adayının kim olacağı tartışması haliyle bütün önemini kaybetti. İktidarın afet yönetimindeki zafiyetinin, geçmiş dönemlerdeki hatalarının, yardım koordinasyonlarının, acil ihtiyaçların tartışıldığı bir ay geçirdik. Hakkını yemeyeyim, Kılıçdaroğlu o dönem verdiği mesajlarla başarılı bir ana muhalefet liderliği yaptı. Martın başında ise Kılıçdaroğlu’nun adaylığının dayatıldığı masadan Meral Akşener’in sert bir konuşmayla ayrılışını izledik. “ Milletin İmamoğlu ve Yavaş’ı göreve çağırdığını ” söyleyen Akşener, “ Ya tarih olacağız, ya tarih yazacağız .” diyordu. CHP yankı odası, o güne dek sürdürdükleri ittifaktan CHP'nin İYİ Parti'ye kıyasla çok daha fazla avantaj elde etmesini umursamayarak " Akşener'in üstüne sifon çekilmesi gerektiği " yorumları yapmaya başladı. Kriz, Akşener’in halkın desteği sebebiyle “ kazanacak adaylar ” olarak nitelediği Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı yardımcısı adayları olarak kampanyaya katılması formülüyle aşıldı. İYİ Parti, iktidarı değiştirme umudunu sürdürmek için kazanacağına az ihtimal verdiği bir adayı desteklemek durumunda kalmıştı. Ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığı Temel Karamollaoğlu tarafından ilan edildi. Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın İYİ Parti haricindeki diğer partilerinin adaylarına CHP listesine yer vererek Altılı Masa'dan adaylığı aldı. Bu ortak listenin muhalefete oy vermesi muhtemel “ endişeli muhafazakarlar ı” CHP’ye mecbur etmek anlamına geldiği, seçimin masa başı hesaplarla kazanılamayacağı dikkate alınmadı. İYİ Parti, bu dayatmaya tam anlamıyla boyun eğmemek için olsa gerek, seçime kendi listesiyle gidi. Bu dayatma, seçimin sonucunda İYİ Parti’nin potansiyel oy oranının oldukça altında kalmasına sebep oldu. Toplumsal muhalefetin üstüne konulamadı Toplumsal muhalefet, tüm adaylık tartışmalarını geride bırakarak Kılıçdaroğlu’nun arkasında kenetlendi. Bunu sağlayan Kılıçdaroğlu’nun üstün liderlik becerisi değil, toplumsal muhalefeti oluşturan vatandaşların acil değişim talebiydi. Ülkeleri için her gün her saniye endişelenen insanlar, yıllardır “ o günü ” beklemişti. Ancak Kılıçdaroğlu’nun aday olmasını istemeyen insanların endişeleri seçimin sonucunda haklı çıktı. İktidar, bunca ekonomik sıkıntıya rağmen zaten yıllardır Kılıçdaroğlu’na karşı oy veren kendi tabanını, Kılıçdaroğlu’nun “her söylediği yalan olan başarısız biri ” olduğu fikrine çok kolayca ikna edebildi. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ilk turda aday çıkarmaması da Cumhur İttifakı’nın “milli beka” söyleminin milliyetçi-muhafazakar seçmende Kılıçdaroğlu aleyhine konsolidasyon sağlamasını kolaylaştırdı. Altılı Masa, onca emek vererek Türkiye’yi siyasi ve iktisadi olarak düze çıkarmanın yol haritasını, tüm bileşenlerin katkısı ve karşılıklı fedakarlıklarıyla hazırlamıştı. Ancak bunu toplumsallaştıramadı. Bunu, üstelik Erdoğan gibi kitlelerle gönül bağı kurabilen bir liderin karşısında sadece vatandaşlarla kuvvetli bağ kurabilen, dinamik bir lider toplumsallaştırabilirdi. Kılıçdaroğlu bunu başaramadı. 2014’te Ekmeleddin İhsanoğlu ile Selahattin Demirtaş’ın, 2018’de Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın toplam oy oranını ancak ikinci turda yakalayabildi. Zaten yıllardır inatla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a direnen toplumsal muhalefetin varlığının üstüne biraz olsun katkı koyamadı, sandığa gitmeyenleri çekemedi, Cumhur İttifakı cephesinden oy alamadı. Sadece toplumsal muhalefeti arkasında kenetleyebildi, o kadar. İstifa Önümüzde bir yerel seçim var. HDP, aday çıkarmamanın partiyi silikleştirdiğini, İYİ Parti CHP’nin dayatmacılığının partiye zarar verdiğini anladı. Millet İttifakı dağıldı. Bu şartlarda muhalefetin yerel seçimde 2019’daki başarısını tekrar etmesi zor bir ihtimal olarak gözüküyor. 74 yaşındaki Kılıçdaroğlu’nun, 5 yıl sonraki genel seçimde 79 yaşında olacağı da biliniyor. Bana sorarsanız toplumsal muhalefetin üstündeki yenilmişlik psikolojisinin dağılabilmesi, geleceğe dair bir umudun insanların içinde yaşayabilmesi için Kılıçdaroğlu’nun istifa etmesi, yerini CHP’yi toplumsal muhalefetin kalbinin attığı bir öncü güce dönüştürebilecek, halkla birlikte siyaset yapabilecek ve bir sonraki seçimde kazanabilecek genç bir lidere bırakması gerekiyor.

Spektrum

Türkiye'de sağlıklı ve temiz denizler için projeler

Denizlerde bütünleşik kirlilik izleme programı (2020-2023) DEN-İZ , Türkiye'deki deniz ve kıyı sularının fizikokimyasal özellikleri, ekolojik durumu, kirlilik düzeyleri, radyoaktivite seviyeleri, deniz çayırları, deniz tabanı biyoçeşitliliği ve ekonomik balıkçılık için hedef türlerdeki kirletici seviyeleri izliyor. Deniz katı atıklarıyla ilgili olarak Deniz Strateji Çerçeve Direktifi'nde yer alan göstergeler olan mikroplastikler, denizdeki çöpler ve sahildeki çöpler üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Elde edilen veriler, su kalitesi sınıflandırmaları yapılmasını sağlayarak kıyı su kütlelerinin ve denizel alanların durumunun objektif bir şekilde değerlendirilmesini mümkün kılıyor. Bütünleşik program, deniz ekosistemlerimizin sağlığı ve sürdürülebilirliği için önem taşıyor. Verilerin toplanması ve analiz edilmesi, kirlilik kaynaklarının tespit edilmesi ve yönetim stratejilerinin belirlenmesine yardımcı oluyor. Ayrıca, kıyıların ve denizlerin korunması ve yönetimi konusunda bilimsel temelli kararların alınmasına katkı sağlıyor. Müsilaj için oşinografik erken uyarı sistemi (2021-2022) Proje, Marmara Denizi'nde belirlenen beş bölgede düşük maliyetli şamandıra sistemleri kullanarak bir gözlem ağı oluşturmak ve su sütunundaki uzun süreli ve anlık sıcaklık değişimleriyle diğer oşinografik parametreleri—tuzluluk, çözünmüş oksijen ve pH değerleri gibi—izlemek ve bu verilerdeki ani değişiklikleri takip etmeyi amaçlıyor. Bu hedef üzerinden kullanıcı dostu bir arayüz oluşturuluyor ve oşinografik parametrelerdeki ani değişimler tespit edilerek uyalar yayımlanıyor. Böylece, deniz ekosisteminde meydana gelen önemli değişikliklere hızlı bir şekilde müdahale edilebilmesi planlanıyor. Bu gözlem ağı, Marmara Denizi'nin ekolojik sağlığını ve su kalitesini izlemek için önemli bir araç olabilir. Oşinografik verilerdeki ani değişimlerin belirlenmesi, deniz ekosistemine yönelik olası tehlikelerin erken tespit edilmesi ve çevresel müdahalelerin zamanında yapılması açısından bir önem taşıyor. 12 Haziran 2021 Fotoğraf: Yasin Akgün/AFP, Getty Images Sağlıklı ve kirlilik içermeyen bir Akdeniz için inovasyon ekosistemini koordine eden ve destekleyen deniz feneri (2023-2026) BlueMissionMed , Akdeniz ve sulardaki kirliliğin önlenmesi ve ortadan kaldırılmasında rol alabilecek tüm aktörlere ilham vermek, bilgi sağlamak, değerlendirmelerde bulunmak, harekete geçirmek, bağlantılar kurmak ve güçlendirmek amacıyla faaliyet gösteriyor. Projenin "2030'a kadar okyanuslarımızı ve sularımızı onarmak" misyon hedeflerine ulaşmada hızlı ilerleme sağlamak ve toplum üzerinde önemli bir etki bırakmak amacıyla havza ölçeğinde başarılı bir inovasyon ekosistemi tasarlaması, yapılandırması ve desteklemesi bekleniyor. Temiz Akdeniz için ekosistem tabanlı izleme ve yönetim planı (2021-2022) Akdeniz bölgesinde dört Büyükşehir Belediyesi—Mersin, Adana, Hatay, Antalya Büyükşehir Belediyesi—iş birliğiyle gerçekleştirilen Temiz Akdeniz projesi, deniz suyu kalitesinin izlenmesi ve iyileştirilmesi konusunda çalışmalara ev sahipliği yapıyor. Proje, Akdeniz'in doğal zenginliklerini korumak ve deniz suyu kalitesini daha da geliştirmek için kararlı bir adım atmayı amaçlıyor. Büyükşehir belediyeleri, modern teknolojileri ve kapsamlı izleme sistemlerini kullanarak Akdeniz'in deniz suyu kalitesini titizlikle takip ederek iyileştirme çalışmalarını öncelikli hedef olarak belirliyor. Deniz suyu kalitesinin iyileştirilmesi, bölgenin biyoçeşitliliğini korumak, ekosistemi dengelemek ve toplumun refahını artırmak için kritik bir adım olduğundan Temiz Akdeniz projesi, turizm, balıkçılık ve çevresel sürdürülebilirlik açısından büyük bir öneme sahip olan Akdeniz'in geleceğine katkıda bulunmayı hedefliyor. Temiz Akdeniz projesi Marmara Denizi bütünleşik modelleme sistemi (2021-2023) MARMOD Faz II Projesi, yeni veri ve gözlemlerle desteklenerek daha kapsamlı hâle getirilen üç boyutlu modeller—fiziksel, biyojeokimyasal ve ekosistem—Marmara Denizi'ndeki deniz ekosisteminin yeniden iyi bir kaliteye ulaşmasını sağlamak için kara kaynaklı besin yüklerinde kademeli olarak azaltım hedeflerini ortaya koymayı amaçlıyor. Bu projenin bir parçası olarak veriler, model sonuçları ve yapay zeka gibi ileri analiz tekniklerini içeren bir Marmara Dijital İkizi oluşturulması hedefleniyor. Bu çabalar, Marmara Denizi'nin ekolojik denge ve sağlığının yeniden tesis edilmesi için önemli bir adım olarak dikkat çekiyor. Marmara Denizi’nde plankton metabolizması ve müsilajın oksijen tüketiminde etkisi (2021-2023) Marmara Denizi'nde 2021 ilkbahar-yaz aylarında oluşan müsilajın su sütununda oksijen tüketimini artırarak olası oksijen azalmasını araştırmak ve anlamak amacıyla deneysel ve yerinde ölçümler gerçekleştiriliyor. Bu çalışmaların denizde oksijen üretimi ve tüketimi arasındaki ilişkiyi ve çevresel değişkenlerin oksijen dengesi üzerindeki etkisini incelemesi hedefleniyor. Deneysel ve yerinde ölçümler sayesinde, müsilajın oksijen tüketimini nasıl etkilediği ve bunun sonucunda oluşabilecek oksijen azalmasının derecesi daha kapsamlı şekilde anlaşılıyor. Çevresel değişkenlerin oksijen üretimi ve tüketimi üzerindeki etkileri de araştırılıyor. Çalışma, Marmara Denizi'ndeki müsilaj oluşumuyla ilgili daha iyi bir anlayışın elde edilmesine katkıda bulunuyor ve oksijen dengesi üzerindeki faktörleri belirleyerek deniz ekosisteminin sağlığını koruma konusunda bir adım atıyor. Marmara Denizi, 8 Haziran 2021 Fotoğraf: Yasin Akgün/AFP, Getty Images Marmara Denizi’ne deşarj edilen soğutma sularının çevresel etkilerinin değerlendirilmesi projesi (2022-2023) MARDESS, Marmara Denizi'nde soğutma suyu kullanımının ve deşarjların denize olan etkilerinin araştırılması, çeşitli senaryolara göre çalıştırılan model sonuçlarının AR-GE çalışmalarında değerlendirilmesi için bir temel oluşturmayı hedefliyor. Temiz üretim tekniklerinin belirlenmesi de amaçlar arasında yer alıyor. Proje ve çıktıları, Marmara Denizi'nin ekolojik denge ve sürdürülebilirliği açısından büyük öneme sahip. Marmara Denizi'ndeki soğutma suyu kullanımı ve deşarjlarının etkilerini anlamak, gelecekteki çevresel etkileri en aza indirmek ve temiz enerji üretimine yönelik yenilikçi çözümler geliştirmek için önemli bir adım olarak görülüyor. Bu AR-GE çalışmaları, Marmara Denizi'nin korunması ve gelecek kuşaklara sağlıklı bir çevre bırakılması için kritik bir rol oynuyor. Yeraltı suyu taşınımlarının Kilikya Baseni su ve besin elementi bütçesindeki yerinin gözlem, radyoizotop ve modelleme çalışmalarıyla tespiti (2021-2024) Projenin amacı, 228Ra radyoizotop iz elementinin kullanılmasıyla Kilikya Havzası'nın su döngüsünde denizaltı su çıkışlarının konumunun belirlenmesi olarak ifade ediliyor. Yer altı suları, yer kabuğu içinden geçerken 228Ra izotopunu biriktiriyor. Bu izotop, yer altı sularıyla birlikte denize taşınır ve denize ulaştıktan sonra yalnızca radyoaktif bozunma ve su dolaşımı yoluyla azalıyor. Bu nedenle, 228Ra, Deniz Strateji Çerçeve Direktifi'nin su döngüsünün belirlenmesi için etkili bir gösterge olarak kullanılıyor. Proje kapsamında elde edilen bulgular, karşılaştırmalı olarak değerlendirilerek Kilikya Havzası'nın yanı sıra kıyı ve deniz alanlarının daha geniş ölçekteki havza etkileşimi içinde daha verimli bir şekilde yönetilmesi için stratejiler belirliyor. Bu stratejiler, su kaynaklarının korunması, su döngüsünün anlaşılması ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması için önemli bir temel oluşturuyor. Projenin sonuçları, su kaynaklarının ve deniz ekosistemlerinin yönetimi konusunda daha iyi bir anlayışa ve bilimsel temelli kararların alınmasına katkı sağlıyor.

Angst

Twitter vs. TikTok: İklim dezenformasyon karneleri

Zenginleri vergilendirmek ve fosil yakıtları aşamalı olarak kaldırmak için hükümetlere baskı yapmak adına Twitter'ı kullanıyorduk. Şimdi platformun kendisinin güvenli ve adil bir yere getirilmesi için kampanya yürütmek zorundayız. — Dominika Lasota (İklim aktivisti) TikTok'un iklim dezenformasyonuna yönelik içeriklerin yaygınlığını artıracağı haberleri, Twitter'ın saygın bir sosyal medya platformu olarak konumunu daha da zayıflattığı bir döneme denk geliyor. Hakikat sonrası dönemde, sosyal medya uygulamalarının baskın varlığıyla geçen çevrimiçi faaliyetlerinin etkileri ve geleceği, iklim aktivizmini özellikle etkiliyor. Dominika Lasota, Polonya'da iklim aktivizmini sürdürüyor TikTok: Zararlı içerik suçlamaları TikTok, son bir yılda veri mahremiyeti ihlalleri, tehlike arz eden yarışmaları destekleme ve zararlı içerik yayma konusunda suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Bir adım geriden: Şubat 2019'da çocukların kişisel bilgilerini yasadışı bir şekilde topladığı gerekçesiyle Federal Ticaret Komisyonu tarafından 5,7 milyon dolarlık bir cezaya çarptırıldı. ABD ordusu, bu cezanın üzerinden altı ay geçtikten sonra, ulusal güvenlikle ilgili endişeler sebebiyle uygulamanın kullanımını yasakladı. Popülerliğine rağmen bunlar göz önüne alındığında uygulamanın geleceği hakkında endişeler vardı. Akabinde, Nisan 2023'te, TikTok'tan gelen bir açıklamayla durum değişti. Bir adım ileri: Platform, Dünya Günü'nün arifesinde, iklim değişikliği hakkındaki yanıltıcı bilgilerin önüne geçeceğini duyurdu. Buna göre bilime dayalı iddiaları öne çıkaran yeni arama özellikleri olması ve iklimle ilgili yanılsamaların yayılmasını sınırlayacak yanıltıcı bilgilerin kaldırılacağı ifade ediliyordu. TikTok'taki EcoTok kolektifi, iklim eylemlerini hareketlendirmeyi amaçlıyor Kaynak: Grist TikTok'un yaptığı açıklamada, bu adımın "gerçekçi iklim tartışmalarını destekleyeceğini" ve "zararlı yanıltıcı bilgileri azaltacağını" yazıldı. Yani uygulama, doğruluğu bilimsel olarak desteklenen bilgilerin önünü açarak çevresel konularda daha bilinçli bir tartışma ortamı oluşturmayı hedeflediğini belirtti. Bu ne anlama geliyor?: Bir milyardan fazla kullanıcısı bulunan ve en popüler sosyal medya platformlarından biri olan TikTok'un, iklim değişikliğiyle ilgili yanıltıcı bilgilere karşı durma girişimi, öneminin çok ötesinde bir etki yaratabilir. Ancak TikTok'un bilim temelli bilgileri yayma konusunda ilerleme emareleri gösterdiği bir dönemde, bir diğer sosyal medya devi Twitter'ın itibarı sorgulanmaya başlıyor. Twitter: Elon Musk sonrası Ekim 2022'den beri Elon Musk'la değişen Twitter, kullanıcılarının sahte hesapları ve yanıltıcı bilgilerin yayılmasını engellemek amacıyla tasarlanmış olan doğrulama sembolü olan mavi tıkların bir gecede kaybedilmesine yol açtı. Bu durum, Greta Thunberg ve Vanessa Nakate gibi iklim alanında öne çıkan isimleri de içine alacak şekilde birçok kişiyi etkiledi. Daha sonra Musk yönetimi, hesapların etkili kişi ve kuruluşları taklit edip yanıltıcı bilgiler yaymalarının daha kolay olabileceği endişelerine karşın, mavi tıkları aylık 8 dolara satın alınabilir hâle getirdi. Bu, bir milyonun üzerinde takipçisi olan birkaç ünlü için gerçekleştirildi. Vanessa Nakate, iklim protestolarında Platform nefret söylemi ve yanıltıcı bilgileri kontrol etme, kullanıcı verilerini yeterince koruma ve içerik moderasyon politikalarını tutarlı bir şekilde uygulama konularındaki başarısızlığı nedeniyle eleştirilere de maruz kaldı. Twitter'ın bu konudaki rahatlığı, dünya çapındaki iklim aktivistleri ve organizatörler için olumsuz yönde etki yarattı. Güncel durum: Twitter'ın bilgi ve haberlerin yayılmasını demokratikleştirme rolünü deneyimleyen birçok aktivist, sosyal ve çevresel adaletin mesajlarını yaymak için hayati bir aracı kaybettiklerini ifade ediyor. Twitter'da düzenlemelerin azaltılması, iklimle ilgili yanıltıcı bilgilerin hızla yayılması anlamına geliyor . Atmos , Twitter'ın arama çubuğuna iklim yazıldığında ortaya çıkan otomatik yanıtın bu durumu örneklendirdiğini ifade ediyor: önerilen arama, iklim krizi değil, iklim dolandırıcılığı olarak geçiyor. Sonuçlar: Bu yanıltıcı durumun geniş kapsamı ve etkisi, iklim eylemi çağrısında bulunan aktivistlerin çabalarını baltalıyor ve küresel ısınmanın etkilerini tersine çevirmeye yönelik politikalara yönelik halk desteğini tehlikeye atıyor. TikTok vs. Twitter: Aktivistlerin çözüm yöntemleri Muhtemelen daha fazla bilim insanı, konuşmaları sürdürmek için kendi bültenlerini, e-posta listelerini veya forumlarını oluşturmaya çalışacak. İnsanlar uyum sağlar—bu, güvendiğimiz bir şey. — Kristy Drutman (İklim aktivisti, Brown Girl Green) Yanıltıcı bilgilerle mücadele konusunda net bir taahhüdü olan TikTok, güveni artırma konusunda öne çıkmış durumda. Son dönemde, 2022'de TikTok videolarının yaklaşık %20'sinin yanıltıcı bilgiler içermesi sebebiyle buna da şüpheci yaklaşılıyor. Dolayısıyla iki platformun da değişkin yaklaşımları nedeniyle bazı aktivistler çoklu platformlarda farklı seçeneklere yöneliyor—Mastodon ve Bluesky gibi niş platformlar yeni ilgi odağı hâline geliyor.

Angst

Yeni Kabine açıklandı: Kim, kimdir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz gün TBMM'de yemin etti. TBMM'nin ardından Anıtkabir'i ziyaret eden Erdoğan, daha sonra düzenlenen göreve başlama töreninde yeni Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'ni açıkladı. Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Cevdet Yılmaz İçişleri Bakanı: Ali Yerlikaya Adalet Bakanı: Yılmaz Tunç Dışişleri Bakanı: Hakan Fidan Hazine ve Maliye Bakanı: Mehmet Şimşek Millî Savunma Bakanı: Yaşar Güler Millî Eğitim Bakanı: Yusuf Tekin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı: Mahinur Özdemir Göktaş Sağlık Bakanı: Fahrettin Koca Ticaret Bakanı: Ömer Bolat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Vedat Işıkhan Gençlik ve Spor Bakanı: Osman Aşkınbak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı: Mehmet Özhaseki Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Alparslan Bayraktar Kültür ve Turizm Bakanı: Mehmet Nuri Ersoy Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Mehmet Fatih Kacır Tarım ve Orman Bakanı: İbrahim Yumaklı Ulaştırma ve Altyapı Bakanı: Abdülkadir Uraloğlu Kim, kimdir? Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'nde bu dönem 1 Cumhurbaşkanı Yardımcısı yer alırken 18 kişilik kabinede yalnızca 1 kadın yer aldı. Bir önceki kabineden yalnızca Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy görevlerini sürdürdü. Peki, diğer isimler? Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz Kabinenin tek Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Cevdet Yılmaz, 1967, Bingöl doğumlu. Eğitimi: ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü mezunu Yılmaz, yüksek lisansını ABD Denver Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, doktorasını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamlamış. Görevleri: Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğü görevlerini yürüten Cevdet Yılmaz, Ulusal Ajans, ATAUM ve Sümer Halı’da yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. Yılmaz, 23, 24, 26 ve 27. dönemlerde Bingöl, 25. Dönem’de Diyarbakır Milletvekili seçildi. Parlamentolararası Birlik Türk Grubu Başkanlığı da yapan Cevdet Yılmaz, 60. Hükümet’te Devlet Bakanı; 61., 62. ve 64. Hükümetlerde Kalkınma Bakanı, 63. Hükümet’te Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Yılmaz Başbakan Yardımcılığı görevini Ali Babacan'dan devralmıştı. Yılmaz, geçtiğimiz dönemde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığı görevini yürüttü. Ayrıca: 2013 yılında gerçekleşen Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile dönemin Başbakanı Erdoğan'ın görüşmesinde Cevdet Yılmaz da yer almıştı. 2020 yılında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığı'na gelen Yılmaz, henüz seçilmeden önce partilileri tarafından tebrik edilmiş, seçim gerçekleşmeden yapılan bu tebrikler de tepki çekmişti. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya İçişleri Bakanı olan Ali Yerlikaya, İstanbul Valisiydi. Yerlikaya, Erdoğan'a ve ailesine olan yakınlığıyla da tanınıyor. Yerlikaya, 1968, Konya doğumlu. Eğitim: Yerlikaya, 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi “Kamu Yönetimi” bölümünden mezun oldu. Görevleri: 1990’da kaymakam adayı olan Yerlikaya, Kayseri'nin Felahiye Şanlıurfa'nın Hilvan ve Yozgat'ın Sarıkaya ilçelerinde kaymakamlık görevlerinde bulundu. İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğine 2003'te, Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü görevine 2004’te atanan Yerlikaya, 2007-2018’de Şırnak, Ağrı, Tekirdağ ve Gaziantep Valisi olarak görev yaptı, İstanbul Valiliği’ne ise 26 Ekim 2018'de atandı. Ayrıca: Yerlikaya, 2019 yerel seçimlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu'nun mazbatasının iptal edilmesi üzerine İBB Başkanvekili olarak görevlendirilince makam odasına İmamoğlu tarafından asılan Atatürk portresini, kaldırmıştı. Yeniden seçilen İmamoğlu göreve geldiğinde, Atatürk tablosunu yeniden asmıştı. Bundan birkaç ay sonra İstanbul Valiliği'nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda, Vali Yerlikaya'nın yer aldığı bir fotoğrafta bulunan Atatürk portresinde Atatürk’ün kaşlarının birleştirildiği görüntü tepki toplamıştı. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 1971, Bartın' doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Mali Hukuk Anabilim Dalında tamamladı. Görevleri: AK Parti'den 23., 24., 25., 26. ve 27. dönemlerde Bartın Milletvekili seçilen Tunç, TBMM Adalet Komisyonu Başkanlığı ve AK Parti Grup Başkanvekilliği görevlerinde de bulundu. Ayrıca: Yılmaz Tunç, Birleşik Arap Emirlikleri'ni “ FETÖ finansörü ” olmakla suçlayan eski AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan'ın 'istifası'nın ardından aynı göreve getirilmişti. Ancak Tunç'un da Türkçe Olimpiyatları'na katıldığı fotoğraflar sosyal medyada yayılmıştı. Öte yandan Tunç, 2013 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin "Ergenekon örgütü" ile ilgili açıklamasını duyurarak sosyal medya hesabından, "Ergenekon’u ‘Hükümeti şiddet yoluyla devirmek isteyen bir terör örgütü’ olarak tanımlayan AİHM kararı da mı gayrimeşru?" ifadelerini kullanmıştı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 2010 yılından bu yana Millî İstihbarat Teşkilatı başkanlığı yapan Fidan, 1968, Ankara doğumlu. 1986'dan 2001'e kadar TSK'da görev alan Fidan, askerliği bırakmasının ardından ABD'de Maryland Üniversitesine bağlı University of Maryland University College'dan yönetim ve siyaset bilimi alanından lisans dereceleri aldı. Bilkent Üniversitesi'nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Görevleri: Almanya'daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı'nda çalışan Fidan 2001'den itibaren iki yıl Avustralya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde kıdemli siyasi ve ekonomik danışman olarak görev yaptı. 2003'te Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) başkanlığına atandı. 2007'de başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevine gelen Fidan, 2008 Kasım ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atandı. 2010'da MİT müsteşarlığı görevine atandı. Atandığında 42 yaşında olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde göreve gelen en genç MİT müsteşarı oldu. Ayrıca: 2011'de Çözüm Süreci kapsamında terör örgütü PKK'nın sözde yöneticilerinden Mustafa Karasu ve Sabri Ok ile gerçekleştirdiği görüşmeler Dicle Haber Ajansı tarafından sızdırılmıştı. Ajans, siber saldırı nedeniyle kayıtların sızdırıldığını söylemişti. 2012 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, KCK operasyonunda şüpheli sıfatıyla Fidan'ı ifadeye çağırmış, bunun üzerine hükümet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. maddesinde değişiklik yaparak; MİT mensuplarının veya özel bir görevi ifa etmek üzere başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin, görevin niteliğinden doğan ve görevi ifa sırasında işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle haklarından soruşturma yapılması başbakanın iznine bağlamıştı. Fidan, 2015 yılında AK Parti'den milletvekili olmak için görevinden istifa etmiş, birkaç ay sonra ise görevine geri dönmüştü. Suç örgütü lideri Sedat Peker'in ifşaatlarında Hakan Fidan'ın da adı geçmişti. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Şimşek, 1967'de Batman'da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını ise Birleşik Krallık'ta University of Exeter'de tamamladı. Görevleri: 22 Temmuz 2007 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından kurulan 60. Hükümet'te Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı olan ve 1 Mayıs 2009'da ilan edilen kabine değişikliği ile Maliye Bakanlığı görevine atanan Mehmet Şimşek, daha sonra Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilmişti. 2018 yılında yeni sistemde kurulan kabinede yer almayan ve milletvekili adayı olmayan Şimşek aktif siyaseti bırakmıştı. Ayrıca: Şimşek, devlet kurumlarındaki araçlara harcanan paranın Türkiye'nin millî gelirinde ve bütçesinde "çerez parası" bile olmadığını öne sürmüş, "Araç saltanatı diye ortalıkta bu işin istismarını yapanlar, topu topuna genel müdür ve üstünden bahsediyor. Taş çatlasa 2 bin genel müdür var. Hadi 40 müsteşar ve 100 müsteşar yardımcısı olsa abartıyorum, 26 bakan bunların hepsini toplasanız Türkiye’nin millî gelirinde, bütçesinde çerez parası değil, çerez." ifadelerini kullanmıştı. Şimşek, 1999'da getirilen deprem vergilerinden elde edilen gelirin deprem için değil duble yol, sağlık ve eğitim harcamaları için kullanıldığını açıklamıştı. Bununla birlikte: Şimşek, Maliye Bakanı olduğu dönemde CHP’nin "emekli ikramiyesi" vaadi için "Bütün bunları yapsınlar, kaynak göstersinler, sadece şapka çıkartmam, yani ben samimi olarak söylüyorum, derim ki: Ben de CHP’ye oy vereceğim… Biliyorsunuz toplumda bir söz var; Bekara karı boşamak kolay… 11 milyona yakın emeklimiz var. Çarpın bir bakayım… Yani bir kalemde bütçe açığını yüzde 70 arttıracak, gerçekçi değil." demişti. Ancak, partisi onun ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olduğu dönemde emekliye bayram ikramiyesi uygulamasını hayata geçirmişti. Yeni dönem Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'nde yer alan bakanlara ilişkin bilgilere yarınki Günün Hikâyesi'nde devam edeceğiz.

Aposto Gündem

Beyoğlu-Tophane'de bir bina

Dekorasyon ya da birtakım kusurları izole etmek amacıyla kullanılan, alçı, iplik lifleri ve suyun karıştırılmasıyla elde edilen bir zanaat: Kartonpiyer. 1610’lu yıllardan bu yana gerçekleştirilen bu zanaat “carton”, “pierre” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor; anlamı ise “taşlaşmış karton.” 400 yılı aşkın bir sanat olan, günümüzde her tarihî mekanda rastladığımız bu zanaatin dünyada tek müzesi bulunuyor: İstanbul Tophane’deki Zanaat Atelye … Her bina bambaşka hayatların, bambaşka hikâyelerin izlerini taşıyor. Hem de İstanbul gibi birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapmış, farklı kültürlerin barındığı şehirlerde yapılar, başlı başına bir tarihî eser oluyor. Bunlardan biri de Tophane’deki Tomtom Mahallesi Boğazkesen Caddesi’nde yer alan 67 numara. Sultan Abdulaziz tarafından Fransa hükümetine tahsis edilen bir arsaya 1866 yılında yapılan bina, yetimhane olarak kullanılmış. 1867’den 1935’e kadar yetimhane olarak kullanılan bina, 1935’te Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkardığı yasayla devlete bağlanıyor. Fransa hükümetinin Bebek’te bulunan yetimhanesi nedeniyle bu bina, ticari amaçla kiraya verilmeye, geliri de yetim çocuklara bağışlanmaya başlıyor. Peki bu tarihî bina ve kartonpiyer nasıl buluşuyor? Binada Dolmabahçe Sarayı, Emek Sineması, Yıldız Sarayı, Mısır Apartmanı, Sait Halim Paşa Yalısı, Malta Köşkü, Pera Palas, Markis Pastanesi, Ses Tiyatrosu, Adile Sultan Sarayı gibi çok sayıda binada kartonpiyerleri olan Parsek Cezayirliyan ve oğlu Garabet Cezayirliyan'ın atölyesi bulunuyordu. Garabet Cezayirliyan'ın çırağı olan Kemal Cinbiz, 1947 yılında ustası Garabet Cezayirliyan'dan devraldığı mesleği aynı atölyede sürdürüyor. Kemal Cinbiz hem ustalarının eserlerinin hem de kendi yaptığı eserlerin de kalıplarını bir biriktirmeye başlıyor. Cinbiz'in oğlu Cemal Cinbiz de babasının mesleğini sürdürürken biriktirdiği üç kuşaklık kartonpiyer kalıplarını, şekil verilen kalemleri, teşekkür mektuplarını ve daha birçok malzemeyi kendi deyimiyle müzeye çevirmiş ve Türkiye'nin ilk kartonpiyer müzesini oluşturmuş; ancak bugün o müze kapalı. Bu odak sayısında, bir yandan Tomtom Mahallesi Boğazkesen Caddesi’nde yer alan 67 numaralı binanın hikâyesine odaklanacağız, bir yandan kartonpiyer müzesinin neden kapatıldığını anlatacağız. Bir yandan da şehir planlamasında önemli yeri olan belediyelerin ve devlete ait türlü kurumların yaptıklarına ve yapabileceklerine ilişkin bir değerlendirmede bulunacağız.

Aposto Gündem

Atlar ve Otomobiller

“Bütün bu atlar nereye gitti?” Dünyanın en meşhur nörologlarından Oliver Sacks’ın 2019’da (ölümünden 4 yıl sonra) New Yorker’da çıkan yazısı nın giriş paragrafında geçer bu soru: En sevdiğim teyzem Len, seksenlerindeyken bana hayatında yeni olan şeylere -uçaklar, uzay yolculuğu, plastikler vb.- alışmakta çok fazla zorluk çekmediğini, esas olarak kendini eskinin yok oluşuna alıştıramadığını söylerdi. Bazen de "bütün bu atlar nereye gitti?" diye sorardı. 1892'de doğmuş, faytonlar ve atlarla dolu bir Londra'da büyümüştü. Unutulmazlarımız arasında olan bu kısa yazının ilerleyen bölümlerinde Sacks artan dijitalleşmenin, ekranda yaşamanın ve tüketim merkezli merakların sosyal hayatımızdan ve kültürel zenginliklerimizden götürdüklerini anlatırken, “gördüklerimiz- ve başımıza gelenler- devasa ölçekte nörolojik bir felaketi andırıyor,” der. Yazıyı bitirirken de bilime olan inancının altını çizerek “her şeye rağmen, insan yaşamının ve onun kültür zenginliğinin harap olmuş bir dünyada bile hayatta kalacağına” dair umudunu yineler. Çok uzun zamandır hatırlamak da unutmak da sadece nörolojinin değil, edebiyatın, sanatın, sosyal bilimlerin en hayati meseleleri arasında. Yenilikler kadar yok olanlar da tabii hem maddesellikleri hem de onları çevreleyen söylemlerle hem hafızamızı hem de dünyaya ve hayatımıza yaklaşımlarımızı belirlemede etkili oluyor. Eriyen buzullar, nesli tükenen canlılar, giderek azalan yer altı su kaynakları, yok olan kayak pistleri bozulan ekolojik dengenin ve iklim krizinin çevresel ve sosyal boyutlarını tartışan birçok çalışmada haklı olarak sık sık gündeme gelen yok oluş örnekleri arasında. Bugün yok oluş sorunsalına ters bir açıdan yaklaşmak istiyoruz. Yok olmasına üzüldüğümüz şeylerden değil de yok olduğu için belki de sevinmemiz gerekenlerin başında gelen otomobillerden ve hayatımızdaki yerlerinden bahsedeceğiz. Atların değil otomobillerin hüküm sürdüğü şehirlerde yaşıyoruz uzun zamandır. Peki daha ne kadar böyle yaşayabileceğiz? Petrolden Elektriğe… Dönüşen ne? Son on yılda iklim krizi gündemdeki pek çok farklı tartışmanın merkezine oturdu. Fosil yakıtlara dayalı ulaşımdan sürdürülebilir bir hareketlilik rejimine geçiş çevre sorunları söz konusu olduğunda karşımıza en sık çıkan konular arasında. Tesla’yla, TOGG’la dünyanın hemen her yanında yaşayan herkesin elektrikli mobiliteye geçişten haberi var. Bu markaların bu kadar gündemde olması meseleyi ne kadar otomobil temelli düşündüğümüzü de gösteriyor. Aslında küresel sera gazı salımının ortalama yüzde 15 ila 20’si taşımacılıktan geliyor. Ortalama yüzde 20’nin üzerindeki oranlarıyla sanayinin, elektrik ve ısınma üretiminin ya da tarım, ormancılık ve diğer arazi kullanımın paylarını düşündüğümüzde taşımacılığın sera gazına etkisinin küçük bile kaldığı söylenebilir . Taşımacılık/ulaşım önemsiz bir aktör değil elbette ama diğer anahtar sektörlere göre daha ön planda olduğu kesin. Çünkü ulaşımda fosil yakıt kullanımı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mekân ve zaman algımızı kökten dönüştürdü. Şehirler hızla büyüdü, ortalama 50-100 bin kişilik şehirlerin bile nüfusu milyonları buldu. Bu süreçte gün içindeki hareketliliğimizin tüm parametreleri değişti ve biz artık otomobilsiz bir hayat düşünemiyoruz. Bugün iklim krizine çare ararken petrole dayalı inşa edilmiş kent tahayyülünden vazgeçemememiz de bundan. Otomobil kültürü Fosil yakıt temelli sosyo-ekonomik düzenin 200 yılı biraz aşkın bir tarihi var. Öncesindeki kömür gibi fosil yakıtların kullanımı oldukça sınırlı ve hâliyle olumsuz çevresel etkileri neredeyse hiç yok. Petrolün insanlık tarihine nüfuz etmesi ise on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşirken toplumsal hayatta merkezi bir unsur hâline gelmesi ve normlaşması İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasına denk geliyor. Bunda tabii ki otomobilin ve içten patlamalı motorların yaygınlaşmasının büyük etkisi var. İkinci Dünya Savaşı'nın bu süreçte oynadığı hızlandırıcı rolü de unutmamak gerekiyor. Otomobil ulaşımın merkezi hâline gelirken kültürün de tam ortasına oturdu. ABD başta olmak üzere zengin ülkelerin kültürel endüstrilerinde hızla en çok satan imgelerin arasına girdi. Büyük yönetmen Nicholas Ray’in Rebel without a Cause (1955) filminde ABD ikonu James Dean’le anlattıkları arasında arabaya övgü baş köşede duruyordu. Dean’in bir araba kazasında erken yaşta ölmesi de belki araba etrafında bir mitin oluşmasında bir role sahip. O yıllardan bu yana ABD popüler kültüründe arabasız bir referans bulmak neredeyse imkânsız. Taş Devri’ne gittiğinizde Fred Çakmaktaş’ı da Jetgiller’de George Jetson’ı da tanımlayan özellikleri arasında arabaları var. James Dean Araba önce zengin ülkelerde yaygınlaştı ama ardından tüm dünyada hayatın merkezine girdi. Hem otomobilli mobilite hem de otomobil üretimi ülkelerin gurur göstergesi hâline geldi. Türkiye’nin 1980 sonrası büyümesinin en çok vurgulanan tarafı her zaman yollar oldu. Özal’ın da yirmi yıllık AK Parti iktidarının da icraatlarının ön sırasında hep yollar, tüneller ve köprüler vardı. Özellikle üretimin yarattığı güç İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Bursa dörtgeninde devasa kümeler yarattı. Otomotiv üretiminde merkezde marka isimlerini iyi bildiğimiz ana sanayi firmaları (montaj ve motor fabrikaları) ve bunların etraflarında kümelenmiş yüzlerce tedarikçi yer alır. 1969’da başlayan otomobil macerası bin yıllık Bursa’yı dünya çapında bir kent hâline getirdi ve neredeyse tüm Türkiye’den farklılaştırdı. Bugün Bursa kent ekonomisinin yaklaşık yarısını oluşturan, 10 milyar ABD doları üstünde değer üreten dev bir otomotiv sektörüne sahip. Bütün bunlar “on dokuzuncu yüzyılı tekstil, yirminci yüzyılı ise otomotivin belirlediğini” söyleyen sosyolog Beverly J. Silver ’ı haklı çıkaran gelişmeler olarak düşünülebilir. İnsanlar otomobilli hayatın olumsuz etkilerini kavrama konusunda çok geç kaldı. Uzum zamandır neredeyse tüm dünyada kentler otomobil akışlarına göre düzenleniyor. Bu durum ABD gibi otomobile yaklaşımı ekonomik görkem ve güç gibi faktörlerle iç içe geçmiş ülkelerde çok daha derin izler bırakıyor. Bugün Los Angeles gibi birçok büyük şehirde sosyal mekânı otomobil olmadan deneyimlemek neredeyse imkânsız. Adı sanı bilinmeyen küçük kentlerde ve kırsalda da durum çok farklı değil. İşe gidip gelirken kat edilen günlük kilometrelerce mesafe pek çok yerde rutin. Toplu taşımanın güçlü olduğu ve bugün 15 dakikalık şehir kavramının tartışıldığı Avrupa kentlerinde dahi otomobil hâlâ norm ve daha da önemlisi, sosyal mekânın kurgusunda asli unsur. Bugün ortalama bir ABD'li günde 60 km araç kullanıyor. Almanya’da ise günde 19 km . Almanya’da gündelik mobilitenin yüzde 58’i bireysel araçlarla yapılıyor. Los Angeles Fotoğraf: Mike Nelson/EPA Refahın ve lüksün sınırı Fosil yakıtlarla birlikte otomobilli yaşamın gereklerine ve önceliklerine göre yaşadığımız kentleri yeniden düzenledik. Bunu yaparken de bu norm hiç değişmeyecek gibi davrandık. Timothy Mitchell’ın deyişiyle periler ülkesinden gelen bu sihirli meta hiç bitmeyecek gibi hareket ettik. Ancak daha yüz yıl geçmeden bu refahın ve lüksün sınırlarına geldik. Özgürlük ve modernlik vadeden otomobillerin yarattığı tahribatı ve hayatımıza bindirdikleri yükleri görmemek artık imkânsız. Bununla birlikte bugün sürdürülebilir bir mobiliteye geçmek istiyoruz ama petrole dayalı inşa ettiğimiz kent kurgumuz önümüze çıkan en büyük engel. O kadar ki elektrikli motorlara dayanan ve çevreci olduğunu düşündüğümüz, Tesla gibi öne çıkan girişimlerin çoğu petrol sayesinde tasarladığımız kentlerin mantığını koruyarak sürdürülebilir mobiliteye geçme niyetinde. Yani petrollü motoru çıkarıp yerine elektrikli motor koymak ve meseleyi kapatmak istiyoruz. Hâkim paradigma bu, ama maalesef çözüm değil. Bu yaklaşımın belki de en çarpıcı (ve talihsiz!) örneklerinden biri ABD Başkanı Joe Biden’ın elektrikli araçları teşvik etmek için birkaç hafta önce yaptığı SUV gösterisi oldu. ABD’de en çok araç satılan olan SUV ( sport utility vehicle ), hem ABD’nin hem de ABD'li bireyin gücünü gösteren adeta başat bir kültürel objeye dönüştü. Tabii Biden elektrikli bir yarına geçişi bu kültürel sacayağını bırakarak yapmanın ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Belki de bu yüzden çevresel etkileri sanıldığı kadar pozitif olmayan , hatta içerdiği metal yoğunluğu nedeniyle yeni çevre sorunları yaratacak yıkıcı bir kazuleti önermekten çekinmedi. Hem de tam yeşil ekonomiye geçiş için dünya ekonomi tarihinin bugüne kadar gördüğü en büyük yatırım programlarından biri olan “ Inflation Reduction Act ”i (Enflasyonu Düşürme Programı) yürürlüğe koymayı başarmışken… ABD Başkanı Joe Biden Fotoğraf: AP Photo/Evan Vucci Elektrikli araçlar her koşulda petrol temelli araçlardan daha iyi, ancak sanıldığı gibi birer sihirli değnek değiller. Zappa Zamanlar’ın 19 Kasım 2022 sayısında deniz dibi madenciliğinden bahsetmiştik. Fosil yakıt temelli motorlara göre çok daha fazla metale ihtiyaç duyulan elektrikli motor üretimi bu tür madenciliğin en büyük müşterilerinden. Elektrikli motorlar için kritik metallerden kobalt ve lityum talebinin patlamasıyla hem kaynak talanı hem de yeni siyasi mücadeleler baş gösterdi. Şili, Zimbabwe, Kongo gibi ülkelerin değerli kaynaklarına yönelik sıra dışı bir mücadele başladı bile. Avrupa Birliği 2018’de yayımladığı bir raporda dünya geneline asimetrik dağılmış rezervlere erişimin çevresel, siyasi ve ekonomik risklerini açıkça ortaya koymuştu. Üstelik geçiş de o kadar hızlı değil. Yeryüzünde hâlihazırda 1,6 milyar adet motorlu taşıt olduğu tahmin ediliyor. 2022 itibarıyla yıllık üretim 85 milyon adet. Elektrikli araca olan talepte patlama yaşansa da 2022 üretimi içindeki payı sadece yüzde 12 ( 10.3 milyon adet ). Bir başka deyişle 2022 itibariyle 75 milyon araç hâlâ petrol altyapısına dayanıyor ve bu araçlar uzun yıllar yollarda kalacak. Elektrikli araç üretim oranı artsa da 1,6 milyar adet aracın dönüşümü uzun yıllar alacak. Üç dört nesil önce hayal bile edilemeyecek yoğunluktaki günlük mobilitemiz (Schiller ve Kenworthy buna hiper-mobilite adını veriyor) maalesef ne doğal ne de sürdürülebilir. Sadece motoru değiştirerek elektrikli araçla her şeyi çözdüğümüzü sanarak kendimizi kandırmak yerine soruna hak ettiği saygıyı göstermenin ve kentlerimizi yeniden düşünme zamanı. Asıl olan egemen kent kurgusunu değiştirebilmek. Son yıllarda dönüşüme dair kritik sorular soran yenilikçi yaklaşımlar da ortaya çıkıyor. Bunlarda egemen kentsel mekânı tahayyül etme biçimlerimizi ve tüketim kalıplarımızı değiştirmemiz gerektiği vurgulanıyor. Hareketliliğin sınırlanmasını ve azaltılmasını öneren 15 dakikalık şehir tartışmaları bu yönde karşımıza en sık çıkan alternatiflerden. Araç paylaşım platformları , bisikletli mobilite , yürünebilir şehirler gibi kavramlara da sık sık vurgu yapılıyor. Türkiye’de de bu tür girişimlerin bazı örneklerini görmek mümkün. Ankara iddialı bir bisiklet yolu projesine kalkışırken Kayseri toplu taşıma sisteminin elektrik alt yapısını genişletmeye çalışıyor. Kullanımı henüz sınırlı olsa da bisiklet paylaşım sistemleri ve yayalaştırma çabalarına da rastlıyoruz. Mesele bu çabaları yaygınlaştırmak, ana akım ve egemen yaklaşım hâline getirmek. Aksi takdirde atların yerini alan otomobillerin atlar gibi ortadan kaybolması çok güç görünüyor.

Zappa Zamanlar

Beslenme devrimi: Sömürgeleştirilmemiş bir mutfak

Her şey [Meksika’nın] sömürgeleştirilmesiyle başladı. İspanyol halkının çoğunluğu, Tanrı öyle tercih ettiği için, et temelli bir diyetin üstün olduğu düşüncesiyle geldi. Bu özel proteinler açısından yoğun olmayan gıdaların düşük kalite olduğu fikrine sahiptiler. Bu tür gıdaların hiçbir değeri yoktu —tıpkı kadınlar gibi. Bu yüzden bu gıdaların feminen olduğu kabul edildi. — Claudia Serrato Kültürlerin, bölgelerin ve toplumların, sömürgeci etkilerin ve kontrolün sınırlamalarından nasıl kurtulduğunu hiç merak ettiniz mi? Sömürgesizleştirme veya decolonization , tam olarak bu dönüşümü ifade ediyor. Tarihte çeşitli bağlamlarda karşımıza çıkan bu kavram, en edebî hâliyle bir ülkenin, sömürgeci bir gücün gölgesinden sıyrılarak özgür ve bağımsız bir devletin doğuşunu işaret ediyor. Bu dönüşüm, toplumların ve kültürlerin öz kimliklerini yeniden kazanmaları ve egemenliklerini tamamen ellerine almaları anlamına geliyor. Sömürgesizleştirme veya bağımsızlaştırma, daha geniş bir perspektiften bakıldığında tipik bir senaryoyla ilerliyor—düşünün, diliniz, sanatınız, eğitim sistemleriniz ve hatta bilinciniz, tarihin belli bir döneminde sömürgeleştirme sürecinin uzantısı bir durum olarak size ait olmaktan çıkmış. Prens Charles, Özbekistan’da yerel peynirlerden tadıyor, 1996 Fotoğraf: Tim Graham Photo Library, Getty Images İşte tam olarak burada bağımsızlaştırma devreye giriyor; toplumları ve bireyleri bu süreçten çıkararak, özgün kültürel kimliklerini yeniden kazanmalarına yardımcı oluyor. Editörün notu: Yazının bu noktasından sonra sömürgesizleştirme veya decolonization , anlamı daha dolaysız verdiği için, bağımsızlaştırma olarak geçiyor. Bağımsızlaştırmanın önemi Bağımsızlaştırma terimi, sadece toprakları ve kaynakları geri almak anlamında kullanılmıyor; aynı zamanda dilimizi, kültürel ifadelerimizi, bilincimizi ve hatta yeme alışkanlıklarımızı geri kazanmak anlamına da geliyor. Bu süreç, adaleti sağlama, yanlışları onarma ve tarihsel haksızlıkları tanıma ihtiyacını içeriyor. Dolayısıyla sömürgeciliğin derin etkilerini yenmek ve daha adil ve eşit bir dünya inşa etmek için, bağımsızlaştırmanın kritik bir adım olduğunu dile getirebiliriz. Gastronomi antropoloğu Claudia Serrato , göçmen dedesinin yerli bir diyetten daha “modern” bir Amerikan diyetine geçtiğinde kalp sorunları ve diğer gıdalarla ilgili hastalıklardan muzdarip olduğunu görmüş. Böylece yeme alışkanlıklarındaki sömürgeci zihniyeti sorgulamaya ve onları bağımsızlaştırmanın yollarını aramaya başlamış. O hâlde acaba yeme alışkanlıklarımızı sömürgeciliğin mirasından nasıl uzaklaştırabiliriz? San Cristóbal de las Casas , Chiapas, Meksika Fotoğraf: Artur Widak/NurPhoto, Getty Images Yeme alışkanlıklarımızı yeniden yerelleştirmek Günlük öğünlerine sömürgeleştirilmemiş malzemeleri ve yerel ürünleri dâhil etmek için yoğun çaba harcamak, Serrato’nun yöntemlerinden biri. Bu hareket, yavaşlamak anlamına geliyor. Dolayısıyla bir tabak, yalnızca bir öğün olmanın da ötesine geçiyor; bu düşünce süreci, baskıcı, şiddete eğilimli ve sürdürülemez bir gıda sistemi yle mücadele etmenin de bir yolu. Şef, mutfakta yarattığı bu devrimle, hem geçmişini onurlandırıyor hem de beslenme ve yiyecek ekosistemindeki adaletsizliklere karşı direniyor. Bir şefin mutfağını bağımsızlaştırma yolculuğu: Meksika-Amerikalı şef, ağırlıklı olarak bitkisel bazlı bir diyetle büyüdüğünü ve yemeklerinde bolca nopal (kaktüs) kullandığını anlatıyor. Nopal , büyükbabasının doğduğu Zacatecas, Meksika’da yaygın bir besin olduğu gibi, bu hikâyede büyükbabasının baskınlığı hakkında önemli bir ipucu da sağlıyor. Meksika’dan ABD’ye: Büyükbabası, ABD’ye göçtükten sonra topluma daha ait hissedebilmek için diyetine daha fazla gıda eklemeye başlamış. Bu değişikliğin yaşının da ilerlemesiyle onda kalp sorunlarına neden olduğunu görünce Claudia da “Meksika yemekleri”ne ve Meksika kültürüne bakışını sorgulamaya başlamış. İspanyol sömürgeciliğinin etkileri: Okulda öğrendiği birçok tarifin, İspanyol sömürgeciliği sonucu ortaya çıktığını belirten şef, kökeni Zacatecas, Michoacán ve San Luis Potosí’den gelen yerli gıdaların, İspanyol yemek kültürü tarafından etkilendiğini fark etmiş. Christopher Columbus, 1900, “Yeni Kıta”ya varıyor , 1900 Kaynak: GraphicaArtis/Getty Images Şef Claudia Serrato’nun yöntemleri Yavaşlamaya ve kendi içinde bağımsızlaştırmaya geçmeden önceki araştırma süreci, tarihsel süreci irdelemekten de geçiyor. Bu yazıda yolculuğuna odaklandığımız Claudia Serrato da bunun sonucunda Meksika ve Kuzey Amerika’ya ( Kaplumbağa Adası ) özgü ne tür gıdalar olduğunu ve hangi gıdaların sonradan tanıtıldığını merak etmeye başlamış. Bu, yoğun bir araştırma sürecinden sonra diyetini “yerli vegan” ( indigenous vegan ) olarak değiştirmiş. Cherríe Moraga’nın Queer Aztlán ’daki bir yazısını okurken sömürgecilikle ilgili bir “aydınlanma anı” yaşadığını ifade ediyor: Vücudumun hâlâ sömürgeleştirildiğini ve bu sömürgecilik sürecine, sömürgeci işi yapan gıdaları tüketerek katkıda bulunduğumu fark ettim. Kendi bedenimi geçilmemesi gereken bir sınır olarak kabul ettim ve sömürgeleştirilmeyi reddettim. Nasıl?: Yerel ve sömürgeleşme döneminden gelmeyen gıdaları araştırmak, bir sürece dönüyor ve yeme alışkanlıkları, sömürge öncesi kültürel miras yemeklerine dönmeyi içeriyor. Mesela Claudia, tavuk, sığır eti, domuz etini; bu hayvanların süt ürünlerini ve buğday gibi sonradan tanıtılan gıdaları diyetinden çıkarması anlamına geliyor. Kendi kurtuluşunun bir parçası olması için iki adım mevcut: “Kendi kurtuluşumun bir parçası olarak mutfağı bir baskı alanlarından biri olarak görmeyi bıraktım ve orayı geri kazandım.” “Yerel, yöresel, organik, mevsimlik, sürdürülebilir ve ekolojik bir Mezoamerikan diyetini onurlandırmaya karar verdim.” İleri okuma önerisi: Madeleine Gregory’nin Claudia Serrato’yla gerçekleştirdiği röportaj için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Angst

Yeni bir güneş enerjisi depolama tekniği

Tanzanya’da görev alan bilim insanları, bazı granit ve sabun taşlarının yüksek yoğunlukta güneş ısısı depolayabildiği bir metot geliştirdi. Bu yaklaşımı “konsantre güneş enerjisi” olarak adlandıran araştırmacılar, taşların bir nevi primitif pil gibi işlev görebileceğini ortaya koydu. Neden önemli?: Amerikan Kimya Derneği’nin yayımladığı Sabun Taşı ve Granit Kayaların Enerji Depolama Malzemeleri Olarak Kullanımı: Konsantre Güneş Enerjisi Üretimi ve Güneş Kurutma Teknolojisi için Deneysel İnceleme başlıklı araştırmada anlatılan sistem, güneş ışığı olmadığında bile enerjiyi düşük maliyetle depolamanın ve toplamanın bir yolu olarak öne çıkıyor. Detaylar: Yöntem, teknik olarak elektronik sistemlere entegre edilebilse de geniş ölçekte uygulamanın hâlâ yüksek maliyetli olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar yine de granit ve sabun taşı örneklerinin güneş enerjisi depolamak için düşük maliyetli ve kolayca erişilebilir bir alternatif sunabileceğini belirtiyor. “Kayaları bir depolama ortamı olarak kullanmak, kayaların bolluğu ve düşük maliyeti nedeniyle karşılanabilirlik potansiyeli sunuyor. Bir hava-kaya yatağı, düşük yatırım maliyetine, yüksek güvenilirliğe ve verimliliğe sahiptir, çevre dostudur ve ısı dönüştürücülerin kullanılmasını gerektirmez.”

Angst

Aşırı sıcak hava olaylarından en çok etkilenecek bölgeler

Aşırı sıcak hava olaylarına maruz kalacak bölgeler üzerine çalışma yapan Bristol, Edinburgh, Exeter ve Oxford üniversitelerinin akademisyenleri, 1959-2021 yılları arasında küresel sıcaklık verilerini, iklim modellemelerini ve en yüksek sıcak hava göstergelerinin tekrarlama sürelerini dünyanın 136 farklı bölgesi üzerinde analiz etti. Bu göstergelerin ülkelerin aşırı hava olaylarına karşı direnç gösterebilme yeteneklerini belirleyeceği vurgulandı. Parametreler: Çalışma, incelenen bölgelerin yüzey sıcaklıkları, karbon emisyonları, sosyo-ekonomik durumları, nüfus yoğunlukları ve gelecek nüfus artış öngörüleri gibi faktörleri dikkate aldı. En savunmasız ülke: Araştırmanın sonuçlarına göre, Afganistan en az gelişmiş ülkelerden biri olması, sıcaklık tekrarlama süresinin yaklaşık 80 yıl olarak belirlenmesi ve hızla artan nüfusu nedeniyle en savunmasız ülke olduğu vurgulandı. 13 Mayıs 2017’deki sıcaklık dalgası sırasında Afganistan’a gitmek üzere yüklenmiş tavuklar serinletiliyor Fotoğraf: Abdul Majeed, AFP En fazla etkilenebilecek bölgeler: Orta Amerika ülkelerinin nüfus artış hızlarının diğer birçok bölgeye kıyasla daha düşük olmasına rağmen, mevcut yüksek nüfus yoğunlukları nedeniyle tehlike altında oldukları belirtildi. Sıcak hava dalgalarının nadiren görüldüğü, ancak nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu Çin’in Pekin, Hebei ve Tianjin bölgeleriyle Almanya, Hollanda ve Belçika’nın riskli bölgeler arasında olduğu ancak sıcak hava dalgalarının etkisini hafifletebilecek kaynaklara sahip olduklarından bu durumu yönetebilecekleri ifade edildi.

Angst

Tosyalı Habertürk’e mi talip?

Ciner Grubu’na ait Habertürk’ün iktidara yakın bir iş insanına satılacağı iddiası 28 Mayıs seçiminin ardından sosyal medya ve çeşitli medya kanallarında dillendirilmeye başlandı. Gazeteci Fatih Altaylı’nın iki seçim arası dönemde kanaldan ayrılma kararı da medya grubunun satılacağı iddialarını güçlendirdi. Medyada yer alan haberlerde, aralarında Habertürk, Bloomberg HT ve Show TV’nin yer aldığı Ciner Medya Grubu’nun iktidara yakınlığıyla bilinen Mehmet Cengiz’in sahibi olduğu Cengiz Holding veya Fuat Tosyalı yönetimindeki Tosyalı Holding’e satılacağı dile getirildi. Ancak, Habertürk’ten yapılan açıklamada "Bir sosyal medya hesabından paylaşılan Ciner Yayın Holding'e ait Habertürk, Show TV, Bloomberg HT kanallarının bazı gruplarla satışı için masada olduğu şeklindeki iddia asılsızdır. Gerçek dışıdır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur." ifadeleriyle satış iddiaları yalanlandı. Konuya yakın kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiye göre Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı’nın yakın çevresine “Habertürk’ü satın almak istiyoruz, görüşmeler devam ediyor. Fiyatta anlaşmayı bekliyoruz” dediği öğrenildi. Tosyalı Holding ve kamu ihaleleri Dünyanın en büyük çelik üreticileri arasında yer alan Tosyalı Holding, AK Parti döneminde aldığı kamu ihaleleriyle başta demir-çelik, boru üretimi ve liman işletmeciliği olmak üzere farklı sektörlerde faaliyet gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yakın kişisel ilişkilere sahip olduğu iddia edilen şirketin yönetim kurulu başkanı Fuat Tosyalı, Türkiye Varlık Fonu ve TOGG’un Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyor. Fuat Tosyalı, Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Üyesi olduktan sonra fona bağlı şirketler arasında yer alan BOTAŞ, Türkşeker ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’ndan 860 milyon TL değerinde 14 ayrı ihale almıştı . Tosyalı Holding’in, Osmaniye ve İskenderun’da yapacağı yatırımlara Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlıkları tarafından gümrük vergisi muafiyeti, katma değer vergisi istisnası, sigorta primi desteği ve vergi indirimi gibi birçok teşvik sağlanmıştı. Fuat Tosyalı ayrıca, Yönetim Kurulu Üyesi olduğu Varlık Fonu’na bağlı BOTAŞ’a yaptığı 49 milyon 533 bin liralık boru satışıyla da gündeme gelmişti. Tosyalı Holding’in BOTAŞ’tan aldığı toplam ihalenin değerinin 1 milyar lirayı aştığı belirtiliyor . Savunma sanayi, diplomasi ve belediye Tosyalı Holding, 2021 yılında da Ethem Sancak ve Talip Öztürk’ün BMC’deki %50,1 hissesini 480 milyon dolara satın almıştı. Tosyalı bu satın alımla, Altay Tankı’nın üreticisi BMC’nin büyük ortağı oldu. Eski AK Partili ve şimdi Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Ethem Sancak, 2014 yılında BMC’nin tamamını TMSF’den 751 milyon liraya satın almıştı . Fuat Tosyalı’nın kardeşi Fatih Tosyalı ise AK Parti’nin İskenderun Belediye Başkanı olarak görev yapıyor. Depremlerde yıkılan İskenderun Devlet Hastanesi’ni ziyarete gelen Fatih Tosyalı, depremzedelerden tepki görerek hastane bahçesinden kovulmuştu. Tosyalı Holding’in İskenderun’da yaklaşık 2,5 milyar dolar değerinde yatırımı bulunuyor. Fatih Tosyalı ayrıca, AFAD tarafından deprem bölgesine gönderilen yardım kolilerine kendi etiketini yapıştırarak dağıtmasıyla gündeme gelmişti. Demir-çelik sektöründe Türkiye'nin en büyük şirketlerinden olan Tosyalı Holding'in sahibi Tosyalı ailesi, fahri konsolos unvanıyla diplomatik faaliyetlerde de bulunuyor. AK Parti'nin İskenderun Belediye Başkanı Mehmet Fatih Tosyalı Slovenya'nın Hatay fahri konsolosuyken yeğeni Şerif Tosyalı ise Karadağ'ın Hatay fahri konsolosu görevinde. 28 yaşına fahri konsolos olan Şerif Tosyalı aynı zamanda DEİK/Türkiye-Moritanya İş Konseyi Başkanı unvanını da taşıyor. Tosyalı Holding, 2012 yılında Karadağ'da bulunan Zelzejara Çelik Fabrikasını satın aldı ve fabrika hâlihazırda faaliyetlerine devam ediyor. Gazeteci Ali Çağatay'ın 29 Mayıs'ta paylaştığı Habertürk'ün satılacağı iddiası, kısa süre içerisinde Habertürk tarafından yalanlansa da özellikle Fatih Altaylı'nın 14 Mayıs seçiminin ardından kanaldan istifa ettiğini açıklaması satış iddialarını güçlendiriyor. Fuat Tosyalı'nın yakın çevresine Habertürk'ü satın alma isteğini dile getirmesi ve Habertürk'ün internet sitesinde 29 Mayıs'tan bu yana yeni bir köşe yazısı yayımlanmaması , tarafların fiyat üzerinde anlaşmaya çalıştığı ihtimalini akıllara getiriyor.

Spektrum

Maç 0-0 değil, sonucu katılım oranı belirleyecek

103 yaşındaki “hocaların hocası” Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ı evinde ziyaret ettik. Nermin Hoca da aracılığımızla “ Evlatlarım, önümüzdeki yeni bir seçim var. Bu seçim bir referandumdur. Ya demokrasiyi seçeceğiz ya otokrasiyi. Ya adaleti seçeceğiz ya keyfiyeti. Türkiye’de yapılan ilk seçimden bu yana hep oy kullandım. 28 Mayıs’ta da kullanacağım. Bu çok önemli seçimde lütfen küskünlük ve kırgınlıklarınızı bir kenara bırakın. Sizleri oy kullanmaya, sandıkları korumaya çağırıyorum. Atatürk bu vatanı bize emanet etti. Emanetine sahip çıkalım. Arkadaşlarınızı oy vermeye davet edin. Hepinizi gözlerinizden öperim .” mesajını topluma iletti. Nermin Hoca’nın mesajı çok kritik, çünkü 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucu, tamamen seçime katılım oranıyla şekillenecek. “ Maçın yeniden 0-0 başladığı” tespiti yapan yorumcu ve siyasetçileri biraz iyimser bulduğumu söylemem lazım. 14 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan, en yakın rakibi Kemal Kılıçdaroğlu’na iki buçuk milyon oy fark atarak yarışta önde olduğunu kanıtladı. İlk turu %5,17 oy oranıyla üçüncü sırada bitiren Sinan Oğan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Oğan’ı aday gösteren ve %2,43 oranında destek bulan ATA İttifakı’nı oluşturan partiler Ümit Özdağ liderliğindeki Zafer Partisi ve Adalet Partisi ise Kılıçdaroğlu’na desteğini açıkladı. Oğan’ın 2 milyon 800 bin oyu vardı. Bu seçmenlerin 1 milyon 323 bini parlamento oylamasında ATA İttifakı’na oy vermişti. Oğan seçmenlerinden illa ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kayanlar olacaktır. Ancak ben Oğan’dan daha uzun süredir partisini teşkilatlandıran, Türkiye’yi gezen, görüşlerini paylaşan ve oldukça ses getiren Özdağ’ın Oğan’dan daha büyük bir kitle üstünde etkisi olduğunu gözlemliyorum. Oğan seçmenlerinin daha büyük bir kısmının Kılıçdaroğlu’na yöneleceğini ya da seçime katılmayacağını, hatta Özdağ’ın devreye girmesinin kimi MHP seçmenlerinin tercihlerini de etkileyebileceğini düşünüyorum. Ancak bunun aradaki farkı kapatmaya, “ durumu 0-0’a getirmeye ” yetip yetmeyeceğini, HDP’nin ikinci turda da “ Tek seçenek Erdoğan’ı değiştirmektir .” diyerek Kılıçdaroğlu’na destek açıklamasının Kılıçdaroğlu’na yönelecek milliyetçilerin ne kadarını durduracağını bilemiyorum. Seçime katılım oranının aynı olduğu senaryoda aradaki fark gözetilerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan daha avantajlı olduğu söylenebilir. Ancak seçime katılım oranı aynı kalmayabilir. İlk turda seçmenler, seçime %87 gibi oldukça yüksek bir oranla katılmıştı. Her ne kadar bu olumlu kabul edilse de rejim otoriterleştikçe ve seçim sandığı dışındaki demokratik katılım, denge ve denetleme mekanizmalarını yok ettikçe insanların ya iktidara var gücüyle sahip çıkmak ya da iktidardan derhal kurtulmak için sandığa koşarak gittiği biliniyor. Bu yüksek oran maalesef doğrudan demokrasimizin gelişmişliğini veya içselleştirildiğini göstermiyor. Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan tüm seçmenlerin değil, seçmenlerin %87’sinin %49,5’inin desteğine sahip. İkinci turun sonucunu belirleyen de doğrudan seçime katılım oranı olacak. Örneğin MHP, Yeniden Refah Partisi, HÜDA-PAR ve Büyük Birlik Partisi seçmenlerinin bir kısmı, parlamento seçimlerinde oy kullanıp Cumhur İttifakı’nı çoğunluk yapmanın verdiği rahatlıkla, ikinci turda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a oy verme motivasyonunu kendinde bulmayabilir. Kasım 2015’te %49,5 oy olan AK Parti’nin %35’lere kadar gerilemiş olmasının arkasında Cumhur İttifakı seçmeninin AK Parti’ye duyduğu kızgınlık varsa, eli muhalefete oy vermeye gitmeyen bir grup Cumhur İttifakı seçmeni seçime katılmayabilir. Ya da AK Parti seçmenleri, milyonlarca oy önde olmanın verdiği rahatlıkla seçimi cepte görebilir ve sandığa gitmeyebilir. Bunu bilen Cumhurbaşkanı Erdoğan da sık sık seçmenlerini rehavet konusunda uyarıyor. " Bizim rakibimiz ne Kılıçdaroğlu ne CHP’dir. Zafer sarhoşluğudur ." diyerek seçmenlerini yeniden sandığa davet ediyor. İktidar yanlısı basının satır aralarında da rehavet uyarısı sık sık yapılıyor. Buna karşın, ilk turda Kılıçdaroğlu’na ve kendi partilerine oy veren Yeşil Sol Parti seçmenleri Özdağ’ın Kılıçdaroğlu’na desteğinden rahatsız olarak seçime katılma motivasyonunu kaybedebilir. CHP seçmenlerinin bir kısmı, ilk turun ardından girdikleri mağlubiyet psikolojisinden çıkamayarak " nasıl olsa kaybedilecek " bir seçimde oy vermek istemeyebilir. Benzer şekilde, her ne kadar anlamlı bir oy oranına sahip olmadıkları görülse de, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nden kimi figürlerin Özdağ-Kılıçdaroğlu protokolünden sonraki “ kazanmak için her yol mübah değil ” benzeri çıkışları gözetilerek, “ endişeli muhafazakarların ” da ikinci turda Kılıçdaroğlu için sandığa gitme motivasyonlarının kaybolabileceği tespiti yapılabilir. Kesin olan, seçmenini sandığa taşıyabilen tarafın kazanacağı bir seçime gittiğimiz.

Spektrum

Babala TV: Kılıçdaroğlu bagajından kurtulabildi mi?

Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Babala TV’de katıldığı yayın birkaç saat içerisinde milyonlarca görüntülenme alarak büyük kitlelere ulaştı. Ana akım medyanın muhalefet liderlerine kapalı olduğu, karşı mahallenin duvarlarını aşarak derdini anlatmanın yapısal bir soruna dönüştüğü Türkiye siyasetinde, Kılıçdaroğlu’nun programda göstereceği performansın seçim sonuçlarını değiştirebilecek bir etki yaratacağı bile düşünülüyor. Programın seçim sonuçlarına olası etkisi bir yana, ‘korktuğu’ için programa katılmayacağı düşünülen Kılıçdaroğlu’nun kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplar ve 7 saatten fazla süren program boyunca gösterdiği sakin ve dinamik performans şimdiden büyük beğeni topladı. CHP Genel Başkanlığına yükselişi ve partideki lider imajının pekişmesinde Mehmet Mir Dengir Fırat ve Melih Gökçek gibi AK Parti’nin önde gelen isimleriyle yaptığı birebir tartışmalardaki performansının büyük pay sahibi olduğu Kılıçdaroğlu, Babala TV’deki performansıyla bunu genç seçmene de kanıtlamış oldu. Programın ilk önemli kazanımının bu olduğunu düşünüyorum. 10 yıldan uzun bir süredir iktidar tarafından sistematik olarak hedef gösterilen, ‘liderlik vasfından yoksun olduğu’ toplumsal bir ön kabul haline getirilen ve adaylığı açıklandığı günden beri her türlü yalan ve kara propagandayla iktidar seçmeni nezdinde şeytanlaştırılan Kılıçdaroğlu kendisini filtresiz, sansürsüz ve doğru bir şekilde topluma anlatabilmek için önemli bir fırsat elde etti. Seçmenin oy tercihini değiştirip değiştirememek bir yana, en azından genç seçmenin gözündeki Kılıçdaroğlu imajının önemli ölçüde değişeceği kanaatindeyim. Kılıçdaroğlu’nun kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplar da önemli ölçüde tatmin ediciydi. Yeri geldiğinde hatasını kabullenen yeri geldiğinde de yanlış bilinenlerin doğrusunu anlatan Kılıçdaroğlu, samimi üslubuyla izleyicileri tatmin etti. Hem CHP’nin muhafazakâr seçmenin gözündeki olumsuz imajı hem de iktidarın kara propagandası nedeniyle sırtında büyük bir bagaj taşıyan Kılıçdaroğlu, bundan tümüyle kurtulamasa da önemli bir kısmını sahnede bırakıp gidebildi. Yükü hafifledi, karşı mahallenin duvarlarını tümden yıkamasa da surda büyük gedikler açabildi. Kendisine yöneltilen sorular beklendiği üzere PKK, HDP, başörtüsü yasağına karşı tutumu, TOGG, İHA-SİHA’lara neden karşı (!) olduğu ekseninde gelişti. Bunlara ek olarak, eğitim, ekonomi, SMA hastalarına yönelik vaatleri ve mevcut sorunları nasıl çözeceğine ilişkin sorular da soruldu ancak programın ana eksenini Kılıçdaroğlu’nun Türkiye vizyonundan ziyade AK Parti propagandası nedeniyle üzerine yapışan suçlamalar ve toplumsal önyargılar oluşturdu. Kılıçdaroğlu, kendisine yöneltilen sorulara onların oylarına talip olan bir siyasetçiden bekleneceği üzere istenilen cevabı vermek yerine hem katılımcıları hem de izleyicileri demokrasi ve hukuk devleti ekseninde düşünmeye zorlayacak yanıtlar verdi. Selahattin Demirtaş’a ilişkin sorulan bir soruya verdiği cevap bunun en net örneğiydi: “Selahattin Demirtaş’ı, Osman Kavala’yı serbest bırakacak olan ben değil yargıdır. Ben neden yargılandılar diye itiraz etmedim, benim itirazım mahkeme kararlarının neden uygulanmadığınadır. Emine Şenyaşar. Kürtçe biliyor, Türkçe bilmiyor. 2 çocuğu öldürüldü. Kocasının kafasına hastanede bir tüp vurularak öldürüldü. Bu kadın gitti bir kağıdın üzerine ‘Adalet İstiyorum’ yazdı. Bu aile PKK’lı denilerek kadın linç edildi. Her türlü suçlama yapıldı. Bu kadının bir günahı yoktu. 8 savcı iddianame düzenlemedi. Avukatı bana ulaştı. Burada bir adaletsizlik var. 2 çocuğu, kocası öldürülmüş bir kadın var burada ama savcılar korkudan iddianame yazamıyor. Gittim, Adalet Sarayının önünde kadını buldum ve avukat arkadaşlarıma ‘bu kadının hakkına sahip çıkın’ dedim. Bu kadın hayatı boyunca bize hiç oy vermemiştir, belki sandığa bile gitmemiştir. En sonunda bir savcı iddianame hazırlamak zorunda kaldı. Buna hepimizin isyan etmesi lazım. Anne annedir, her anne için evladı vazgeçilmezdir. Dolayısıyla bizim yeni bir sürece evrilmemiz lazım, kutuplaşmanın önüne geçmemiz lazım. Birisi yanlış düşünebilir, ben de hata yapabilirim. Hata insana özgüdür. Eleştirel bakmamız lazım. Yanlışımız olur, hatamız olur. Hatadan dönmek bir erdemdir. Adaleti getirmek için her birimizin tek tek uğraşması lazım. Bu ahlaki bir görevdir, bir erdemdir.” Kılıçdaroğlu’nun Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması gerekliliğini hukuk ve adalet ekseninde açıklaması, adaletin kendimizden olan için değil toplumun her bir ferdi için savunulması gerektiğini vurgulaması ve hatayı kabullenmenin bir erdem olduğunu belirtmesi Türkiye siyasetini ve kamusal tartışmayı yeni bir hatta çekme isteğinin dışa vurumu oldu. Kılıçdaroğlu’nun verdiği cevaplar zihin dünyamızı başka bir düzleme çekmeye çalışsa da kendisine yöneltilen sorular zihin dünyamızın, özellikle de genç seçmenin hapsolduğu otoriter-milliyetçi-şovenist ekseni gözler önüne serdi. Siyaseti değerler ve vaatler üzerinden değil karşıtlıklar üzerinden okuyan ve buna göre pozisyon alan bir toplumda, karşı mahallenin duvarlarını yıkmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gördük. Medya ambargosu ve muhalefete yönelik sistematik baskı nedeniyle Kılıçdaroğlu’nu dinlemenin ve anlamanın neredeyse imkânsız hâle geldiği bir ortamda, böyle bir fırsat bulunmuşken onu tanımaya çalışmak yerine iktidarın kara propagandasının yarattığı yanlış algıların hesabını sormaya çalışmak muhalif figürlerin toplum nezdinde ne kadar şeytanlaştırıldığını görmemizi sağladı. Programda öne çıkan bir diğer olgu da iktidarın medya üzerindeki hegemonyası ve algı yönetimi ile ekonomik kriz ve artan yolsuzluk gibi konuların sorumluluğunu kendi üzerinden atarak toplumsal öfkeyi muhalefete yönlendirmedeki başarısıdır. “Ben neden TOGG alabilecek gelire sahip değilim, siz iktidara geldiğinizde alım gücünü nasıl artıracaksınız?” diye sormak yerine Kılıçdaroğlu’na “TOGG projesini neden desteklemiyorsunuz?” demek bunun çok net bir göstergesi oldu. Türkiye’de yaşanan bütün siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların kaynağını 21 yıldır tek başına iktidarda olan AK Parti-Erdoğan yönetiminde aramak yerine sorunların kaynağını muhalefette görmek vatandaşlar olarak demokrasi ve hesap verilebilirlik gibi kavramları yeterince özümseyemediğimizin bir göstergesi. Vatandaş olarak yaşanan her sorunda ve yapılan her hatada iktidardan hesap sorabilme hakkımız ve gücümüz olduğunu kabullendiğimiz zaman Türkiye’de demokratik bir rejimin hayalini de kurabileceğiz.

Spektrum

Muhalefet bir şey deniyor: Sığınmacılar ve konu sahipliği

Konu sahipliği, üzerinde diğerlerine göre çok durulmasa da önemli seçmen davranışı teorilerinden biri. Özet olarak, bir partinin spesifik bir konuyu sahiplenmesi ve kendi tabanı dışındaki seçmenlerde de o konu özelinde en başarılı parti olduğu fikrini yerleştirebilmesi halinde, partinin sahiplendiği konuyu çok önemseyen çok farklı tabanlardan oy alması olarak açıklanabilir. Bir konunun sahibi olan parti, desteğini artırmak için ülke gündemini daima o konuya çekmeye çalışır. Literatürde iki temel oy verme davranışı parti aidiyeti ve sosyoloji olarak görülüyor. İnsanların ekonomik durumlarına, tarihsel sosyolojik kümelenmelerine, partiler ve liderler ile kurdukları bağlara göre oy vermeleri bekleniyor. Ancak kimi zaman, bir ülkede insanların sosyolojik konumlanmalarının ya da parti aidiyetlerinin değişemeyeceği kadar kısa bir süre içinde çok farklı seçim sonuçları gözlemlenebiliyor. Konu sahipliği de genelde bu noktada devreye giriyor. Seçmenlerin yaşamsal önemde bulduğu bir konu, bir parti tarafından sahipleniliyor ve tüm dengeler değişebiliyor. Muhalefet de ilk turun ardından işte bu yola başvurmaya çalışıyor. Zafer Partisi’nin ortaya çıkışı ve muhalefetin söylem üstünlüğü İYİ Parti’yi yeterince milliyetçi bulmayarak ayrılan Ümit Özdağ liderliğinde Ağustos 2021’de kurulan Zafer Partisi, kuruluşundan bu yana sığınmacılar sorununu sahiplendi. “ Sığınmacıları mancınıkla gönderme ”, “ Zafer Turizm otobüslerine bilet kesme ” gibi popülist söylemlerle konuyu gündemleştiren parti, sosyal medyayı çok aktif kullanarak söyleminin merkezine sığınmacı karşıtlığını yerleştirdi. Özdağ sığınmacıları demografiye, ulusal güvenliğe, ekonomiye, toplum sağlığına, ulusal bütünlüğe, eğitim sistemine, sağlık sistemine, kadın haklarına, milli kültüre ve başka pek çok şeye tehdit olarak tanımladı. Sığınmacıların “ gerekirse zorla ” ülkelerine geri dönmesini esas alan detaylı politika setleri hazırladı. Toplum, 10 yıldan fazla süredir Türkiye’de yaşayan sığınmacıların varlığından, Türkiye’nin dünyanın geri kalan tüm ülkelerinden daha fazla yükü omuzlamasından ve Avrupa Birliği ile Orta Doğu arasında bir tampon bölgeye dönüşmesinden rahatsızdı zaten. Tüm kamuoyu araştırmalarında “ Türkiye’nin en önemli sorunu nedi r?” sorusuna verilen yanıtlar arasında üst sıralarda daima sığınmacılar bulunuyordu. Üstelik bu yalnızca bir kesimin cevabı değildi. Neredeyse her partinin seçmenleri sığınmacıları bir sorun olarak görüyordu. Özdağ’ın çıkışı ve toplumdan gördüğü ilgi, tüm partileri sığınmacı sorunu konusunda tavır almaya ve politika hazırlamaya mecbur bıraktı. Türkiye’nin sınır güvenliği sorgulanmaya başlandı. CHP ve İYİ Parti “ Hudut namustur ” kampanyasını yaptı. Millet İttifakı’nın Ortak Mutabakat Metni’nde sığınmacıların geri dönüşü yer aldı. Sığınmacıların Türkiye’ye gelmesine sebep olan politikaların mimarı olarak görülen Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi dahi geri dönüşü gündemine aldı. İktidar “göndermeyeceğiz” diyor İktidar cenahı ise AB’ye karşı siyasi koza sahip olmak, sığınmacıların ucuz işgücü olmasıyla sermayeyi rahatlatmak, seküler yaşam tarzı üstündeki baskıyı kuvvetlendirmek, “ Orta Doğu’nun hamisi ” algısını sürdürmek gibi sebepler için olsa gerek, “ ensar-muhacir” söylemini sürdürdü. Muhalefetin konu özelindeki söylem üstünlüğünü ele geçirmesinin ardından “gönüllü geri dönüş” için hazırlıklar yapıldığı söylense de Cumhurbaşkanı Erdoğan 26 Mayıs’ta AK Partili kadınlara yaptığı konuşmada “ Böyle ‘Sizi kovuyoruz, sizi barındırmayacağız’ şu lafa bak. Biz ensar olmaya talibiz, muhacir değil. Bunlar savaştan kaçarak geldiler. Aynı şey bizim de başımıza gelebilirdi. Biz Bay Bay Kemal’in ve diğerlerinin yaptığını yapamayız. Bu zihniyet terör zihniyetidir. ” diyerek kendi ülkesinde sığınmacı istemeyen insanların zihniyetini “ terör zihniyeti ” olarak nitelendirdi. Referandum niteliği İkinci tur için kampanyanın başlamasından itibaren elleriyle kalp yapan Kılıçdaroğlu’nun yerini masaya vuran, sert çıkan bir Kılıçdaroğlu almıştı. İki tur arasındaki ilk mesajında dahi sığınmacıların gönderilmesi Kılıçdaroğlu’nun gündemindeydi. Ancak özellikle Özdağ ile Kılıçdaroğlu arasında bir protokol imzalanmasının ve Özdağ’ın Kılıçdaroğlu’na destek vermesinin ardından sığınmacıların gönderileceği konusu muhalefetin ana gündem maddesine dönüştü. Seçimin demokrasi ile otokrasi, adalet ile keyfiyet, refah ile yoksulluk, liyakat ile kayırmacılık, kuvvetler ayrılığı ile kuvvetler birliği gibi ikilikler arasında bir referandum olduğu tezi oldukça uzun bir süredir işleniyordu. Ancak iki tur arasındaki zaman diliminde muhalefet elinden geldiğince ikinci turu “ Sığınmacılar gitsin mi kalsın mı? ” referandumuna dönüştürmeye çalıştı. Kısıtlı zaman ve kısıtlı medya imkanlarıyla bu ne kadar mümkün oldu bilmiyorum. Muhalefet kendi yankı odasının dışına ne kadar çıkabildi, Erdoğan’a oy veren ancak AK Parti’ye oy vermeyen Cumhur İttifakı seçmenleri ya da Oğan’a oy veren ancak Zafer Partisi’ne oy vermeyen milliyetçi seçmenler verecekleri oyu ne kadar bu referandum konusu kapsamında düşündü emin olamıyorum. Özdağ ve Kılıçdaroğlu kısıtlı zamanda bu referandum algısını toplumun zihnine yerleştirebildiyse Özdağ'ın desteğinin bir çarpan etkisi yaratabileceğini, MHP, BBP gibi partilerin seçmenlerinden de oy alabileceğini düşünüyorum. Neticede seçimin sonucunu büyük oranda bu soruların yanıtları ve hangi tarafın seçmenini sandığa taşıyabildiği belirleyecek.

Spektrum

AB’nin tercihi: Tampon bölge

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri , Avrupa’ya göç dalgalarının hızlandığı 2015’ten itibaren önemli ölçüde ‘Göçmen Mutabakatı’ üzerinden şekilleniyor. AB liderlerinin Erdoğan hükümetine karşı tutumu mutabakatın devam ettirilebilmesi hedefiyle pragmatist bir çizgiye yerleşirken Türkiye’deki seçimlere ilişkin Avrupa basınında yapılan haber ve analizlerde de olası bir hükümet değişikliğinde Göçmen Mutabakatının akıbetinin ne olacağı tartışılıyor. Avrupa merkezli haber kuruluşu Euronews , 30 Mart’ta “ Eğer muhalefet seçimi kazanırsa AB ile Türkiye arasındaki göçmen mutabakatına ne olacak? ” başlıklı bir makale yayımlamıştı. Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu da Twitter hesabından bu makaleye “ Bu konu hakkında başından beri çok netim. Önce Türkiye ” ifadeleriyle cevap vermişti. Almanya'nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ile mart ayında yaptığımız röportajda da bu konuyu gündeme getirmiştim . Fischer, "Muhalefet seçimleri kazanırsa Türkiye-AB ilişkilerinde ne gibi değişimler yaşanabilir?" sorusunu "Türkiye seçimlerine müdahale etmek istemiyorum. Ben Türkiye’nin dostuyum ve bir demokratım. Demokratik, adil ve şeffaf seçimlere inanıyorum. Gerisi Türkiye’deki siyasi partilere kalmış bir şey" ifadeleriyle geçiştirmişti. Fischer, "Göçmen Mutabakatı revize edilmeli mi?" sorusuna da şu cevabı vermişti: "Eğer bu konuda bir ihtiyaç varsa, ki bence var, taraflar yeniden müzakere masasına oturmalı. Sadece Türkiye değil, AB de sığınmacılar konusunda büyük bir baskı altında. Maalesef, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da sığınmacı konusuna ilişkin olumsuz görüşler hâkim. Şunu söylemeliyim ki Türkiye bu konuda çok fazla şey yaptı, bu yüzden minnettarız. Mevcut konjonktürde, anlaşmanın yeniden müzakere edilmesi gerekiyorsa, ki gerekiyor, taraflar arası görüşmelere tekrar başlanması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, 6 Şubat depremlerinin hem Türkiye’de hem de Suriye’de yarattığı korkunç insani dram, bizleri birlikte hareket etmeye motive edebilir." Göçmen Mutabakatı: beklentiler ve sonuçlar Türkiye ile AB arasında 2016'da Ahmet Davutoğlu hükümeti tarafından imzalanan “Göçmen Mutabakatı” ile Türkiye, AB’ye giden düzensiz göçün önlenmesi ve göçmenlerin geri kabulü koşullarını kabul etti. 2011'de başlayan Suriye iç savaşının etkisiyle Suriye'den Avrupa'ya doğru büyük bir göç dalgasının başlaması ve beraberinde AB ülkelerinde yükselen göçmen karşıtlığı AB liderlerini bu konuda somut adımlar atmaya zorladı. 18 Mart 2016’da imzalanan mutabakatta, AB tarafında Almanya ve Hollanda mutabakatın hazırlanmasında ve imzalanmasında temel aktörler olarak ön plana çıktılar. Bu, düzensiz göçün tüm sorumluluklarını neredeyse tek başına üstlenmek anlamına geliyordu. Anlaşmanın en çok tartışılan iki maddesi şu şekilde: 20 Mart 2016'dan itibaren Türkiye'den Yunan adalarına geçen tüm yeni düzensiz göçmenler Türkiye'ye iade edilecek. Yunan adalarına ulaşan göçmenler, usulüne uygun olarak kayıt altına alınacak ve sığınma başvuruları Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği içinde bireysel olarak işleme konulacak. Dayanaktan yoksun ya da kabul edilemez bulunanlar Türkiye'ye iade edilecek. Türkiye, AB'ye yönelen yeni düzensiz göç güzergahlarının oluşumunu engelleyecek, deniz ve kara güzergahlarını önlemek için her türlü tedbiri alacak ve bu doğrultuda AB'nin yanı sıra komşu devletlerle de işbirliği yapacak. Anlaşma gereği, AB Komisyonu tarafından Türkiye’ye ödenecek olan fonlar, döviz kaynağına ihtiyacı olan hükümet için o dönemde kısa vadeli bir kaynak girişi yaratmıştı. İlk aşamada 6 milyar avro olarak belirlenen tutara, 2024 yılında kadar ek 3 milyar avro daha eklenecek. Fonların tamamıyla ödenmediği konusunda iktidar tarafından eleştiriler yapılsa da taahhüt edilen tutar kısa vadeli bir ekonomi rahatlama yaratacağı beklentisiyle kabul edilmiş oldu. Ayrıca, Türkiye'ye vaat edilen vize serbestisi konusunda ise hiçbir somut adım atılmamakla birlikte son 2 yılda Türkiye'den yapılan vize başvurularının red oranlarında büyük artışlar yaşanıyor. Suriye'de iç savaşın başlamasıyla AB’ye yönelen göç dalgası, başta Almanya olmak üzere birlik içerisindeki ülkelerde göçmen karşıtı söylemleri ve hareketleri artırdı. Göçmen karşıtlığının yaratacağı siyasi ve toplumsal problemleri önlemek isteyen AB ülkeleri, Türkiye ile yapılan 'Göçmen Mutabakatı' ile tüm sorumluluğu Türkiye’ye bırakarak kısa vadeli bir siyasi rahatlama yaratabildi. Bunun karşılığında da Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ve otoriterleşmeye yönelik tepkilerin dozu sistematik olarak azaltıldı. Erdoğan açısından bakıldığında da siyaseten kazançlı olan bu anlaşma ile birlikte göçmenlerin AB’ye karşı bir koz olarak kullanıldığı görülüyor. Yaşanan her krizde AB’yi sınır kapılarını açmakla tehdit eden Erdoğan, iç ve dış politikada kendine hareket alanı yaratabiliyor. "Türkiye bir hendek ülke" İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, 2022 yılında partisinin hazırladığı "Göç Doktrini ve Stratejik Eylem Planı" tanıtımında içişleri bakanlığı döneminde emniyet bürokrasisinin göç konusunda kendisine verdiği brifingi dile getirmişti. Akşener'in konuşmasında öne çıkanlar şunlar olmuştu: "Ben İçişleri Bakanlığı görevine atandığımda bütün birimlerin müsteşarları geldiler bir gün boyunca işleyişin brifingini verdiler. 'Sayın bakanım şimdi bir brifing daha almanız lazım' diyerek göçle ilgili benim bir brifing almam gerektiğini söyledi. Türkiye'den bir göç hareketliliği her zaman olacak ve Batılı bundan çok rahatsız. Bugünler yok daha ve sabahtan akşam bu konuyu konuştuk. 'Yurtdışından size gelecekler ve bir anlaşma, esneklik talep edecekler. Bunun anlamı bu ülkeyi hendek haline çevirmektir' dediler. 'Avrupa Birliği için bile buna esnek davranmayın' denildi bana." Akşener, konuşmanın devamında Türkiye'nin "hendek ülke" hâline geldiğini şu ifadelerle anlattı: "Benden sonra da bütün İçişleri Bakanlarına bu brifing verilmiştir ama anlaşılıyor ki AK Parti iktidarı sayın Erdoğan'ın işbaşına geçişi ile birlikte bu brifingler, bilgiler ortadan kalkmış. Çünkü her şeyi bilen bir zat-ı muhterem ile karşı karşıyayız. Bugün Türkiye bir hendek ülke. Avrupa'nın çöplerinin de getirildiği bir ülke. Maalesef bugün geldiğimiz noktada kaynak ülke Suriye, hendek ülke Türkiye, hedef ülkeler Avrupa haline gelmiş durumda." Türkiye mutabakattan ne kazandı? Prof. Dr. Ayhan Kaya, TÜSİAD Küresel Siyaset Forumu için kaleme aldığı “ AB-Türkiye Mülteci Mutabakatı: Tampon Ülke? ” raporunda Göçmen Mutabakatının siyasi dinamiklerini şu ifadelerle açıklıyor: “AB-Türkiye Mülteci Mutabakatı, AB’nin Göç ve İltica Politikalarını dışsallaştırma yoluyla yönetmesi konusunda geliştirilmiş ve daha sonra başka kitlesel göç süreçlerinin, Libya-İtalya örneğinde olduğu gibi, yönetilmesinde örnek olarak kullanılmıştır. Söz konusu dışsallaştırma yaklaşımının beraberinde getirdiği bir olgu da, başta Türkiye olmak üzere benzeri ülkelerin mültecilerin bekletildiği 'mülteci ambarlarına', mültecileri misafir eden ülkelerin de 'tampon ülkeler' haline dönüşüyor olmalarıdır.” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye'nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur” sözleri de Göçmen Mutabakatından fayda sağlayan tarafın AB olduğunu gösteriyor. Mutabakatın en önemli maddelerinden olan “ Yunan adalarından Türkiye’ye iade edilen her bir Suriyeli mülteci karşılığında Türkiye’den bir Suriyeli mültecinin AB’ye yerleştirilmesi ” planı da uygulamada başarısız oldu. Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre 17 Mayıs 2023 itibarıyla birebir formülü kapsamında Türkiye’den çıkış yapan Suriyeli sayısı toplamda 37 bin 574. Öte yandan, 2019 yılında Türkiye’den Yunanistan’a giden mültecilerin sayısı 2019’da 59 bin 726 iken bu sayı 2020’de 9 bin 714’e düşmüş. Millet İttifakının göç politikası Millet İttifakı, toplumda yükselen göçmen karşıtlığı ve Zafer Partisi’nin artan popülaritesiyle birlikte yükselen oy oranları karşısında göçmenlerin geri gönderilmesi retoriğini benimsedi ve Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nde bu konuda somut vaatlerde bulundu. Metinde öne çıkan politikalar şunlar: Türkiye ile AB arasındaki 2014 Geri Kabul Anlaşması ile 18 Mart 2016 Mutabakatını gözden geçireceğiz. Düzensiz göçün kaynağı olan ülkelerle Geri Kabul Anlaşmaları yapacağız Herhangi bir resmi ve kamuoyuna açıklanmış anlaşma ve mutabakat olmaksızın Türkiye’ye giriş yapan göçmenlerin menşe/üçüncü ülkelere sınır dışı işlemlerini hızlandıracağız Suça karışan göçmen ve sığınmacıları hızlı şekilde sınır dışı edecek ve ülkemize yeniden girişini engelleyeceğiz. Geçici Koruma Altındaki Suriyelilerin güvenli ve iç hukukumuz ile uluslararası hukuka uygun biçimde mümkün olan en kısa sürede ülkelerine geri dönmelerini sağlayacağız. Geri dönüş çalışmalarını ülkemizdeki geçici koruma altındaki Suriyeliler, Suriye yönetimi ve uluslararası kurumlarla yakın işbirliği içinde yürüteceğiz. Türkiye’de bulunan Suriyeli sığınmacılar ve düzensiz göçmenlerin geri dönüşlerinde diğer ülkelerle külfet ve sorumluluk paylaşımına gideceğiz. Burada yer alan göçmen mutabakatının gözden geçirilmesi, sığınmacıların ülkelerine gönderilmesi ve külfetin diğer ülkelerle paylaşılması gibi maddeler AB’nin göç politikasını temelden değiştirmesine neden olabilir. Erdoğan ve AK Parti hükümeti ile belirli bir finansal destek ve siyasi tavizler karşılığında göçmenlerin Türkiye’de tutulması konusunda anlaşan AB’nin, anlaşmayı aynı koşullarla Millet İttifakı'nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu ile sürdüremeyeceği aşikâr. Kılıçdaroğlu, dün katıldığı Babala TV yayınında kendisine yöneltilen bir soruya verdiği "Kılıçdaroğlu, "Suriyelilerin kendi ülkelerinde daha rahat edeceğine inanıyorum. Evet, Suriye’de meşru hükümetle oturacağız, anlaşacağız, buradan gidenlerin can ve mal güvenliğini sağlayacağız. Avrupalılar, Suriyelilerin haklarını korumazlarsa, evlerini, yollarını, hastanelerini yapmak için para vermezlerse, Geri Kabul Anlaşması’nı feshedeceğiz. Burası sığınmacı deposu olmayacak." cevabıyla da seçimi kazanması durumunda Türkiye'nin göç politikası ve AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması'nın tümüyle değişeceğini net bir şekilde ifade etmiş oldu.

Spektrum

Yabancı seçmenler ve kendi kaderimiz

A Haber kameralarına yansıyan görüntüleri izlemişsinizdir. Bir havalimanında kurulan sandıklarda oy veren vatandaşlarla röportaj yapmak isteyen muhabirin Türkçe bilmeyen bir seçmenin Arapça yanıt vermesi sonrasında yayını apar topar bitirmesinden bahsediyorum. Kanal, daha sonra telif hakkı isteyerek görüntüyü pek çok sosyal medya hesabından kaldırttı. Katar, Suudi Arabistan gibi pek çok ülkedeki temsilciliklerde kurulan sandıklarda da Türkçe konuşamayan seçmenlerin görüntüleri kayıtlara geçti. Gazeteci Uğur Dündar’ın Sözcü TV’de elinde kimliğini sallayarak “ Bakın şu kimlik Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartı, taşımaktan onur duyduğum kimlik kartı. Bu kartı düzmece gayri menkul ekspertizleriyle 40 bin dolara 50 bin dolara kara paracılara, ne idüğü belirsiz sığınmacılara, nereden geldiği belli olamayan uyuşturucu baronları oldukları da düşünülen kişilere Kemal Kılıçdaroğlu vermedi.” diye haykırdığı tarihi konuşmasına da denk gelmişsinizdir muhtemelen. Yabancı seçmen sayısı gizleniyor mu? Resmi sayılara göre seçimde yurtdışı doğumlu seçmen sayısı 1 milyon 325 bin idi. Tabi bu sayının içinde başka ülkelerde doğan “gurbetçiler” de var. Suriyeli 167 bin 703, Afganistanlı 23 bin 578, İranlı 21 bin 989, Iraklı 16 bin 430 ve Libyalı 6 bin 1 seçmen bulunuyor. Son dönemde çatışmaların yeniden başladığı Sudan’daki zenginlerin de Türkiye’ye geldiği ve vatandaşlık aldığı bilgileri kamuoyunda konuşuluyor. Öte yandan, Demokrat Parti Göç ve Sosyal Politikalar Başkanı İlay Aksoy, 2017’de 5490 sayılı Nüfus Kanunu’nun 11’inci maddesinde yapılan değişiklikle mahkemeye gitmeden bir kereye mahsus isim değişikliğinin nüfus müdürlüklerinden yapılmasının sağlandığını, iktidarın bu sayede vatandaşlık elde eden sığınmacıların ve vatandaşlık satın alan yabancıların sayısını gizleyebildiğini öne sürüyor. CHP’den ise uzun süredir yabancı seçmen sayısının “ endişe kaynağı olmadığı ” yönünde beyanlar yapılıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı desteklemeye karar veren Sinan Oğan, seçimden önce Kılıçdaroğlu ile seçim güvenliği konusunu görüştükten sonra " Seçmen listesinde oldukça fazla sayıda Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı, Pakistanlı, başka bölgelerden seçmenlerin olduğunu tespit ettik. Bu yönde endişelerimiz var .” açıklamasında bulunmuş, İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi ve Yüksek Seçim Kurulu gibi kurumların kamuoyunu aydınlatmadığını öne sürmüştü. Muhalefet seçmeninin beka kaygısı Daha önce MHP’ye de oy veren bir arkadaşım, Oğan hangi adayını destekleyeceğini açıklamadan önce Türkçe dahi konuşamayan yabancı seçmenlerin 14 Mayıs’taki sevincini gördükten sonra Oğan’a yazdığı e-postada şu cümleleri kurmuştu. “ Bugün gördüklerim beni ilk defa vatansız hissettirdi. Allah bir daha bu hissi bana yaşatmasın. Hükümetin yanında yer alırsanız bir kez daha milliyetçiliğin yıkılmasını yaşar, vatansızlık hissiyatıma yalnızlığı da eklemiş olurum. En kötü tercihinizin tercihsizlik olması dileğiyle. Adalet, uhuvvet, hürriyet, müsavat ve zulme karşı mukavemet!” Cumhur İttifakı’nın tekelinde görülen “milli beka” söylemi, iktidar seçmenlerinde karşılık buldu. Bu seçimde de terörle mücadele ve savunma sanayi yatırımları konusunda iktidarı muhalefetten üstün gören seçmenler, milliyetçi hassasiyetlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a desteklerini esirgemedi. Bugünkü bilinmezliğin yarattığı güvensizlik ve endişeler, muhalif seçmenlerin de bir beka meselesi olduğunu ve bu varoluşsal meselenin iktidar tarafından tamamen göz ardı edildiğini gösteriyor. AK Parti'nin %35'lere düşen oy oranının arkasında iktidar partisine sığınmacılar ve ekonomi konularında kendi tabanından dahi tepki olduğu şeklinde yorumlanıyor. İşin doğrusu, Türkiye’nin kaderini belirleyecek bu seçimde sonradan vatandaş olup oy kullananların gerçek sayısını bilmiyoruz. Bu bilinmezlik, farklı kesimlerde toplumun sekülerleşmesinin önüne set çekildiği, kültürel değerlerin bilinçli şekilde aşındırıldığı, kadın haklarında geriye gidişin önünün açıldığı, Türk milletinin demografisinin değiştirildiği, ucuz işgücü olarak kullanılan sığınmacılar sebebiyle ücretlerin aşağı çekildiği ve hatta olası bir iç çatışmanın zeminin hazırlandığına yönelik endişeler doğuruyor. Yakın geçmişte “aşırı sağ” olarak görülen fikirler, siyasetin merkezine geliyor. Kılıçdaroğlu’nun seçimden sonra milliyetçi endişelere hitap eden açıklamaları ve Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasındaki oy farkının 2 buçuk milyon olması, partinin seçimden önce yabancı seçmenler konusunda aldığı tutuma yönelik bir pişmanlık olduğunu düşündürüyor. Sığınmacılar konusunu uzun süredir sahiplenen Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ'ın Kılıçdaroğlu'na destek vermesi oldukça önemli bulunuyor. Kılıçdaroğlu’nun değişen söylemleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da muhalefeti “ Bir günde faşist oldular” sözleriyle yüklenecek alan açıyor. Avrupa basınında Kılıçdaroğlu’nun “ırkçı” olup olmadığı tartışılıyor. Kendi kaderimizi elimize almak 28 Mayıs’ta hangi aday seçilirse seçilsin, ulusal egemenliğin korunması ve özünde ulus devletin devamlılığı için Türk vatandaşlığının parayla satın alınan bir meta olmasının acilen sona erdirilmesi gerekiyor. Sığınmacı sayısı, vatandaşlık elde eden sığınmacı sayısı ve vatandaşlık satın alan yabancı sayısı konularında kamuoyunun aydınlatılması, şaibeli şekilde vatandaşlık elde edenlerden pasaportların geri alınması adımlarının da atılması oldukça önemli. Son olarak, oy vermeyi düşünmeyen seçmenlere kaderlerini, para karşılığı sonradan vatandaş olup oy veren, belki Türkçe bile konuşamayan yabancıların eline bıraktığını hatırlatmak gerekiyor.

Spektrum

Yeniden Refah, işçi sınıfının desteğini nasıl kazandı?

Fatih Erbakan liderliğindeki Yeniden Refah Partisi , genel seçimlerde 1,5 milyonun üzerinde oy alarak %2,79 oy oranına ulaştı ve 5 milletvekili çıkardı. Yeniden Refah, Cumhur İttifakı çatısı altında kendi listesiyle girdiği seçimde İstanbul’dan 3, Konya ve Kocaeli’nden 1'er milletvekili çıkardı. Partinin %2,79’luk sürpriz oy oranının temelinde, Saadet Partisi ve AK Parti’den uzaklaşan muhafazakâr seçmenlerin ve özellikle Kocaeli gibi sanayinin güçlü olduğu bölgelerde yaşayan işçi sınıfının desteğinin olduğu düşünülüyor. Yeniden Refah’ın işçi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerlerde elde ettiği kayda değer oy oranlarının nedenlerini Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ile konuştum. Başaran Aksu, 12 Mart 2022’de Twitter’dan yaptığı paylaşımda Yeniden Refah Partisi’nin yükselişine dikkat çekmişti: 2022 yılında attığınız bir tweette Yeniden Refah Partisi'nin genç işçiler arasında ciddi bir örgütlenme faaliyeti yürüttüğünü söylemiştiniz. Partinin 14 Mayıs seçimlerinde aldığı %2,79 oy oranının genç işçi kesimlerinden mi geldiğini düşünüyorsunuz? Genç işçi kesimleri ve kır emekçilerinden ağırlıkla oy aldığını düşünüyorum. Yeniden Refah Partisi, özelliklere kadın haklarına yönelik kısıtlayıcı söylemleriyle bilinen radikal bir İslamcı sağ parti olarak görülüyor. Bu partinin işçiler arasındaki yaygın örgütlenme ve popülaritesini neye bağlıyorsunuz? İdeolojik bir yakınlıktan söz edebilir miyiz? Bu kesimlerin oy verme motivasyonunda, partinin kullandığı etkin sosyal adaletçi söylem büyük öneme sahip. İşçi direnişlerini ziyaret etmeleri ve dayanışmaktan uzak durmamaları işçiler arasında kazandıkları popülaritenin önemli nedenlerinden. Geleneksel aile yapısını da darmadağın eden kapitalist gelişmeye duyulacak olağan öfkeyi İslamcı sosyal adalete vurgu yapan bir hamasetle başarılı bir şekilde kendilerine yönlendirmeyi başarabiliyorlar. Özellikle çalışmak için gurbette olan, çocuklarıyla ilgili gelecek hayali kurmaya çalışan genç işçi ailelerin temsilcileri kentin korkutuculuğu, yoksulluğun sınırlayıcılıkları ve mali güçsüzleşme karşısında somut bir cemaat korunağı ararlar. Burada bu dayanışmayı bulup bulamayacağı meçhul ama tanıdıklarla geliştirilen somut ilişkiler önem taşıyor. Siyasi cemaatler de bu somut ilişkileri kurma konusunda başarılı olabiliyorlar. Yeniden Refah Partisi'nin örgütlenme faaliyetleri yürüttüğü yerlerde sosyalist/sol partilerin de aynı oranda bir örgütlenme faaliyeti var mı? Yoksa, sol partilerin boşluğu Yeniden Refah Partisi tarafından mı dolduruluyor? Sosyalist partiler bir toplumsal örüntüyü örgütlemeye dönüştürmeye çalışmazlar, o civarda yaşayan birilerini kendilerine, kendi örgütlerine devşirme çabasına örgütlenme derler. Genelde devşirdikleri kişileri daha önce bulundukları sosyal ortamlardan, hemşehri ilişkilerinden kopartıp partinin birbirini seven, birbiriyle vakit geçirmeyi daha önemseyen steril yalıtılmış ortamına katarlar ve kişi hızla içinden geldiği eski kültürel ilişkilere yabancılaşır, üstten yaklaşır, bir tür hakikatin sırrına kendi ermiş ama geri kalanlar aptal olduğu için bu güzide hakikati kavramıyor gibi davranırlar. Bu tipler hangi siyaseti temsil ederlerse etsinler profil olarak emekçinin seveceği, yakınlık hissedeceği tipler olamazlar hiçbir zaman. Solda bunun dışında bir arayışı temsil etme derdinde olan oldukça sınırlı, küçük çabalar var. Değişim ihtimali de sadece bu küçük çabalara bağlı. Özellikle fabrikalarda ve organize sanayi bölgelerinde sendikal örgütlenmelerin veya sol partilerin faaliyetlerinin kamu gücüyle kısıtlandığını düşünüyor musunuz? Bu anlamda, kolluk kuvvetleri ve devlet kurumlarının Yeniden Refah gibi iktidara ideolojik olarak yakın parti ve sendikal örgütlenmelere alan açtığını söylemek mümkün mü? Ülkede oldukça hiyerarşik ve vahşi bir çalışma rejimi var. Devletin bu alandaki davranışını büyük sermaye grupları ile sendikalar arasındaki ilişkiler belirler. Bu hiyerarşik düzenin bir alt basamağında patron örgütleri ve Türk-İş ile Hak-İş yönetimleri vardır. Bu iki örgütün, kendisi de bir işveren olan devletin kontrolünde olduğunu da belirtmekte fayda var. DİSK, son on yılda doğrudan ya da dolaylı ilişkilerle bu eksene çekildi. Sendika merkezlerine çöreklenmiş astronomik ücretler alan, aidatlar üzerinden servet biriktiren, %90’ı AKP-MHP bağlantılı yönetici şebekelerinin oluru olmadan işçiler kendi sendikalarında yönetici seçilemezler. Seçim yoktur atama vardır ya da atanmış delegelerle “seçimler” vardır. Örneğin Yeniden Refah Partisi bu yapının karşısındaymış gibi davrandı ve işçilerin oylarını almak için bu bile yeterli oldu. Solun neredeyse tamamı bu olağanüstü boyunduruk ilişkisine dair bir cümle kurmaz. Sendika bürokrasilerinde hâlâ azımsanmayacak derecede solcu uzman istihdam edilir. Oralarda ilişkili uzmanların ve az sayıda yöneticinin varlığı solun geniş kesimlerini, yukarıda anlattığım bu hiyerarşik ilişkinin sorgulanması konusunda susturur. Bazı örneklerde bu yapılarla işbirliği yapıldığı bile görülür. Devlet ve işverenler; her alanda bunun dışındaki sendikal ve sınıfsal arayışları ivedilikle bastırır. Devlet kurumlarının Organize Sanayi Bölgelerinde (OSB) ana hassasiyeti; işçilerin yanlış fikirlere kapılarak giriştikleri örgütlenmeleri bastırmaktır. Bunu da patronlar, bu şirketlere taşeron iş yapan cemaatler ve yerel mafya grupları ile; muhalefette olanlar da dahil olmak üzere partilerin il ve ilçe temsilcileri ve sarı sendikalarla ilişki halinde yaparlar. Vatan hainliği ve teröristlikle damgalamak, göçmen düşmanlığıyla hedef şaşırtmak önceliğiyle hareket ederler. Haliyle bu korkunç ilişki ağlarını kıramayan işçiler o dünya içindeki sosyal adaletçi ve gerçek düşmanı somut hedef olarak yanlış yerde gösteren akımlara yönelirler.

Spektrum

Muhafazakârlar neyi muhafaza etmek istiyor?

15 Mayıs sabahı herhâlde hayatımızdaki en zor sabahlardan biriydi. Büyük bir hayal kırıklığı, üzüntü, kırgınlık, kızgınlık, yorgunluk, bezginlik… Haftalardır Türkiye seçim gündeminin girdabındaydık. Girdap sanki bizi yutmuş gibi uyandık. Buradan çıkmanın, çıkamasak da en azından kısa bir süreliğine nefes almanın bir yolu gözümüzü yeniden dünyaya çevirmekti. Son yıllarda sıkça başvurulan, buraları arkada bırakmanın bir yolu başka yerlere gitmekti. Bedenimizi olmasa da zihnimizi başka bir yerlere taşıyabilirdik belki de. Umut nerede? O sabah her zaman olduğu gibi New York Times’ı tabletten okuduk. Böyle olduğu için de haberleri yukardan aşağıya akan bir bant üzerinden takip ettik. Sırasıyla karşımıza çıkan haberleri ve içeriklerini çok kısaca şöyle özetleyebiliriz: Ekranın en tepesindeki haber Türkiye’deki seçim sonuçlarının ilk değerlendirmelerini içeriyordu. Bunun hemen altında Ukrayna savaşıyla ilgili iki haber vardı: Birincisinde Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’nin İngiltere Başbakanı Rishi Sunak’la askeri yardımları konuşmak için Londra’ya gideceğini öğreniyorduk. İkincisinde ise bir zamanlar 80 bin insanın yaşadığı tuz madenciliği sayesinde canlı bir ekonomiye sahip, şimdi ise büyük bölümü harap olmuş Bakhmut şehri için savaşın en kanlı ve en uzun muharebesinin sürdüğü, Ukrayna’nın geçen haftaki ilerlemelerine rağmen şehrin büyük bir bölümünün hâlâ Rusya kontrolünde olduğu anlatılıyordu. Otoriter bir rejimin yanı başımızda aşırı milliyetçiliği körükleyerek devam ettirdiği bu savaş sonu görünmeyen bir hâl almıştı. Akan bantta sıradaki haber , pandemi döneminde yürürlüğe giren katı sınır güvenliği politikasının sona ermesiyle özellikle Güney ve Orta Amerika ülkelerinden ABD’ye beklenen göçmen dalgasıyla ilgili yeni gelişmelerle ilgiliydi. Ekonomik zorluklar, siyasi istikrarsızlıklar, ekolojik sorunlar ve şiddet devam ettiği için güneyden kuzeye yeni göç dalgaları bekleniyordu. Afrika’dan Karayipler'e, dünyanın yoksul ülkelerinin hemen hepsinde Covid-19'un ve Ukrayna savaşının şiddetlendirdiği ekonomik yıkım sürüyordu. Böyle bir ortamda Venezuela, Haiti, Kolombiya, Guatemala, Ekvator, Honduras gibi ülkelerden türlü zorluklarla boğuşan insanların sığınmak isteyebileceği yegâne adres yakın gelecekte de ABD olmaya devam edecekti. Eşitsizliklerin ve bunların neden olduğu şiddetten kaçan insanların çileleri de bitmiyor, tükenmiyordu. Bir sonraki haber Kenya’da yükselişte olan Evanjelik Hristiyanlıkla ilgiydi. Televizyon ve internetteki kanalından kıyametin yakın olduğunu vazeden bir Evanjelik rahibin takipçileri kendilerini açlığa mahkûm ederek ölmüşlerdi. Ülkenin güneyinde çok da ücra sayılmayacak bir bölgede gömülü olarak bulunan 179 ölü beden vardı. Bu rahibin takipçilerinden yüzlercesi hâlâ kayıptı. Yaşanan facianın tarihsel arka planına ve akla getirdiği sorulara dair keskin saptamalar içerdiğini düşündüğümüz şu iki paragrafı doğrudan alıntılamak istiyoruz: Pek çok insanın en temel içgüdü olan hayatta kalma içgüdüsünü göz ardı etmesi ve bunun yerine oruç tutarak ölmeyi seçmesi, Kenya Anayasası'nda kutsal kabul edilen bir hak olan dini özgürlüğün sınırları hakkında hassas soruları gündeme getirdi. Evanjelik Hristiyanlığın – ve serbest vaizlerin – popülaritesi tüm Afrika’da büyük artış gösterdi. Bu kıtada görülen dini patlama, 1963'e kadar Kenya'yı yöneten Britanya gibi eski sömürgeci güçlerin hızlı laikleşmesiyle taban tabana zıt bir gelişme. Kenyalıların yaklaşık yarısı Evanjeliktir, ki bu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden çok daha yüksek bir oran teşkil ediyor. Sıradaki haberde Kenya’dan Hindistan’a geçince ortaçağa yakışan başka bir şiddet ve dehşet vakası vardı. Kadınlara yönelik şiddetin en belirgin ve gaddar biçimini oluşturan cadı avcılığının birçok kırsal bölgede nasıl hâlâ devam ettiği ve buna karşı verilen mücadele anlatılıyordu. Tüm bu sıraladıklarımız Batı dışı coğrafyalardan ama sanmayın ki New York’la veya ABD'yle ilgili yazılarda anlatılan dünya daha parlak. Bunlarda da sırasıyla muhafazakâr çevrelerdeki bağışlarla ilgili dolandırıcılık skandalı , solcu New Yorkluların demokrat belediye başkanlarının muhafazakârlaştığına yönelik eleştirileri , sağ politikacıların ve onlara destek veren zengin çevrelerin metroda siyah bir meczubu askerde öğrendiği teknikle boğarak öldüren eski denizci bir askeri desteklemek için seferberliği ve hâlihazırda devam eden kuşaklar arası ( baby boomer ’lardan onların çocuklarına) servet transferinin içerdiği devasa eşitsizlikler konu ediliyordu. Kısacası kendi girdabımızdan çıkmak için gözümüzü çevirdiğimiz dünya da türlü biçimde kararmış durumda. İrili ufaklı kötülüklerin hemen her yerde tepe yaptığı zamanlardan geçiyoruz. Elbette insanlar arasında olumsuzlukların dağılımı eşit değil, kimilerinin canı çok daha fazla yanıyor. Muhafazakârlık ne demek? Mental olarak Türkiye’nin dışına çıkmak ve uzaklaşmak işe yaramıyorsa çıkış yolu bulmak için bir çaremiz daha var. Yaşadığımız bu sürece biraz daha uzaktan, kavramsal bir düzlemden bakmak. Yukarıda sıraladığımız haberlerin hemen tamamının ortak noktası milliyetçilik, kadın düşmanlığı ve dincilik. Dünyamızı aşırı muhafazakârlık kasıp kavuruyor. Türkiye’de ilk turun sonucunda ortaya çıkan tabloda milliyetçi muhafazakârlığının, beklenilenin çok ötesinde bir başarı gösterdiği konuşuluyor. Peki muhafazakârlık ne demek? Muhafazakârlık kadim bir ideoloji gibi gelir insana. Sanki hep vardır. Ama aslında muhafazakârlık hiç de eski değil, diğer ideolojiler gibi, hatta onlardan az daha sonra 19. yüzyılda ortaya çıkıyor ve şekilleniyor. O dönemde iyice hızlanan ve belirginleşen değişimlerin ve siyasi devrimlerin bir ürünü. Immanuel Wallerstein buna “ değişimin normalleşmesi ” der. Bu süreçte Fransız Devrimi’nin rolünün altını özellikle çizer. Fransız Devrimi, Fransa’daki düzeni (hemen) değiştirmeyi başaramasa da kültürel bir değişimi tetikler. 1789’a giden yolda ve sonrasında daha önce hayal bile edilemeyecek şeyler yaşanır. Daha önce krallar saray entrikalarıyla öldürülmüştür, ama bir kralın halk kitleleri tarafından kanı akıtılarak (zehirlenerek ya da boğularak değil, kellesi uçurularak) öldürülmesi dünyanın çehresini değiştirir. Değişmesi hayal bile edilemeyen düzeni dönüştüren hareketler sadece Fransa’da değil, dünyanın dört bir yanındadır: Haiti’de kölelerin baş kaldırmasıyla dünyanın ilk siyah devrimi, sonrasında Latin Amerika’da sömürgecilik karşıtı hareketler, İngiltere’de İrlandalıların ayaklanması… Değişim fikri herkesin lügatine girdiğinde, değişim artık istisnai bir durum olmaktan çıkıp normalin bir parçası hâline geldiğinde asıl mesele değişimin nasıl yönetileceği, ona nasıl yön verileceği, hızının nasıl ayarlanacağı meselesi hâline gelir. Yani artık esas mesele değişimle nasıl baş edileceğidir. Siyasal ideolojiler bu soruya, bu soruna verilen birer cevaptır aslında. Bazıları, mesela sosyalistler değişimi hızlandırmak isterken, muhafazakârlar da frene basmaktan yana olurlar. Liberaller orta yolu bulmaya çalışan bir pozisyon alırlar. Sosyalistlerin hayal ettikleri daha eşitlikçi, daha adil bir dünya vardır. Liberaller kapitalizmin devamını isterler. Muhafazakârların bu anlamda kalıcı bir gündemi olmamasıyla ilgili çok ilginç bir tartışma dinledik bu hafta. Dedik ya sadece bizim derdimiz değil, herkes bunları konuşuyor. Helen Thompson ve Tom McTague’in yeni başladıkları “ These Times ” başlıklı podcast serisinin milli muhafazakârlıkla ilgili yeni bölümü bize ufuk açıcı geldi. Helen Thompson’ı daha önce David Runcimann’la yaptığı, bizim de sıkı takipçisi olduğumuz “ Talking Politics ” başlıklı podcast serisinden de hatırlayabilirsiniz. Thompson Cambridge Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü, McTague ise Politico 'nun tanınmış yazarlarından. Onlar da aynı soruyu soruyor. Muhafazakârlar tam olarak neyi “muhafaza etmek” istiyor? Bu minvalde insanın aklına tabii ki hemen aile, din, kadının toplum içindeki yeri vb. geliyor. Ancak muhafazakârlığı sadece bunlarla sınırlı bir ideoloji olarak görmek yanıltıcı olur. Çünkü muhafazakârların iktidardayken ya da iktidara giden yolda temel iktisadi ve siyasi süreçlere dair politika üretmeleri de gerek. Thompson ve McTague’e göre tarihte temel sorun alanlarında muhafazakârlığın aldığı konumlar genelde oldukça akışkan ve son derece pragmatik. Örneğin 19. yüzyıldan itibaren İngiltere’de muhafazakârlığın kurucu isimleri Benjamin Disraeli, Robert Peel de dahil olmak üzere bu kanat liberal ekonomik politikaların uygulanması konusunda hep oynak bir tutum sergilemişler. Bir dönem ucuz tahıl ithalatına karşı çıkarken ve toprak sahihi sınıflarla yan yana dururken, daha sonra pekâlâ bu yöndeki yasakların kaldırılmasını destekleyebilmişler. Benzer şekilde 20. yüzyılda Margaret Thatcher’dan David Cameron’a İngiltere’nin muhafazakâr başbakanları arasında da özellikle neo-liberal ekonomik politikalara yaklaşımlar ve bunların uygulamaları açısından bariz farklılıklar yaşanmış. Kısacası neyi muhafaza ettikleri, etmek istedikleri dönem dönem değişiyor ama Thompson ve McTague’e göre, bütün bu oynaklığa ve farklılıklara rağmen, 19. yüzyıldan itibaren muhafazakârlığın en değişmez özelliği “halkı dinleme” refleksi. Toplumsal, ekonomik değişim süreçlerinde farklı kırılganlıklarıyla en büyük bedelleri ödeyen “halk kesimleri” bu değişim rüzgârlarından kaçıp nereye sığınmak istiyorlarsa muhafazakârlar o sığınaklara sahip çıkıyor, en azından öyle görünüyor. İktidara gelince ise pragmatizm ne gerektiriyorsa onu yapmaya devam ediyorlar. Kabaca ifade etmek gerekirse yoksulluk, ekonomik kriz altında ezilip de elindeki ve avcundakini kaybetme korkusuyla yaşayan insanlar korkularını yabancı düşmanlığına, milliyetçi saldırganlıklara, cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine tahvil ediyorlarsa muhafazakârlar “halkı dinleyip” bu korkuların üzerine gidiyorlar. Wallerstein’in anlattıklarına geri dönecek olursak bu modern dünyanın değişim süreçlerini yönlendirmede uzun dönemde başarılı olabilecek bir strateji olamaz. Önümüzdeki gerçek ve giderek kaçınılmaz olan iş, sürdürülebilir ve daha adil bir gelecek kurmaksa buna giden yol bu geleceğin bugünden çok farklı olacağını kabul etmekten ve bu farklılığı hayal etmekten geçiyor. Biz önümüzdeki pazar günü sonuçlar ne olursa olsun bu seçim sürecinin orta-uzun vadedeki galibinin değişim isteyenler olacağını öngörüyoruz. “Doktor darp etmekle” “Kürt annesini görmesin” arasına sıkıştırılmış, milliyetçiliğin, sınıf şiddetinin ve eril tahakkümün esir aldığı yığınların karşısında oynanan oyunda bütün adaletsizliklere ve eşit olmayan koşullara rağmen hiç de azımsanmayacak bir oran değişimden yana oyunu kullandı. Yine bu süreçte yan yana gelmesi imkânsız denen toplumsal kesimlerden kimi gruplar ve bunların siyasi temsilcileri birlikte yürüdüler, düşündüler, ittifak yaptılar. Muhafazakârların bir gelecek vaadi, bir gelecek hayali yok. Tutundukları korkular var. Ama korku geleceği kuramaz. Hayaller kurar geleceği.

Zappa Zamanlar

Erdoğan'ın sığınmacı politikası: Suriyeli muhacirler nasıl ucuz işgücü oldu?

2011’de başlayan Suriye iç savaşının ardından Türkiye’ye yönelen büyük bir göç dalgası, ardından da İran üzerinden Afganistan ve Pakistan’dan gelen kaçak sığınmacılar Türkiye’yi dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkeler sıralamasında 1’inci sıraya yükseltti. Yaşanan ekonomik kriz, işsizlik ve yüksek enflasyon nedeniyle günlük hayatın her geçen gün daha da zorlaşması, göç sorununu kamuoyunun gündemine daha fazla taşıyarak siyaseti bu konuda adım atmaya zorladı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından yapılan bir araştırmada, Türkiye nüfusunun %85’inin sığınmacıların ülkelerine geri gönderilmesini desteklediği belirtiliyor. Kamuoyunda yükselen sığınmacı karşıtlığının siyasetteki yansıması Zafer Partisi’nin yükselişi, ATA İttifakı cumhurbaşkanı adayı Sinan Oğan’ın %5,28’lik oy oranı ile ikinci tur seçiminin sonucunu belirleyecek güce ulaşması ve Millet İttifakı’nın lokomotifi olan CHP-İYİ Parti ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun sığınmacıların ülkelerine gönderilmesini seçim vaatlerinin merkezine yerleştirmesi oldu. Cumhur İttifakı ise sığınmacılar konusunda toplumun ve siyasetin geri kalanından çok farklı bir söylem ve strateji benimsiyor. Kampanya sürecinde de ilk turun ardından yapılan açıklamalarda da sığınmacıların geri gönderilmesine ilişkin bir vaatte bulunmayan Cumhur İttifakı, önümüzdeki süreçte de açık kapı politikasına devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Erdoğan'ın açık kapı politikası 2011 yılında Suriye’de iç savaşın başlamasının ardından AK Parti hükümetinin uyguladığı açık kapı politikası neticesinde ilk büyük göç dalgaları gelmeye başladı. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu 1 milyon sığınmacının “psikolojik sınır” olduğunu söylemişti ancak bu eşik yaklaşık 2 yıl içinde aşıldı. Özellikle İstanbul ve İzmir gibi metropollere ve Güneydoğu’daki şehirlere dağılan Suriyeli sığınmacıların sayısı 2015-2016 yılların itibarıyla yaklaşık 3 milyona ulaştı. Bu dönemde uygulanan açık kapı politikasının temelde 4 hedefi vardı. Birincisi, Suriyeli sığınmacılara kapılar açılarak ve ÖSO gibi Esad rejimi karşıtı silahlı örgütler direkt olarak desteklenerek Beşar Esad’a karşı siyasi kozları güçlendirmek. İkincisi, Arap Baharı’nın ardından Orta Doğu’da güç kaybeden ve bazı ülkelerde tamamen çöken Müslüman Kardeşler hareketinin bıraktığı boşluğu doldurarak Erdoğan’ın ‘Müslüman dünyasının lideri’ imajını güçlendirmeye çalışması. Üçüncüsü de Türkiye’nin 2013’ten itibaren girdiği sermaye birikimi ve ekonomik büyüme krizini Suriyeli sığınmacıların yarattığı ucuz işgücü kaynağı ile çözebilme amacı. Dördüncüsü de Avrupa Birliği (AB) ile imzalanan Geri Kabul Anlaşmasıyla birlikte sığınmacıları AB'ye karşı bir siyasi koz olarak kullanmak ve AB fonlarıyla artan dış finansman ihtiyacını karşılamak. Suriye'de iç savaşın başlamasıyla AB’ye başlayan göç dalgası, başta Almanya olmak üzere birlik içerisindeki ülkelerde göçmen karşıtı söylemleri ve aşırı sağ hareketlerin gücünü artırdı. Göçmen karşıtlığının yaratacağı siyasi ve toplumsal problemleri önlemek isteyen AB ülkeleri, Türkiye ile yapılan ' Göçmen Mutabakatı' ile düzensiz göçün tüm sorumluluğu Türkiye’ye bırakarak kısa vadeli bir siyasi rahatlama yaratabildi. Bunun karşılığında da Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ve otoriterleşmeye yönelik tepkilerin dozu sistematik olarak azaltıldı. Erdoğan açısından da siyaseten kazançlı olan bu anlaşma ile birlikte göçmenler konusu AB’ye karşı bir koz olarak kullanılıyor. Yaşanan her krizde, AB’yi sınır kapılarını açmakla tehdit eden Erdoğan iç ve dış politikada kendine hareket alanı yaratabiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bugün Avrupa ülkeleri hala huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye'nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur.” sözleriyle AB ile Türkiye arasındaki 'Göçmen Mutabakatının' siyasi dinamiklerini net bir şekilde dile getirmişti. Suriyeli sığınmacıların özellikle kayıt dışı ekonomide artan istihdam oranları, iktidarın sığınmacıların varlığına olan ihtiyacının ve açık kapı politikasını devam ettirmesinin temel göstergelerinden biri olarak görülebilir. 2020 yılı itibarıyla, kayıt dışı ekonomide istihdam edilen Suriyelilerin sayısının 750.000-950.000 arasında olduğu öngörülüyor. Kayıt dışı ekonominin Türkiye işgücü piyasasının %31’ini oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda sığınmacıların varlığının emek-yoğun sektörlerde faaliyet gösteren sanayici ve ihracatçılar için büyük bir maliyet avantajı yarattığını söylemek mümkün. Suriye’den Türkiye ekonomisine giren yabancı sermaye ve Suriyeli sığınmacılar tarafından kurulan şirketlerin artan sayısı da iktidarın göç politikasıyla yarattığı yeni politik ekonomi düzeninin ana göstergelerinden biri. Eski Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, 2019 yılı itibarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren Suriyeli şirketlerin sayısının 15 bin 159 olduğunu açıklamıştı. Bu sayı, Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı şirketlerin %20’sini oluşturuyor. 2017 yılında dönemin Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, kamuoyunda artan sığınmacı karşıtlığına yönelik yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanmıştı : “ Türkiye 3 milyon insanı beşeri sermaye olarak da görmelidir. 3 milyon insan içinde yüksek tahsilliler, uzmanlar var. Şu anda Kahramanmaraş’ta, Adana’da, Osmaniye’de, Gaziantep’te hatta Ankara’da Ostim’de birçok ilde eğer Suriyeliler olmazsa düz işçilik yapan yok. Fabrikalarımız durur.” Suriyeli sığınmacılar tarafından yaratılan ucuz işgücü kaynağı, özellikle emek-yoğun sektörlerde faaliyet gösteren orta ölçekli işletmeler açısından büyük bir maliyet avantajı yaratmaya başladı. KOBİ’lerin çatı kuruluşu olarak bilinen MÜSİAD da iktidarın açık kapı politikasına yönelik desteğini her fırsatta belirtti. Dolayısıyla, iktidarın açık kapı politikasının temelinde hükümet-sermaye ittifakının etkin olduğunu söyleyebiliriz. Sermaye kesimlerinin açık kapı politikasının devam etmesi yönündeki talebi ve sığınmacıların yeni ekonomik modelin ana taşıyıcılarından biri haline gelmesi Erdoğan’ın bu konudaki söylemlerinin değişmesine neden oldu. Ensar-muhacirden ucuz işgücüne Suriye’den gelen ilk göç dalgasının ardından Erdoğan ve iktidar üyeleri kamuoyunda yükselmeye başlayan tepkileri ensar-muhacir argümanı ve İslami referanslarla kontrol altına almaya çalışırken ilerleyen süreçte bu söylemlerde sığınmacıların ekonomiye olumlu etkileri ön plana çıkarılmaya başlandı. Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk yurtiçi ziyaretini Suriyeli sığınmacıların yoğun olarak yaşadığı Gaziantep’e yapmıştı. Burada vatandaşlara seslenen Erdoğan “ Bizler Türkiye olarak yaklaşık dört yıldır sizleri burada misafir etmenin memnuniyeti sevinci ve haklı gururu içerisindeyiz. Sizleri muhacir oldunuz. Mecburiyet içerisinde yurtlarınızı terk ettiniz. Bizler de ensar olduk sizin için tüm imkanlarımızı seferber ettik. Kim ne derse desin sizler bize asla yük değilsiniz.” ifadelerini kullanmıştı . İktidarın ensar-muhacir söylemi , artan ekonomik kriz, sığınmacı sayısı ve devamında kamuoyunda oluşan tepkiyle birlikte değiştirilmek zorunda kaldı. Özellikle Zafer Partisi’nin kurulmasıyla birlikte sığınmacı karşıtlığının siyasi arenaya güçlü şekilde taşınması ve diğer muhalefet partilerinin de bu konuda söylem ve politika geliştirmeye başlaması iktidarı sığınmacıların varlığını ekonomik söylemlerle meşrulaştırmaya zorladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, sığınmacılardan rahatsız olduklarını söyleyen bir topluluğu şu ifadelerle sakinleştirmeye çalışmıştı: “ Afganistan , Pakistanlıları gönderelim. Çobanlığı kim yapacak, birtakım yerlerde kimler çalışacak. Bakın hepimiz biliyoruz arkadaşlar. İstanbul’a ilk Karadenizliler geldi, en ağır işlerde onlar çalıştı. Sonra Kürtler geldi, onlar çalıştılar. Şimdi aşır işlerde kimler çalışıyor bana bunu söyler misiniz?”. 2022, sığınmacı ve kaçak göçmenlerin hem siyasetin hem de kamuoyunun gündeminde merkezde taşındığı yıl oldu. Hem ekonomik krizin giderek artan etkileri hem de Ümit Özdağ liderliğindeki Zafer Partisi’nin sığınmacı karşıtı söylemleri iktidarı ve muhalefeti bu konuda söylem geliştirmeye ve adım atmaya zorladı. Erdoğan, 3 Mayıs 2022’de yaptığı açıklamada "Ülkemizde misafir ettiğimiz 1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşünü sağlayacak yeni bir projenin hazırlıkları içindeyiz" dedi. Kamuoyundaki artan sığınmacı karşıtlığı ve ekonomik krizin giderek günlük hayatı zorlaştırması nedeniyle yapılan bu açıklama Erdoğan’ın düşen oy oranını tersine çevirmek için yapılan hızlı bir söylem değişikliğiydi. Bu açıklamadan sadece 1 hafta sonra MÜSİAD’ın ‘Türkiye’nin Gücü Ödül Töreni’nde konuşma yapan Erdoğan bu sefer tamamen farklı bir söylem geliştirerek şu ifadeleri kullandı: "Birilerinin kalkıp ülkemize hicret eden ama Suriye, ama Afganistan, ama Irak, İran fark etmiyor, biz muhacirlik ve ensar olma kabiliyetinin ne olduğunu en iyi bilen bir kültürün mensuplarıyız. Muhacirlik, ensar nedir bunu anlamayan, bunu bilmeyenlerle bizim işimiz yok. Suriye'den savaştan çıkıp ülkemize sığınan bu kardeşlerimize sonuna kadar sahip çıkacağız Bay Kemal. Kendileri arzu ettikleri zaman vatanlarına dönebilirler ama biz onları asla bu topraklardan kovmadık ve kovmayacağız.” Sadece 1 hafta içerisinde yapılan iki farklı açıklama, Erdoğan’ın sığınmacı politikasında tepkisi giderek yükselen kamuoyu ile yeni ekonomi modeli nedeniyle ucuz işgücü varlığına mahkûm olan sermaye sınıfının tercihleri arasında sıkıştığının göstergesiydi. Genel seçimler öncesinde enflasyonu tarihi seviyelere taşımak pahasına işsizliği kontrol altına almayı hedefleyen Erdoğan yönetimi için sermaye sınıfının tercihleri daha ağır basıyordu. Seçim kampanyası sürecinde de Erdoğan sığınmacı konusuna neredeyse hiç değinmedi. Katıldığı bir televizyon programında kendisine sığınmacılarla ilgili yöneltilen bir soruya da şu cevabı verdi: "Halkının yüzde 99'u Müslüman olan bir ülke olarak ülkesindeki savaş sebebiyle orada yaşam koşulları itibarıyla terör örgütleriyle adeta ölüm kalım mücadelesi veren bir Suriye halkı var. Biz kendilerine şu an itibarıyla 100 binin üzerinde Suriye'nin kuzeyinde konutlar inşa ettik. Hayır kurumları vasıtasıyla devlet olarak ve saire ve bu vesileyle de peyderpey şu anda bizdeki muhacirler bu konutlara göç etmeye başladı. Ama bunları 'Ben gelince tekrar ülkelerine gönderirim. Bunları Türkiye'de yaşatmam.' Ben şahsen böyle bir anlayışa taraftar değilim. Bu bir defa zulüm olur. Bu insanlar bizim ülkemize geldiklerinde yani bunlar göçmendir diye biz bunları hemen tekme tokat kovalayalım mı? Bu bir defa insani değil, vicdani değil, hepsinden öte İslami değil. Bunları kapıya koyamayız. Bunların içerisinde hakikaten yaramazlık yapanlar varsa onlar da tabii emniyet güçlerimiz tarafından onlara bedeli ödettiriliyor.” İlk tur seçimlerin ardından, Süleyman Soylu "Türkiye'yi göçmen deposu yapmayız ama Suriyelileri de ölüme gönderemeyiz" derken Hulusi Akar da “Suriyeli kardeşlerimizi zora sokacak herhangi bir karar almamız asla söz konusu olmaz. Suriyeli kardeşlerimiz rahat olsunlar.” ifadelerini kullandı. Seçimin sonucunu sığınmacı politikası mı belirleyecek? Türkiye, 28 Mayıs'ta düzenlenecek 2'nci tur cumhurbaşkanlığı seçimine giderken ATA İttifakı cumhurbaşkanı adayı Sinan Oğan ilk turda aldığı %5,28 oy oranıyla seçimin sonuçlarını etkileyebilecek güce sahip. Şimdiye kadar hem Cumhur hem de Millet İttifakı Sinan Oğan ile iletişime geçti. ATA İttifakı'nın lokomotifi olan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile Sinan Oğan ise hangi adayı destekleyeceklerini henüz ilan etmediler ancak kendi şartlarını kabul edecek tarafı destekleyeceklerini belirttiler. Cumhur İttifakı'nın cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan'ın açık kapı politikası ve sığınmacılara ilişkin söylemleri göz önünde bulundurulduğunda Oğan'ın Millet İttifakı adayı Kemal Kılıçdaroğlu'nu desteklemeye daha yakın olduğunu söylemek mümkün.

Spektrum

Mecliste 23 Nisan Oturumu

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yasama çalışmalarına genel seçimler sebebiyle 6 Nisan Perşembe günü itibarıyla ara verilmişti ancak 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sebebiyle bir birleşim daha yapıldı. Meclisteki farklı partilerden milletvekilleri bayramı kutlarken yaptıkları konuşmalarda ortak noktalardan birisi seçimlerdi. Hükümet milletvekilleri ne kadar başarılı olduklarından bahsederken diğer milletvekilleri ise başta cumhurbaşkanlığı sistemi olmak üzere birçok konuda eleştiri içeren konuşmalar yaptı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: " Ş imdi sıra bizde; Meclisimizin açılışının 103’üncü yılında cumhuriyetimizi kalıcı bir biçimde demokrasiyle taçlandıracağız. Demokrasiyle taçlandırılmış cumhuriyetimiz, sadece mazlum milletlere değil tüm dünya demokrasilerine örnek olacak." HDP Grup Başkan Vekili Hakkı Saruhan Oluç: "Güçlü Parlamento bütün sorunların çözüm zemini hâline getirilmesi acil ihtiyaçtır , bunu bir kez daha vurguluyoruz; hem toplum hem ülke hem de bölge açısından kaçınılmaz olan budur." MHP Grup Başkan Vekili Erkan Akçay: "Dünyada birçok ülke hükûmet krizleri ve siyasi istikrarsızlıklarla boğuşurken Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet sisteminin yönetimde sağladığı istikrarla adeta bir çınar gibi kök salmakta, yükselişe geçmektedir." İYİ Parti Grup Başkan Vekili Dursun Müsavat Dervişoğlu: " Türkiye’nin istikbalinin tek bir kişinin iki dudağı arasına sıkıştığı, tüm irade ve idarenin bir kişinin aklına, isteklerine ve heveslerine terk edildiği bu ucube tek adam rejimi bu ülkede asla varlığını sürdüremez." TİP Genel Başkanı Erkan Baş: "Bu 23 Nisan 'Cumhurbaşkanı' sıfatı taşıyan birinin halk iradesine saygısızlık ettiği son 23 Nisan olacak. Bu Meclis beş yıldır hiç olmadığı kadar itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Bir sülale devrine son veren Meclisin içini boşaltmaya, yeniden bir sülale iktidarı kurmaya çalıştınız; asla unutmayacağız." AK Parti Genel Başkan Vekili Binali Yıldırım: "İstikrar ve güçlü iktidar için sistem değişikliğini Gazi Meclisimize getirdik ve Meclisimizden geçti, halkımız da onayladı. Beş yıllık bir tecrübeden sonra tabii ki sistem değişikliğinde düzeltilmesi gereken konular olmuştur, bunlar da gelecek Meclisin gündeminde olmaya devam edecek."

Parlamento

Yasama yılı kapandı

Nisan’ın ilk haftasında Meclisin faaliyetlerini seçim nedeniyle durdurduğundan bahsetmiştik. Bu yasama yılının başladığı 1 Ekim gününden kapandığı 6 Nisan gününe kadar Meclis belki de dönemin en yoğun temposuyla çalıştı. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi bu bu temponun yaşanmasının en önemli nedeni yaklaşık iki hafta sonra yapılacak olan seçimlerdi. Kanunlaşan teklifler Bu yıl görüşülüp kanunlaşan tekliflerin hepsinin Cumhur İttifakı milletvekilleri tarafından Meclise sunulduğuna ve kanun görüşmelerinde muhalefet tarafından verilen önergelerin de kabul edilmediğini belirtmek gerekiyor. Detaylar : Bu duruma verilebilecek en güzel örnekler emekli maaşı ve EYT’de kademeli geçiş düzenlemeleri olurdu kuşkusuz. Muhalefet milletvekilleri tarafından en düşük emekli maaşıyla alakalı birçok önerge verilmiş ancak bunlar görüşmelerde reddedilmiş aradan geçen birkaç ayın ardından ise en düşük emekli maaşı başka bir torba teklife dahil edilip yükseltilmişti. Neden önemli? Yine EYT düzenlemelerinde birçok eksiklik hakkında önergeler gündeme gelmiş ancak kabul edilmemişti, bu eksiklere yönelik düzenlemelerin seçim vaadi olarak vatandaşa sunulduğunu görüyoruz. Dahası: Asgari ücret ya da emekli maaşları gibi bazı düzenlemelerin Meclisin onayından geçmesi kuraldır. Bununla birlikte seçimlere yönelik olarak aboneliklerden kaynaklı borçlar, EYT, kur korumalı mevduat gibi birçok konuya ilişkin teklif kabul edilip kanunlaştı. Muhalefet ise bu tarz düzenlemelere genelde “yetmez ama evet” tavrıyla kabul oyu verdi. Araştırma önergeleri Her yasama yılında olduğu gibi bu yıl da araştırma önergeleri Meclis gündeminde önemli bir yer kapladı. Araştırma önergelerinin amacı teklif edilen konu ile alakalı bir araştırma komisyonunun kurulmasıdır. Bu komisyon milletvekillerinden oluşmakta olup, teklif konusunun derinlemesine bir araştırma yapmakla sorumludur. Bahsettiğimiz bu komisyonlar yetkileri dahilinde araştırmalarını raporlaştırır ve gerektiği takdirde de konu hakkında politika önerisi oluştururlar. Ancak sunulan bu raporlar, Meclisin yasama faaliyetleri için bağlayıcılıktan ziyade öneri niteliği taşır. Bu önergelerin pratikteki kullanım amaçları ise güncel konularda muhalefetin eleştirilerinin Meclis kürsüsünden yapılmasıdır. Seçimler nedeniyle erken biten bu yasama yılında 200’den fazla araştırma önergesi gündeme gelmiş, bunlardan sadece 4 tanesi kabul edilmiştir.Kabul edilen araştırma önergelerine bakıldığında ise bu sene çokça yaşanan büyük çaplı krizler yada farklı dünya görüşlerine sahip partiler tarafından kabul edilmiş genel problemler göze çarpıyor. Yıl içinde kabul edilen önergeler ise şu şekilde; Bartın'ın Amasra ilçesinde meydana gelen maden kazası başta olmak üzere ülkemizde yaşanan maden kazalarının nedenlerinin araştırılarak bu kazaların önlenmesi için yapılması gerekenlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeler 19 Ekim’de kabul edildi. Ne olmuştu? 14 Ekim’de Bartın Amasra’da meydana gelen maden kazası sonucu birçok maden emekçisi hayatını kaybetmişti. Gerek Bartın Amasra’da yaşanan faciayla alakalı araştırmaları yapmak gerek tüm ülkede yer alan farklı madenlerdeki güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi adına her gruptan verilen araştırma önergeleri birleştirilerek Mecliste kabul edilmişti. Altı yaşındaki bir kız çocuğunun istismara maruz kalması olayının tüm yönleriyle araştırılarak çocuk istismarının önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeler 3 Ocak’ta kabul edildi. Ne olmuştu? 6 yaşındaki bir çocuğun evlendirilip yıllarca istismara maruz bırakılması olayı 2022’nin sonlarına doğru ülkenin en önemli gündem maddelerinden biri olmuştu. Olayın ardından tarikatların işleyişleri kamuoyunda sorgulanır hâle gelmişti. Yargı mercilerinin ardından Mecliste de her gruptan verilen araştırma önergele birleştirilerek kabul edilmişti. 6 Şubat 2023 tarihli merkez üssü Kahramanmaraş olan ve 10 ili etkileyen depremin ardından yaşanan eksikliklerin tespit edilerek sonraki depremlerde benzer sorunların yaşanmaması için yapılması gerekenlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeler 2 Mart’ta kabul edildi. Ne olmuştu? 6 Şubat tarihinde Türkiye tarihinin en büyük felaketlerinden biri yaşandı. Resmi rakamlara göre 50 binden fazla vatandaşımız hayatını kaybetti. Depremlerin bu kadar yıkıcı yaşanmasının ardından imar düzenlemeleri, birkaç yılda bir yapılan imar afları ve devletin müdahalelerin yetersizliği gündeme geldi. Özellikle AFAD ve Kızılay yönetimleri üzerinde kamuoyundan birçok eleştiri geldi. Ülkedeki balıkçıların, su ürünleri sektörünün ve paydaşlarının sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeler birleştirilerek 20 Mart’ta kabul edildi. Detaylar: Özellikle CHP Sinop Milletvekili Barış Karadeniz’in şahsi çabaları sonucu ülkede balıkçılığın geliştirilmesine yönelik tüm gruplar tarafından verilen araştırma önergeleri birleştirilerek kabul edildi.

Parlamento

Siyasal Kültür ve 1939 Erzincan Depremi

Yazı: Murat Arpacı, Erzincan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Walter Benjamin, kısa denemelerinden oluşan Tek Yön isimli eserindeki “Yangın İhbar Noktası” başlıklı yazısında, “sadece zamanlamadır gerçek politikacının hesap ölçüsü” (s. 53) diyordu. Peki politikacının öngöremediği bir felaket karşısındaki konumunu belirleyen nedir? Depremlerden sonra iktidarların nasıl mevzi aldıklarına ve felakete hangi söylemin içinden yaklaştıklarına baktığımızda genelde iki eğilim ile karşılaşırız. İlkinde felaket hükümetler tarafından tarih-dışı bir söyleme yerleştirilerek sorunsallaştırılır. Felakete “biriciklik” ve “öngörülemezlik” atfedilerek kendini sorumluluktan muaf tutmaya yönelik bu çaba, tarihin ve belleğin gaz lambasının ışığı karşısında çok da dayanıklı değildir. İkincisi, hükümet destekçisi çevreler ve basın, siyasi liderleri felaketin yaralarını saracak olan “ulusun kurtarıcısı” ya da “şefkatli babası” olarak sunma hevesindedir. Bu yazının konusunu oluşturan 1939 tarihli “Büyük Erzincan Depremi”, siyasal kültürle felaket arasındaki bu ilişkiyi takip edebileceğimiz tarihi örneklerden biridir. Bu örnekte madalyonun iki yüzünü de görebiliriz: Bir yanda yüksek riskli bir kent olduğu bilinmesine rağmen bu risk yokmuşçasına planlamalar yapılan bir kent, diğer tarafta felaket sonrasında kendini yeniden üretme gayretindeki lider kültü. Felaketin Öncesi: Riskli Ovada Nüfusu Artırmaya Çalışmak 1930-1932 yılları arasında Erzincan’da valilik yapmış olan Ali Kemali, kentle ilgili kapsamlı araştırmasını 1932’de Erzincan: Tarihi, Coğrafi, İçtimai, Etnografi, İdari, İhsai Tetkikat Tecrübesi başlıklı bir kitapta toplamış. Erzincan hakkındaki ilk kapsamlı çalışmalardan biri olan bu eserin yedinci bölümünün başlığı “Zelzeleler”. İstanbul Mektebi Mülkiye mezunu olan bu bürokrat Erzincan’ın depremlerle yüklü tarihinin gayet farkında. Cumhuriyet öncesinde 7 ile 9 şiddetleri arasında değişen çok sayıda depremin yaşandığı bir şehir Erzincan, Cumhuriyet döneminde de bu felaketleri yaşamaya devam edecek. Ali Kemali, eserinde deprem riskinin boyutunu “ lâkin zaman zaman vukua gelen hareketler o kadar anî, o derece şedit ve azim olmuştur ki, Erzincan bir beşik gibi tabiatın baziçei ihtizazatı olmuş, mes’ut ve bahtiyar yuvaların üstünde birdenbire kanlı ve feci harabeler yükselmiştir” (s. 219) sözleriyle anlatır. Ali Kemali’nin kitabının yayımlanmasından üç yıl sonra, 1935 tarihinde, devletin ilgili birimleri kent hakkında bir çalışma yapar ve “Erzincan Ovası: Islah ve Su Getirilmesi” başlıklı 60 sayfalık bir “umumi rapor” yazar. Otuzun üzerinde maddeden oluşan ve kentin “ıslah ve iskanının” hangi doğrultuda yapılabileceğini ele alan detaylı raporda ele alınmayan konu ise “zelzele” yani depremdir. Erzincan ovasının ıslahı, su getirmek, hastalıklarla mücadele, evlerin planı, köy planları, mekân, göç ve iskân politikaları ile nüfusu iyileştirmek ve çoğaltmak üzere planların yer aldığı bu kapsamlı metnin depremi ıskalaması ve de planların depremi hesaba katmadan yapılması dikkat çekici tabii. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı’ndan ulaşılabilecek raporda “[b]u verimli ovada” “nüfusun hiç olmazsa 30 bin miktarında tezyidi” yani arttırılmasına dair nüfusu artırmaya yönelik planlar yapılıyor. “Muhacirlerin getirilmesi” başlıklı bölümünde şunlar yazılmış: “Erzincan ovası hiç olmazsa 30 bin nüfusa ihtiyacı vardır. Bilhassa bunlar, getirilmesi irade buyrulan Poshoflular gibi enerjik adamlar olduğu takdirde harbi, muhacereti, bakımsızlık suretiyle bir yorgunluğu kiriftar olmuş yerli halk üzerinde iyi bir tesir uyandıracağı ve aralarına karışacakları halkı da suya alıştıracakları tabii görülmüştür.” ( CDAB / CA. 158- 110 – 1. 18.10.1935) . Deprem kenti değilmişçesine planların yapıldığı bu kent, söz konusu raporun yazılışından yaklaşık dört buçuk yıl sonra Türkiye tarihinin en şiddetli depremine uyanacaktır. Felaketin Sonrası: Yıkılmış Bir Kent ve Lider Kültünün İnşası Erzincan’da 27 Aralık 1939 Çarşamba gecesi saat iki dolaylarında 7,9 şiddetinde bir deprem gerçekleşir. Depremin sabahında Erzincan Valisi Başvekâlete çektiği telgrafta şunları yazar: “Bu gece saat iki raddelerinde çok şiddetli bir yer sarsıntısı oldu ve bu sarsıntıda hükümet konağı, ordu müfettişliği, ordu evi, postahane ve şehrin en sağlam binaları dahil olmak üzere bütün evleri ve dükkanları yıkılmıştır. Şehir baştanbaşa enkaz yığını halindedir.” ( CDAB / CA . 30.10.0.0. / 119.843.4. / 27.12.1939). Deprem sabahı Erzincan’dan Başvekalete çekilen ilk telgraf. Deprem çevre illerden öte Ankara’da dahi şiddetli bir biçimde hissedilmiştir ( Ulus, 28 I. Kanun 1938). Gazeteler depremi, “Erzincan vilayeti ile Kemah bir enkaz yığını halini aldı” ( Akşam , 28 Kanunuevvel 1938) manşetleriyle ülkeye duyururlar ve “Erzincan halkının mühim bir kısmı öldü” ( Akşam , 28 Kanunuevvel 1938) ifadeleri ile felaketin büyüklüğünü en açık şekilde aktarırlar. Depremden birkaç gün sonra Erzincan’a giden Son Posta yazarının şehre dair gözlemleri şu şekildedir: “Perişan bir halde trenden iniyorum. Etraftaki bütün evler bir yığın taş, tahta, toprak halinde. Aralardan tek tük çadırlar gözüküyor: İşte diyorlar, bütün Erzincan şu gördüğünüz halk! Bakıyorum, beş dakikada, teker teker sayabilirim hepsini. Başımı çeviriyorum. Üstüste konmuş insan cesedleri. Kaç tane? Her halde birkaç bin! Artık hassasiyetim uyuşmuyor. Gayri iradi yürüyorum. İstasyonun şark kısmını kaplayan geniş meydandayım. Allahım bu ne feci bir manzara? Yüzlerce, binlerce cesed, üstüste, yan yana konmuş. Birçok kadınlar, çocuklar, erkekler bir albüm yaprağı çevirir gibi cesedleri kaldırıp kaldırıp kendilerine ait olanları arıyorlar. Zaman zaman aradığını bulanların canhıraş bağrışmaları kulak zarlarını yırtıyor.” ( Son Posta , 4 İkincikanun 1940). Depremden kısa bir süre sonra kenti ziyaret eden isimlerden biri de İsmet İnönü’dür. Cumhurbaşkanı oluşunun ve milli şef ilan edilişinin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiştir. İnönü’nün Erzincan’a gelişi ulusal basında büyük bir yankı uyandırmış ve sonrasında depremzedeler ile olan temasları bugün hâlâ varlığını koruyan bir hafıza anıtına dönüşmüştür . Bugün Erzincan Valiliği’nin önünde bulunan bu anıt heykele kaynaklık eden hikâyenin video görüntülerine de sahibiz. Erzincan Valiliği’nin önündeki deprem anıtı. Erzincanlı depremzede bir kadının ağlayarak İnönü’ye sarıldığını gösteren meşhur fotoğraf ulusal basında manşetlere taşınır. Anıta kaynaklık eden fotoğrafın hikâyesi, Ulus gazetesinde yer alan “Milli Şefin Etrafında Toplanan Birlik” başlıklı köşe yazısında şu sözlerle aktarılır: “Felaketten sonra mustarip Erzincanlılar harabeler içinde dolaşırken her şeyini kaybetmiş ihtiyar bir kadın harabelerin enkazından yapılmış kulübesinden çıkarak Milli Şefe doğru yürüdü. Başını onun bağrına dayayarak ve ıstırap dolu gözlerini açtı ve yanık bir sesle “büyük babam, her şeyim mahvoldu, fakat sen yaşa” diye haykırıyordu. (…) Milli iradenin, Milli ruhun mümessili olan Milli Şefe karşı bu kadar candan ve hissi bir bağlılıkla en feci dakikalarda bile itimat gösteren bir milletin ruhi asaletine, yüksek enerjisine hayran olmamak mümkün değildir.” ( Ulus , 7 İkincikanun 1940). İnönü ile depremzede kadının bu karşılaşması bakanlar tarafından Meclise “evladını kaybeden ana kalbindeki onulmaz yaranın tesellisini Şefin aziz bağrında arıyor ve buluyordu. Memed de Şefin idi. Memedin anası da Şefin ve hepsi Milletin” sözleriyle taşınır. (TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: 6, Cilt: 8, İçtima: 1, 10.01.1940, s.39.) 1939 Erzincan depremi, doğa felaketlerinin öncesi ve sonrasıyla siyasal olaylar olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu deprem hem Cumhuriyet döneminin ilk ve en büyük ölçekli depremi hem de deprem-siyasal kültür ilişkisinin hâlâ güncelliğini koruyan yönlerini taşıyor. Depreme önlem almayan kent planları, liderlerin felaket sahasındaki siyasal performanslarının içinde kaybolur. Politikacının felaket karşısındaki zamanlaması “yangını ihbar etmek” konusunda başarısız olsa da iktidarını tanzim etme konusunda başarılıdır.

Zappa Zamanlar

Düzce Umut Evleri: Kiracı Hakları ve Katılımcı Sosyal Konut

Yazı: Sinan Erensü, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Şubat depremleri ve yarattığı yıkım hızla daha az konuşulur, daha az görünür olmaya devam ederken, yıkılan evlerin ve mahallelerin ayağa kaldırılması için verilen vaatlerin – seçimin de etkisiyle – sorunu hız ve maliyet ikiliği içine hapsettiğine şahitlik ediyoruz. Bu vaatlere bakacak olursak yeniden inşa günün sonunda merkezi hükümetin tüm imkânlarını seferber ederek halledebileceği bir organizasyon meselesi. İkna olduysanız, fazla kaygılanmaya gerek yok: Güçlü devletimiz ve onun kurumları hâlihazırda var olan inşaat ve kentleşme pratiklerinin bölgeye uyarlamaya ve bunu yaparken de maliyeti mümkün olduğunca az bir biçimde yurttaşlara yansıtmaya kadir. Siyasi partiler yeniden inşanın birtakım detaylarında ayrışsalar da esas olarak rekabet yurttaşı süreci en iyi hangi kadroların yürütebileceğine ikna etmeye odaklanıyor. Halbuki afetle mücadeleyi konu alan sosyal bilimler külliyatı bize yeniden inşanın ancak yerel topluluklarla birlikte yapıldığı ölçüde başarıya ulaştığını söylüyor. Yerel gerçeklikten kopuk, afet alanına kilometrelerce uzakta yapılan basmakalıp planlar ya gerçekleşemiyor ya da gerçekleşse bile sahanın asıl ihtiyaçlarına cevap vermekte yeterli olamıyor. Bu bağlamda yeniden inşayı belki de afet ile mücadelenin ilk aşamasını oluşturan arama-kurtarma çabalarından çok da farklı bir şekilde ele almamak gerekiyor. AFAD’ı sahada etkisiz kılan hantallığı ve merkezi yapısı idiyse benzer bir sorun merkezi olarak kurgulanan yeniden inşa süreçleri için de söz konusu olamaz mı? O hâlde yeniden inşayı yerel topluluklara daha fazla rol vererek, katılımcı bir şekilde düşünmek mümkün olabilir mi? 1999 Düzce depreminin ardından kiracı depremzedelerin mücadelesi sonucu vücut bulan Düzce Umut Evleri bu soruları cevaplamak için benzersiz bir imkân sunuyor. 12 Kasım 1999'da meydana gelen Düzce Depremi, bugünkü boyutlarıyla olmasa da, ciddi bir yeniden inşa ihtiyacını beraberinde getirmiş, ancak kiracı depremzedeler, hak sahipliği mülk sahipleri üzerinden tanımlandığı için kalıcı konut inşaatlarından yaralanamamışlardı. Çadır ve prefabrik yapılardan bir türlü kurtulamayan kiracı depremzedelerin bu durumu, 2003 yılında sağlıklı ve güvenli konut ihtiyaçlarını bir hak mücadelesi olarak kooperatifleşmeye dönüştürmelerine yol açtı. İmece Evleri 'nden ilham alarak kooperatifleşen kiracı depremzedeler kendilerine konut yapabilecekleri bir arsa tahsis edilmesini talep ettiler, bu taleplerini bir toplumsal harekete dönüştürdüler, Ankara’da oturma eylemleri düzenleyerek sıkıntılarını duyurmaya çalıştılar, barınma hakkının bir anayasal bir hak olduğunu ve bu hakkın kendilerini de kapsaması gerektiğini ifade ettiler. Düzce Umut Evleri. Kaynak: Mekanda Adalet Derneği Kiracı depremzedelerin talepleri zaman içinde doğrudan konut talebinden, kendi konutlarını inşa edebilmek için imkân ve kaynak talebine doğru evirildi. Uzun süren hukuki ve fiili mücadelelerin ardından, 2012 yılında TOKİ, Düzce'nin Beyköy ilçesindeki bugün Umut Evleri'nin yer aldığı arazinin Düzceli Evsiz Depremzedeler Kooperatifi'ne devrini onaylamak zorunda kaldı. Kiracı depremzedelerin bu zaferi Umut Derneği ve İstanbul’dan pek çok şehir planlamacı, mimar ve aktivistin katkı sunduğu Dayanışmacı Atölye gönüllüleri ile birlikte yürütülen benzersiz bir katılımcı tecrübenin de yolunu açmış oldu. Tüm kooperatif üyelerinin katıldığı anket uygulamaları, konut türleri ve sosyal alanların tartışıldığı atölye çalışmaları, büyük ölçüde imece usulü ve sponsorluk destekleri ile yürütülen inşa süreçleri sonunda yükselen Düzce Umut Evleri dünyanın en iyi on sosyal konut projesinden biri seçilerek 2017 World Habitat Awards (Dünya Habitat Ödülleri) finalisti oldu. 237 daireden oluşan Düzce Umut Evleri inşaat 2023 yılı itibarıyla tamamlandı, konutların iskân başvuruları yapılıyor ve tapular kooperatif üyelerine dağıtılıyor. Peki Düzce Umut Evleri bize afet sonrası yeniden inşa hakkında tam olarak ne anlatıyor? Bu tecrübeden çıkarmamız gereken ilk ders kiracı depremzedelere dair. Deprem sonrası güvenli konut stoğunun azalması ve pahalılaşması, ilk olarak alım gücü düşük olanları, yani kiracıları vuruyor, kiracılar uzun yıllar maddi güçlerinin yeteceği bir haneye erişemiyorlar. Dolayısıyla kiracıların durumunu sonradan değil, şimdiden düşünmek büyük önem arz ediyor. Çünkü depremzedeler arasında önemli bir yekûn oluşturan kiracılar kentsel sosyal hayatın önemli parçaları. Kiracıların da, kentlerin ev sahibi olan sakinleri gibi kalıcı göç etmemeleri, bölgede yaşamaya devam etmeleri kentlerin yeniden ayağa kalkması için oldukça önemli. Düzce Umut Evleri. Kaynak: Mekanda Adalet Derneği Düzce Umut Evleri tecrübesi kiracı hakları kadar katılımcı yeniden inşanın da değerini anlamamıza yardımcı oluyor. Büyük yıkım geride kalmaya, kentlerin tozu dumanı kaybolmaya, yeni şehirler yükselmeye başladıkça depremzedeler barınma hakkını çok daha kapsamlı bir biçimde tanımlama ihtiyacına giriyor, birbirinin aynısı evlerde, sosyokültürel alışkanlıklarına uymayan sitelerde yaşamak istemediklerini – haklı olarak – fark ediyorlar. Şubat depremlerinin vurduğu şehirler ve köyler pek çok mekânsal ve toplumsal farklılığı barındırıyor. Dini, coğrafi ve demografik farklar, kır-kent ayrımı, toplu yaşama dair alışkanlıklar, iklimsel değişkenler ve iklim değişikliğinin getirdiği sorunlar konut alanından beklentileri çeşitlendiriyor ve farklı barınma ihtiyaçlarını beraberinde getiriyor. Afetin getirdiği aciliyet ve güvenlik ihtiyacının yerini hızla huzur ve konfor arayışına bırakacağı bu aşamada katılımcı planlama önem kazanıyor. İnsanlar planlamasında söz sahibi oldukları yapılara daha sıkı bağlanıyor ve bu bağ toplumsal iyileşmeye katkı sunma potansiyeli taşıyor. Öte yandan katılımcı planlama toplumsal dayanışmanın da kapısını aralıyor. Bilim insanlarının, gönüllü öğrencilerin, sivil toplumun ve depremzedelerin yürüttüğü katılımcı planlama ve inşa süreçleri daha sağlıklı mekânlar, kendi kendine yeten dayanışmacı topluluklar ortaya çıkarıyor, saha ile uzmanlık arasında anlamlı ve uzun soluklu birlikteliklerin önünü açıyor. Bununla birlikte yeniden inşa faaliyetlerine demokratik bir imkân sunarken müteahhitlik tekelini kırıyor, yeniden inşa sürecine dahil olan aktörlerin sayısını artırıyor. Şubat depremi ile sarsılan milyonların tüm sorunlarının katılımcı süreçlerle çözülmesini beklemek elbette gerçekçi değil. Devasa yeniden inşa sürecinde kamunun iştirakinin olması kaçınılmaz. Ancak bu iştirak yurttaşı yalnız bırakmak yahut hakkını alabilmek için – tıpkı Düzce Umut Evleri örneğinde olduğu gibi – yıllarca mahkemelere mahkum etmek anlamına gelmemeli. Kamu kaynakları ve imkânlarının kullanımıyla katılımcı süreçleri bir arada yürütecek, yurttaşların katkısını hız, uzmanlık ve kaynak baskılarına feda etmeyecek yöntemler bulmak zorundayız. Sanılanın aksine kent tek elden tasarlanıp, inşa edilebilen bir yapı değil. Dünyanın en gözde ve sağlıklı kentlerinin iyi planlama, denetim ve yönetim kadar kendiliğindenliğe, yurttaş katılımı ve müdahalesine önemli ölçüde açık olagelmiş kentler olduğunu unutmamak gerekiyor. Yeniden inşayı “tekrar inşaat” şeklinde okumamak için mekanlarımız kadar hayatlarımızı ve toplumsal bağlarımızı da yeniden diriltmek katılımcı planlama imkanlarının önünü açmakla mümkün olacaktır.

Zappa Zamanlar

Türkiye’de Deprem Sosyolojisi Kitaplaşıyor

Yazı: Ulaş Sunata, BAUMUS ve BAU Sosyoloji Bölümü Depremi birbirini etkileyen ve belirleyen üç temel unsurla konuşabiliriz: yer, bina ve insan. Bu üçlü denklemin en kilit ögesi elbette insan. Sismik riski ölçen insan, binayı yapan insan, binanın içinde yaşayan insan… Beşerin bu kadar egemen olduğu bu denklemi biz sosyologlar neden yeteri kadar odağımıza alamadık diye sorarak başladım işe bizi derinden sarsan 6 Şubat 2023’teki iki büyük depremin ardından… Kimsenin değil hesap vermek, sorumluluğu dahi üzerine almadığı bu coğrafyada; bir sosyal bilimci, bir sosyolog olarak çuvaldızı kendime batırmayı tercih ederek kendime yeni bir görev edindim. İnsanın yaşamındaki her şeyin yerle bir olduğu bu zamanın bir toplumsal zihniyet değişimi sürecine çevrilmesine katkıda bulunmak istedim. Afetin bir kez daha felaket olmaması için hatalarla yüzleşip ders çıkararak yeni normlar, yeni yöntemler geliştirmeye bir nebze katkı sunmak adına deprem sosyolojisinin eksikliğini gidermek üzere kolektif bir çalışma planladım. 1999 depremi iki anlamda önemli bir milattı. İlki depremin akabinde sivil toplum yeni bir aktör olarak hayatımıza daha güçlü bir yerden giriş yapmıştı. İkincisi psikoloji disiplini temelinde deprem travması veya stresi ile baş etmek için bireysel çözüme yönelik önemli adımlar atılmıştı. Sosyologların ise bu süreçte biraz daha yavaş kaldıklarını düşünmüştüm. Bu kez sosyolojiyi daha etkin bir şekilde bilgi ve çözüm üretme sürecine dahil etmek için depremi odağına alan yeni bir akademik girişim oluşturmak gerekiyordu. Üniversite içinde açılacak bir dersin bu ihtiyaca karşılık gelmeyeceğini ve bir an önce bu alanda toplumsal fayda üretmek amacıyla Türkiye çapında örgütlenmek gerektiğine inandım. “Deprem bir doğa olayı olsa da bizim için toplumsal bir travmadır. Türkiye'de depremi ve ötesini anlamak, eleştirmek ve yeni oluş için deprem sosyolojisi gereklidir” diyerek akademiye bir kolokyum formatında yapılabilecek Deprem Sosyolojisi Açık Dersi çağrısında bulundum . Akademisyenlerden ve öğrencilerden yoğun ilgi geldi, Türkiye’den ve yurtdışından 700’ün üzerinde başvuru oldu. Konuyu odağına almışların ülkenin farklı yerlerinde veya yurtdışında olmalarından dolayı çevrimiçi yapmak daha uygundu. Hem teknik kapasite gereği hem de etkileşimli tartışma zeminini koruyabilmek adına katılımı 70 kişi ile sınırlandırdık. Farklı üniversitelerden akademisyenler, bağımsız sosyologlar, konuya değen diğer disiplinlerden ve sahada bilfiil çalışan uzmanlarla istişare ederek deprem veya genel olarak afet sosyolojisi alanında çalışan uzman kişilere ulaştım. Bu süreç sonunda farklı üniversite, sivil toplum kurumu ve meslek odalarından toplam 45 kişilik bir danışma ekibi ortaya çıktı. Hem mevcut literatürü konuşmamıza fırsat verecek hem de günceli geçmişiyle ve olası geleceğiyle ele alabilmemizi sağlayacak zamanı iyi kullanan bir formatla her hafta Perşembe akşamları iki saatlik toplam 10 haftalık bir tasarımla yola koyulduk. Her hafta üç davetli konuşmacı ve muhakkak bir saat soru-cevap ile toplantılarımız hâlihazırda devam ediyor. Deprem Sosyolojisi Açık Ders Programı'nın içeriğini oluştururken ilk başta yer bilimcileri de dahil etmeyi düşündük. Ama sonra silkelendim ve kendime geldim. Depremi jeolojik olarak açıklamak elbet gerekli ve mümkün, ki konu deprem olunca televizyon başta olmak üzere her yerde bilirkişi olarak karşımıza yerbilimciler çıkıyor. Söz en çok onlarda, ama onlar zaten söyleyeceklerini söylemişler. Yani, tam zamanını tam yerini tam büyüklüğünü söyleyemeseler de yaklaşık öngörülerde hep bulunmuşlar ve uyarılarını yapıyorlar. Nihayetinde diyorlar ki, Türkiye’de “depremler oldu ve olacak”. Sosyologlar olarak yerbilimcilerden aldığımız oldukça yalın bir bilgi: deprem bu coğrafyanın gerçeği. Bir afet olarak konuştuğumuz depremi en çok Afet Sosyolojisi altdisiplini altında çalışıyoruz. Ama elbette deprem kent sosyolojisi, çevre sosyolojisi, kültür sosyolojisi, siyaset sosyolojisi, duygu sosyolojisi, göç sosyolojisinin de konuları içine giriyor. Dolayısıyla açık dersimiz kapsamında depremlerin kültüründen siyasetine, kırılganlıklardan dayanışmaya, hafızadan “normalleşme”ye, depremde nüfus değişiminden mekân boyutuna bugüne kadar yapılmış sosyolojik çalışmaları konuşuyoruz. Deprem Sosyolojisi için Şehir ve Bölge Planlama, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Eğitim Bilimleri, Hukuk ve İletişim ve Habercilik alanları da çok önemli. Bu anlamda şehir plancılarının şimdiye değin yaptıkları çalışmaları da konuştuk, depremde çevre, göç ve yaşanabilir kentler başlıklarını da. İnsanı içinde yaşadığı binasıyla düşünebilmek için inşaat mühendislerinden ve mimarlardan yardım istedik ve şantiye içindeki toplumsal ilişki ağlarından, depreme dayanıklı yapılarda mimarın rolünden kentsel dönüşüme yeni kent hareketlerine birçok meseleyi irdeledik. Depremin yönetişimi, kamu ve yerel yönetimlerin depreme yaklaşımları konularımız arasındaydı. Ayrıca deprem bölgesinde haberciliğinin dününü ve bugününü tartışırken depremi çerçevelemenin imkânlarını ve sınırlarını konuştuk. Her depremde imdada yetişen sivil toplumu aktörlerini de farklı boyutlarıyla değerlendirdik. Risk yönetimi ve müdahalenin arama kurtarma ve insani yardım bileşenlerine dair özel bir oturumumuz da olacak. Dersleri kayda almayı ve daha sonra paylaşmayı planlamıştık. İlk dersin sonunda birkaç kişiden gelen öneriyle dersleri deşifre etmeye, ilgili konuşmacıların referanslarıyla birleştirerek nihai olarak kapsamlı bir Deprem Sosyolojisine Giriş kitabı oluşturmaya karar verdik. Tüm bu süreçte teknik ve idari olarak işleri Bahçeşehir Üniversitesi Göç ve Kent Çalışmaları Merkezi (BAUMUS) ekibi yürütüyor. Umarız kolektif toplantılarımız tamamlandıktan sonra hızlıca bu işe yoğunlaşacağız ve kısa sürede bu kitabı öğrencilerle ve okurlarla buluşturmak için çalışacağız.

Zappa Zamanlar

Boğaziçi Dik Duruyor

Boğaziçi Üniversitesi'ne yönelik saldırı bütün hızıyla devam ediyor. Türkiye’nin çok iyi olan bu üniversitesinde taş üstünde taş kalmasın isteniyor. Her gün bir öncekinden daha sert siyasi gelişmelere, haksız uygulamalara, yıkımlara sahne olan Türkiye gündeminde Boğaziçi Üniversitesi’nde olup bitenler de gündelik olaylar arasına girdi. Evet her gün Boğaziçi’nin bir taşının daha sökülüyor olması vaka-i adiye hâline geldi belki ama bu saldırıya karşı verilen mücadele ve direniş de bitmek bilmedi. Biz bu satırları yayına gönderirken direniş 119. haftasını ve 831. gününü geride bırakmıştı. Bu süre zarfında öğretim üyeleri 568 gün (yani her iş günü) öğlen saat 12.15’te Güney Meydan’da, cüppelerini giyip rektörlük binasına sırtlarını dönerek ellerinde “kabul etmiyoruz”, “vazgeçmiyoruz” yazan pankartlarla 15 dakikalık sessiz bir nöbet tuttular. Bu sessiz nöbet her öğlen uzun bir alkışla bitti. Kar, kış, yağmur, çamur, sıcak, soğuk demeden, bazen on, on beş bazen de iki yüzden fazla hoca dimdik ayakta durdu ve durmaya da devam ediyor. Bu nöbet, direnişin sembolü hâline geldi gelmesine ama mücadele nöbetten ibaret değildi elbette. Mezunlar da aktif bir şekilde hocalara destek verdiler. Nöbetlere katıldılar, yazdılar çizdiler, gazetelere, ilan panolarına ilanlar verdiler, davalar açtılar. Bu desteğin en somut ve güncel örneklerinden biri olarak mezunların yaptığı Ayakta Kal Boğaziçi başlıklı web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Öğrenciler de ağır sonuçları göğüsleyerek yazdı çizdi, yürüdü toplandı. Yapılan haksız uygulamalardan topyekûn mağdur olan öğretim üyeleri davalar açtı, bildiriler yayınladı, imza kampanyaları düzenledi ve yine aralarından bazıları ağır sonuçları göğüsledi. Günümüz dünyasında bu kadar uzun soluklu ve sürekli bir mücadele veriliyor olması başlı başına çok önemli ve Türkiye’de sosyal hareket ve mücadeleler tarihine geçecek nitelikte. Bu süreçte hocalar olarak nöbet kadar düzenli yaptığımız bir eylem de yazmak ve konuşmak oldu. Bize açılan her mecrada dilimiz döndüğünce bu saldırının Boğaz’a nazır ayrıcalıklı sanılan bir üniversiteye yönelik bir saldırı olarak düşünülmemesi gerektiğini, Türkiye’de üniversite kurumunun kendisine yönelik bir saldırı olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu çabanın bir parçası olarak dünyanın en saygın ve etkisi en geniş dergilerinden biri olan Nature grubunun Nature Human Behaviour dergisinde Boğaziçi direnişi konusunda bir yazı yayımlandı. Yazının yazarları Bilgisayar Mühendisliği’nden Lale Akarun ve Sosyoloji’den Biray Kolluoğlu (evet, Zappa Zamanlar ekibinden Biray). Okumak isterseniz geçen hafta bu yazının Türkçe çevirisi de taze çıktı. Yazıda kültürel hegemonya ve kültür savaşı öne çıkan kavramlardan: Yirmi yıllık kesintisiz iktidarın ardından siyasi güç yeni İslami elitlerin eline geçti. Bugün, bazılarının ‘İslami sermaye’ olarak adlandırdığı yeni İslami ekonomik elitler de başarılı bir şekilde yaratıldı. Başarısız olduğunu itiraf etme ya da hayal kırıklığını dillendirme alışkanlığı pek olmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bile dile getirdiği gibi, bu elitler henüz kültürel hegemonya kurabilmiş değiller. Erdoğan son yıllarda defalarca kültür alanında başarısız olduklarını söyledi. Hükümet bunu düzeltmek için eskiyi yıkıp yeni bir kültür inşa etme sürecinde. Laik eliti tahtından indirmeyi ve yeni bir elit ile yeni bir kültür yaratmayı hedefliyorlar 5 . Bu iddialı projenin izleri her biri şiddetli mücadelelere tanık olan sanat, medya, kentsel mekanların tasarımı ve genel olarak kültürün hemen her alanında sürülebilir. Ancak bu kültür savaşı en acımasız şekilde eğitim alanında yaşanıyor. Akarun ve Kolluoğlu yazılarının son paragrafında bu saldırının küresel izdüşümlerine işaret ediyor ve başka ülkelerdeki meslektaşlarına dayanışma çağrısında bulunuyorlar: İstanbul'da bir üniversitenin yok edilişinin öyküsü neden önemli? Boğaziçi'nde yaşananlar başka bir yerde tekrarlanamayacak kadar hoyrat görünebilir. Ancak, kurumsal özerkliğin erozyona uğraması ve bunun sonucunda üniversitenin yok olması, dünya çapında çeşitli biçimlerde kendini gösteriyor. ABD'de eleştirel sosyal bilimlerin bütçelerinin erozyona uğraması, Macaristan'da Central European University'nin kaderi ve Zimbabwe'de devlet başkanlığının devlet üniversitesi yönetimleri üzerindeki kontrolü aynı sürecin parçaları. Modern bir kurum olarak üniversite sadece piyasanın değil, siyasi güçlerin de saldırısı altında ve büyük ve asi gelgitlere karşı mücadele ediyor. Bu nedenle, Boğaziçi'nde kabullenmeyen ve pes etmeyen öğretim üyeleriyle ittifak yapmak, bir kurum olarak üniversiteyi savunmak için bir destek eylemine katılmak demek aynı zamanda.

Zappa Zamanlar

Zamane İstanbulları ve Kırık Tahayyüller

Pera Müzesi’ndeki Zamane İstanbulları sergisi çok yakında (30 Nisan’da) bitecek. Hararetle tavsiye ettiğimiz bu serginin bitmesine sayılı gün kalmışken zappalamak istedik. 11 fotoğrafçının işleri var sergide. Küratörler Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler. Sergi kataloğundaki sunuş yazılarında da belirttikleri gibi bu sergi şimdiye kadar yapılmış birçok fotoğraf sergisinde karşımıza çıkan zamane İstanbul’unun bizi kendine bakmaya çağırması, belki de mecbur bırakmasının en son tezahürü. Zamanlar değişiyor ama dönüp dönüp zamane İstanbul’una bakma isteği baki kalıyor. Gezi’den göçe, kanal İstanbul’un güzergâhından İstanbul’un artık akmayan dere yataklarına, gecesinin derinliklerinden gündüz gözüyle karşılaştığımız garipliklerine kadar türlü çeşit hâlleriyle İstanbul karşımıza çıkıyor sergide bu 11 sanatçının işleriyle. Zamane İstanbulları Sergisi’nin websitesinden . Akyüz ve Darendeliler sanatçıların işleri üzerine düşünmek ve yazmak üzere yedi akademisyen, araştırmacı ve edebiyatçıyı da serginin bir parçası yapmışlar. Aralarında ekibimizden Biray’ın da bulunduğu bu 7 kişi, yazılarıyla hem sergiye hem serginin kataloğuna katkıda bulunmuşlar. Sanat, akademi ve düşün dünyası arasında giderek daha çok sayıda pencerenin açıldığı zamanlardayız. Bu sergiyi de bu minvalde yeni bir pencere, taze bir birlikte düşünme çabası olarak görmek mümkün. Biray katalogdaki yazısında Osman Bozkurt ve Ali Taptık’ın fotoğraflarının zamane İstanbul’unda görünür kıldığı boşluk, yalnızlık ve eğretiliğe dikkat çekiyor. 19. yüzyılda hayal edilen şehir ve şehirlilik anlayışının günümüzdeki geçerliliğinin sorgulanması, Biray’ın yazısının öne çıkan diğer temaları arasında: Bozkurt ve Taptık’ın fotoğrafları şehirlilik tahayyülünün imkânları ve imkânsızlıkları arasına sıkışmış olma hâlimize işaret ediyor. Nasıl bir sıkışma bu? Yukarıdaki paragraflarda anlatmaya çalıştığım gibi 19. ve 20. yüzyılın önemli bir kısmında şehrin imkânları üzerine düşündük: Farklı olanla karşılaşmalarla düşüncemizi ve gücümüzü genişletebilmek. Bu karşılaşmalarla kamusalı yaratmak. Küçük, kapalı cemaatlerde tanınır, bilinir olmanın yarattığı baskıdan kurtularak, tanımadığımız insanların arasında özgürleşmek. Dolaşımda olan fikirlere ve şeylere rahatça ulaşarak daha geniş dünyalara açılabilmek… Ama bir süredir de, belki yarım asırdan fazladır, şehrin imkânsızlıkları üzerine düşünüyoruz daha çok. Birbirinden sınıfsal veya kimliksel olarak farklı grupların kendi (kapalı) alanlarına çekilmesi. Sokağın, meydanın yok olması ve kamusal mekânın daralması. Dolaşımdaki tıkanıklıklar ve bunların zorlukları. Uzmanlaşmanın getirdiği yabancılaşma ve yalnızlaşma. Bizi bu imkânlar ve imkânsızlıklar arasına sıkıştıran, bir anlamda bu cenderede düşünmeye zorlayan ne? Böyle açmazlar karşısında yapılabilecek şey, bizi bu açmazlara sıkıştıran varsayımlarımızı sorgulamak olabilir. Geçmişte kurulan hayalleri, yani hâlâ şehirlere ve şehirli hayatlarımıza bakışımızı belirleyen şehirlilik tahayyülünü bir kenara bırakma zamanı geldi mi? Değişim bu kadar hızlı ve güçlüyken geçmişi korumaya çalışmaktan vaz mı geçmeliyiz? Sokakların kaybolduğu, Adalet Sarayları’nın önündeki beton denizlerin buluşma yeri hâline geldiği, millet bahçelerinin kamuyu şekillendirdiği şehirlerde kamusal alan diye ısrar etmeyi bırakmalı mıyız? Dijital kanalların fikirlerin dolaşımını sonsuz kolaylaştırıp hızlandırdığı günümüzde eleştirel bakışın genele yayılmak yerine eko çemberler içine sıkıştığını (yankı odalarına hapsolduğunu) teslim ederek akışkanlığın artmasının bizi daha iyiye götüreceği varsayımını sorgulamalı mıyız? Uzak diyarlardan gelen şeylerin şehirlerde daha da etkin biçimde dolaşıma girmesinin yarattığı toplumsal ve çevresel sorunları ciddiye alarak şehirleri şeylerin akışkanlığını kolaylaştıran mekânlar olarak düşünmekten vaz mı geçmeliyiz? Bu açmazın sıkışıklığında düşünmeyi bıraktığımızda farklı bir kamusallık, kapsayıcı bir özgürlük, dolaşımın sınırlarının genişlemesine değil de paylaşımın adil ve sürdürebilir olmasına odaklanan yeni hayaller kurmaya başlayabiliriz belki; yeni bir şehir ve şehirlilik tahayyülü. Zamane İstanbulları Sergisi’nin websitesinden . Her hâliyle elinizden kaçan, "hah, şu" dediğinizde başka bir yüzüyle karşınıza çıkan bu şehre dair kaçırılmaması gereken bir sergi düzenlemiş küratörler Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler’in kataloğun sunuş bölümündeki sözleriyle bitirelim: “Aslında hepsi de kendi başlarına birer sergi olabilecek yoğunluktaki işlerden oluşan Zamane İstanbulları, işlerin bütününe dair fikir vermeyi hedefleyen çaptaki seçkiler ve sunumlarla, içinde pek çok sergiciği barındıran ve bu sergicikler yan yana geldiğinde de anlamlı bir bütünlük oluşturabilmeyi arzulayan bir sergi. Tıpkı bünyesinde farklı katmanlarda farklı kentleri barındıran, herkes için farklı bir anlam ve tahayyül yaratan bir 'üst' kent olan İstanbul gibi…”

Zappa Zamanlar

Dimyat’a Pirince Giderken…

Çin’deki yemek pratikleri üzerine yazılmış en iyi kitapların başında E. N. Anderson’un The Food of China (“Çin’in Yemeği,” 1988) adlı kitabı gelir. Bu kitap aynı zamanda 1980’lerde sosyal bilimcilerin ve tarihçilerin yeme-içmeyle ilgili konularına artan ilgisinin ilk örneklerindendir. Anderson kitabında beklenebileceği üzere pirincin özellikle Çin’in güneyindeki kültürel ağırlığının altını çizer: Herkesin zihninde Çin ile en çok ilişkilendirilen yiyecek elbette pirinçtir. Güney Çin'de, Doğu Asya'nın çoğunda olduğu gibi, chih fan (pirinç yemek) ifadesi aynı zamanda basitçe "yemek" anlamına gelir ve fan (pişmiş pirinç, pişmiş tahıl) kelimesi de sadece "yiyecek" anlamına gelir. Bütün gün pirinç yemeyen bir güneyli, çok miktarda atıştırmalık tüketmiş olsa da, hiç yemek yemediğini söyleyecektir. Pirinçsiz bir yemek, yemek değildir. (139) Öyle ki sıradan bir yemekte illa ki pişmiş pirinç ve onun üzerine konan “ sung (fan) ” vardır. Kantonca’da sung “pirincin üzerine konan yemek” anlamına gelir. Yani esas yemek pirinçtir, diğerleri de bir çeşit garnitür… Çinlilerin pirinç sevdasından oldukça etkilendiği anlaşılan Anderson’a göre pirinç aynı zamanda “insan ırkı tarafından bilinen en yararlı bitkidir”: Dünyadaki insanların neredeyse yarısının temel gıda maddesi, aynı zamanda hayvanlar için bir yem ve sazlık, sandal yapımı, yakıt ve diğer endüstriyel kullanımlar için üstün bir saman kaynağıdır. Pirinç üretimi bugün ne durumda? Dünyada milyarlarca insanı doyuran bu temel gıdaya bakış son yıllarda bir hayli değişmeye başladı. Geçen haftalarda The Economist’te çıkan “küresel pirinç kriziyle” ilgili haber hem pirinç severleri hem de Anderson’u üzecek nitelikteydi. Bu habere göre dünyada pirinç üretimi son yıllarda ciddi oranda düşme eğiliminde. Çin’in yanı sıra Asya’da ve Afrika’da pek çok ülkenin temel besin maddesi olduğu için önümüzdeki yıllarda pirince talebin daha da artması bekleniyor, bu nedenle bu tabii ki kaygı verici bir gelişme. Pirinç üretiminin azalmasında şehirleşme ve sanayileşme epey pay sahibi. Bu süreçler pirinç üretimine ayrılan alanların azalmasını beraberinde getiriyor. Ayrıca aşırı ilaçlamanın, gübrelemenin ve sulamanın toprağa ve yeraltı su kaynaklarına çok olumsuz etkileri var. Ve tabii ki hemen her tarım kolunda olduğu gibi küresel ısınmanın bu gidişattaki sorumluluğu büyük. Pirinç ani hava değişikliklerine karşı özellikle hassas ve bugün küresel ısınmanın etkisini en çok gösterdiği yerler arasında pirinç yetiştirilen bölgeler de var: Geçen yıl dünyanın en büyük pirinç ihracatçısı olan Hindistan'da düzensiz muson yağmurları ve kuraklık, hasadın azalmasına ve ihracat yasağına yol açtı. Dördüncü büyük ihracatçı Pakistan'daki yıkıcı seller, pirinç hasadının yüzde 15'ini yok etti. Yükselen deniz seviyeleri, Vietnam'ın "pirinç kasesi" olan Mekong Deltası'na tuz sızmasına neden oluyor. Pirinçle ilgili kötü haberler bununla da bitmiyor. Pirinç üretimi aynı zamanda küresel ısınmayı artıran hatırı sayılır etkenler arasında. Yani pirinç Anderson’un söylediği kadar insanlığa “yararlı” bir bitki olmayabilir: Çeltik ekimi toprakları oksijensiz bırakarak metan yayan bakterileri çoğaltır. Sığır eti hariç tüm gıda ürünlerinden daha büyük bir sera gazı kaynağıdır. Emisyon ayak izi havacılığınkine benzer. Ormanlık alanların çeltik tarlasına dönüştürülmesini -ki Madagaskar'ın yağmur ormanlarının çoğunun kaderi- sayarsanız, bu ayak izi daha da büyüktür. Bir de iklim değişikliği ile mücadelede adeta cezalandırılan pirinç üreticileri var. İklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden Bangladeş’te iklim değişikliği ile mücadelede görece başarısı ispatlanan sürdürülebilir pirinç tarımı yerini yüksek gelir getiren endüstriyel karides üretimine bırakıyor. London School of Economics’ten Kasia Paprocki ’nin iki yıl önce çıkan kitabı Threatening Dystopias tam da bu çelişkiye bakarken pirinci yine dünyanın en kalabalık ve yoksul ülkelerinden birinde sosyal gerilimlerin merkezine yerleştiriyor. Beyaz pirincin sağlık üzerine etkilerine ise bu yazıda hiç girmeyelim isterseniz, durup dururken pilavdan soğumanın bir alemi yok… Ha, bu arada, hâlâ Dimyat’a pirince gidiliyor mu diye merak edenler için, Dimyat Mısır’ın en çok pirinç yetiştirilen bölgesi olma özelliğini koruyor . Ama oralarda da sürdürülebilir pirinç üretimi benzer tehditler altında…

Zappa Zamanlar

Yine Seller, Bu Sefer California’da

12 Mart tarihli Kayıp ve Hasar başlıklı yazımızda artan sel ve kuraklık ilişkisine değinmiş, dünyadan birçok örnek vermiştik. Bu örneklerden birisi ABD’nin hem nüfusu hem de ekonomisiyle en büyük eyaleti olan California’dan idi. California o zaman tarihi kuraklıkla mücadele ederken bir yandan da miktarı ve döngüsü eskiye göre değişen yağışların yarattığı selle ve diğer sorunlarla uğraşıyordu. Yazı yayımlandıktan hemen sonra California yine tarihi ölçekte sıra dışı yağışlar aldı. Eyalet genelinde olağanüstü bir kar yağışı normalde kar yağmayan bölgeleri bile etkiledi. Eyalet hâlâ kar almaya devam ederken geçen hafta itibariyle kar birikimi normalin yüzde 236 üstüne çıktı. Eyaletin su rezervleri çoktan doldu. Bu birikimin eyaleti esir alan kuraklığa geçici olsa da çare olacağı düşünülüyor. Öte yandan aşırı yağış yine bir dizi sele neden oldu. Yüz yıl önce kuruyan Tulare Gölü tekrar ortaya çıktı . Ancak California’nın, hatta ABD’nin ve dünyanın en büyük tarım havzalarından biri olan Central Valley (Tulare Gölü bu alanın güney ucunda bulunuyor) çoktan yapılaşma ve tarıma açılmıştı. Dolayısıyla yağışlar kuraklığa çare olduğu kadar bölge halkının yaşamını tehdit eden bir sel felaketine dönüştü. Bu sel çoktan bölgede büyük zarara yol açmışken dağlarda biriken karın önümüzdeki haftalarda erimesiyle yeni bir sel dalgası bekleniyor. Tarihin en kuru üç yılından sonra karşı karşıya kalınan bu tehlikenin ne kuraklığın ne de selin bittiği bir ortamda yaşanıyor olması iyiden iyiye manidar. Belki daha da endişe verici olan, iklim değişikliği nedeniyle bu döngülerin artık normalleşmesi ve bu ani hava değişikliklerine artık pek kimsenin şaşırmaması...

Zappa Zamanlar

Mecliste Bu Hafta #23

TBMM Seçime gidilen bu yıl belki de yasama döneminin en yoğun yasama faaliyetlerinin yaşandığı yıldı. İktidarın verdiği teklifler her hafta birer birer kabul edilirken diğer yasama dönemlerinde olduğu Meclis çoğunluğu nedeniyle muhalefet gruplarının verdiği teklifler komisyonlardan çıkarılmadı ve birçok araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. Son birkaç haftalık zaman dilimi içerisindeki gündem seçim tatili sebebiyle bu yılkinden bile yoğundu. Seçim öncesi bu son haftada da tempo korundu ve bir kanun teklifi kabul edilip kanunlaşırken bir olağanüstü hal cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve iki adet uluslararası anlaşma da Mecliste kabul edildi. Ayrıca tamamlanan bir araştırma komisyonu raporu da Genel Kurula sunuldu. Organize Sanayi Bölgeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Teklifi Teklifin genel gerekçe bölümünde ilk sırada yer alan ifadelere “yeşil organize sanayi bölgeleri” kurulması amaçlanan bu teklif 25 maddeden oluşuyor. Bu 25 maddeyle ise 10 farklı kanunda değişiklikler yapılması öngörülmüş. Teklifte vakıflar gibi organize sanayi bölgeleriyle alakası olmayan konularla ilgili de çeşitli düzenleme mevcut. İktidarın alışkanlık haline getirdiği bu yöntemle ilgili gerek komisyon raporunda yer alan muhalefet şerhlerinde gerekse de Genel Kurulda teklife ilişkin konuşmalarda birçok eleştiri mevcut. Bu eleştirilere göre farklı komisyonlarda incelenmesi gereken birçok madde ya o komisyona gitmiyor ya da gitse tali komisyon olunduğu gerekçesiyle “oldu bitti” tarzı bir işleyişle komisyondan geçirildiği ifade ediliyor. Hem teklifte yer alan maddeler sebebiyle hem de torba teklif tarzı kanun yapımı sebebiyle teklife CHP, İYİ Parti ve HDP Gruplarından ret oyu geldi. Teklifin dikkat çeken bazı maddeleri ise şöyle; Madde 19 : Teklifin konusundan tamamen bağımsız bir şekilde torbaya girmiş olan bu maddede kültür varlıkları ve mazbut vakıflarla alakalı düzenlemeler yapılırken bu maddeyi teklifin en dikkat çeken maddelerinden biri olarak tanımlayabiliriz. Maddeyle vakıf yoluyla meydana gelmiş olup başka tüzel kişilerin mülkiyetine geçmiş kültür varlıklarının mazbut vakfına devrolunacağı hükmü genişletiliyor. Büyükşehir belediyeleri eski düzenlemede yer almazken yeni düzenlemede onlar madde kapsamına alınıyor. Muhalefet şerhlerinde yer alan ifadelere göre özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi mülkiyetinde olan Galata Kulesi ve Hidiv Kasrı gibi kültürel varlıkların mazbut vakıflar yoluyla İstanbul Büyükşehir Belediyesinin elinden alınmak istenmesi sebebiyle böyle bir düzenleme yapılmış. Madde 4,6 : Bu maddelerle “yeşil OSB” tanımı mevzuata giriyor. Tanıma göre : Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınının belirlediği kriterler çerçevesinde Türk Standardları Enstitüsü tarafından sertifikalandırılan Organize Sanayi Bölgeleri bu tanım kapsamında yer alacaklar. Ayrıca Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca verilen kredilerde Organize Sanayi Bölgelerinin “Yeşil OSB” olmaya yönelik projeleri öncelikli hale gelmesi öngörülmüş. Madde 14 : Bu maddeyle Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının izniyle olmak üzere BOTAŞ harici doğal gaz ithalatı yapılabilmesi düzenleniyor. 126 Sayılı OHAL Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Depremden etkilenen bölgelerde yeniden yapılaşma ve iskan politikalarıyla ilgili düzenlemelerin yapıldığı OHAL Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi 5 Nisan’da Mecliste kabul edildi. Anayasaya aykırılık iddialarının olduğu görüşmelerde usulle ve Anayasaya uygunluk denetimiyle ilgili de birçok tartışma yaşandı. Özellikle maliye bölümünden mezun AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ile Anayasa Hukukçusu CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Özden Kaboğlu arasında uzun yıllar unutulmayacak bir tartışma yaşandı. CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Özden Kaboğlu – Bu çok önemli konudur Sayın Başkanlar, Değerli Grup Başkan Vekilleri; ilktir, böyle bir şeye ilk kez tanık oluyoruz. Ya 19 CBK’yi birlikte görüşmek lazım ilgili komisyonlarda veyahut bunun geri çekilmesi lazım çünkü bugün burada alınacak karar içinden çıkılması mümkün olmayan birçok anayasal sorunu beraberinde getirecektir. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş – Bu, Cumhurbaşkanı kanun hükmünde kararnamesi Anayasa 119’a göre alınmış bir yetki “Anayasa’ya aykırıdır çünkü kanun var.” diyor; Allah rızası için hocam, yapmayın, iyi ki ben sizin talebeniz değilim. Anayasa açıkça ve net bir şekilde Cumhurbaşkanlığı olağanüstü hâl kararnamelerinin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez diyor. CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel – Anayasa hukukuna katkılarından dolayı geçen sene Fransa’nın 1803 yılından beri verdiği “Legion d’honneur” unvanına sahip bir kişiye, dünyada karşılaştırmalı Anayasa hukuku konusunda en marka isimlerden birisine o kürsüden “Efendim, iyi ki ben sizden ders almadım.” demişseniz iyi ki siz o sınıflarda olmamışsınız, olsaydınız da anlamazsınız derdim. Yapılan bu tartışmaların ardından OHAL Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Mecliste AKP ve MHP Grubu oylarıyla kabul edilirken CHP, İYİ Parti ve HDP Gruplarından kararnameye ilişkin ret oyu geldi. Kabul edilen bu kararname belki de Türk Anayasa Hukuku açısından bir örnek olacak. Uluslararası Anlaşmalar 5 Nisan’da iki adet de uluslararası anlaşmaya ilişkin uyguluk kanunları Mecliste gündeme gelip kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Askerî Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi Sürücü Belgelerinin Karşılıklı Olarak Tanınması ve Değişimine İlişkin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İtalyan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi Araştırma Önergeleri 1 - Karadeniz Bölgesi’nde ve Trabzon ilinde deprem riskinin araştırılması konuyla ilgili gerekli tedbirlerin alınması ve yaşanması muhtemel depremin olumsuz etkilerinin en aza indirilmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Trabzon Milletvekili Hüseyin Örs tarafından verilen önerge 3 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 2 - Kur korumalı mevduatın bütçeye getireceği yükün önlenmesi için alınacak tedbirlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 3 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 3 - Tapu Kadastro verilerinin satıldığı iddiaların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel tarafından verilen önerge 3 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 4 - Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar hariç, 31/12/2022 tarihine kadar memurlara ve diğer kamu görevlilerine verilmiş olan disiplin cezalarının affedilmesi için yapılması gerekenlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Adana Milletvekili İsmail Koncuk tarafından verilen önerge 4 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 5 - İmar aflarının yaratacağı sonuçların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Adana Milletvekili Tulay Hatımoğulları Oruç tarafından verilen önerge 4 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 6 - Yükseköğretim kurumlarında yaşanan tüm sorun ve mağduriyetlerin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel tarafından verilen önerge 4 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 7- AFAD’ın liyakatli kadrolar ile kuruluş amacına ve ilkelerine uygun, güvenilir, tarafsız ve şeffaf bir kurum hâline gelmesi, kamuoyunda oluşan güvensizliğin yeniden tesis edilerek güven sağlanması, yaşanmış ve yaşanacak olan olası mağduriyetlerin önlenmesi ile ülkemizde yaşanması muhtemel afet dönemlerinde risk ve kriz yönetiminde etkin olabilmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş tarafından verilen önerge 5 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 8 - AYM üzerindeki yürütme baskısının önlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 5 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. 9 - Kamu bankalarının işlemlerine yönelik iddialar konusunun araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat tarafından verilen önerge 5 Nisan’da TBMM Gündemine geldi. Kapanış Ülkede yaşanan felaketler, krizler ve hükümetin seçmen odaklı yasama faaliyetlerinin gölgesinde geçen bu yoğun yılın seçime kadarki kısmını geride bıraktık. Her hafta milyonlarca insanı birinci elden etkileyen teklifler kanunlaştı, muhalefet gruplarınca verilen yüzlerce araştırma önergesi reddedildi. Toplamda 23 haftalık bu süreçte Meclisleri takip edip siz okurlarımız bilgilendirmeye çalıştık. Bu yılın Türkiye Büyük Millet Meclisi ve İstanbul-Ankara-İzmir Büyükşehir Belediye Meclislerinin faaliyetleri Türkiye’yi, günlük hayatlarımızı ve seçimleri nasıl etkileyecek hep birlikte önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Parlamento

Mecliste Bu Hafta #22

TBMM Seçime giden bu yılda yasama faaliyetlerinin geçtiğimiz yıllardan daha süratli bir şekilde gerçekleştiğinden bahsetmiştik. Seçmenlerin sandıklara gitmesine yaklaşık bir buçuk ay kalmışken bu hafta TBMM’de yılın muhtemelen en yoğun gündemi vardı. Kabul edilen üç kanun teklifi ve üç uluslararası anlaşmanın yanında reddedilen birçok araştırma önergesi TBMM Gündemine geldi. İcra ve İflas Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Kamuoyunda “7. Yargı Paketi” olarak adlandırılan İcra ve İflas Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi 28 Mart’ta yapılan oylamayla Mecliste kabul edilip kanunlaştı. Yürürlük maddeleri dahil 48 maddeden oluşan teklif ile toplamda 21 farklı kanunda değişiklik öngörülüyor. İktidarın en büyük kanun yapma pratiği haline gelen bu çok maddeli ve birçok kanunu etkileyen tekliflere ilişkin muhalefet gruplarının ilk yorumu her zamanki gibi bu metodun kural değil istisna olması yönündeydi. Buna rağmen teklife Meclisteki hiçbir milletvekili tarafından ret oyu verilmedi ancak HDP grubundan oy kullanan vekiller “çekimser” kaldılar. Teklifte konut haczi, avukatlıklar için çeşitli destekler, noterlere verilen yeni yetkiler, anne mahkumların bakıma muhtaç çocukları için çeşitli düzenlemeler yer alıyor. Teklifin dikkat çeken bazı maddeleri ise şu şekilde: Madde 15 : Bu maddeyle noterlere tanık dinleme yetkisi verilmesi düzenleniyor. Teklifin en dikkat çekici kısmı olan madde aslında Türk Hukuku için farklı bir önem arz ediyor çünkü yargı yetkisi Anayasada bağımsız ve tarafsız mahkemelere bırakılmıştır. Maddeye muhalefet gruplarından gelen itirazlar da bu yönde oldu, maddenin Anayasaya aykırı olduğundan hem komisyonlar raporlarında hem TBMM Oturumlarında sık sık bahsedildi. Madde 25 : Bu maddeyle bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kesin nitelikteki kararlarına karşı Cumhuriyet başsavcılığınca sanık aleyhine itiraz edilebilmesi için yeni bir şart ekleniyor. Artık bu yolun kullanılması için kararı etkileyecek nitelikte esaslı bir hatanın bulunması hususu zorunlu hale getiriliyor. Madde 26 : Bu maddeyle on yıldan az ceza almış annelere, engelli veya 18 yaşından küçük hasta çocukları var ise, cezalarını bir yıla kadar erteleme hakkı tanınmış olup erteleme süresi her defasında altı ayı geçmemek üzere en çok dört kez uzatılabiliyor. Madde 27 : Bu maddeyle hükümlüler için uygulanan rehabilitasyon prosedürlerine ilişkin yeni bir düzenleme öngörülüyor. Madde bağımlısı olduğu tespit edilen hükümlülerin ceza infaz kurumlarında kaldıkları süre içinde gerçekleştirilen rehabilitasyon ve tedavilerinde programlarının başarılı olabilmesi amacıyla hükümlünün izin, ziyaret ve görüşme hakları uzman görüşü doğrultusunda geçici olarak kısıtlanabilecektir. Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi Bu hafta kabul edilen bir diğer teklif ise Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi oldu. Teklifin görüşmeleri 30 Mart’ta tamamlandı ve yapılan oylamayla teklif kabul edilip kanunlaştı. Özellikle kıyı alanlarına dolgu yapılmasına ilişkin madde muhalefet grupları tarafından yoğun bir şekilde eleştirirken teklifin tümü için yapılan oylamada da muhalefetten yine ret oyları geldi . Teklifin dikkat çeken bazı maddeleri ise şu şekilde: Madde 2 : Bu maddeyle denizlerdeki gemi kaynaklı kirlilik ile ilgili para cezalarında bir düzenlemeye gidiliyor. Bu para cezaları hesaplanırken ölçüt olarak geminin büyüklüğü kullanılırken maddeyle yapılan düzenleme ile 100 bin grostondan büyük gemiler 100 bin grostonmuş gibi değerlendirilip cezalar buna göre hesaplanacak. Yani yeni düzenlemeyle 100 bin grostonluk bir gemi ile 300 bin grostonluk bir gemi için aynı ceza öngörülüyor. Madde 3 : Bu maddeyle kıyı şeritlerindeki dolgu işlemleri düzenleniyor. Maddeyle yapılan düzenlemeye göre artık kıyı dolgu alanların altına otopark yapılması gerekçesiyle de kıyılara dolgu yapılabilecek. Teklifte madde gerekçesi olarak trafik problemi gösterilmiş. İstiklal Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanun Bu hafta kabul edilip kanunlaşan son teklif aslında çok sayıda maddeden oluşmasa bile torba kanun metodunun bir tezahürü olarak kabul edilebilir. Şöyle ki; geçtiğimiz aylarda yapılan emekli maaşı ve asgari ücret düzenlemelerinin ardından özellikle öngörülen en düşük emekli maaşı için gerek kamuoyundan gerek siyasilerden gerekse de düzenlemenin asıl muhatabı olan en düşük seviyeden maaşını alan emeklilerden birçok eleştiri gelmişti. Bunun sonucunda da Cumhurbaşkanından en düşük emekli maaşı için bir iyileştirme yapılacağı açıklaması yapıldı. En düşük emekli maaşı 5.500 TL’den 7.500’ye, emekli bayram ikramiyeleri 1.100 TL’den 2.000 TL’ye çıkartılırken Mecliste kanunla kabul edilmesi gereken bu düzenleme için de ismine göre madalya sahiplerine ilişkin düzenlemeler yapılması gereken bu teklif uygun görülmüş. Tabi burada Meclisin seçim sebebiyle tatile gireceğine de dikkat çekmek gerekiyor. Teklifte gaziler, madalya sahipleri ve emekli maaşı düzenlemelerinin yanı sıra Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi üyeleri ve işçilerle alakalı da birçok düzenleme yer alırken teklifle toplamda 9 kanun ve 2 kanun hükmünde kararnamede değişiklik yapılıyor. Türkiye, NATO ve Finlandiya Bu dönemde Ülkenin uluslararası siyasetteki en önemli gündem maddelerinden biri İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınmasında Türkiye’nin tutumu olmuştu. Türkiye bu ülkelerde bulunan FETÖ ve PKK/DHPK C ilişkili kişilerin iadesini şart koymuş, NATO’daki konumu sebebiyle bu ülkelerin giriş süreçleri sekteye uğramıştı. Geçtiğimiz günlerde Finlandiya İle yapılan pazarlıklar sonuç buldu ve iki ülkenin anlaşması sonucu Finlandiya’nın NATO’ya alınmasını uygun gören uluslararası anlaşma TBMM’de kabul edildi. Konuyla alakalı olarak Yapılan pazarlık sonucu iade edilecek kişiler üzerinde HDP Grubundan Finlandiya’da yaşayan Kürtlerin hedef alındığı eleştirisi geldi ve HDP Grubu anlaşmanın uygunluğu için yapılan oylamaya katılmadı. Diğer Uluslararası Anlaşmalar Finlandiya’nın NATO’ya girmesinin onaylanmasından başka iki adet daha uluslararası anlaşmanın uygunluğu Mecliste kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti ile Birleşik Arap Emirlikleri Arasında Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması'nın Tadil Edilmesine İlişkin Olarak Teati Edilen 15 Mart 2023 ve 16 Mart 2023 Tarihli Notaların Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi Milletlerarası Finansman Kurumu Ana Anlaşmasının Tadil Edilmesine İlişkin 16/4/2020 Tarihli ve 273 Sayılı 'Guvernörler Kurulu Kararı'Nın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna ve Milletlerarası Finansman Kurumuna Katılmak İçin Hükümete Salâhiyet Verilmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi Araştırma Önergeleri Kanun teklifleri açısından yoğun geçen bu haftada dört günde 12 araştırma önergesi gündeme geldi ancak bunlardan hiçbiri kabul edilmedi. 1 - AFAD’ın 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasındaki faaliyetlerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Eskişehir Milletvekili Arslan Kabukcuoğlu tarafından verilen önerge 27 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 2 - Yüksek gıda enflasyonun nedenlerinin ve alınacak önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Mersin Milletvekili Rıdvan Turan tarafından verilen önerge 27 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 3 - AFAD ve Kızılay üzerinden toplanan deprem bağışlarının ne kadar olduğu ve bu bağışların nerelerde kullanıldığının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP Ankara Milletvekili Nihat Yeşil tarafından verilen önerge 27 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 4 - Hatay’daki hastanelerin yıkılmasına neden olan ihmallerin görüşülmesi, sorumluların tespit edilmesi, bundan sonra başka felaketlere yol açılmaması adına, afet sonrasında ilk ihtiyaç duyulan kamu binaların olan hastanelerin depreme dayanıklılık testlerinin yapılması ve gerekli güçlendirme veya yıkım işlerinin sağlanması için alınacak olan önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 28 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 5 - 14 Mayısta yapılacak seçim güvenliğine dair endişelerin giderilmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili tarihinde Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 28 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 6 - AFAD’ın ve iktidarın 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem sonrasındaki faaliyetlerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İstanbul Milletvekili Engin Altay, Manisa Milletvekili Özgür Özel ile Sakarya Milletvekili Engin Özkoç tarafından verilen önerge 28 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 7 - Depremden etkilenen 11 ildeki baraj, gölet ve sulama sistemlerinin depreme ve doğal afetlere karşı dayanıklı olup olmadıklarının tespit edilerek yapılması gerekenlerin belirlenmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu tarafından verilen önerge 29 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 8 - Asgari ücretlilerin enflasyona karşı korunması için alınacak önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 29 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 9 - Depremden etkilenen 11 ildeki üniversite binalarının altyapılarının incelenerek öğrencilerin karşılaştığı sorun ve ihtiyaçlara yönelik çözüm önerileri geliştirilmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir tarafından verilen önerge 29 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 10 - Türkiye ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasında 2014-2018 arasında yapılan petrol ticareti sebebiyle Türkiye Uluslararası Tahkim Mahkemesi kararıyla 1,4 milyar dolar tazminata mahkûm edilmiş; söz konusu tazminatın oluşmasına sebep olan hatalı işlemlerle bu işlemlerde kusuru bulunanların tespit edilmesi, benzer nitelikte olup tazminat ödemesine neden olabilecek diğer işlemlerin belirlenmesine yönelik yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 30 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 11 - Cezaevlerindeki yeni infaz rejiminin yarattığı sorunlar ve çözüm yollarının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 30 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 12 - Yabancıların Türkiye’den mülk edinmelerinin kontrol altına alınması için gerekli tedbirlerin belirlenmesine yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan tarafından verilen önerge 30 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. Kapanış Seçime giden bu yılda iktidar sahip olduğu meclis çoğunluğunu kullanabildiği kadar kullanıp kararsız seçmenleri çeşitli vaatlerle kendine çekme çabalarına devam ediyor. Her hafta milyonlarca insanı etkileyen teklifler hızla geçerken plansız bir şekilde yapılan bu düzenlemelerin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. Bu süreçte yoğun gündemi yakından takip edebilmek için bir sonraki yazımızı kaçırmayın!

Parlamento

"Dünya Yanıyor, Ailenize Sarılın!"

Yazı: Evren M. Dinçer, Biray Kolluoğlu Görkemi yıpranmış, pırıltısı azalmış, eski günlerdeki heyecanından uzak olsa da Oscar törenleriyle, hangi filmlerin, yönetmenlerin, aktörlerin ödül aldığıyla hâlâ ilgileniyoruz, itiraf edelim. Everything Everywhere All at Once (bundan sonra kısaca EEAAO) bu senenin yıldızıydı. Tam 10 dalda ödül aldı. Bu epey yüksek bir sayı. Lord of the Rings, Titanic, Ben Hur, West Side Story seviyesi. Görece küçük bütçeli EEAAO’nun bu kadar çok izlenen, ünlenen, büyük paralar getiren ve şimdi de ödülleri toplayan bir film olması birçoklarını şaşırttı. Bir başka deyişle Lord of the Rings, Avatar, Titanic gibi dev Hollywood yapımları ile aynı kategoriye girmesi beklenmeyen bir filmdi. Böyle durumlarda niye seyrettik bu filmi, herkes birbirine neden tavsiye etti diye sormadan edemiyoruz. Belli ki zamanın ruhuna dair bir şeyler söylemiş, zamanı yakalayarak seyirciyi yakalamış. Bizim ilgimizi çeken de bu. Pandemiden yeni çıkmış, ekolojik krizin, siyasi bunalımların, ekonomik sorunların, kültür savaşlarının üst üste bindiği zamanları tarif edebilmek için çoklu kriz kavramını yaratmış günümüz dünyasında bir çıkış yolu öneriyor EEAAO. Hem de tanıdık, bildik, yumuşak bir yol. Dünyanın değil dünyaların sonu geliyor ve her şey çok ama çok karışık ve zor ve hızlı ve anlaşılmaz ve siz ne yaparsanız yapın dünya yanıyor ve yanacak: Bu durumda siz en iyisi ailenize sarılın. En son söyleyeceğimizi baştan söyledik. Şimdi filme biraz daha yakından bakarak ve başka filmlerle ilişkilendirerek filmin bize önerdiği dünyalar ( multiverse ), hayaller ve aile meselelerini biraz daha açalım. Ama bir yandan da filmi izlememiş olanlar için hemen bir uyarı yapalım. Heyecanını da kaçırabilecek detaylar veriyoruz. İsterseniz önce filmi izleyin sonra bu yazıyı okuyun. Filmin detayları itibarıyla büyüleyici görselliği Hollywood yapımlarının şimdiye kadar biriktirdiği yöntemlerle yaratmayı çok iyi bellediği ihtişamını taşıyor. Çoğu bir saniye bile sürmeyen onlarca kesitin hızla akışından oluşan sahnelerden birini durdurup incelemeye kalktığınızda her bir sahnenin ne kadar incelikli işlendiğini görüyorsunuz. Detaya gösterilen bu ilgi Hollywood sinemasının dünyanın geri kalanındaki sinemaya kıyasla mali gücünün hâlâ çok ileride olmasından kaynaklanıyor. Ama öte yandan da bu filme akıtılandan onlarca kat fazla paraya rağmen izleyiciye herhangi bir zenginlik sunmayan süper kahraman filmleriyle kıyasladığımızda karşımızda sıra dışı bir örnek var. İzleyici olarak bu ihtişamdan bencilce zevk alabiliriz. Bu biçimsel zenginliğe ve son derece başarılı oyunculuğa rağmen EEAAO, Hollywood’un içine saplanıp bir türlü içinden çıkamadığı bir dizi krizi çıplak bir biçimde ele veriyor. Öyle ki NY Times’ın baş film eleştirmeni A. O. Scott bile pes etmiş, ben bu işi bırakıyorum demiş. Çoğu film eleştirmeni, sinema salonlarını yaşatan Marvel, DC dünyalarının aynı kalıptan çıkardığı gişe filmlerinin artık eleştiri yazılacak bir tarafı kalmamasından şikâyetçi. Bir yandan da Netflix, Disney Plus, Amazon Prime, Hulu gibi dev streaming uygulamaları sinema deneyimini değiştiriyor, bir anlamda yok ediyor. Bunlar EEAAO’nun bizlere hatırlattığı, güncel sinemayla ilgili önemli sorun alanları arasında ama bu yazının odağında değiller. Filmde Kubrick'in 2001 Uzay Macerası'sına gönderme yapan sahnedeki gorillerden biri olarak yönetmenlerden Daniel Scheinert. Fotoğraf: Larkin Seiple Bilimkurgu ve Aile İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra temel bir alt tür hâline gelen bilim kurgu sinemasının dünyanın sonu temasına hep bir ilgisi vardı. 2001 Uzay Macerası , Blade Runner , Solaris, Maymunlar Gezegeni gibi filmler dünyanın sonunu getirirlerdi ve bizi bu son üzerine düşünmeye teşvik ederlerdi. Hem bizi sona taşıyan süreçler hem de sonun aldığı biçimler üzerine türün hakkını vererek spekülatif alternatifler sunarlardı. Bu filmler nadiren aile gibi bir tema üzerinde uzlaşır; nadiren sona giden yolda krizi ve karmaşayı tek bir anlatı içine hapsederdi. Son yıllarda dünyanın -ya da dünyaların- sonu sinemanın daha da popüler bir teması hâline geldi. Dünyanın dört bir yanında yaşanan sorunları ve sıkıntıları düşündüğümüzde bu duruma herhâlde çok çok azımız şaşırıyordur. Bununla birlikte, bu filmlerde önde görkemli bir şekilde anlatılan kıyamet hikâyelerinin hemen arkasındaki asıl hikâyenin odağında aile olması özellikle dikkat çekici. Örneğin, temalı bilim kurgu serilerinin en popüler örneklerinden Star Wars’ da hikâye akışının asli unsurlarının başında aile ve romantik aşk geliyordu. Keza 2000’lerin başında Matrix serisi romantik aşk/aile ile bilim kurgu arasındaki bağı ciddi yapımlara aktaran filmler arasında gösterilebilir. Bilim kurgu bugün dünyanın sonuna nasıl gelindiği ya da nasıl kurtarılacağına odaklanmaktansa çoğu ikinci sınıf aile dramalarına feda edilmiş durumda. Blade Runner ’ın devam filmi Blade Runner 2049 ’da orijinal filmin -ki aşk orada da önemli bir unsurdur- çekiciliği Ryan Gossling tarafından canlandırılan karakterin baba arayışına indirgendi. Brad Pitt de Ad Astra ’sında orijinallikten tamamen uzak bir babayla uzlaşma arayışını ekrana taşıdı. Bir başka görsel, hatta sessel şölen Interstellar baba kız ilişkisine, Arrival ise bir türlü aile olamayan bir anne, baba ve kızına odaklandı. Bu yönüyle bu "ciddi" filmlerin sabun köpüğü süper kahraman filmleriyle aralarındaki mesafe neredeyse kaybolmuş oldu. Bilim kurgu sinemasının hayal gücü çökerken bize yine tanıdık bir şey kaldı: aile. EEAAO da bir ailenin etrafında dönüyor. Anne, baba, kız (onun kuir ilişkisi) ve dede. ABD’de bir yerde geçiyor ama nerede olduğu belli değil. Zamanı hiç sormayın. Film zamanı da mekânı da dağıtıyor. Hatta o kadar dağıtıyor ki tekil dünyadan ( universe ) ayrılıp dünyalara ( multiverse ) dağılıyor. EEAAO, ABD toplumunda öne çıkan pek çok soruna derme çatma bir kolaj ile değiniyor. ABD’de göçmen olmaktan kuir ilişkilerin kabul edilemeyişine, Internal Revenue Service (IRS, ABD’nin vergi toplamaktan sorumlu federal ajansı) gibi çağ dışı kalmış kurumlardan orta sınıf hizmet sektörünün zorluklarına pek çok alt tema görmek mümkün. Yukarıda dedik ya, çöz çöz bitmez ipuçlarıyla dolu film diye. Bizim gözümüze çarpanlardan bir tanesi mesela IRS referansları. Tamamı bu kurumun çağ dışı olduğunu göstermek üzere tasarlanmış. Klavyeler, bilgisayar monitörleri, butt plug şeklindeki yılın çalışanı ödülleri, 1980’lerden kalma ofis tasarımları, fişler ve nihayet Jamie Lee Curtis’in canlandırdığı Deirdre karakterinin moda ve saç tasarımı tercihlerine kadar her şey kurumun eskiliğini, acımasızlığını ve çağ dışılığını gösteriyor. IRS memuru Deirdre Bu ve benzeri temaların asıl sebebi hikmeti ailenin önemini daha güçlü bir şekilde vurgulamak. Çünkü bu sorunların çoğu aile saadeti sayesinde çözülüyor. Filmin sonunda kuşaklar arası çatışma önce anne Evelyn’in kızı Joy’un kız arkadaşına saçını uzatmasını tavsiye etmesi (anne sadece sevdiklerine böyle özel şeyler söyleyen birisi olduğu için, önerisi kızının kuir ilişkisini kabullendiğini gösteriyor) sonra da dedenin ağzından Çince girlfriend sözcüğünün çıkması ile çözülüyor. IRS’in canavar vergi memuresi Deirdre, Evelyn’in boşanmanın eşiğinde bir kadın olduğunu öğrenince meleğe dönüşüyor, çamaşırhanenin her biri ayrı arıza müşterileri aile krizi çözülünce bir anda normalleşiyor. Filmin başında krizin göstergesi olan muhasebe masasının etrafında aile bu sefer üç kuşak bir arada dertsiz tasasız toplanıyor. Dünyanın ve hatta olası tüm dünyaların sonu gelse de aile en önemli şeydir, vergiden bile! Dünya yanıyor, ailenize sarılın. Sözün özü, EEAAO ne buralara bizi getiren süreçlere ne de gelecek alternatiflerine dair düşündürmeyi başarabiliyor; bir aile güzellemesinden öteye gidemiyor. IRS'te Evelyn ve ailesi Başkalarının Hayatı ya da Bizim Başka Hayatlarımız: Yaşasın Sosyal Medya ve Kahrolsun Sosyal Medya EEAAO’nun aşırı aile duygusallığı etrafına örülmüş muhafazakâr ana aksının yanında hemen göze çarpmayan daha ince bir ikinci özelliği daha var: sürekli başka ve daha doyumlu yaşamları kaçırıyor olduğumuz hissinin hayatımızı esir alması. Baba Waymond, eşinin seçilmiş kişi olmasının nedenini hiçbir şeyde iyi olmamasına bağlıyor: Kendini gerçekleştirebileceğin o kadar potansiyelin var ki diyor! İlk bakışta erken dönem Marx metinlerinden çıkma gibi görünen bu sözler filmi kapsamlı bir eleştiriye götürmüyor oysa. Aksine içinde bulunduğumuz hayatta başaramadıklarımız hayatımızdan zevk alamamamızın temel nedeni oluyor. Burada derinlikli bir eleştiri yerine sosyal medyanın bir aksini görüyoruz. TikTok’un sürekli akan videoları, Instagram’ın sonsuza kadar sürekli değişen akışı, YouTube’un bitmeyen video arşivi bize sürekli başkalarının görmeye değer vücutlarını, evlerini, eşyalarını, sevgililerini, arkadaşlarını, tatillerini, nasıl da güzel yaşadıklarını dayatıyor. Viral olduktan ya da birilerinin ilgisini çektikten sonra içeriklerin ahmakça olmasının bir önemi yok. İnsanlar başkalarının dikkatini çekerken anne Evelyn kendi kızının, kocasının ve babasının bile ilgisini çekemiyor. Üstelik kızı ve kocası ilgi için yalvarırken. Kızı bu ilgisizlikten kaçıp bizzat cehennemi inşa ediyor, kocası ise karakterin barışçılığına uygun bir tavırla boşanmak ve uzaklaşmak istiyor. Evelyn bu durumun farkına ancak sonsuz evrenler/ multiverse ile ilişki kurarak varıyor. Annenin yaşamı bu açıdan kendi içine kapanmış bir hayat. Tek teması çok da hazzetmediği müşteriler (kendisine asılan adam, makineye ayakkabı atan genç, köpekli kadın) ve vergi memuresi Deirdre dolayımı ile iş. Anne kendi potansiyelinin farkına ancak sosyal ağlara benzeyen ağın parçası olunca varıyor. Yönetmenler bunu da oldukça klişe bir şekilde hem karakterlerin elindeki dijital konsolları hem de sistemin arkasında ağlar arası geçişi mümkün kılan geek karakterleri kullanarak yapıyorlar. Ancak annenin uyanışı ağın yıkıcılığından kaçarak gerçekleşmiyor. Bilakis anne Evelyn bu ağın içinde başkalarının hayatı yardımıyla kendini fark ediyor. Kendini bu ağa girip çıkarak, tüm olasılıkları görüp özümseyerek tanıyor. Başka bir deyişle, birçok insanın beyninin çatlamasına yol açacak bu yükleme (siz de sosyal medyada böyle hissetmiyor musunuz?) Evelyn’e sahip olduklarının değerini hatırlatıyor. Aslında karşımızdaki, Evelyn’in kendini gerçekleştirmesinden ziyade kendi sıkıcılığını ve hayatının tekdüzeliğini kabul etmesi. Asyalı baba klişelerinden çok uzak bir karakter olarak çizilen Waymond’un sevgi ısrarıyla Evelyn "gerçekten önemli olan şeyi" fark ediyor. Kocanın bu çağrısına Evelyn ancak tüm dünyaları gördükten sonra kulak verebiliyor, yani sosyal medya sayesinde. Belki bu süreçte diğer Evelyn’lerin deneyimlerinden yeteri kadar zevk alıyor ve doyuyor. Yaşasın sosyal medya! Süper kahramana dönüştükten sonra Evelyn Kendisi gibi tüm dünyaları ve “her şeyi hep bir arada” deneyimleyen ama ailenin değerini henüz tam bilmediği için (Joy film boyunca sevgilisi Becky ile ilişkisinin meşruiyeti peşinde koşuyor) her şeyden vazgeçen kızının yitikliğine karşın eşinin sevgi çağrısını dinleyen Evelyn ailesini kurtarıyor. Film sosyal medyaya karşı eleştiri ile (çocuklarınızı sosyal medyanın etkilerinden koruyun!) güzelleme arasında (başka hayatlar var, görelim, kabul edelim, kabullenelim!) sürekli gidip gelirken en sonunda Evelyn’e bir başka şey daha dayatıyor: sen annesin, aileni koru! Evelyn’in Joy’a “bana Evelyn deme” diye bağırması, Joy’un ise bu çağrıya kulak verip “anne” demesiyle film zirveye ulaşıyor. Bize Yeni Bir Bilim Kurgu Sineması Gerek Bilim dünyasından popüler mecralara dünyanın sonunun giderek daha gerçek, yakın ve kaçınılmazlığının gündemde olduğu bir dönemde bilim kurgu sineması muhafazakâr bir pozisyona çekiliyor: "Felaketler kaçınılmaz, biz iyisi mi geleneksel değerlerimize sahip çıkalım." Ana akım sinema bu değerin aile olduğunu düşünüyor. Aile dışındaki değerler Hollywood için zamanın gerisinde ya da yeteri kadar güçlü değil. Ya da satmıyor. Büyük ölçekli yok oluş tehdidinin yanında bir de teknoloji meselesi var. Sosyal medyadan yapay zekaya her şey artık korkutucu ölçeklere vardı. İklim krizine kalmadan kendi elimizle yarattığımız teknolojilerle sonumuzu hazırladığımızı düşünüyoruz. ChatGPT gibi popüler uygulamalarla bu konular neredeyse gündelik hayatımızın temel birer unsuru hâline geldi. Görünen o ki Hollywood buna çözüm olarak aileyi sunuyor. Tarihin en çok eleştirilmiş sosyal kurumlarından ailenin bu yükü kaldırıp kaldıramayacağı kocaman bir soru işareti. Şimdiye kadarki görünüm ümit verici değil. Ancak bizim başka bir ihtiyacımız var: sinemanın tarihi boyunca yaptığı gibi bu muhafazakâr ve bir anlamda aile fetişizminin ötesinde çok çeşitli deneyimler olduğunu bize göstermesi. Bu deneyim zenginliği içinden daha öteye bakıp alternatifler tahayyül etmek ise bizim sorumluluğumuz.

Zappa Zamanlar

Mecliste Bu Hafta #21

TBMM Seçimler sebebiyle yakında tatile girmesi beklenen Mecliste son haftalar oldukça yoğun geçiyor. Bu hafta pazartesi günküyle birlikte dört oturum yapıldı. Kırktan fazla maddesi olan bir kanun teklifi hızla kabul edilirken iki adet uluslararası anlaşmanın uygunluğu da bu hafta gündeme geldi. Geçen haftadan bu haftaya ertelenen araştırma önergesi kabul edilirken bu hafta gündeme gelen diğer önergeler ise reddedildi. Orman Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Yürürlük maddeleri ve bir adet geçici madde dahil edildiğinde kırktan fazla maddeden oluşan teklif birçok farklı konuda düzenleme içeriyor. Kenevir üretiminin yeniden düzenlenmesi, tarımsal üretimin planlaması, sözleşmeli üretim ve at yarışları, ormanların korunmasıyla ilgili düzenlemeler yer alan kanun teklif 23 Mart’taki Genel Kurulda Mecliste kabul edilip kanunlaştı. AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen teklife CHP, İYİ Parti ve HDP Gruplarından ise ret oyu verildi. Teklifin dikkat çeken maddeleri ise şu şekilde: Madde 1 : Bu maddeyle kenevir üretimi düzenleniyor. Eski kanunda değiştirilen bir fıkrayla “İlaç etkin maddesi üretimi amaçlı kenevir yetiştiriciliği ve/ veya işlenmesi” Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü’ne bırakılıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü’nün bu işi başkalarına yaptırma yetkisi de düzenlemede mevcut. Madde 10 : Bu maddeyle doğal yapısı bozulmuş ormanların rehabilitasyonu düzenleniyor. Güncel düzenlemede “inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi” işi belediyelere bırakılmış iken teklifteki yeni düzenlemeyle Bakanlığa ihale yapma hakkı veriliyor. Muhalefet şerhlerinde atıkların toprağa doldurulmasının yeraltı sularının kirlenmesine sebep olabilecek riskli bir işlem olması sebebiyle ihaleyle yapılmasının doğru olmadığı ifade edilmiş. Madde 3 : Bu maddeyle sözleşmeli üretime ilişkin usül ve esaslar düzenliyor. Maddeyle sözleşmeli tarım modeline sigorta zorunluluğu gibi müesseseler eklenmiş. Sözleşmeli (tarım) üretim modeli, firmalar ve üreticiler arasında ürünün ekim- dikim zamanında veya çiftçinin belirli bir ekiliş alanı ve üretimi gerçekleştirme sorumluluğunu yüklemesine karşın, firmaların da elde edilecek ürünü belirli şartlarda garantili almasına dayalı üretim ve pazarlama şeklidir. Madde 4 : Bu maddeyle çiftçileri kaydedildiği elektronik çiftçi kayıt sisteminin değiştirilmesi düzenleniyor. Bununla da daha çok çiftçinin sisteme kayıt olması amaçlanıyor. Muhalefet şerhlerine göre ise çiftçilerin kayıt yaptırmaması sistem kaynaklı değil. Madde 6,7,8 : Bu maddelerle at yarışlarına özel değişiklikler düzenleniyor. 6. maddede mahalli olmayan yarışlarda yarışacak atların yetiştirilmesinde Tarım ve Orman Bakanlığı yetkili kılınırken 7. maddede ise disiplin cezaları düzenlenmiş. 8. maddeyle ise at yarışlarıyla ilgili cezalara bir seferlik af getiriliyor ve bu affın usulleri düzenleniyor. Madde 9 : Bu maddeyle ormanlık alanlara herhangi bir atık dökülmesi yasaklanıyor. Ülkede yaşanan depremlerin ardından ortaya çıkan inşaat atıklarının nerelerde muhafaza edileceği doğa için çok büyük önem arz ediyor. Uluslararası Anlaşmalar Bu hafta Meclis gündeminde iki adet uluslararası anlaşma yer aldı. Bu iki anlaşma da uygun bulma kanunu ile yürürlüğe girecek ve ikisi de imzalanan ülkelerle ticareti düzenliyor. Perşembe günü gündeme gelen uygun bulma kanunları Mecliste kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti ile Gürcistan Arasındaki Serbest Ticaret Anlaşmasının Karşılıklı Tarım Tavizlerine İlişkin Protokol I’ini Tadil Eden 1/2022 Sayılı Türkiye-Gürcistan Ortak Komitesi Kararı ve Anlaşmanın III Nolu Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi Türkiye Cumhuriyeti ile Özbekistan Cumhuriyeti Arasındaki Tercihli Ticaret Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi Araştırma Önergeleri 1 - Ülkedeki balıkçıların ve su ürünleri sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi için tüm gruplar tarafından verilen araştırma önergeleri birleştirilerek TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. Tüm gruplar tarafından verilen toplamda 13 araştırma önergesi 20 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 2 - 6 Şubat 2023 tarihli merkez üssü Kahramanmaraş olan, 11 ilimizi ve 14 milyona yakın vatandaşı etkileyen deprem felaketinin ardından gerek depremzede hekimlerin ve sağlık çalışanlarının gerekse de görevlendirmeyle bölgeye giden hekimlerin ve sağlık personelinin çalışma ve barınma koşullarının araştırılması, depremin etkilediği illerde sağlık hizmeti sunumunda yaşanan sorunların tespit edilmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Isparta Milletvekili Aylin Cesur tarafından verilen önerge 21 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 3- Deprem sonrası enkaz çalışmaları sırasında doğaya ve insan yaşamını olumsuz etkileyebilecek tüm çalışmaların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Diyarbakır Milletvekili Remziye Tosun tarafından verilen önerge 21 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 4 - Deprem sonrası asbest ve diğer kimyasalların insan sağlığına etkilerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP Ankara Milletvekili Nihat Yeşil tarafından verilen önerge 21 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 5 - Kızılayın Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında çadır ve erzak satışı yaptığına ilişkin ihtarların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk tarafından verilen önerge 22 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 6 - Ekonomik krize karşı alınacak önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 22 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 7 - AFAD yangını ve AFAD’ın Türkiye deprem tehlike haritasındaki ölümcül yanılgıların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP Ankara Milletvekili Levent Gök tarafından verilen önerge 22 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 8 - Kredi ve kredi kartı borcu nedeniyle haklarında icra işlemi yapılan vatandaşların sorunlarının tespit edilerek alınması gereken önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Bedri Yaşar tarafından verilen önerge 23 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 9 - Çocuk yoksulluğunun nedenlerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 23 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 10 - Son yıllarda yağışların azalmasının sebepleri ile yağış miktarının düşmesinin yarattığı sorunların araştırılması ve çözüm önerilerinin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP Eskişehir Milletvekili Jale Nur Süllü tarafından verilen önerge 23 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. Kapanış Seçime giden bu yılda her hafta milyonlarca insanın hayatını etkileyen düzenlemeler Mecliste kabul ediliyor. Bu süreçte yoğun gündemi yakından takip edebilmek için bir sonraki yazımızı kaçırmayın!

Parlamento

Mecliste Bu Hafta #20

TBMM TBMM Genel Kurullarında bu haftanın en önemli gündem maddelerinden biri Şubat ayında gerçekleşen deprem felaketleriydi. Depremlerin ardından yapılan her oturumda milletvekillerinin felaketlerle ilgili söyleyecek şeyleri vardı. Bazı milletvekilleri devletin yetersizliğini eleştirirken bazı milletvekilleri ise devletin müdahalelerde ne kadar başarılı olduğunu anlattı. Neredeyse her oturumda muhalefet tarafından konuyla ilgili araştırma önergeleri verildi. Geçtiğimiz haftalarda kabul edilen araştırma önergesinden başka “Kızılay’ın çadır skandalı” ve “AFAD’ın yetersizliği” en çok önerge verilen konular oldu. Bu hafta ise TBMM’nin deprem gündeminde bir kanun teklifi vardı. Teklifin kanunlaşmasının ardından ise Genel Kurulda Meclise sunulan iki adet rapor görüşüldü. Afet Yeniden İmar Fonunun Kurulmasına Dair Kanun Teklifi Kamuoyunda ve Meclisteki görüşmelerde “Deprem Fonu” olarak adlandırılan “Afet Yeniden İmar Fonunun Kurulması Dair Kanun Teklifi” 15 Mart’ta TBMM Genel Kurulunda yapılan oylamayla kabul edilip kanunlaştı. Teklifle Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı tüzel kişiliği haiz Afet Yeniden İmar Fonu kurulması amaçlanıyor. Kanun teklifine ismini veren bu fonun depremlerden etkilenen şehirlerin yeniden imarında kullanılması amaçlanıyor. Fonun görevleri olarak gerekli kaynakların bulunması ve bulunan bu kaynakların yönetilmesi sayılırken fonun yönetiminin Hazine ve Maliye Bakanı başkanlığında; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı, İçişleri Bakanı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı ile Strateji ve Bütçe Başkanından oluşan Yönetim Kurulu tarafından yapılması öngörülüyor. Teklifte fona yapılan desteklere sağlanan muafiyetlere ilişkin düzenlemeler de yer alıyor. Muhalefet Grupları çarşamba günü yapılan oylamada teklif için red oyu kullanırken görüşmeler komisyon raporundaki muhalefet şerhlerinde teklife ve hükümetin afet politikalarına ilişkin birçok ortak eleştiri vardı; Devletin asli görevlerinden biri olan bir konuda fon kurulmasının gereksiz olması, Fonun yönetiminin bakanlardan oluşması sonucunda yönetimin taraflı olması ve bunun da hükümet yanlısı gruplar için ranta dönüşeceği İktidar partisi döneminde Özel İletişim Vergisi gibi afetler için toplanan vergilerin nasıl harcandığı konusunda açıklamaların yetersiz olması sonucu bu tarz bir fon için iktidara güvenilmemesi, Bu eleştiriler ve tartışmalar eşliğinde oluşturulan fonun işlevselliğini ilerleyen aylarda hep birlikte göreceğiz. Yaşlıların Sorunlarını Araştırma Komisyonu Raporu Geçtiğimiz yasama döneminde kabul edilen araştırma önergeleri sonrasında kurulan araştırma komisyonu çalışmalarını geçtiğimiz aylarda tamamlamıştı ancak raporun Meclise sunulup oylanması bu hafta gündeminde yer aldı. Türkiye’de yaşayan yaşlı vatandaşların sorunların tespiti ve bu sorunlar üzerine nasıl tedbirler alınması ve çözüm yolları üretilmesi önerileri sunulan araştırma komisyonu raporu perşembe günkü Genel Kurulda kabul edildi. Genel Kurulda raporla ilgili konuşma yapan bazı milletvekillerinin ifadeleri şöyle; İYİ Parti Gaziantep Milletvekili İmam Hüseyin Filiz – Yaşlıların Sorunlarını Araştırma Komisyonunun Türkiye Büyük Millet Meclisindeki ihtisas komisyonları gibi daimî bir komisyon statüsüne getirilmesinde yarar görmekteyim. HDP Adana Milletvekili Kemal Pekgöz – Öncelikle, en düşük yaşlılık maaşının asgari ücret seviyesine çıkartılması gerekiyor. Bütçe yapımı süreçlerinde emekli yaşlıların kurumlarının temsil edilmesi ve katılımının sağlanması, isteklerin göz önünde bulunması gerekiyor. CHP İstanbul Milletvekili Nazır Cihangir İslam – Buradaki en önemli problem yaşlılarımızın yoksulluk, güvencesizlik, ihtiyaç ve muhtaçlık temelleri üzerinde ele alınması yani bugünkü iktidarın bu sorunu hep böyle ele alması. AK Parti İstanbul Milletvekili Erol Kaya – Çalışmak isteyen yaşlılarımızın önündeki hukuki ve sosyal engelleri kaldırmamız lazım. Yani bir emeklinin çalışırken maaşından yaptığımız kesintilerle ilgili iyileştirmeler yapmamız gerekiyor. 2022 ve 2021 Yılları Kamu Denetçiliği Kurumu Raporları Hakkında Karma Komisyon Raporları Perşembe günü Genel Kurulda görüşülen bir başka komisyon raporu ise Kamu Denetçiliği Kurumuna ait 2021 ve 2022 Raporlarıyla ilgiliydi. Genel Kurulda raporla ilgili konuşma yapan bazı milletvekillerinin ifadeleri şöyle; İYİ Parti Mersin Milletvekili Behiç Çelik – Kurulduğu dönemlerde merkezî bir örgüt niteliği taşısa da KDK’nin taşrada da örgütlenmesi bekleniyordu. Maalesef geçen süre zarfında fiziki olarak ülke sathına yayılamamıştır. Bunun da hak arama kültürünü ve erişilebilirliği zayıflattığını düşünüyoruz. MHP Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Taytak – İdareleri bazında değerlendirdiğimizde de Adalet Bakanlığına, mahallî idarelere, üniversite ve fakültelere, Sağlık Bakanlığına, Millî Eğitim Bakanlığına ve Sosyal Güvenlik Kurumuna yönelik şikâyetler takip etmiştir. Kamu Denetçiliği Kurumu vatandaşımız ve devletimiz arasında köprü görevi üstlenirken devletimizin diğer denetim usullerinin eksikliğini de kapatmak açısından önemli bir rol üstlenmektedir. HDP Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki – Bazı şeylerin düzeltilmesi gerekiyor. Bir tanesi şu: Kamu Denetçiliği Kurumunun kararlarını uygulamayan idarecilere yönelik kesinlikle bir yaptırım kararının alınması gerekir; bunun gerekli olduğunu düşünüyorum çünkü hâlâ Kamu Denetçiliği Kurumunun kararlarını yerine getirmeyen idareler var. İkincisi, yargıya intikal etmiş olsa da Kamu Denetçiliği Kurumuna bireyler ve kurumlar başvuru yapabilmelidir. CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi – Cumhuriyet Halk Partisi olarak iktidara rağmen ve iktidara karşı Kamu Denetçiliği Kurumunu destekliyor, etkisinin ve yetkisinin artırılması gerektiğini savunuyoruz; itirazımız, kurulduğundan beri bağımsızlığının tesis edilememesinedir. Gücünü bağımsızlığından alması gereken Kurumun mevcut iktidar eliyle atanması, gücünü de iktidara dayandırması, bu yönüyle Kurumun güvenilirliğini ve itibarını düşürüyor çünkü bağımsızlığını hâlâ elde edemedi. AK Parti İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır – Yıllar itibarına bakıldığında başvuru sayısındaki artışla bağlantılı olarak alınan karar sayısında da artış gözlemlenmekle birlikte memnuniyet verici kısmı tavsiye kararlarına uyma oranlarındaki artıştır. Zira yüzde 20 ile başlayan uyum oranı 4 kat artarak yüzde 80 seviyelerine ulaşmış bulunmaktadır, bu başarıya ulaşmasında Karma Komisyon çalışmalarının katkısı da bulunmaktadır. Araştırma Önergeleri Bu haftaki oturumlarda toplamda dokuz adet araştırma önergesi gündeme geldi. Gündeme gelen önergelerden sekiz tanesi reddedilirken bir tanesi önümüzdeki hafta tüm grupların iştirakiyle kabul edilmek üzere geri alındı. 1 -6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş merkezli depremden etkilenen vatandaşların günlük hayatlarına dönmelerini kolaylaştırmak, gelecek kaygılarını giderip planlama yapmalarını kolaylaştırmak ve bir nebze olsun acılarını hafifletmek amacıyla yapılacak olan destek ödemelerini kamuoyuna netlikle ifade edilmesi, açıklanan desteklerin ivedilikle ve tam anlamıyla uygulamaya konulmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 14 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 2 -Olası depremlere karşı alınabilecek önlemlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 14 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 3 - Arama kurtarma faaliyetleri başta olmak üzere deprem sonrası yaşanan aksaklıkların tespitine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP İstanbul Milletvekili Engin Altay, CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel ve CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç tarafından verilen önerge 14 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 4 - Deprem felaketinin gölgesinde gerçekleştirilecek seçimlerin her türlü tereddüt, şaibe, tartışma, kavgadan uzak ve güvenlikle sonuçlanmasını, tüm seçmenlerin iradesinin doğru bir şekilde Parlamentoda temsilini, bu sebepten alınacak tedbirlerin ve ulaşılan sonuçların Türk milletiyle paylaşılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 15 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 5 - 14 Mart Tıp Haftası vesilesiyle, depremin neden olduğu sağlık sorunlarının ve sağlık emekçilerinin sorunlarının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Batman Milletvekili Necdet İpekyüz tarafından verilen önerge 15 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 6 - Ülkedeki balıkçıların, su ürünleri sektörünün ve paydaşlarının sorunlarının araştırılması, gereken önlemlerin alınması ve çözüm yollarının belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesi geri alındı. CHP Sinop Milletvekili Barış Karadeniz tarafından verilen önerge 15 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 7 - Depremzedelerin kaldıkları çadır kentlerdeki su baskınlarının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 16 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 8 - Kızılayın amaç dışı faaliyetlerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi TBMM Genel Kurulunda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 14 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 9 - Türk Hava Kurumu Üniversitesinde 2016-2017 ve öncesi yıllarda verilen yüksek lisans diplomalarının incelenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır tarafından verilen önerge 14 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. Kapanış Seçime giden bu yılda her hafta milyonlarca insanın hayatını etkileyen düzenlemeler Mecliste kabul ediliyor. Bu süreçte yoğun gündemi yakından takip edebilmek için bir sonraki yazımızı kaçırmayın!

Parlamento

Mecliste Bu Hafta #19

TBMM Bu yasama yılının, aynı dönemdeki diğer yıllardan en büyük farkı binlerce hatta milyonlarca insanı etkileyecek düzenlemelerin arka arkaya Mecliste kabul edilip kanunlaşması oldu. Muhalefet gruplarının Genel Kurullarda hükümetin kanun yapma pratikleri de sık sık eleştirdiğini sizlerle paylaşıyoruz. Torba kanunlarla geride bıraktığımız yıllarda da sık sık karşılaşmıştık ancak seçime giden bu yasama yılında her hafta milyonlarca seçmeni etkileyebilecek teklifler kanunlaşıyor. Güncel milletvekili dağılımında hükümetin tek başına bu tempodaki yasama çalışmalarına yetkisi var. Ancak bu durumun siyasi etik açısından sorgulanacak bir şekilde kullanıldığı apaçık ortada. Bu hafta da yukarıda bahsettiğimiz şekilde bir torba teklif kabul edilip kanunlaştı. Teklifin detaylarını yazımızın devam eden bölümlerinde birlikte inceleyeceğiz. Bununla birlikte bu hafta muhalefet partilerince verilen dokuz araştırma önergesi gündeme gelip reddedildi. Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun Teklifi Kamuoyunda “vergi affı düzenlemesi” olarak anılan teklif, yürürlük kısmı ve eklenen geçici madde dahil olmak üzere 25 maddeden oluşuyor ve teklifle toplamda 12 farklı kanunda değişiklikler öngörülüyor. Muhalefetin ise buna ilişkin itiraz ve eleştirileri önceki “torba” tekliflere olanlardan çok farklı değil, teklife yönelik ilk eleştiri hükümetin istisna olması gereken torba yasa yöntemini alışkanlık haline getirmesi ve bunun akabinde tekliflere ilişkin komisyon sürecinin düzgün işlememesi oldu. Muhalefet şerhlerini incelemeye devam ettiğimizde ise karşımıza çıkan bir başka eleştiri ise düzenlemenin seçmene yönelik olduğuydu; CHP Grubu Muhalefet Şerhi : Teklifin kısa vadeli amacı da yaklaşan seçimler dolayısıyla bir grup seçmeni memnun etmeye yöneliktir. HDP Grubu Muhalefet Şerhi : Ufukta seçim varsa, AKP’nin torbasında af var. İYİ Parti Grubu Muhalefet Şerhi : AK Parti seçim yatırımı olarak kamu alacaklarını taksitlendirmekte ve vatandaşların seçim öncesinde herhangi bir ödeme yapmamasını sağlamaktadır. Muhalefet şerhlerinde yer alan bir başka ortak eleştiri ise aslında bir mali af niteliğinde olan bu düzenlemelerin yapılmasına yol açacak ekonomik çöküntünün sorumlusunun iktidar ve iktidarın getirdiği cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olduğuydu. Muhalefet gruplarının bu eleştirilerine rağmen CHP ve İYİ Parti Grupları bu sene çokça gördüğümüz “vatandaş mağdur olmasın” ve “yetmez ama evet” tavırlarıyla teklife kabul oyu verirken HDP Grubu ise teklife red oyu verdi. Teklifin dikkat çeken maddeleri ise şu şekilde ; Madde 1, 2 : Teklifin bu maddeleriyle yapılanmaya konu alacaklar; alacaklı idare, alacak türü, alacağın dönemi ile hangi şartlarla yapılanmaya tabi olabileceği belirlenmiş. Düzenlemelere göre; 31/12/2022 tarihi dikkate alınarak belirlenmiş ve vergiler, vergi cezaları, idari ve adli para cezaları, gümrük vergileri ve idari para cezaları, sigorta primleri ve belediyelerin bazı alacakları ile bu alacaklara ilişkin her türlü faiz, zam, gecikme zammı, gecikme faizi, cezai faiz, gecikme cezası gibi fer’i alacaklar yapılanma kapsamına alınıyor. En genel haliyle düzenlemeyle, kesinleşmiş borcun aslının tamamı ile feri kısımları (cezalar, faizler vb.) yerine Yİ-ÜFE endeksi ile hesaplanan tutar ödenecek. Madde 10 : Teklifin bu maddesi kanun teklifinin “Diğer Hükümler” kısmı olarak isimlendirilmiş. Maddeyle; aslı ve ferilerinin toplamı 2.000 TL’nin altındaki borçların tahsilinden vazgeçilesi, araç muayenelerindeki gecikme bedellerinde indirime gidilmesi öngörülmüş. Çarşamba günü kabul edilen önergeyle birlikte depremzedelere destek için bir takım vergi istisnaları düzenleniyor ve yeni bir deprem vergisiyle ilgili hükümler de maddeye ekleniyor. Madde 12: Teklifin bu maddesi kredi ile eğitim hayatlarını sürdüren ve mezun olmuş milyonlarca genç vatandaşı ilgilendiriyor. Maddeyle öngörülen düzenlemeye göre ödemesi başlanmış veya vergi dairesine bildirilmiş krediler için vade tarihleri ile 9 Kasım 2022 tarihleri gecikme zammı, Yİ-ÜFE tutarı, katsayı tutarı gibi alacaklar hesaplanmayacak. Madde 15: Teklifin bu madddesiyle trafik cezalarıyla ilgili düzenleniyor. Düzenlemeye göre kırmızı ışık ile hız cezaları sebebiyle el konan sürücü ehliyetleri sahiplerine geri verilecek ve bu sürücülerin aktif ceza puanları pasif hale geçirilecek. Madde 17 : Teklifin bu madddesiyle, spor kulüpleri ve spor anonim şirketleri tarafından sporculara yapılan ücret ödemeleri üzerinden kesilen gelir vergisinin; amatör faaliyetleri geliştirmek amacıyla kulübe iadesi öngörülüyor. Maddede amaç dışı kullanımlar için cezalara hükmedilirken Hazine ve Maaliye Bakanına da iade edilecek tutarları %50’sine kadar azaltma yetkisi veriliyor. Araştırma Önergeleri 1- Yabancılara konut ve toprak satışının ortaya çıkardığı sakıncaların araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Adana Milletvekili İsmail Koncuk tarafından verilen önerge 7 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 2- Bursaspor-Amedspor müsabakasında yaşanan olayların araştırılması ve sporda şiddetin önlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 7 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 3- Depremin yükseköğretim ve eğitime etkisinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. Bursa Milletvekili Lale Karabıyık tarafından verilen önerge 7 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 4- Kadınlarımızın başta eğitim olmak üzere istihdam, kültür, psikoloji, sağlık vesaire tüm alanlarda karşılaştığı sorunların her yönüyle araştırılması, tespiti, alınacak önlemlerin belirlenmesi ve bu tedbirlerin hayata geçirilmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti İzmir Milletvekili Dursun Müsavat Dervişoğlu tarafından verilen önerge 8 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 5- Depremde kadınların yaşadığı sorunların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu tarafından verilen önerge 8 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 6- Cinsiyet perspektifinde afetlerde kadınların sorunlarının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP Hatay Milletvekili Suzan Şahin tarafından verilen önerge 8 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 7- Yaşadığımız deprem felaketi sonrası Mersin’de görülen aşırı nüfus artışının yol açacağı sorunların araştırılması ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Mersin Milletvekili Behiç Çelik tarafından verilen önerge 9 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 8- Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin (TMMOB) yetkilerinin alınmasının yarattığı olumsuz etkilerin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve HDP İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 9 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 9- Depremde kaybolan insanlar ve refakatsiz kalan çocuklarımızın sorunlarının araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP İstanbul Milletvekili Engin Altay, CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel ve CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç tarafından verilen önerge 9 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. Kapanış Bu hafta kabul edilen teklifle yine seçmen etkilenmeye çalışıldı. Bu teklifin devlete maliyeti ise milyonlarca belki milyarlarca lira. Seçime giden bu yılda her hafta milyonlarca insanın hayatını etkileyen düzenlemeler Mecliste kabul ediliyor. Bu süreçte yoğun gündemi yakından takip edebilmek için bir sonraki yazımızı kaçırmayın!

Parlamento

Mecliste Bu Hafta #18

TBMM TBMM deprem felaketlerinden hemen sonra açılıp cumhurbaşkanının aldığı OHAL kararını kabul etmiş sonrasında Genel Kurulları 28 Şubat’a kadar ertelemişti. Bu aradan sonra açılan Mecliste son derece yoğun ve önemli bir gündem vardı. Felaketlerin yaşandığı hafta Meclisten geçmesi planlanan EYT Teklifi bu hafta kabul edilirken depremlerle alakalı araştırma önergeleri de birleştirilip kabul edildi. Bunlar yaşanırken “gerek var mıydı?” dediğimiz bir teklif de Genel Kurulda kanunlaştı. TBMM’de Deprem Gündemi 11 ili etkileyen depremlerin ardından binlerce can kaybı yaşandı, sağ kalan çoğu insanın ise ev ve iş yerleri zarar gördü. Cumhuriyet tarihinin belki de en büyük felaketi etkilerini sürdürürken verilen aradan sonra tekrar göreve başlayan TBMM’de birçok tartışma yaşandı. Muhalefetten birçok vekil konuşmalarında iktidarı istifaya davet etti. Kızılay’ın çadır satışı olaylarının ortaya çıkmasıyla konuyla alakalı birçok tartışma olurken bu konuyla ilgili gündeme gelen iki adet araştırma önergesi ise reddedildi. Perşembe günkü oturumda ise bütün gruplar tarafından depremlerle ilgili olarak verilen toplamda 26 adet araştırma önergesi birleştirilerek kabul edildi. Araştırma önergelerinin kabulüyle birlikte bir komisyon kurulacak ve yapılan 3 aylık çalışma sonucu hazırlanan rapor Meclise sunulacak . Araştırma Komisyonunun hazırladığı rapor Meclise dağıtıldığı zaman sizlere sunacağız. EYT Düzenlemesi Türkiye’nin yaşadığı başka bir büyük felaket olan 17 Ağustos Depreminden sonra ilk defa EYT yani Emeklilikte Yaşa Takılanlar mağduriyetleri hayatımıza girmişti. Belki de tarihin bir cilvesi olarak yine bir deprem felaketinin ardından gündeme gelen teklif Mecliste oy birliğiyle kabul edildi. Düzenlemeyle yaklaşık 5 milyon insana emekli olma şansı verilirken emekli olabilecek kişilerin aşağıdaki şartları taşıyor olması gerekiyor; Kişinin 8 Eylül 1999 tarihinden önce sigorta kaydının bulunması Sigorta kaydına göre 5000-5975 gün kadar prim ödemesinin tamamlanması, prim ödemesinin eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi Kadınlar için 20, erkekler içinse 25 yıl olan sigortalılık süresinin tamamlanması Gerek EYT mağdurlarının çalışmaları gerekse muhalefet partilerinin bir vaat olarak bu problemi sürekli gündeme getirmeleri sonucu düzenleme Meclise geldi. Ancak konuyla ilgili olarak siyasi etik açısından bazı problemler var; Cumhur İttifakı seçimlere gidilen bu dönemde düzenlemeyi öyle bir tarihte çıkarıyor ki düzenleme sayesinde emekli olacak insanlar maaşlarını alır almaz oy kullanacaklar. Bu da seçimde insanların psikolojisiyle birlikte kullandıkları oyları da etkileyebilir. Eski tarihlerde iktidarda söz sahibi insanlar tarafından birçok kez yapılmayacak denilen düzenlemenin iktidarın yaşayacağı belki de en zor seçim sürecinde çıkartılıyor olması yine sorunun çözümüne yönelik değil de “oy kazanmak” için olduğunu net bir şekilde bizlere gösteriyor. Teklif Genel Kurulda oy birliğiyle kabul edilse de muhalefet milletvekillerinin ifadelerine göre düzenlemede birçok eksik var. Bazı milletvekillerinin düzenlemenin eksiklerine yönelik ifadeleri ise şu şekilde : İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta – SSK ve BAĞ-KUR adaletsizliği devam ediyor. Şimdi, BAĞ-KUR’lularda biliyorsunuz, daha uzun bir süre prim ödenmesi gerekiyor ama şöyle durumlarda bile... Mesela şöyle düşünelim; işte, 5000 günün üzerinden emekli olabilecek birisini düşünelim: Efendim, 3000 günü SSK'lı ama son döneminde BAĞ-KUR’lu olmuş, 2000 günü de BAĞ-KUR'dan yatırmış; şimdi orada bunlar için primin 5000 gün değil, 9000 güne çıkmış olması ciddi bir adaletsizlik getiriyor. Bu da düzeltilmesi gereken veya bu kanunun eksik olduğu yönlerden bir tanesi. CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba – Bu düzenlemedeki eksiklere bakınca, bu düzenlemenin eksik olduğunu ve enkaz altında kaldığını görmekteyiz. Bu teklifte 5975 gün primine takılanlar, çıraklık ve staja takılanlar, BAĞ-KUR tesciline takılanlar, 9000 güne takılanlar, kısmî emekliliğe takılanlar, depreme takılanlar olduğunu görüyoruz. Değerli arkadaşlar, bir günle on yedi yıl fazla çalışmaya mahkûm edilenlerin sorunları bu teklifle çözülmedi, çözülmeyecek, EYT sorunu enkaz altında kalmaya devam edecek. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş – EYT’lilerin bir kısım talepleri maalesef yasaya geçmedi, önerge de verdik. Öncelikle, 8 Eylül 99 tarihinden önce de işe girenlerin aynı şekilde emekli olması gerekiyordu, maalesef bu kabul edilmedi, aynı statüde olamıyorlar. Diğeri, 5000 prim gün sayısı 5975’e çıkarıldı, bu da EYT’lileri EPT’li hâle getirdi. Diğeri de 8 Eylül 99 öncesi 3600 gün prim ödeyenlerin kısmi emekliliği olmalıydı, maalesef bu da olmadı. Stajyer ve çırakların işe giriş tarihleri esas alınmıyor ve sonradan 8 Eylül 99 sonrası işe girenlerde kademeli geçiş de olmadı. Ve en son Ağustos depremi 99, orada da mutlaka 31/12/1999 tarihi olmalıydı, bunu ısrarla söyledik, olmadı. Bütün bunlara rağmen biz EYT’ye “evet” diyeceğiz, milyonlarca insan bekliyor. Türk Arkeoloji ve Kültürel Miras Vakfı Kanunu Teklifi Bu hafta EYT Düzenlemesinin ardından kabul edilen bu teklifle Türk-İslam arkeolojisi araştırmaları temalı bir vakıf kurulması amaçlanıyor. Ancak muhalefet gruplarından teklifin gündeme gelme zamanıyla alakalı birçok eleştiri geldi. Depremin etkileri hala sürerken meclisin böyle bir zamanda hiçbir aciliyeti olmayan bir düzenlemeyle vakit geçirmesi bizim için de şaşırtıcı oldu. Teklifin içeriğine ilişkin en büyük eleştiri ise Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanının mütevelli heyetinin tabi üyelerinden olması oldu. Belediye başkanlığı gibi oldukça siyasi bir görevin tarafsız olması gereken bir vakfın mütevelli heyetinde olmasına muhalefet gruplarından birçok eleştiri geldi. Muhalefette HDP ve CHP Gruplarından oylamaya katılan vekiller ret oyu kullanırken İYİ Parti Grubundan ise hem kabul hem ret oyları çıktı. Araştırma Önergeleri 1- Deprem felaketinin yıkıcı etkileri ve sonuçlarıyla birlikte siyasi, ekonomik ve demografik riskler sebebiyle Suriyeli sığınmacıların vatanlarına dönüş sürecinin derhâl planlanması ve başlatılmasına yönelik verilen önergenin görüşülme Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 28 Şubat’ta TBMM Gündemine geldi. 2- Maraş depreminin idari ve siyasi sorumluluğunun açığa çıkartılmasına yönelik verilen önergenin görüşülme Genel Kurulda reddedildi. HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş ve İstanbul Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç tarafından verilen önerge 28 Şubat’ta TBMM Gündemine geldi. 3- Kızılay'ın deprem sonrası acil bir kamu hizmeti olarak halka ulaştırması gereken yiyecek ve çadırların satışına ilişkin iddiaların araştırılmasına yönelik yönelik verilen önergenin görüşülme Genel Kurulda reddedildi. CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl tarafından tarafından verilen önerge 28 Şubat’ta TBMM Gündemine geldi. 4- Kızılayın kuruluş amacından uzaklaşmasının nedenleri ve sorumlularının tespit edilmesine yönelik verilen araştırma önergesinin görüşülme Genel Kurulda reddedildi. İYİ Parti İzmir Milletvekili Dursun Müsavat Dervişoğlu ve İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta tarafından verilen önerge 1 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 5- Deprem bölgesinde engelli bireylerin yaşadıkları sorunların araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu tarafından verilen önerge 1 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 6- Depremin tarımsal üretime etkilerinin araştırılmasına yönelik verilen önergenin görüşülmesi Genel Kurulda reddedildi. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer tarafından verilen önerge 1 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. 7- 11 ili etkileyen depremlerin sonuçlarının tüm yönleriyle araştırılmasına yönelik verilen önergeler Genel Kurulda kabul edildi. AKP, MHP, İYİ Parti, CHP ve HDP Gruplarından verilen toplamda 26 önerge birleştirilerek kabul edilirken bu önergeler 2 Mart’ta TBMM Gündemine geldi. Büyükşehir Belediye Meclisleri Yaşanan felaketlerde depremzedeler için Türkiye’de birçok belediyeden yardımlar yapıldı. Yazı serimizde incelediğimiz Büyükşehir Belediye Meclislerinin de gündeminde felaket ve depremzedelere yardım yapılmasına ilişkin maddeler vardı. İzmir İklim değişikliği etkilerine dirençli ve sağlıklı bir kent yaratmak, çevrenin ve doğal zenginliklerin korunması amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesinin organize edeceği okullarda eğitim programları için Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Ege Orman Vakfı arasında bir protokol yapılmasına ilişkin komisyon raporu İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. İzmir sokaklarında kullanılmak üzere ergonomik ve çevreye uygun çöp kutuları tasarlanmasına yönelik "İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi" ile ortak çalışmalar için bir protokol yapılmasına ilişkin komisyon raporu İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. İzmir’de tekstil sektörünün gelişimi adına “Bilgisayarda Giysi Kalıbı Hazırlama Alanında” eğitimler verilmesi amacıyla İzmir Kalkınma Ajansıyla bir protokol yapılmasına ilişkin komisyon raporu İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından deprem felaketinden etkilenen illerde hayvansal üretim yapan üreticilere yem desteği yapılmasına ilişkin komisyon raporu İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. Ankara Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından deprem bölgesi için 5 adet özellikli panelvan araç alınımasına ilişkin Başkanlık yazısı Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından deprem felaketinde zarar gören hayvan barınaklarına ilaç ve mama yardımı yapılmasına ilişkin önerge Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. Ankara’da Gordion Düğümü, Büyük İskender, Yassıhöyük ve Gordion Müzesi üzerinden turizm konsepti geliştirilmesine ilişkin komisyon raporu Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Polatlı İlçesindeki okullarda “Afet Farkındalık ve İlk Yardım Eğitimleri” düzenlenmesine ilişkin komisyon raporu Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde kabul edildi. Kapanış Türkiye gündemi en hızlı değişen ülkelerden birisi. Ülkenin şubat ayı gündemi ne ise ne yazık ki yıllarca unutamayacağımız, binlerce kayıp verdiğimiz bir felaketti. Bu felaketin gölgesinde de olsa Meclis yasama faaliyetlerine devam ediyor, hatta devam etmek zorunda. Seçime giden bu yılda her hafta milyonlarca insanın hayatını etkileyen düzenlemeler Mecliste kabul ediliyor. Bu süreçte yoğun gündemi yakından takip edebilmek için bir sonraki yazımızı kaçırmayın!

Parlamento

Dosya: AFAD Politikaları

Yazarlar: Arda Sirkeci, Yusuf Şerali, Cemre Zekiroğlu, Erim Bolel, Görkem Savaşeri ve Barış Gökçe Türkiye 1999 senesinin 17 Ağustos günü büyük bir felaketle karşılaştı. Merkez üssü Gölcük olan 7.6 büyüklüğündeki deprem başta İzmit ve Adapazarı olmak üzere Marmara bölgesinde büyük bir yıkıma yol açtı ve ülkeyi büyük bir gerçekle karşı karşıya bıraktı. Türkiye depremlere hiçbir şekilde hazırlıklı değildi. Yapılar deprem yönetmeliğine göre yapılmamıştı, müdahale ve ilk yardım çalışmaları yetersiz kalmıştı ve ciddi bir koordinasyon sıkıntısı ortaya çıkmıştı. 1999 depreminde ortaya çıkan yetersizlikler Türkiye’deki iktidar değişiminde büyük bir rol oynayacak ve 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara gelecekti. Afet yönetmeliği ve müdahalesi AK Parti’nin seçim söylemlerinde önemli bir yer kaplamıştı. Parti bu alanlardaki yetersizlikleri gidermeyi ve yeni bir planlama oluşturmayı vaat ediyordu. 2009 yılında bir daha böyle bir felaketle karşılaşmamak adına yeni bir kanun oluşturuldu ve bu kanun vesilesiyle Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı yani AFAD kuruldu. Kuruluşunda başbakanlığa bağlı olan kurum Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte İçişleri Bakanlığına bağlandı. 1999 yılının üzerinden 24 yıl, AFAD’ın kuruluşunun üzerinden 14 yıl geçtikten sonra Türkiye tekrar çok büyük bir felaket yaşadı. Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki iki deprem, 10 ili etkiledi, on binlerce insan yaşamını yitirdi. Tıpkı 1999 depremindeki gibi müdahaleler, yardımlar yetersiz kaldı, ciddi bir koordinasyon sıkıntısı yaşandı. Peki bu sorunlar bir daha yaşanmaması için kurulan AFAD neden bu kadar etkisiz kaldı? Bu sorunun cevabını bulmak için AFAD’ın çalışma planlarını incelemek gerekiyor. Afet öncesi risk azaltma çalışmaları AFAD’ın kuruluşundaki en büyük yenilik afet öncesi risk azaltma çalışmalarıydı. Yıkılan binlerce bina deprem uzmanlarının da takdir ettiği bu çalışmanın başarısız olduğunu gösteriyor. AFAD’ın deprem öncesi çalışma planı olan TARAP (Türkiye Afet Risk Azaltma Planı) incelendiğinde çalışmaların neden yetersiz kaldığına dair çıkarımlar yapılabiliyor. AFAD koordinasyonunda hazırlanan bu plan kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, özel sektör, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve gerçek kişileri kapsıyor ve afetlerin neden olabileceği fiziksel, sosyal, ekonomik, çevresel, psikolojik zarar ve kayıpların önlenmesi veya etkilerinin en aza indirilmesini amaçlıyor. AFAD TARAP çerçevesinde depremlerle ilgili kısa, orta ve uzun vadeli hedef ve eylemler belirliyor. Bu eylem planını incelediğimizde kısa vadeli, yani aciliyetli hedeflerin çoğunluğunun yapılanma konuları olduğu ortaya çıkıyor: İmar planına esas raporlarda deprem tehlikesi, diri fay ve tampon bölge belirleme konusunda standartların geliştirilmesi, Deprem tehlike ve risklerinin azaltılması konusunda yapılan çalışmaların mekânsal planlara aktarılması konusunda uygulama esaslarının belirlenmesi, Planlama, çevre ve şehirleşme ile ilgili bütün yasal mevzuatın gözden geçirilerek deprem risklerinin azaltılması ile ilgili gerekli düzenlemelerin yapılması. Belirtilen hedefler her ne kadar efektif ve rasyonel gözükse de AFAD belirlenen çoğu hedefte destekçi konumda yer alıyor. Mesela planda yukarıda belirtilen kurumların sorumlusu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak görünüyor ve plan destekçi kurumların bu hedeflere ulaşmada nasıl rol oynayacağını belirtmiyor. Yani AFAD deprem öncesi riskleri azaltmakta bir çerçeve çizebiliyor ancak bu hedeflerin uygulanmasında işlevsizleşiyor, sorumluluk bakanlıklara devrediliyor ve sorumlulukların yerine getirildiğine dair bir denetim mekanizmasından söz edilmiyor. En can alıcı nokta ise AFAD’a dair Sayıştay raporlarında ortaya çıkıyor. Kısa, uzun ve orta vadeli eylem planlarının yapıldığı, deprem önceleri riskleri azaltmak için elzem olan, binlerce insanın hayatını kurtarabilecek olan bu plan Sayıştay’ın raporlarına göre ancak 2020 yılında, yani AFAD’ın kuruluşundan tam olarak 11 sene sonra hayata geçiriliyor. Ana kuruluş amaçlarından biri afet öncesi riskleri azaltmak olan kurumun bu alanda 11 sene boyunca ne yaptığı meçhul. Deprem öncesi riskleri azaltmada AFAD’ın oluşturduğu bir başka plan da İl Afet Riski Azaltma Planı yani İRAP. İRAP yerel yönetimler, AFAD yetkilileri, bakanlık temsilcileri gibi farklı kurumlardan yetkililerin olduğu çalışma grupları kuruyor ve afet öncesi ve sonrası için yerel planlar hazırlanmasını sağlıyor. Deprem bölgesinden raporlar AFAD’ın internet sitesinde bulunan bölgesel İRAP raporlarını incelediğimizde aslında depreme dair yetersizliğin sebeplerini görebiliyoruz. AFAD yetkililerinin bu toplantılarda depremin etkilediği şehirlerle ilgili dile getirdikleri sorunlar şöyle; “Hatay AFAD yetkilisi İRAP eylemleri ve ilgili kuruluşlarıyla bütçe ve sorumluluk sorunu yaşadıklarını belirtmiştir.” “Kahramanmaraş AFAD yetkilisi özellikle küçük belediyelerin bütçe ve teknik eleman yetersizliğinden şikâyetçi olduğunu belirtmiştir.” “Osmaniye AFAD yetkilisi yerelde sürekli İRAP toplantıları gerçekleştirdiklerini fakat merkezin uygulamada daha etkili olacağını belirtmiştir.” “Kilis AFAD kurumların bütçe ve personel yetersizliğini öne sürerek eylemlerin gerçekleştirmesinde aksamalara sebep olduklarını, konuyla ilgili kurumlara bakanlık düzeyinde yazı yazılmasının yararlı olacağını vurgulamışlardır.” “Şanlıurfa AFAD yetkilisi özellikle DSİ Bölge Müdürlüğü’nün dere ıslahı çalışmalarında birlikte çalıştığı kurumlarla ilgili koordinasyon problemi yaşadığını ve bu durumun uygulamada problemler çıkardığını belirtmişlerdir.” İRAP kapsamında depremin yaşandığı bölgelere dair afet riskini azaltmak için hazırlanan eylem planlarında da yaşananabilecek problemlerin belirtildiği gözlemleniyor. Kahramanmaraş raporunda özellikle Pazarcık ve Narlı bölgelerinde olası bir büyük depremden bölgenin neredeyse tamamının etkilenebileceği belirtilirken Adıyaman’da yerleşim yerlerinin fay hattı üstünde yer aldığı ve olası bir depremde büyük hasar alacakları, Hatay’da ise acilen yapı ve denetim çalışmalarının kontrol edilmesi ve kentsel dönüşüm planları yapılması gerektiği belirtiliyor. Detaylı incelendiğinde raporlar il bazlı olarak depreme dair bütün problemleri ve hazırlıksızlığı açıklıyor. Bu raporlara dair en can alıcı kısımlardan biri ise raporların 2020-2021 yılları aralığında hazırlanmış olması. Tıpkı TARAP’taki gibi 2009 yılında kurulan AFAD’ın bu raporların hazırlanması için neden on seneden fazla beklediği ise açıklanamıyor, ancak hazırlıklar erken başlasa binlerce insanın kurtulabileceği somut bir gerçek olarak önümüzde duruyor. AFAD yetkililerinin belirttiği bütçe ve sorumluluk sorunları, personel yetersizliği, koordinasyon eksikliklerinin sonuçlarını maalesef hep beraber yaşadık. Ayrıca diğer illerdeki İRAP toplantı raporlarını incelediğimizde birçok ilde bakanlık temsilcilerinin bu toplantılara katılmamalarından şikâyetçi olduklarını gözlemleyebiliyoruz. Bütün toplantı çıktılarında da “Sorumlu kurum Bakanlıklarına Taşra Teşkilatının İRAP eylemlerinin uygulanmasına destek olunması için yazı yazılması” bir ana çıktı olarak göze çarpıyor. Birazdan inceleyeceğimiz Türkiye Afet Müdahale Planı’nda, afetlerde arama kurtarmadan barınmaya bütün operasyonları tanımlayan plan, lokal örgütlerin ve bakanlıklarının koordinasyonunun müdahale çalışmaları için ne kadar kritik olduğu gözlemleniyor. Lokal örgütlerdeki bütçe ve eleman eksikliği ve bakanlık yetkililerinin çalışma gruplarına entegre olmaması yaşanılan krize dair çok şey söylüyor. Afet müdahale planı AFAD’ın hazırladığı ana plan olan Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP) Türkiye'de gerçekleşecek herhangi bir afet durumunda müdahale operasyonlarının ve koordinasyonun nasıl işleyeceğinin çerçevesini çiziyor. Afetler dört ayrı seviyeye ayrılıyor ve her seviye için farklı bir plan yapısı oluşturuyor. Yaşadığımız deprem dördüncü seviye, yani en yüksek seviyede bir afet olduğundan dolayı bu seviyeye ait planı inceliyoruz. Dördüncü seviye afet müdahale planını incelediğimizde AFAD merkezi, yerel yönetim ve lokal AFAD yetkililerinin oluşturduğu çalışma grupları ve bakanlık temsilcilerini kapsayan komplike bir koordinasyon tablosu ile karşılaşıyoruz. Dördüncü seviye afet planı hiyerarşisinde en tepede Afet ve Acil Durum Kurulu bulunuyor, afet durumunda bütün koordinasyonu sağlaması gereken kurul içişleri bakanının başkanlığında Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının ilgili bakan yardımcıları ve Türkiye Kızılay Derneği ile Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü temsilcilerinden oluşuyor. Kurul senede en az iki kere toplanıyor ve içişleri bakanının çağrısı ile acil toplanabiliyor, farklı kurumlar bu kurula eklenebiliyor. Maalesef elimizde bu kurulun toplantılarına dair notlar mevcut değil, afet esnasında toplanıp toplanmadığı ise belirsiz. Yani afet durumunda ana koordinasyon yapısı olan bu kurumun işlevselliği meçhul. Bu kurula dair önemli bir noktaya yazının ilerleyen bölümlerinde tekrar değineceğiz. Yukarıdaki planlar ise ulusal ve yerel düzeyde müdahale organizasyon şemalarını gösteriyor. Gördüğümüz şemalar afet durumunda hangi operasyonda hangi kurumun öncü kurum olduğunu gösteriyor ve yerel yönetimler, bakanlıklar ve AFAD Merkezi arasınde kompleks bir koordinasyon şeması çiziyor. TAMP ulusal organizasyon şemasına dair şu açıklamayı yapıyor: “Ana çözüm ortağı bakanlık, kurum ve kuruluşlar üstlendiği hizmetin ulusal düzeyde esas sorumlusu olup birlikte çalışacağı destek çözüm ortaklarının rollerini, çalışmalarını belirler. Her bir çalışma grubu sorumlusu, diğer destek çözüm ortakları ile ‘Ulusal Düzey Çalışma Grubu Planı’nı Ek-4’te yer alan formata uygun hazırlar. Planın onaylanmasına müteakip ilgili destek çözüm ortağı bakanlık, kurum ve kuruluşlara gönderilir. Afet ve acil durumlarda hazırlamış olduğu çalışma grubu planının aktivasyonunu gerçekleştirilir. Tüm çalışma grupları AFAD ile koordinasyon halinde çalışır.” Açıklama, acil müdahale ihtiyacı olan durumlarda bürokratik sistemin aşamalarını belirtiyor. Ulusal düzeyde alınan kararlar onaylandıktan sonra yerel düzeye iniyor ve valilerin başında olduğu İl Afad Merkezlerine iletiliyor ve buradan sahaya bir koordinasyon çalışması yapılıyor. Yani bürokrasi aciliyetin önüne geçiyor. STK’lar, uzman ekipler, TSK Türkiye Afet Müdahele Planı AKUT gibi arama kurtarma dernekleri ve madenciler gibi uzman ekiplerin müdahale operasyonunda nasıl yer alacağına dair bir açıklık sağlamıyor. “Afet bölgesinde görev almak isteyen STK’lar ilgili oldukları ulusal düzeyde ulusal düzey çalışma grubu ana çözüm ortağı tarafından, yerel düzeyde ise çalışma grubunun servis koordinatörü tarafından koordine edilir.” STK’ların sahada nasıl yer alacağına dair tek ifade yukarıdaki cümle. Rapordaki bu ifade de arama kurtarma çalışmalarında AKUT ve maden işçilerini organize eden sendikaların STK’lar olarak nasıl bir bürokrasi engeli ile karşılaştığını, organizasyon şemasında yerlerinin belli olmadığını ve neden ilk iki gün müdahale çalışmalarına katılamadığını açıklıyor. Madenci grupları ve arama kurtarma dernekleri gibi ilk müdahelede etkili ve yetkin bir başka kurum ise Türk Silahlı Kuvvetleri. Operasyonel ve teknik kapasitesi oldukça yüksek olan TSK’nın 1999 depreminde ne kadar etkin bir kurum olduğu bilinen bir gerçek. Ancak AFAD’ın kuruluşundan itibaren TSK’nın afetlerdeki yerine baktığımızda zaman içinde kurumun rolünün sürekli olarak azaltıldığı gözlemleniyor. AFAD’ın kuruluşunu temsil eden 5902 sayılı kanunda yazıda belirttiğimiz Afet ve Acil Durum Kurulu içinde TSK’nın üst kurulu olan Milli Savunma Bakanlığı da bulunuyor. Ancak Milli Savunma Bakanlığı cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş sonrası bir cumhurbaşkanı kararnamesiyle bu kuruldan çıkarılıyor. Yani afetle mücadelelerdeki en üst koordinasyon kurulunda TSK bulunmuyor. Benzer bir şekilde 1997 yılında yürürlüğe giren, TSK’ya valilik izni olmadan ve sadece bilgi vererek toplumsal olaylara ve doğal afet yaşanan yerlere müdahale edebilme yetkisi veren Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü 2010 senesinde darbe planlarına dayanak yapılması sebebi ile iptal ediliyor. Türkiye Afet Müdahale Planında Milli Savunma Bakanlığı yalnızca destekçi grup olarak belirleniyor. AFAD’ın bölgesel raporlar ile belgelenen operasyonel yetersizliği, TSK’nın afet müdahale şeması içinde zaman içinde rolünün azalması, arama kurtarmada yetkin devlet dışı kurumlarının rollerinin net tanımlanmaması ve oluşturulan devasa bürokratik zincir ilk müdahalelerin neden zamanında ulaşmadığına dair ciddi bulgular sunuyor. AFAD’ın eksiklikleri bilinmiyor muydu? Peki bütün bu bulgular bugün mü ortaya çıkıyor? Bu yetersizlik ve kapasitesizliğe dair toplu bir öngörü daha önceden mümkün müydü? Bu sorunun cevabı malesef evet. AFAD’ın eksiklikleri aslında uzun yıllardır ortada duruyor. Sayıştay’ın hazırlamış olduğu raporlar düzenli olarak bu eksikliklere vurgu yapıyor. 2017’de hazırlanan Sayıştay raporu incelendiğinde çok ciddi bulgular ile karşılaşıyoruz: “Afet ve Acil Durum Mevzuatının, Kuruluş Kanunu Olan 5902 Sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun İle Uyumlu Olacak Şekilde Güncellenmemesi.” “İç Kontrol Sistemi Değerlendirmesinin Yapılmaması” “Tabii Afet Nedeniyle Altyapı Hasarına ve Tahribata Uğrayan Belediye ve İl Özel İdarelerine Aktarılan Ödeneklerin Kullanılmasına İlişkin Kontrolleri Sağlayacak Sistemin Kurulmaması” “Risk Eylem Planlarının Hazırlanmaması” “Barınma Merkezi Depolarına Gelen Yardım Malzemelerinin Düzenli Bir Şekilde Kayıt Altına Alınmaması, Yardımların Dağıtımının Sistematik Olmaması” Yukarıdaki bulgular Sayıştay raporundan çıkardığımız en vurucu bulgular olarak göze çarpıyor ve AFAD’da ne kapasite bakımından ne de organizasyonel olarak bir hazırlık olmadığını gözler önüne seriyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş yılı olan 2018 yılına kadar Sayıştayın AFAD’a dair düzenli olarak yetersizlik ve eksiklikleri belirten raporları 2018 yılından sonra yumuşuyor ve depozito takipleri, cihaz kayıtları gibi ufak konulara değinmeye başlıyor. Ancak bugün karşılaştığımız felaket AFAD’ın içindeki sorunların çözülmediğini net bir şekilde ortaya koyuyor, Sayıştay raporlarındaki değişimin sebebini sorgulatıyor. Ulaştığımız bir başka doküman AFAD’ın 2022 Düzce depremine dair Etki Analiz Raporu. Bu rapor da çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Düzce’de gerçekleşen 5.9’luk depremi ele alan ve AFAD’ın seviye 2 olarak tanımladığı depremdeki yetersizlikler ve eksikler bu raporda şu şekilde tanımlanıyor: Çadırların farklı noktalara kurulmasının güvenlik sorunlarına sebep olduğu, çadırların takip ve kontrolünün sağlanamadığı, çadır kurulan alanlarda altyapı olmadığı için elektrik ve ısınma sorunlarının yaşandığı ve bazı alanlarda zemin sorunu olduğu için çadır kurulamadığı, Depremin ardından koordinasyon kurulunun il AFAD Merkezi’nde toplandığı, Düzce İl Afet Müdahale Planı (TAMP) kapsamında il ve ilçelerde yeterli koordinasyonun sağlanamadığı, Afet gruplarının hazırlıksız olması, AFAD Merkezi yerinin yanlış seçilmesi, kurumlar arası işbirliği ve koordinasyonun yetersiz kalması, TAMP uygulaması ile ilgili yöneticilerin tam olarak bilgilendirilmemesi, uygulayıcıların görev ve sorumlulukları tam olarak üstlenmemesi, İRAP Kapsamında “kırmızı eylemlerin” yüzde 66’sının tamamlanmaması. Yukarıda belirttiğimiz çıktılar raporun göze çarpan bulguları. AFAD, raporun sonunda çok önemli önerilerde bulunuyor: “Depremden sonra afet grupları ve kurumlar yeteri kadar hazırlıklı olmaması sebebiyle TAMP devreye alınamamıştır. TAMP uygulanamadığı için afet yönetimi kaos ve karmaşaya dönüşerek görev ve yetki karmaşasına sebep olmuştur. İletişim eksikliği sebebiyle kararlar sağlıklı alınamamıştır. Afet müdahale grupları kaynaklarını etkin şekilde yönetememesi sebebiyle müdahalede yetersiz kalınmıştır.” “Bölge halkının deprem bilincinin yetersiz olması, binalarda meydana gelen az hasarların bile korkuya sebep olması çadır taleplerini artırmış, evi ağır hasar görenlerin yanı sıra birçok noktada çadır kurulumu yapılmıştır. İnsanlar sosyal medya üzerinden bilim dışı yanlış yönlendirmiş ve bu bilgilendirme eksikliği halkın kontrol edilmesini güçleştirmiştir. “TAMP’ın kurumlar tarafından benimsenmesi, doğru kaynak planlamasının yapılması, afet gruplarının senaryoya uygun hazırlıklı olması, düzenli olarak TAMP tatbikatlarının yapılması, afet seviyelerine göre müdahale senaryoları oluşturulmasının önemi daha iyi anlaşılmıştır. İllerde Valilikler koordinasyonunda haberli/habersiz tatbikatlar düzenlenmesi, koordinasyon kurulunun toplanması hazırlıkların gözden geçirilmesi afet zararlarının azaltılmasına önemli katkı sağlayacaktır.” “Deprem riski yüksek olan İllerimizde Düzce örneğinde olduğu gibi konut stokunun dirençli hale getirilmesi ile can ve mal kayıpları önleyecektir. Afet öncesi İRAP’ın uygulanması riskleri azaltacak, afet sonrası TAMP ın etkin şekilde uygulanması kayıpların azaltılmasını sağlayacaktır. Afete dirençli Türkiye için afet öncesi, sırası ve sonrasına yönelik bütüncül bir yaklaşımla hem kurumlarımızı hem de vatandaşlarımızı hazır hale getirmeliyiz.” Araştırmalarımızın büyük bir kısmını AFAD’ın hazırladığı raporlar, toplantı notları ve planlar oluşturuyor. Maalesef görüyoruz ki bütün önlemsizlikler, eksiklikler, yetkinsizlikler uzun zamandır göz önündeymiş. Ancak bütün bulgulara, şikâyetlere, yıkıma rağmen önlem alınmamış. Meclise giden soru önergeleri AFAD çevresinde yaptığımız araştırmayı Meclis çizgisine kaydırdığımızda da farklı bir tablo ile karşılaşmıyoruz. Mecliste 2011-2023 yılları arasında verilen "yazılı soru önergeleri" bizleri yukarıda bahsettiğimiz bulgulardan uzağa taşımıyor. Bahsi geçen aralıkta yapılan taramalarda, vekillerin hükümetten doğrudan bilgi alma yolu olan soru önergelerinde şöyle bir dağılım tespit etmiş bulunuyoruz: Önergenin Teklif Durumu Önerge Sayısı Cevaplandı 11 15 günlük cevap süresi dolduktan sonra cevaplandı 37 Cevaplanmadı 105 Yasama Yılı sona erdiği için hükümsüz sayıldı 7 AFAD hakkında verilen önergeler yukarıda görüldüğü üzere ağırlıklı olarak cevaplandırılmamış, cevaplandığı zamanların çoğunda ise öngörülen cevap süresinin dışında cevaplandırılmıştır. Yukarıda bahsedilen tekliflerin güncel durumlarını açıklayan tabloya ek olarak, soru önergelerini dönem dönem incelediğimizde ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: CHP İYİ Parti* HDP MHP AK Parti 27. Dönem 24 7 14 - - 26. Dönem 60 - 26 - - 24. Dönem 9 - 10 8 - NOT: 24. Dönem sırasında Barış ve Demokrasi Partisi ve Emek Partisi AFAD’a ilişkin birer adet yazılı soru önergesi vermiştir. *İYİ Parti’nin 2017 yılında kurulması sebebiyle 24. ve 26. Dönem içinde partiye ait veri bulunmamaktadır. Yukarıdaki tablo siyasi partilerin AFAD’a dair verdikleri soru önergelerinin dağılımını gösteriyor. Verilen 200 önergenin yalnızca 11 tanesi bakanlar tarafından cevaplandı, 37 tanesi ise 15 günlük cevap süresi geçtikten sonra cevaplandı. Muhalefet sıralarındayken 8 adet soru önergesinde bulunan MHP ise AK Parti ile yaptığı ittifaktan sonra bir daha soru önergesinde bulunmadı. Odağımızı Meclis tutanaklarına çevirdiğimiz zaman ise AFAD'ı merkezine alan tartışmalara şahit oluyoruz. 2011 yılından 6 Şubat 2023 tarihine kadar uzanan dönemde Meclis, AFAD üzerine yapılan çok sayıda tartışmayı gözler önüne seriyor. Bu tartışmaların en sert yaşandığı günleri incelediğimizde ise konuşmaların AFAD'ın çalışmalarının yeterli görülüp görülmediği, olası bir afet durumunda kurumun hazır olup olmadığı sorularına göre şekillendiğini gözlemliyoruz. Bahsedilen konuşmaları partilere göre ayırdığımızda aşağıdaki tabloyla karşılaşıyoruz: AFAD’ın çalışmaları yeterl i görülüyor AFAD’ın çalışmaları yetersiz görülüyor AK Parti 78 2 MHP 20 18 CHP 5 35 İYİ Parti 7 10 HDP 1 10 BDP 0 5 Tabloda da görüldüğü üzere iktidar partisi yaptığı neredeyse tüm konuşmalarda AFAD'ın efektif bir kurum olduğunu vurgulamış, fakat bu görüş muhalefet vekilleri tarafından paylaşılmamıştır. Muhalefet kanadından gelen eleştiriler ise sadece olumsuz söylemler olarak kalmamış, çoğu parti AFAD'ın çalışmalarını yıllar içerisinde olumlu da bulmuştur. Sonuç olarak ise AK Parti vekilleri eleştirileri kabul etmekten uzak bir tavırla bu tartışmaları sürdürmüştür. AFAD'ın kuruluşuna dönersek, 1999 depremi sonrası hazırlanan raporların temel çıktısı yeni bir deprem politikası oluşturulması ve bunun bir devlet politikası olarak uygulanmasıydı. Aradan geçen 24 senede Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı yeni bir deprem politikası geliştirdi ancak bu politika merkeziyetçiliğin, bürokrasinin, liyakatsizliğin ve önlemsizliğin altında ezildi. Bütün uyarılara, yaşananlara ve planlamalara rağmen bu politika bir devlet politikasına dönüşmedi. Çeyrek asır sonra Türkiye tekrar enkaz altında kaldı, binlerce can kaybetti, hiç yol kat edemedi.

Parlamento

Afet sebebiyle ilan edilen OHAL dönemlerinde, kurumlara ve vatandaşlara yüklenebilecek sorumluluklar nelerdir?

Kanun uyarınca, tabii afet dolayısıyla ilan edilen OHAL’de gerekli harcamalar öncelikle kamu kaynaklarından ve yardımlardan karşılanacak. Acil ve hayati ihtiyaç maddeleri için kamu kaynaklarının yetersiz kalması durumunda bölgedeki kredi kuruluşlarının olanaklarından faydalanacak. Bölge içindeki kamu kurum ve kuruluşlarıyla tüzel ve gerçek kişiler, kendilerinden istenmesi halinde; arazi, arsa, bina, tesis, araç, gereç, yiyecek, ilaç ve tıbbi malzeme ile giyecek ve diğer maddeleri vermek zorunda. Afet sebebiyle OHAL ilan edilen bölgelerde bulunan 18-60 yaşları arasındaki bütün vatandaşlar, OHAL sebebiyle kendilerine verilecek işleri yapmakla yükümlü.

Parlamento

E-POSTA BÜLTENLERI

Parlamento

TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!

Angst

Her cuma 12.00’de, çevre ve iklim gelişmelerine türler arası eşitlik ilkesini benimseyerek gelişmeleri aktarıyoruz.

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Hafta içi her gün 18.30’da o gün dünyayı ve Türkiye'yi şekillendiren gelişmeler e-posta kutunda. Kısa, yalın, öz.

Hafta içi her gün 5 dakikada gündeme hakim ol. Kısa, öz, elle derlenmiş hikâyelerle gürültüden uzak bir haber deneyimine adım at.

Spektrum

Yerel ve uluslararası gündemi yakalamak için bir başucu kaynağı; her hafta seçim dosyaları, kamuoyu araştırmaları, analizler ve Son Düzlük podcastle yayında!