aposto-logoPazar, 2 Nisan 2023
aposto-logo
Pazar, Nisan 2, 2023
Upgrade to Premium

Bartu Özden

Bartu Özden
Politics editor @ Aposto

LATEST STORIES

Siyasette genç temsili

Milletvekili seçilme yaşı 2017’de yapılan anayasa değişikliğiyle 25’ten 18’e düşürülse de gençlerin siyasetteki temsilinin arttığını söylemek zor. Bunun sebebi, sorunların seçilme yaşının çok ötesinde olması. Ekonomik bağımsızlığı olmayan gençlerin kendi siyasi mücadelelerini finanse edememesinden tutun fişlenme ve gelecekte kariyer inşa edememe endişesine ya da kurumsal siyasi partilerin gençlerin fikirlerindense bayrak asılacak günlerde “kas güçlerini” kullanma eğiliminde olmasına kadar gençlerin siyasete katılımını engelleyen pek çok faktör var. Gençlerin siyasete yeterince katılamaması da beraberinde gençlerin sorunlarının gündemde yer bulamaması, ülke aidiyetlerinin azalması, siyasetin geleceğin problemleri öngörülerek yapılmaması gibi pek çok sorunu getiriyor. Bu konuyu, genç milletvekili aday adayları İYİ Partili Alp Emeç ile DEVA Partili Tunahan Elmas’la ve Genç Türkler hareketini önümüzdeki yıllarda partileştirmeyi planlayan Avukat Ali Gül ile konuştum. “Akranlarımın yaşadığı hak ihlâllerine ilişkin çalışacağım” 2002 doğumlu Alp Emeç , siyasete 2020’de İYİ Parti’nin Uluslararası İlişkiler kurulunda görev alarak başlamış. Siyasete girme sebebini “ Sadece örgütlü siyasetin bir şeyler değiştireceğini inanması, sivil toplum kuruluşlarının değişimi sağlamakta yetersiz kalması ” olarak açıkladı. Milletvekili seçilirse genel siyasetin içinde kaybolmaktansa “ barınma sorunu, ifade özgürlüğü, akademideki sıkıntılar ” gibi akranlarının yaşadığı hak ihlâllerine ilişkin” çalışmayı planladığını anlattı. Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla tutuklanan Emeç, “ Genç bir siyasetçi olarak hayatta başına neler geliyor, nasıl yorumlar alıyorsun? ” soruma, “ Genelde olumlu yorumlar alıyorum çünkü gençlerin siyasette olmasını önemseyen çok büyük bir kitle var, partimizin teşkilatı da bana çok destek oluyor. Kişisel eleştiriden ziyade, gençlerin tecrübesiz veya liyakatsiz olabileceğine dair yorumlar yapılabiliyor, “Küçük değil misin bu işler için?” diye soranlar oluyor. ” sözleriyle cevap verdi. Siyasi parti üyesi olduğu için tutuklandığını düşündüğünü ancak siyasetin içinde yer almadığı halde çok daha büyük hak ihlâllerine maruz kalan vatandaşlar olduğunu, onların seslerini duyurmakta çok daha fazla zorlandığını ifade etti. İYİ Parti’nin gençleri nasıl temsil ettiğini, partinin gençlik politikalarının nasıl geliştirilebileceğini sorduğumdaysa Emeç, bu konuda partinin özeleştiri verdiğini, 2018’deki vekil dağılımında partinin yaş ortalamasının yüksek olduğunu söyledi. Genel Başkan Meral Akşener’in İYİ Parti’yi bir “ start-up projesi ” gibi gördüğünü, gençlik politikalarının ve gençlerin özgül ağırlığının giderek arttığını, lidere çok kolay ulaşabildiklerini, Divan Kurulu’na sık sık görüş bildirdiklerini, genç adayların teşkilatlardan büyük destek aldığını, Gençlik Beyannemesini çoktan hazırladıklarını ifade etti. “ Genç gibi siyaset yapmak istiyoruz. Yıllar geçtikçe bu konuda geliştik ama daha da iyi olmalıyız. Bu konudaki çabamız kesin. ” dedi. Emeç, gençlerin siyasete katılımının önündeki engelleri sorduğumda ilk sırada maddiyat problemini saydı. Çoğu partide genç aday adaylarından onların bütçesini aşan hibeler istendiğini, parası olanların da fişlenme korkusu yaşadığını, her şeye rağmen siyasette tutunmaya çalışan gençlerin de iyi yerlere gelememesinin diğer gençlerin motivasyonunu kırdığını, gençlerin katılım oranının düştüğünü söyledi. “Esas mesele zihniyet problemi” 1995 doğumlu Tunahan Elmas, 2012’de henüz lise yıllarındayken AK Parti teşkilatlarında görev almaya başlamış, “ Pelikan sürecinin ” ardından 2018’de partiden istifa etmiş. Mart 2020’de kurulan DEVA Partisi’nin kurucularından olmuş. Elmas, genç bir siyasetçi olmanın avantajını ufak tefek hataların daha kolay tolere edilmesi, dezavantajını ise yorumların “ Senin daha yaşın kaç ki? ” şeklinde bastırılması olarak tarif etti. Buna katılmadığını belirtirken de 11 yıldır aktif siyasetin içinde olan biri olarak siyasete sonradan girmiş yaşı ileri bir insana göre siyasi tecrübesinin çok daha fazla olduğunun altını çizdi. Bu durumu, çok genç yaşta Fenerbahçe’de futbol oynamaya başlayan golcü Semih Şentürk'ün her daim “ Genç Semih ” diye anılmasına benzetti… Siyasetin içinde olduğu için bol bol küfür ve hakaret işittiğini, ancak pek çok övgü de aldığını, siyasette herkesi memnun etme şansı olmadığını bildiğini, Türkiye’nin her yerinde ideallerini paylaştığı insanlarla bir arada olmanın ona iyi hissettirdiğini anlattı. DEVA Partisi’nin gençlik politikalarını sorduğumdaysa partinin gençlik kolları kurmayarak gençleri doğrudan ana kademede görevlendirdiğini, gençlik kollarının pek çok partide “ kas gücü ” olarak kullanıldığını ifade etti. Genel Başkan Ali Babacan’ın da diğer liderlere göre genç olduğunun altını çizen Elmas, 30’lu yaşlarında siyasete giren Babacan’ın kariyerinin de gençlere fırsat verildiğinde siyasette başarılı olabileceklerinin delili olarak gördüğünü söyledi. Yine de hiçbir partinin gençlik politikaları ve temsili alanında yeterli olmadığını aktaran Elmas, bunun sebebinin de ülkeye hâkim olan, gençlerin sorumluluk alamayacağına dair bir zihniyet problemi olduğunu, halbuki Meclis’teki pek çok vekilin gençlerden çok daha “ ergen ” davrandığını ifade etti. Sadece siyasette değil, “ futboldan akademiye pek çok alanda gençlere sorumluluk verilmesi ve bu zihniyetin değişmesin gerektiğini ” söyledi. “ Gençler gezsin tozsun ama haddini de bilsin ” yaklaşımının “ 12 Eylül rejiminin Türkiye’ye attığı bir kazık olduğunu ” da ekledi. “ Gençlerin ekonomik bağımsızlığı olmadan siyasette var olabilmesinin yolu nedir? ” diye sorduğumdaysa kendisinin bu sorunu avukatlık gibi bağımsız bir meslek yaparak aştığını, ancak siyaset yapmak için de sanıldığı kadar çok para harcamak gerekmediğini, siyasette sadece zengin insanlara değil, pek çok farklı nitelikte insana ihtiyaç olduğunu söyledi. Siyasetin finansmanın şeffaflaşmasının bu soruna çözüm olabileceğini savundu. Seçilirse de sadece gençlerin sorunlarına değil, Türkiye’nin genel meselelerine odaklanan ve çözüm üreten, “ el kaldırıp el indiren ” değil, sosyal sorunlara odaklanan aktif bir milletvekili olmak istediğini aktardı. “Aslolan gençlik, parti kuruyoruz” 27 yaşındaki Ali Gül, 15 yaşından beri siyasetle ilgilendiğini söyledi. “ 2010’da Fethullahçılar soruları çaldığı için ilk kez eyleme katıldım, lisede Halkevleri ve TKP gibi sol örgütlerle içli dışlıydım. Üniversitede daha liberal kuruluşlara doğru kaydım. 21 yaşındayken CHP’ye gittim ve kurumsal siyasetle bir yere varılmayacağını anladım. Sıfırdan parti kurmanın daha az maliyetli ve daha kolay olduğunu anladım. Partide idealist bir ortam yoktu, sorgulama yoktu. ‘Hırsızlığın olmadığı bir siyaset mümkün, ’ dediğimde bana CHP’liler bile ‘Naifsin, insanları nasıl çalıştıracaksın? ’ dedi.” cümlelerini kurdu. Genç Türk hareketi için bir yıldır çalıştığını söyleyen Gül, “ çok farklı ” olan örgütlenme modelini “ tamamen kendilerinin uydurduğu ” “ dar kadrolu profesyonel model ” olarak tanımladı. Bunun bir şirket yapılanmasına benzediğini, örneğin İK sorumlusu, IT sorumlusu gibi pozisyonlar olduğunu ve hareketi “ para değil, oy kazanmayı hedefleyen bir start-up ” olarak gördüğünü söyledi. “ Şimdilik ” sadece 1990’dan sonra doğan gençlerin mülakatlarla seçilerek katılabildiği bu harekette verilen eğitimler ve edinilen deneyimlerle kişilerin kendilerini geliştirdiğini ifade etti. “ Ageism ” yapmadıklarını ancak ana gövdenin genç olmasını istediklerini, bu şekilde partinin arkadaşlık bağlarıyla kurulduğunu, “ geniş bir arkadaş grubuyla birlikte hükümete karşı mücadele verdiklerini ”, “ yaşlılara fikir beğendirmekle zaman kaybetmediklerini, onlara benzemek değil, onları dönüştürmek amacında olduklarını ” aktardı. Hareketin amacını “ yolsuzluğun olmadığı, rant vadedilmeyen bir siyasi parti modelini çalıştırmak ” olduğunu, gençlerin buraya işlerinden vakit ayırıp “ ülkeye etki etmek ” gayesiyle katıldığını belirtti. Hareketin rotasını sorduğumdaysa şu an İstanbul, Bursa ve Ankara’da örgütlendiklerini, İzmir’de örgütlenme çalışmalarının sürdüğünü söyledi. Hangi ilde nasıl örgütlenileceğine dair üç yıllık planları olduğunu, seçimi muhalefetin kazanması halinde 2026’nın son çeyreğinde, kaybetmesi halinde güvenliklerini sağlamak açısından çok daha öncesinde siyasi partiye dönüşeceklerini açıkladı. Gençlerin siyasete katılmasına en büyük engelin siyasi partilerin oturmuş yapıları olduğunu savunan Gül, neredeyse tamamı yaşlılardan oluşan yüz binlerce kişilik örgütün parçası olan gençlerin önünün kapatıldığını ifade etti. Mevcut partilerin üst ve orta kademeleri değişmeden gençlerin temsilinin anlamlı şekilde artmasının mümkün olmadığını söyledi. Örneğin CHP’de, Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen dışında gençlerin temsilini önemseyen kimsenin liderin yakın çevresinde bulunmadığını, partilerin kültürlerinin değişebileceğine pek ihtimal vermediğini aktardı. “ Bu konuda en başarılı parti TİP diyebilirim. Hem vekilleri hem de yönetim kadrosu genç. Zaten toplumsal muhalefete en yakın parti TİP, anlıyorlar konuyu .” diyen Gül, Ekrem İmamoğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının da CHP’de bu konuda olumlu değişikliklere yol açabileceğini düşünüyor. Siyasetle ilgilendiği için başına gelenleri sorduğumdaysa maddi kazancının azaldığını, belki bugün milyoner bir avukat bile olabilecekken potansiyel müvekkillerinin azaldığını söyledi. Daha önce paylaştığı siyasi bir videodan dolayı 57 gün tutuklu kalan Gül, yine tutuklanma ihtimalinin “ hep kenarda durduğunu ”, İmamoğlu’na siyasi yasak getirilmesi kararına karşı düzenledikleri Demokrasi Nöbeti’ne “ ceplerinde ifade kağıtlarıyla gittiklerini ” ekledi. Öte yandan siyasetle uğraşmanın güvenli de hissettirdiğini çünkü insanların kendisini dinlediğini ve başına olumsuz bir durum geldiğinde harekete geçeceklerini bildiğini aktardı. Seçimden en büyük beklentisini ise “ Erdoğan’ın gitmesi ” olarak açıklayan Gül, “ Türk milleti buna hazır, muhalefet buna hazır mı bilmiyorum. Sonuçtan emin değilim ancak 20 yıllık iktidarın gücü dağıtılmalı ” diye ekledi. Bir gün icracı konumda bir siyasetçi olması halindeyse öncelikli olarak “ en büyük sorun ” yolsuzlukla mücadele edeceğini ifade etti. Gençlik politikalarının aksine, “ yaşlı politikaları ” uygulanması gerektiğini çünkü “ aslolanın gençlik, hayata uyum sağlamakta zorlananların yaşlılar olduğunu, esas yaşlıların topluma entegre edilebilmesi için ayrı politikalar geliştirilmesi gerektiğini ” savundu.

02 Nis 2023

HÜDA PAR: Yerelde özerklik, kanunda şeriat

14 Mayıs'taki seçimde cumhurbaşkanı adayı göstermeyerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleyeceğini duyuran HÜDA PAR’ın, milletvekili adaylarını da AK Parti listelerinden göstereceği açıklanmıştı. Cumhuriyet’ten Selda Güneysu’nun haberinde, HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Hüseyin Yılmaz ve Genel Başkan Vekili İshak Sağlam’ın AK Parti listelerinden seçime gireceğinin kulislerde konuşulduğu ifade edildi. 2018’deki son genel seçimlerde 157 bin oy alan, yani %0,31’de kalan partinin AK Parti ile beraber hareket edeceğini açıklaması, partinin terör örgütü Hizbullah’la ilişkisi, radikal İslamcı ve üniter devlet yapısı karşıtı görüşleri sebebiyle büyük tartışma yarattı. AA Hizbullah ilişkisi 1990’larda Batman merkezli şekilde ortaya çıkan terör örgütü Hizbullah, adını işkenceli sorgularla, “domuz bağlı” cinayetlerle, mezar evleriyle duyurdu. Gazeteciler Hafız Akdemir, Yahya Orhan ve Çetin Ababay’dan İslamcı feminist yazar Konca Kuriş’e, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’a kadar birçok kişi, Hizbullah tarafından vahşice öldürüldü. Radikal Örgütün terör örgütü PKK ile de çatışması sebebiyle JİTEM tarafından kollandığı hep iddia edildi. JİTEM’in kurucularından Özel Harp Daire Başkanı Teoman Koman, 1990’lı yıllarda Hizbullah’ı “ PKK’nın baskılarına karşı kendini koruyan, dini inançları kuvvetli vatandaşlar” olarak tanımlamıştı. Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun Ocak 2000’de İstanbul’da öldürülmesi üzerine örgüt parçalandı. Daha sonraki süreçte ise yasal parti kurma kararı alındı ve HÜDA PAR kuruldu. 2018’de de 500 kadar Hizbullah üyesi, cezaevlerinden tahliye olmuştu. AK Parti listelerinden TBMM’ye girmesi beklenen Genel Başkan Yapıcıoğlu, “ Türkiye Cumhuriyeti'ne göre Hizbullah bir terör örgütü olabilir ama bana göre bir terör örgütü değil ." sözleriyle geçmişte gündem olmuştu. “ Belli bir tarihte Hizbullah diye illegal bir yapı vardı. Şu anda tabanda bu akıma karşı sempati besleyenler olabilir. Fakat şu an bizim nezdimizde yasal düzeyde faaliyet düzenleyen Mustazaflar vardır. ” açıklamasıyla tanınan Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz, Yargıtay’ın 2012’de Hizbullah bağlantısı sebebiyle kapattığı Mustazaf-Der’in genel başkanlığını yapıyordu. Genel Başkanvekili Sağlam da Hizbullah üyesi olmak suçundan 6 yıl 3 ay hapis yatmıştı. Kelime anlamı olarak da hem Hizbullah, hem de HÜDA PAR, " Allah'ın partisi " anlamına geliyor. Tartışmalar HÜDA PAR’ın AK Parti listelerinden seçime gireceği açıklanınca Cumhur İttifakı üyesi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, " Hür Dava Partisi’nin hiçbir terör örgütüyle bağ ve bağlantısı olmadığı açıklanmış ve muhataplarınca da ifade edilmiştir. Sık sık gündeme taşınan Hizbullah terör örgütünün ise nasıl ve ne zaman çökertildiği malumdur. Bu hususta da ara sıra vermiş olduğu beyanlarla 'emperyalist güçlere karşı oyunu bozacak Türk milletidir' görüşünü paylaşan eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın kamuoyuna açıklama yapması boynunun borcudur ." değerlendirmesinde bulunmuştu. Tantan ise Bahçeli’ye " Terör örgütleri kurulurken partileri olmaz, partiler sonradan kurulur. Bahçeli HÜDA PAR ile Hizbulah ilişkisini kabul etmiyor ama HÜDA PAR programında Türk kimliğini, bayrağını reddediyor, Kürt kimliğini öne çıkarıyor, özerklik istiyor hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni istiyor. Biz ülkemizin geçmiş ve geleceğine sahip çıkmak için mücadele ediyoruz. Sayın Gaffar Okkan'ın, diğer polislerimizin şehit edilmesinde görev almış bu vahşi örgütün eylemlerini izleyen Bahçeli değil miydi? Bu örgütün bazı elemanları birtakım yasal düzenlemelerle affa tabi tutulmuşsa ve HÜDA PAR kuruluşunda görev almışsa bu parti ile örgütün bağlantısı olmadığını mı gösterir?" sözleriyle yanıt vermişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “ HÜDA PAR’la ilgili uydurma yaklaşımlar var, çirkinlikler var. HÜDA PAR bunları kabul etmiyor, bizim terörle hiçbir ilgimiz olmaz diyor, tamamen yerli ve milli yapı. ” sözleriyle partiye sahip çıkmıştı. Bahçeli’nin geçtiğimiz günlerde MHP’nin 81 ilde kendi listesiyle seçime gideceğini açıklamasının arkasında, HÜDA PAR ile aynı partinin listesinde yer almaktan duyulacak rahatsızlık olduğu yorumları da yapıldı. HÜDA PAR’ın programı “ Cenab-ı Allah, dünya ve içindeki her şeyi insanoğlunun ihtiyaçları için var etmiş ” sözleriyle başlayan HÜDA PAR programı, siyasi partileri “ inancın yaşanması önündeki engellerin kaldırılması ve Kürt sorununun çözümü konusunda ” samimiyetsiz olmakla itham ediyor. Programda “ Adalet dağıtmakla görevli mahkemelerin karar ve uygulamalarının toplum vicdanını rahatsız edici boyutlara ulaştığı ”, “ sistemin halkın değerleriyle barışmamakta direndiği ” tespitleri yapılıyor. Halkın değerleri kavramı ise tanımlanmayarak muğlak şekilde bırakılıyor. Parti programından öne çıkanlar: Düşünce özgürlüğü: “Alkolle mücadele” HÜDA PAR, düşünce özgürlüğüne serbestlik isterken “ insan aklını geçici bir süreyle de olsa dumura uğratan alkol ve ahlaksızlığı tabii bir şeymiş gibi gösteren yayın ve çalışmalar ile mücadele edilmesinin ” düşünce özgürlüğü için önemli olduğunu savunuyor. İnanç ve ibadet özgürlüğü: “Sapık inançlar dışında…” HÜDA PAR, “ İnsan fıtratına ve yaratılışa aykırı sapık inançlar dışında herkes kendi dininde ve dininin gerektirdiği ibadetleri yapmakta serbest olmalıdır .” diyor. Hangi inançları “ sapık ” bulduğunu ise belirtmiyor. Eğitim hakkı: “Anadilde ve İslamî eğitim” Anadilde eğitim hakkını savunan parti, “ Çocukları bilmedikleri bir dilde eğitmek eğitimde fırsat eşitliğine de aykırıdır. ” diyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllar önce sarf ettiği “ dindar ve kindar nesil yetiştirme ” hedefine paralel şekilde HÜDA PAR da “ İnancını rehber edinen, İslam’ı tam olarak özümseyip yaşama zevkini Allah sevgisiyle bütünleştiren nesle ” ihtiyaç olduğunu söylüyor. Eğitim sisteminin “ İslamî değerler ve Müslümanların kabul görmüş tarihi tecrübeleri doğrultusunda düzenlenmesi ” gerektiğini savunan partinin programında “ Fransız eğitim sisteminin kabul edildiği 1867’den bu yana eğitimde kaybedilen bütün İslamî değerler, eğitim sistemine yeniden kazandırılmalıdır.” değerlendirmesinde bulunuyor. Parti, “ Bilimsel doğruların mutlak doğru olarak tanımlanmasını ” “ insanın kendi eserine tapması ” olarak tanımlayan parti, bunu “ kabul edilemez ” buluyor. Kur’an-ı Kerim’in birinci sınıftan itibaren ders olarak okutulmasını, bu alanda çalışan “ sivil kuruluşların ” önündeki engellerin kaldırılasını, “ camilerin eğitimdeki fonksiyonundan azami derecede istifa edilmesini ” istiyor. Medreselerin onarılmasını ve medresede geçirilen sürenin zorunlu eğitim süresinden sayılmasını talep eden HÜDA PAR, devrim kanunlarından olan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat’a aykırı şekilde “ Zorunlu karma eğitimden vazgeçilmeli, isteyen aileler çocuklarını yüksek öğrenim dâhil eğitimin her kademesinde erkek veya kız okullarında okutabilmelidir .” ifadelerine programında yer veriyor. Mülkiyet ve miras hakkı: “İnanç değerlerine göre miras taksimi” “ Mirasın taksimi konusunda herkes aynı uygulamaya tabi tutulmamalı, her toplumun kendi inanç değerlerine, meşru örf ve adetlerine göre taksim yapabilmelerine imkân verecek şekilde düzenleme yapılmalıdır .” ifadelerine programında yer veren parti, belli ki kadınlara mirastan az pay verilen düzenlemelerin önünü açmak istiyor. Kadın ve aile: “Kadının fıtratına uygun iş” “ Bazı ülkelerde vuku bulan eşcinsel sapık ilişkililerle aile kurulmaz. Buna aile denemez. Aile kurumunun kutsallığını ortadan kaldıran bu tür sapık ilişkiler toplum ve devlet tarafından meşru kabul edilemez .” sözleriyle programında LGBTİ+’lara karşı nefret suçu işleyen HÜDA PAR, “ toplumun inancı ile esastan ilişkili ve dini bağlayıcılığı olan imam nikâhına resmi statü kazandırılmasını ” talep ediyor. Zinanın suç olması gerektiğini savunan parti, “ cinsel sapıklıkların da suç kapsamına alınmasının toplumu ilgilendiren insan hakkı ” olduğunu öne sürüyor. Boşanma oranlarının arabuluculukla azaltılmasını öneren HÜDA PAR, toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı çıktığı programında “ Kadınlarla ilgili düzenlemeler yapılırken inanç ve toplumsal değerler göz önünde tutulmalıdır. Kadının fıtratına uygun işlerde istihdamına dikkat edilmelidir.” cümlelerine yer veriyor. “ Eğitim ve sağlık başta olmak üzere, kadınlara hizmet veren kurum ve kuruluşlarda sadece kadınlar istihdam edilmelidir .” düşüncesi savunuluyor. Kürt sorunu: “Resmi dil Kürtçe” Zorunlu askerlikten vazgeçilmesini talep eden HÜDA PAR, Cumhuriyet’in “ laiklik ve Türklük ” ilkeleri üzerine bina edildiğini, bunun da Müslümanlara ve Kürtlere eziyet çektirdiğini öne sürüyor. Devletin geçmişte Kürtlere yönelik asimilasyoncu politika izlediği, “ yapılan zulüm ve vahşetin akıl almaz boyutlara ulaştığı ” ifade ediliyor. Normalleşme için devletin geçmişteki zulümler sebebiyle özür dilemesi ve tazminat ödemesi, vatandaşlığın Türklük ifadesiyle tanımlanmaması, Kürtlerin Türklerle birlikte ülkenin asli kurucu halkı olarak kabul edilmesi, Kürtçenin resmi dil ve eğitim dili olması, “ Ne Mutlu Türküm Diyene ” yazılarının silinmesi, isimleri değiştirilen yerleşim yerlerine eski adlarının geri verilmesi, koruculuk sisteminin lağvedilmesi gibi politikalar izlenmesi gerektiği söyleniyor. HÜDA PAR, “ Ergenekon, JİTEM gibi yapılanmaların yaptığı hukuksuzlukların soruşturulmasını ”, başta Şeyh Said, Kürt alimlerine “ zulmedildiğinin ” kabulünü, medreselerin “ asli fonksiyonlarına ” kavuşturulmasını, başka ülke vatandaşı Kürtlere Batı Trakya Türklerine uygulanan kolaylık ve ayrıcalığın sağlanmasını, siyasi af çıkarılmasını ve “ katı merkeziyetçi yönetime son verilerek yerel yönetimlerin güçlendirilmesini, tüm yerel yöneticilerin halk tarafından seçilmesini ” talep ediyor. Yerel yönetimler: “Özerklik” vurgusu HÜDA PAR, “ Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayeti kaldırılmalı, bunun yerine karşılıklı iş birliği sağlanarak, yerel yönetimlerin iç denetim mekanizmaları etkin hale getirilmelidir .” ifadelerine programında yer veriyor. İdari yetkilerin bir kısmının yerel yönetimlere devrinin halkın kararlara katılımını artıracağı, israfı önleyeceği ve “ oluşacak özerk yapı ile merkezi yönetimin vesayetinin kırılacağı” öne sürülüyor. Parti, mevcut yapının tabu olarak görülmemesini, “ olumlu ve olumsuz tüm yönleri ile eyalet sistemi, özerklik, federasyon gibi yönetim modelleri üzerinde serbestçe tartışılabilmesini e toplumun çoğunluğu tarafından kabulü halinde bu modellerin uygulanabilmesini ” savunuyor. İktisat: “Faize son” Kapitalizmi “ menfaati putlaştıran, kişisel çıkarı ilahlaştıran, acımasız ve vahşi bir kültürün ürünü ” olarak tanımlayan HÜDA PAR, faize dayalı ekonomik sistemin tamamen kaldırılmasını savunuyor. Hazineye ait ziraî üretime elverişli arazilerin, mülkiyeti hazinede kalmak üzere intifa hakları, bizzat işlemeleri kaydıyla işledikleri sürece topraksız çiftçiye bedelsiz olarak verilmesi gerektiği ifade ediliyor. Dış politika: “Düşman Siyonizm” İslam coğrafyasında ve genel olarak dünyada barış ve huzurun tesis edilmesine en büyük engelin “ Siyonizmin Filistin halkına karşı devam eden zulmü ” olduğunu savunan HÜDA PAR, “ Siyonist rejimin işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi ve bağımsız Filistin devletinin kurulması ” çağrısı yapıyor. İlke Haber Ajansı “ Milli çıkar ” ifadesinin “ arkasına saklanarak ” zulme sessiz kalınmasının “ uluslararası toplumun şerefli bir üyesi olan herhangi bir devlete yakışmayacağını ” söyleyen parti, İsrail ile her türlü ilişkinin kesilmesini ve devlet olarak tanınmasından vazgeçilmesini talep ediyor. Filistinliler gibi, “ anayurtlarında yaşadıkları halde suni sınırlarla dört parçaya ayrılan, aralarına tel örgüler ve mayınlar döşenen Müslüman Kürtlerin de eskiden olduğu gibi bir halk ve bir millet olarak görülüp suni sınırların kaldırıldığı, ekonomik, kültürel, sosyal dayanışma, siyasal yardımlaşma ve sılayı rahim hukukunun yerine getirilmesi için gerekli adımların atılması ” çağrısı yapan HÜDA PAR, Kürtlerin “ birbirine yabancılaştırılmasını ” “ zulüm ” olarak tanımlıyor. Parti, Mekke ve Medine’nin dünya Müslümanlarının kontrolünde özerk bir bölgeye dönüştürülmesi gerektiğini ifade ediyor. Türkiye’yi laik anayasasına aykırı biçimde “ İslam ülkesi ” olarak tanımlayan HÜDA PAR, Türkiye’nin NATO’nun “ zulüm operasyonlarına ” onay vermesini ve bizzat bu operasyonların içerisinde aktif görev almasını “ utanç verici ” olarak değerlendiriyor. Avrupa Birliği üyelik sürecinin de bitirilmesini istiyor. Öte yandan programda “ 400 milyonluk Avrupa Birliği yerine bir buçuk milyarlık İslam âlemine yönelmek ve ortak ticaret, ortak para birimi ve sınırların kaldırılması ile uzun vadede tam anlamıyla birleşmeyi hedefleyen bir birliktelik kurmak gerekmektedir. İnanç bağıyla bağlı olduğumuz Müslüman ülkelerle ileri derecede işbirliği içinde olmaya çaba sarf edilmelidir .” sözlerine yer veriliyor. Kültür, sanat ve turizm: “Ahlaki yozlaşmayla mücadele” HÜDA PAR, “ Kültürel ve ahlaki yozlaşma, inanç düşmanlığı, şiddet ve müstehcenlik unsurlarının ön plana çıkarılması ile mücadele edilmelidir. Değerlerimize ve ahlaka aykırı olmayan kültür ve sanat etkinlikleri teşvik edilmelidir. ” sözleriyle kültür-sanat politikasını açıklıyor ancak yine “ değerlerimizin ” ne olduğunu tanımlamıyor. Parti, “ Turizm geliri uğruna ahlaksızlığın yaygınlaşmasına ve fuhşa izin verilmemeli, toplumun genel ahlakının korunması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Daha çok inanç turizmine yatırım yapılmalıdır. ” sözleriyle de turizm politikasını özetliyor. Değerlendirme Görüldüğü üzere HÜDA PAR, programında defalarca anayasanın üniter ve laik yapısına karşı çıkıyor. Kürt sorunu konusunda “liberal tınılara” yer verse de iş kadın hakları, inanç özgürlüğü, aile yapısı, düşünce özgürlüğü, miras hakkı gibi konulara gelince nefret söylemine varan ifadeler kullanıyor. Muğlak bir “değerlerimiz” kavramı üzerinden baskıyı ve dayatmayı meşrulaştırıyor. Laikliğe ciddi bir tehdit oluşturuyor. Önümüzdeki hafta programını özetleyeceğimiz Yeniden Refah Partisi’nin de çeşitli sözler alarak ittifaka katılması ise, Cumhur İttifakı’nı laiklikten iyice uzaklaştırıyor. MHP ve BBP gibi milliyetçi partilerin yer aldığı Cumhur İttifakı’nın birliği, HÜDA PAR’ın üniter devlet karşıtı programıyla sarsılıyor.

30 Mar 2023

Muharrem İnce ne yapmak, nereye varmak istemektedir?

Memleket Partisi lideri Muharrem İnce, 2018’de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıydı. 24 Haziran 2018’deki seçim, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine 20 Nisan’da ilan edilmiş, erkenden de öte “ baskın seçim ” olarak adlandırılmıştı. 2018'i hatırlayalım AK Parti ve MHP, 2017 referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini bir an evvel uygulamaya geçirmek istiyordu. Seçime hazırlıksız yakalanan muhalefet, ortak bir adayda uzlaşamadı. Abdullah Gül’ün muhalefetin ortak adayı olacağı iddiaları tepki çekti. Seçime çoklu aday stratejisiyle gidilmesiyle ilk turda Recep Tayyip Erdoğan’ın %50 oy oranına ulaşmasının engelleneceği düşünüldü. İkinci tura hangi aday kalırsa onun destekleneceği konusunda anlaşıldı. Çoğulculuğa değil, çoğunlukçuluğa dayanan başkanlık sistemlerinin doğası gereği iki partili sistemi dayattığı, oyu az olan partileri “ kral yapıcı ” konuma getirerek hak ettiklerinden fazlasını almalarına olanak tanıdığı gerçeği, siyaset bilimi kitaplarında yazsa da henüz Türkiye’de tecrübe edilmemişti. Gül’ün adaylığına baştan beri karşı çıkan İYİ Parti lideri Meral Akşener, ilk kez seçime girecek partisinin iddiasını göstermek üzere 2 Mayıs’ta adaylığını açıkladı. CHP adaysızdı. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet Yürüyüşü ile başlayan “ muhalefet bloğunu kendi arkasında büyütme ” stratejisinin henüz başlarındaydı ve kendini öne çıkarmayı planlamıyordu. Halk arasında “ iyi hatip ” olarak bilinen, AK Parti’ye TBMM’de ve meydanlarda yürüttüğü muhalefetiyle ünlenen, yıllarca CHP Grup Başkanvekilliği yapan, kurultayda Kılıçdaroğlu’nu devirmek isteyen Muharrem İnce, Kılıçdaroğlu’nun “ Gel bakalım Muharrem ” anonsuyla CHP’nin adayı olarak ilan edildiğinde tarih 4 Mayıs’tı. Kılıçdaroğlu kendisi açısından oldukça akıllıca bir strateji yürütüyordu. Parti tabanında ve halkta büyük karşılığı olan, gerçekten kazanabileceği düşünülen bir CHP’liyi aday yaparak partisinin yönetme iddiasını göstermişti. İnce kazanırsa, “ kazandıran Genel Başkan ” kendisiydi, kaybederse parti içindeki en büyük rakibini doğrudan vatandaşlar eliyle elemiş olacaktı. 2018 seçimi, tarihe “ adam kazandı ” skandalıyla geçti. Hepimizin bildiği üzere İnce, seçim gecesi ortada yoktu. Öyle ki seçim gecesi kimi CHP’liler, İnce’nin “ kaçırılmış olabileceği ” iddiasını tartışıyordu. İnce seçim gecesi krizi öylesine kötü yönetmişti ki, yüksek lisans yaparken “ karşılaştırmalı kriz yönetimi makalesi ” ödevime “ kötü kriz yönetimi örneği ” olarak konu olmuştu.. (İyi örnek ise, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart 2019 gecesi gösterdiği kriz yönetimi örneğiydi) Öğrenilmesi gereken dersler İnce’nin çok aceleye gelen kampanyasından da öğrenilecek çok şey vardı. İlk olarak, Akşener’in de pek çok kez belirttiği üzere, muhalif adayların ister istemez birbirleriyle de rekabet etmesi tüm muhalifleri yıpratmıştı. İkinci olarak ise, kapsayıcı olmayan ideolojik bir kampanya ve gürültülü mitingler CHP tabanında umut ve memnuniyet yaratsa da toplumsal muhalefetin tümünü konsolide edemiyordu. Kaybettiği seçimden sonra Memleket Hareketi’ni kuran İnce, Şubat 2021’de CHP’den “ İşgal altında olan Atatürk'ün emanetini, işgalden kurtarmak için terk ediyorum. ” diyerek istifa etti. Mayıs 2021’de ise Memleket Partisi’ni kurdu. Belli ki kampanya döneminde CHP tabanının kendisine “ Erdoğan’ı yenmek ” motivasyonuyla gösterdiği ilginin şahsıyla ilgili olduğunu, ona oy veren %30’u partisine taşıyabileceğini düşünüyordu. Parti aidiyeti kavramını, ittifaklar dengesini, hayatı muhaliflere dar eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yenme motivasyonunu pek de hesaba katmamıştı. Partisini kurduktan sonra stratejisini en az iktidarı eleştirdiği kadar muhalefeti de eleştirmek, “ muhalefete muhalefet etmek ” üzerine kurdu. Bu strateji başarılı olmadı. İnce, Akşener’in 2018’de dört saatte ulaştığı adaylık için gereken 100 bin imza sayısına dört günde ancak ulaştı. Katıldığı programlarda CHP’yi tutarsızlıkla, HDP ile yan yana gelmekle suçlarken 2018’de “kuracağı kabinede HDP’lilerin de olacağını ” söylediğini unutuyordu. Bugün Millet İttifakı’na karşı çıkan İnce, 2018’de “ Akşener ve Karamollaoğlu’na Cumhurbaşkanı Yardımcılığı önereceğini ”, “ Millet İttifakı’nda tüm muhalefet partilerinin olması gerektiğini, tek adam rejimine son vermek için birleşilmesinin şart olduğunu ” söylüyordu. İktidarın "kullanışlısı" olmak Kendi tutarsızlıkları bir bir ortaya çıkan İnce bugün, muhalefet oylarını bölmek isteyen Cumhur İttifakı için kullanışlı bir hale geliyor. Cumhur İttifakı, HÜDA PAR ya da Yeniden Refah gibi radikal ve çok az oyu alan partileri dahi ikna edip saflarına katarken stratejisini muhalefeti parçalamak üzerine de kuruyor. İktidar yanlısı basın İnce’nin muhalefeti eleştiren sözlerini manşetlere taşırken sosyal medyada İnce’yi destekleyen “ troller ” ortaya çıkıyor. İnce, seçimi ilk turdan kazanmak isteyen muhalefet seçmeninin gözünde bir “ nefret objesine ” dönüşüyor, “ Erdoğan birinci, Kılıçdaroğlu ikinci, ben üçüncü olursam bakarsınız Kılıçdaroğlu çekilir, ikinci turda birinciyle üçüncü yarışır ” gibi gerçeklikten uzak sözleriyle, dans hareketleriyle alay konusu oluyor. İnce kendisini de dinamitliyor CHP’yi bir türlü affedememesi ve şahsi hırsları sebebiyle en büyük zararı muhalefet seçmeninin kazanma umutlarına verse de, kendi siyasi geleceğini de dinamitliyor. Hedeflediği tabanın o ya da bu şahsın peşinden değil, “ Erdoğan’ı yenme, ülkeyi demokratikleştirecek ve kalkındıracak bir sistem kurma ” vaadinin peşinde olduğunu göremiyor. Halbuki daha da geç olmadan Kılıçdaroğlu’na şerhli bir destek açıklasa ve eski liderinin Cumhurbaşkanlığı seçilmesine katkı sunsa, bunun kendi siyasi geleceğinin de önünü açması muhtemel. Ali Babacan, Temel Karamollaoğlu, Ahmet Davutoğlu gibi isimlerin Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağı bir Türkiye’de, Kılıçdaroğlu hükümetine ulusalcı bir muhalefetin doğması oldukça olası. Üstelik İYİ Parti’nin de iktidar ortağı olarak sorumluluk sahibi bir pozisyonda yer alacağı gerçeği, bu ulusalcı muhalefet boşluğunu İnce’nin doldurması ihtimalini güçlendiriyor. Bugün vereceği bir “şerhli destek”, İnce’ye 2028 seçimi yolunda büyük bir alan açabilir. İnce kolaylıkla " Erdoğan'ı yenmek için Kılıçdaroğlu'na destek veriyorum ve adaylıktan çekiliyorum. Bu, yönetiminde de onu destekleyeceğim anlamına gelmiyor. " diyerek adaylıktan çekilebilir ve geniş bir seçmen grubunun saygısını kazanabilir. Tıpkı Fatih Erbakan'ın yaptığı gibi... Adaylık iddiasından vazgeçmemesi halinde, hele ki %3-4 oranında bir oy alarak Kılıçdaroğlu’nu %47-48’lerde bırakması ve ikinci turda ipi Erdoğan’ın göğüslemesi durumunda hem kendi seçmenlerini, hem de önümüzdeki 5 yılda ikna etmesi muhtemel potansiyel seçmenlerini büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Hala geç değil. İnce, kaybettiği itibarını geri kazanabilir. Kılıçdaroğlu’na bugün destek verip, yarın tutarlı bir şekilde muhalefet ederse Türkiye’nin geleceğinde etkili bir siyasi aktör olarak yer edinebilir, partisini büyütebilir. Yoksa silinir gider, kendisinin de Teke Tek programında “ bildiğini ” söylediği üzere sokağa çıkamaz hale gelir.

29 Mar 2023

ÖZEL RÖPORTAJ - Siyaset Bilimci Francis Fukuyama

Liberal demokrasi, küresel çapta bir kriz döneminden geçiyor. Otoriter rejimler güçlenirken ve sayıları artarken, liberal demokrasiyle yönetilen ülke sayısı azalıyor. Liberal demokrasinin mevcut durumunu nasıl yorumluyorsunuz? Demokrasinin içinde bulunduğu krizin temel dinamikleri neler? Demokratlar, liberal demokrasiyi küresel çapta restore etmek için ne yapmalı? Liberal demokrasiye yönelik birden fazla tehdit var. Mevcut konjonktürde, Rusya ve Çin’in başını çektiği bir jeopolitik tehdidin olduğunu söyleyebiliriz. Bu tehdit, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle asker î bir tehdide dönüştü. Bu ülkelere, askerî güç kullanarak demokrasilerden kurtulamayacaklarını göstermenin gelecek dönemde yaşanabilecek olası bir askerî saldırıyı da engelleyebileceğini düşünüyorum çünkü Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin Çin’in de Tayvan’ işgalini tetikleyeceği yönünde bir korku oluştu. Diğer ülkelerde, özellikle Türkiye'de, mücadele iç politika düzeyinde yürütülüyor . Burada temel mesele seçimleri kazanmak. Bence, muhalefetin seçimleri kazanabilecek kadar iyi organize olması durumunda Türkiye’de demokrasinin bir geri dönüş yapma şansı var. Bu, ABD’de bizim için de geçerli. ABD’de de kendimize özgü popülizmi yenebilmenin tek yolu seçimleri kazanmak. Kasım ayında yapılan ara seçimlerde, birçok Trump destekçisi adayın kaybetmesi Amerikan demokrasisi için büyük bir kazanımdı. Bu seçimlerde elde edilen kazanımların, seçimlerin hala mümkün olduğu her ülkede elde edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Maalesef, birçok ülkede otoriter rejimler, seçimleri bir siyasi değişim aracı olmaktan çıkaracak kadar güçlendi. Bu ülkelerde, otoriter rejimlerle çok daha uzun vadeli bir mücadele yürütülüyor. Türkiye’nin henüz bu noktada olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle son 10 yılda Türkiye’de görülen otoriterleşme trendini tersine çevirebilmek için seçimler büyük bir fırsat sunuyor. Türkiye'de demokrasiyi savunan Millet İttifakı seçimleri kazanırsa, ne gibi zorluklarla karşılaşabilir? Demokrasiye verilen hasarı onarmak kolay olacak mı? Bu çok zor olacak. İlk büyük mücadele ekonomi olacaktır. Erdoğan’ın kasti ve çılgın para politikası nedeniyle Türkiye’deki enflasyon çok yüksek seviyelere ulaştı. Büyük bir bütçe açığı var ve para arzının dizginlenmesi gerekiyor. Ekonominin rayına oturtulması acı verici önlemler gerektiriyor çünkü faiz oranlarının yükselmesi gerekiyor. Bu önlemler aynı zamanda bir resesyonu da tetikleyecektir. Bu mirası devralacak olan hükümeti büyük zorluklar bekliyor. Öte yandan, yanlış bir yönde ilerleyen Türkiye ekonomisinde büyük bir politika değişikliği yapılmazsa, durum daha da kötüye gidebilir. Demokratik yönetimle ilgili önemli olan başka meseleler de var. İktisat Kongresi’nde yaptığım konuşmada söylediğim gibi, insanların demokrasiden talepleri büyük oranda yerel ve hükümetin vereceği hizmete odaklı. Bu nedenle, depreme hızlı ve etkin bir cevap verilememesi mevcut hükümete büyük zarar veriyor. Yeni hükümetin de yol yapacak kapasiteye, elektrik dağıtacak altyapıya ve insanların şeffaf, demokratik bir yönetimden talep ettikleri günlük ihtiyaçlarının karşılanması konusunda yeterli güce sahip olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Demek istediğim, yeni hükümetin bu konulara odaklanması gerektiği. Türkiye’de demokrasi yanlısı muhalefet, otoriter popülist iktidarı devirmek için farklı ideolojilerdeki partileri içeren geniş bir ittifak kurdu. Bu seçim stratejisi, Macaristan’da Orban’a karşı başarısız oldu ancak İsrail’de Netanyahu’ya karşı zafer kazandı. Öte yandan, koalisyon içindeki anlaşmazlıkların Netanyahu’yu yeniden iktidara getirdiğini de gördük. Siz, otoriter hükümetleri devirmek için geniş bir demokrasi koalisyonu kurmanın başarılı ve sürdürülebilir bir strateji olduğunu düşünüyor musunuz? Başka bir alternatif yok. Siyasi gücünüz olmadan demokrasiyi restore edemezsiniz. Mevcut durumda, siyasi güç elde etmenin tek yolu seçimleri kazanmak. Böylesi geniş bir koalisyon kurmadan da seçimleri kazanamazsınız. Geniş bir demokrasi koalisyonu kurma stratejisinin Macaristan’da veya başka ülkelerde işe yaramaması bunun başarısız bir strateji olduğu anlamına gelmiyor. Türkiye’de demokrasiye inanan insanlar bir koalisyon oluşturmaya ve iktidara gelmeleri durumunda uygulayacakları politikaların kamuoyu tarafından benimsenmesine odaklanmalılar. İktisat Kongresi’ndeki konuşmanızda, ortak bir milli kimlik yaratılmasının demokrasinin onarılmasındaki öneminden bahsettiniz. Milliyetçilik ve milli kimlik, laiklik tartışmaları ve Kürt meselesi nedeniyle Türkiye’de her zaman önemli bir tartışma alanı olmuştur. Etnik veya dini bir çatışmaya düşmeden Türkiye’de ortak bir milli kimliğin nasıl yaratılabileceğini düşünüyorsunuz? Türkiye’de milli kimliğin din üzerinden şekillenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Atatürk’ün en önemli başarılarından biri Türk milliyetçiliğini dinden bağımsız bir şekilde yeniden tanımlamasıdır. Bunun nedeni de bildiğiniz üzere din konusunun çok ayrıştırıcı bir alan olmasıdır. Orta Doğu’daki birçok ülkede görülen hizipleşmenin temel nedeni de budur. Bu ülkelerin çoğunluğunun Müslüman ülkeler olmasına rağmen İslam dünyasında büyük ayrışmalar mevcut. Türkiye’de de seküler ve muhafazakâr insanlar arasında büyük bir kutuplaşma var. Bu nedenle, eğer milli kimliği din üzerinden tanımlarsanız büyük sosyal çatışmaların yaşanması kaçınılmaz hale gelir. Liberalizmin ortaya çıkışının temel nedenlerinden biri de budur. Liberalizm fikri, Avrupa’daki din savaşlarının ardından 17. yüzyılın ortalarında canlandı. Avrupalılar, Protestan-Katolik ayrışması nedeniyle 150 yıllarını birbirlerini öldürmekle harcadı. Aslında hepsi Hristiyandı ancak mezhepsel ayrışmalar içerisindeydiler. Liberalizm ideolojisi, insanların dini farklılıklarına rağmen barış içinde yaşayabilecekleri bir toplum inşa etmek için yaratıldı. Ben, Türkiye’nin de böyle bir toplumsal barışa ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin mevcut durumunu nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye’nin AB üyeliği ideali demokratikleşme sürecinin önemli bir parçasıydı. Muhalefetin seçimleri kazanması durumunda üyelik görüşmelerinin tekrar başlayacağını düşünüyor musunuz? Yoksa, yıllar süren yıkımın ardından artık çok mu geç? Bence, Avrupa’nın Türkiye’nin üyeliğini yeniden değerlendirmeye hazır olması biraz zaman alacak. Muhalefet seçimleri kazansa bile, koalisyonun istikrarlı olup olmayacağı veya Erdoğan’ın ve anti-demokratik güçlerin yeniden iktidara gelip gelmeyeceğine dair birçok belirsizlik olacaktır. Türkiye'nin istikrarlı bir demokratik yola döndüğü netleşene kadar Avrupa muhtemelen isteksiz davranacaktır. Şu anda diğer bir sorun da AB'ye girmek için çok fazla rekabet olması. Ukrayna ve Moldova gibi yıllardır bekleyen çok sayıda Doğu Avrupa ülkesi var. Mevcut üye ülkelerin birçoğu, yeni üyelerin politikalarının ne olduğundan emin olana kadar yeni üyeleri kabul etme konusunda isteksiz. Macaristan önemli bir örnek. İstikrarlı bir demokrasi olarak görülüyordu ve AB'ye girdi. O zamandan beri otokratik bir yönetim haline geldi. AB'nin ise bu tür gerilemelerle başa çıkabilecek bir mekanizması yok. AB sadece Türkiye'yi değil, herhangi bir aday ülkeyi üyeliğe kabul ederken çok dikkatli olacaktır. Son sorum dünya ile ilgili. Katılıyor musunuz bilmiyorum ama kuzey yarımkürede sağ popülizmin yükselişi küreselleşmenin olumsuz sonuçlarının bir sonucu olarak yorumlanıyor. Güney yarımkürede sağ popülizmi yükselten neden ise yeni bir orta sınıfın yükselişi olarak görülüyor. Ancak sonuç dünyanın her iki yarısında da aynı oluyor. Küreselleşmenin farklı bölgelerdeki farklı sonuçları nasıl aynı çıktıyı, yani sağ popülizmin yükselişini doğuruyor? Aslında bunun sadece yarımküreler arasındaki farktan kaynaklanmadığını düşünüyorum. Popülizmin çok farklı çeşitleri var. Popülizmin klasik biçimi sol kanat popülizmiydi. Bunu hâlâ pek çok yerde görebilirsiniz. Örneğin Latin Amerika'da, Şili'de, Kolombiya'da, Peru'da seçilmiş bir dizi popülist başkan var. Bunlar Avrupalı popülistler gibi değiller. Daha geleneksel insanlar ve ekonomik eşitsizlik konusunda endişeliler. Bu durum güney yarımkürenin pek çok yerinde geçerli. Diğer bir düşünce ise Batı'nın küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetine duyulan kızgınlık. Bu illa ideolojik olmak zorunda değil, sömürgecilik deneyimi ve son birkaç on yıllık batı politikaları. Batının küresel kurumlara hakim olmaya devam etmesi insanları mutsuz etti. Bunların hepsi ayrı nedenler ve tek bir çözümle iyileştirebileceğinizi sanmıyorum.

21 Mar 2023

On liberal democracy, elections, and Turkey with Francis Fukuyama

Political scientist Prof. Dr. Francis Fukuyama from Stanford University connected online to the Second Economic Congress of the Century in Izmir and gave a speech on the crisis of liberal democracies in the world and the opportunities that the 2023 elections could provide for Turkey. We interviewed Fukuyama, whose thesis 'The End of History and the Last Man' marked an era, immediately after his speech. Abdullah Esin Hello Prof. Fukuyama, thanks so much for talking to us, Aposto. I have just listened to your speech at Congress for Future’s Economy. You are one of the prominent figures of liberal democracy and mostly known by your historical book “The End of History”. As you have mentioned in your speech, liberal democracy is in crisis throughout the World. The number of autocracies is on the rise while liberal democracies are falling. How do you analyze the current struggle of liberal democracy? What are the main dynamics behind the crisis of democracy? What the democrats should do to restore the liberal democracy in the world? Well, there are several different threats to liberal democracy. There is a geopolitical threat right now that is exemplified by Russia and China. That has turned into a military threat with the Russian invasion of Ukraine. So, I think that is important at a geopolitical level to show these countries that they can’t get away with attacking democracy using military force, to deter future attempts to use force in a similar way. I think the one people are worrying most is China attacking Taiwan in the same way Russia attacked Ukraine. But for other countries, in particular for Turkey, the struggle is internal, domestic one. The main issue is winning elections. I think there is an opportunity for Turkish democracy to make a comeback if the opposition can actually organize well enough to win the upcoming election. This is the same issue for us in the United States. The only way that we are going to defeat our form of populism is by winning elections. I think the election last November was good for the democracy in America, because a lot of the pro-Trump populist candidates lost their election bids. I think something like that needs to happen in every country where elections are still possible. Unfortunately, there are a lot of countries where authoritarianism has consolidated to the point that there really are not meaningful elections. In those cases, there are much longer-term struggle going on. I don’t think Turkey is there yet, so you got an opportunity to use the ballot box to reverse the kind of trends we have seen in the last decade. If the pro-democracy opposition in Turkey would win the election, what do you think about the challenges they might face? Will it be easy to restore democracy? It is going to be a huge challenge. The first challenge is going to be economic. Turkey has an incredibly high rate of inflation that brought on deliberately by Erdoğan’s crazy monetary policy. I think there is a budget deficit and it need to rein in the money supply. Those are all going to be very painful measures, because interest rates are going to have to go up. It is likely to trigger a recession. That is going to be very bad for the incoming government to have to deal with this legacy. Unfortunately to some extent, it can’t be avoided. Because, Turkey’s economy is heading in the wrong direction. Unless there is a big shift in the policy, it is going to continue to deteriorate. But there are other aspects of democratic governance that are important. What I said in my talk is that, what people want out of democracy is in a way very local and oriented towards service which governments are expected to provide. The failure to respond adequately to the earthquake was damaging to the current government. So a new government needs to make sure that it has the authority to actually build roads, make sure the electricity stays on and all of these relatively day to day activities that may not seem very dramatic but are really what in the end people want a democratically accountable government to provide for them. I would say that focus needs to be there. I want to ask a question about the election strategy of the opposition. In Turkey,, the pro-democracy opposition from very different ideologies is trying to defeat the authoritarian populist government by forming a wide alliance. Same election strategy failed in Hungary against Orban, but the same strategy worked in Israel against Netanyahu. However, in that case, we have seen the comeback of Netanyahu as a result of the internal disagreements in the coalition. Do you think forming a wide democratic alliance is a sustainable and successful option to defeat authoritarianism? There is no alternative. You are not going to restore democracy unless you gain political power. Right now, the only way of gaining political power is through winning an election. You are not going to win an election unless you got this kind of broad coalition. Just because it did not work in Hungary and in few other places does not mean it’s a failing strategy. Democratically inclined people in Turkey really have to concentrate on coalition building and coming up with the program that is actually going to be popular if they do succeed in coming to power. In your speech, you mentioned the importance of a common national identity to restore democracy. Nationalism and national identity have always been a conflict area in Turkey because of secularism debate and also because of the Kurdish issue. How do you think we can build a common national identity without falling to the trap of an ethnic or religious conflict? As I said, I don’t think that national identity in Turkey should be built around religion. That was one of Atatürk’s great contribution to redefine a Turkish nationalism that was not based in religion. You know the reasons for that, the religion is a very divisive issue. That is what divides many of the countries in the Middle East. Even if they are majority Muslim, there are huge splits within the world of Islam. In Turkey, you have a major split between religious people and secular people. So, if you base national identity on religion, you are going to inevitably have a huge internal social conflict. That’s really the reason that liberalism is created in the first place. Liberalism aroused in Europe in the middle of the 17 th century, after Europe’s wars of religion. Europeans spent 150 years killing each other over whether they are Protestant or Catholic. They were all Christians but they had this sectarian division. Liberalism was created in order to allow people to live in religiously diverse societies. I believe that is what Turkey needs to have. How do you see the current relations between Turkey and the European Union? Turkey’s EU membership ideal was a part of the democratization process. Do you think there will be another rounds of negotiations after the election if opposition wins? Or is it too late already after the years of destruction? Well I think that it is going to take a while before Europe is ready to consider Turkey again. First of all, assuming that the democratic forces win the election, there is still going to be a lot of uncertainty about how stable the coalition will be, whether there will be a return of Erdoğan and anti-democratic forces. Until it is clear that Turkey has returned to a stable democratic path, I think Europe is probably going to be reluctant. The other problem right now is that there is a lot of competition to get in to the EU, there are a lot Eastern European countries which have been waiting for years such as Ukraine and Moldova. A lot of existing member countries are reluctant to accept new members until they are more sure of what are the politics of the new members. Hungary is an important one, it was seen as a stable democracy and entered the EU. Since then it became an autocratic government and the EU hasn’t really got a mechanism to deal with that kind of backsliding. EU is going to be very careful about taking in any new members, not just Turkey. My last question is about the globe. I don’t know if you agree but in Global North, the rise of the right-wing populism is seen as the result of negative consequences of globalization. In the Global South, the reason is seen as the the rise of a neo-middle class. But the result is the same in both hemispheres of the globe. Why and how different consequences of globalization have produced the same result, as the rise of the right-wing populism? Actually, I think it is not just the difference between the Global South and North. There are many different varieties of populism. The classic form of populism was a left wing populism. You still see that in many places. In Latin America for instance, you have a number of populist presidents who have been elected, in Chile, Colombia, Peru. They are not like European populists. They are traditional people, worry about economic inequality. That is also true in many parts of the Global South. The other think is that there is resentment to western domination of the global economy. That is not necessarily ideological but it is the experience of colonialism and the past several decades of western policies. It made people unhappy that the west continues to dominate global institutions. All of those are separate reasons and I don’t think you are going to cure them with a single solution.

19 Mar 2023

Millet İttifakı'nın kentleşme ve afet yönetimi politikaları

Kentleşme Şehircilik ve Afet Yönetimi Bakanlığ ı’nın kurulacağını açıklayan Millet İttifakı, “ bilgi-iletişim teknolojileri ve akıllı uygulamalarla hayatı kolaylaştıran, refah düzeyi yüksek, sürdürülebilirlik ilkelerine uygun, tarihsel zenginliğini koruyan, turizm, tarım, lojistik, teknoloji ve sanayi sektörlerinde uluslararası kentlerle rekabet edebilecek, afetlere dayanıklı, güvenli, katılımcı, doğaya saygılı, gelecek nesillere gönül rahatlığı ile bırakabileceğimiz ve sağlıklı, mutlu ve marka şehirler ” inşa etme sözü veriyor. Şehirlerin kısa vadeli kişisel ranta değil, uzun vadeli planlanacağını, şehirleşme ve yapılaşma mevzuatlarının sadeleştirilerek vatandaşlar üzerindeki idari ve mali yüklerin azaltılacağını ifade eden muhalefet ittifakı, kentsel konumlandırmanın veriye dayalı yapılacağını söylüyor. Dahası, “ kente karşı işlenen suçlar ” kavramının hukukun bir parçası olması için çalışılacağı, tüm yapıların blok zinciri mimarisindeki “Kentsel Kayıt Platformu’na” kaydedileceği belirtiliyor. Kenti etkileyen büyük ölçekli yapılaşmaların kararının sosyal etki değerlendirme raporu ile alınacağı, mahalle kültürünün ve geleneksel mimari kültürün ve komşuluk ilişkilerinin korunduğu bir yaklaşımın benimseneceği ifade ediliyor. Kentlerin kültürel ve tarihi mirasına uyumlu şekilde yapılaşması için rehberler hazırlanmasından, ulusal akıllı kentler programı uygulanmasından, toplu ulaşımın teşvik edilmesinden, yürüyüş ve bisiklet yollarının yaygınlaştırılmasından bahsediliyor. 15 dakikalık kent/kendine yeten semt modelini özel desteklerle geliştirme vaadinde bulunuluyor. Şehirlerin sosyal kapsayıcılığının artacağı ifade ediliyor. Millet İttifakı, kentsel dönüşümü hızlandırmak için kentsel dönüşüm alanında yaşayanlara inşaat süresi boyunca ikame konut, ofis ve dükkan alanı belirlenmesinin, temelli taşınmak yeni yer seçenekleri sunulmasının ve taşınma giderlerine destek verilmesinin sözünü veriyor. İmar planı yapma konusunda yetki dağınıklığı olduğu tespitini yapan Millet İttifakı, imar planlarını mahalli idarelerin yapması, merkezi yönetimin ise bu planları denetlemesi , hem merkezi hem de yerel yönetimlerin imar planı çalışmalarında ilgili tüm paydaşlara danışarak hareket etmesi anlayışıyla bu dağınıklığa son verilmesini öngörüyor. İmar planı değişikliklerinin parsel bazlı değil, bölge bazlı hale getirilmesini, bölgede yaşayanların büyük kısmını etkileyecek projelerin halk oylamasına sunulmasını planlıyor. Ucuz ve kaliteli konut projeleriyle barınma sorununa insan odaklı çözüm üretileceği belirtiliyor. Rant veya yerel yönetimlere gelir sağlama amacı taşıyan imar planı değişikliklerinin ve emsal artışlarının son bulacağını belirten Millet İttifakı, tüm illerin çevre düzeni planları kapsamına alınacağını vadediyor. Programda imar planlarında cem evlerine mekan ayrılacağı da ifade ediliyor. Heyelan, sel, tsunami gibi tehlikelere maruz alanlarda farklı kısıtlamalar uygulanması, afet yönetimini etkisizleştiren imar aflarına son verileceği sözü veriliyor. Millet İttifakı, kişi başına düşen yeşil alan miktarını en az iki katına çıkarma vaadinde bulunurken, ihtiyaçlara uygun kent meydanları inşa edileceğini, altyapı planlamasının da kentsel gelişmeden önce planlanacağını söylüyor. Afet yönetimi Millet İttifakı, afet yönetimi programının yeni kurulacak Şehircilik ve Afet Yönetimi Bakanlığı tarafından yürütüleceği, afetler ile ilgili tüm mevzuatların bilimsel raporlar doğrultusunda yeniden düzenleneceği , tüm kurumların yeniden yapılandırılacağı sözünü veriyor. AFAD’a itibarını geri kazandırmaktan bahseden muhalefet ittifakı, kurumun İçişleri Bakanlığı bünyesinden çıkarılacağını ifade ediyor. Afet yönetimine katkı sağlayacak kurumlar arasındaki koordinasyonların geliştirileceği, afet riskini azaltacak planların yerel yönetimlerle birlikte yapılacağı sözü veriliyor. İttifak, afete ve afet yönetimine dair, bütçe dahil tüm bilgileri halkın erişimine açma vaadinde bulunurken afet vergilerinin amaç doğrultusunda kullanılacağını ifade ediyor. Fay hattı üzerindeki yerleşim yerlerinin yapı stoku risk analizinin tamamlanması, riskli binaların hızla güçlendirilmesi, deprem riski taşıyan bölgelerin zemin etüt sonuçlarına göre imar planlarının revize edilmesi, deprem toplanma alanlarının imara açılmasının engellenmesi, kamusal alanların afetlerde kullanılabilecek hale getirilmesi sözleri veriliyor. Tarihi ve kültürel mirasın afetlere karşı korunmasına da özel önem atfediliyor. Ulusal dijital afet yönetimi stratejisinin temelinde erken uyarı ve etkin müdahale yöntemlerinin yer alacağı ifade edilirken afete müdahale amacıyla çalışan sivil toplum kuruluşlarının verimliliklerinin ve afete müdahale konusunda eğitimli personel sayısının artırılmasından, itfaiye ekiplerinin teknik kapasitelerinin geliştirilmesinden bahsediliyor. Afet sonrası hak sahipliği kavramının da yeniden düzenleneceği, evleri oturulamaz hale gelen vatandaşları barınma imkanları ve kira yardımları sağlanacağı belirtiliyor. Afetlere sebebiyet veren suçlara caydırıcı cezalar getirilmesi öngörülürken ilgili bölümlerin akademik müfredatına deprem mühendisliği eğitimi eklenmesinden, okul öncesi çağından itibaren afet bilinci eğitimi verilmesinden, afet durumlarında medyanın doğru ve sürekli bilgiye erişmesinin sağlanmasından bahsediliyor.

09 Mar 2023

Yeni bir merkezi inşa etmek

Cumhuriyet tarihine bakarak Türkiye’nin iki taşıyıcı kolonunu, kurucu parti CHP’nin içinden 1940’larda doğan merkez sağ ve merkez sol olarak düşünebiliriz. Bu iki siyasi akımın laik ve demokratik anayasal düzeni, hukuk devleti ilkelerini zorlamadan makul sınırlar içerisinde hareket etmesinin, kurucu değerlerle çatışma içinde olmamasının ve kriz dönemlerinde uzlaşabilmesinin de istikrarın ve toplumsal barışın anahtarı olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki taşıyıcı kolondan biri özünden uzaklaştığı, laik demokratik anayasal düzeni tehdit eden politikalar izlemeye başladığı zaman da ülkenin temelinin zarar gördüğünü iddia edebiliriz. Merkez sağın yok oluşu Türkiye’de merkez sağ, 2001 kriziyle deyim yerindeyse öldü, canlanma emareleri gösterdiği anda da AK Parti tarafından “başarıyla” yutuldu. Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi gibi köklü merkez sağ partilerin tabanı AK Parti tabanının içinde eritildi. Bu partilerin ülkenin batısında yaşayan seküler tabanının bir kısmı ise ister istemez CHP’ye ya da MHP’ye eklemlendi. HAS Parti ile yola çıkan Numan Kurtulmuş ya da “ gelecek vaat eden Demokrat Parti lideri ” Süleyman Soylu gibi isimler, iktidara yönelik çok ağır sözlerine rağmen henüz tabanlarını genişletemeden AK Parti kadrolarına dahil edildi. AK Parti ise özellikle 2010’lardan itibaren merkez sağ çizgisinden uzaklaştı ve giderek otoriterleşti. Hukuk devleti ilkelerini çiğnemeye başladı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçmeden önceki dönemde Siyasal İslam, iktidarın yol haritasını belirliyordu. Merkez sağda oluşan boşluğu doldurmanın pek çok heveslisi olsa da ekonomik refahın görece iyi olduğu yıllarda pür ideolojik söylemlerle merkez sağa yerleşmek ve AK Parti’den merkez sağın tabanını geri almak mümkün olmuyordu. Önce merkez sol döndü AK Parti’nin merkez sağı tamamen kendisinde konsolide ettiği ve Siyasal İslam’ın belirleyici olduğu yıllarda merkez sol da Deniz Baykal liderliğindeki CHP’de kimlik politikalarına sıkışmıştı. Sosyal demokrasiden uzaklaşan CHP şehirlerin dışına, muhafazakarlara, Kürtlere, işçi sınıfına açılamıyor, “ düzen bekçiliğinden ” öteye gidemiyordu. CHP’deki lider değişikliği ise partide bir kıpırdanmaya yol açmıştı. Parti oylarını belirgin şekilde artıramasa da kimlik politikalarının ve düzen bekçiliğinin ötesine geçerek sosyal demokrat kimliğini yeniden hatırlıyordu. İYİ Parti'nin doldurduğu boşluk Sistem değişikliğinin ardından ise MHP ile kurulan ittifakın neticesinde otoriter bir Türk-İslam sentezi iktidardaki hâkim ideolojiye dönüştü. Rabia işaretleri yerini bozkurta bırakmıştı. 2017’deki anayasa referandumunda yeni sistemin onaylanması muhalefet tarafından engellenemese de o referandumun “hayır” cephesi, büyük oranda bugünkü Millet İttifakı’nın temelini oluşturdu. Tam da bu esnada İYİ Parti, MHP’nin AK Parti ile ittifakına ve parlamenter demokrasiden otoriter bir başkanlık sistemine geçilmesine itiraz eden MHP’lilerin öncülüğünde kuruldu. Lideri Meral Akşener’in “kalkınmacı, milliyetçi ve demokrat” olarak tarif ettiği İYİ Parti’nin içinde bir ülkücü, bir de merkez sağ olmak üzere iki ayrı kanat göze çarpıyordu. Parti, Kemal Kılıçdaroğlu’nun milletvekili transferi desteğiyle girebildiği 2018 seçiminde, kurulduktan sadece 8 ay sonra yaklaşık 5 milyon insanın, seçmenlerin %10’unun oyunu almayı başarmıştı. Kamuoyu araştırmaları, İYİ Parti’nin seçimde hem AK Parti’den, hem CHP’den, hem de MHP’den neredeyse eşit oranda oy çektiğini gösteriyordu. Merkez sağın İYİ Parti ile yeniden canlandığı yorumları yapılıyordu. Parti, eski merkez sağın oylarının bir kısmını kendisinde toparlamış, merkez sağa oy vermeye yaşı yetmemiş seküler milliyetçi genç bir kitleyi, yepyeni bir sosyolojiyi de kazanmıştı. Millet tanımını ırk değil, ortak kültür ve tarih üzerinden yapan Akşener, seçimden sonraki ilk konuşmasında eski Cumhurbaşkanı ve Doğru Yol Partisi lideri Süleyman Demirel’den alıntılar yapmış ve “ merkezdeki boşluğu doldurduklarını ” söylemişti. İYİ Parti'nin iki kanadı İYİ Parti’nin 2019 yerel seçiminde Millet İttifakı’nı sürdürme politikası, büyükşehirlerin CHP’li adaylar tarafından kazanılmasının da önünü açtı. Eylül 2020’deki Olağan Kurultay’da parti içinde yaşanan liste mücadelesi, ülkücü kanat ile merkez sağ kanat arasındaki rekabetin kızıştığını gösteriyordu. Bir tarafta Koray Aydın, Yavuz Ağıralioğlu gibi milliyetçiler, bir tarafta Aytun Çıray, Aylin Cesur, Durmuş Yılmaz gibi merkeze yakın isimler vardı. CHP ile ittifak yapılmasına karşı çıkan Ümit Özdağ’ın 2021’de partiden istifa etmesi ve ardından Zafer Partisi’ni kurması ile bir grup ülkücü partiden ayrılmış olsa da Akşener, bugüne dek bu iki kanat arasındaki dengeyi büyük oranda korumayı başardı. Zafer Partisi, İYİ Parti’nin önüne geçemedi, kitle partisi olamadı, radikal milliyetçi, reaksiyoner, sığınmacı karşıtlığı odaklı bir parti olarak kaldı. İYİ Parti, Altılı Masa’nın iki büyük kurucusundan biri olarak geçiş döneminin yol haritasının ve güçlendirilmiş parlamenter sistemin anayasasının hazırlanmasında önemli bir rol oynadı. Bu süreçte Altılı Masa’nın “ noter masası olmadığını ”, hiçbir dayatmayı kabul etmeyeceğini sık sık dile getiren Akşener, kimse fark etmese de Ocak 2023’te yaptığı bir konuşmada “ Kurt Kaya elini çöz ” cümlesini sloganlaştırdı. Çin ordusuna karşı savaşırken kendisini feda ederek zaferi getiren Yüzbaşı Işbara Alp’in askeri Kurt Kaya’nın hikayesi, belki de gerekirse partinin ittifaktan ayrılabileceğinin haberini veriyor, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını asla kabul etmek istemeyen ülkücü kanada göz kırpıyordu. 2 Mart Perşembe günkü Altılı Masa toplantısında beklenen patlama yaşandı. Akşener’in adayın belirlenmesi için kamuoyu araştırması yapılması teklifi reddedildi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı bir anda 5’e karşı 1 oyla onaylandı. Akşener de ertesi gün tüm Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen konuşmasını yaptı. Akşener, kendi tabanının merkeze yakın kanadından büyük bir tepki gördü. Ülkücü kanadın ise yüzü gülüyordu. Sonraki günlerde yaşananları hepimiz biliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı dayatılmış olsa da mevcut iktidardan kurtulma, ittifakı bozmama ve parlamenter sisteme geçme isteği, parti çevresinde de bütün diğer hassasiyetlerden daha ağır basıyordu. Kriz, Akşener’in halkın teveccühü sebebiyle aday olarak görmek istediğini söylediği Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görevlendirilmesi formülüyle aşıldı. Akşener, bu sefer de ne olursa olsun değişimden yana olan merkeze yakın kanadın, seküler gençlerin desteğini yeniden kazanmıştı. İYİ Parti lideri, dün akşamki HaberTürk yayınında da krizi derinleştirmek yerine seçimi mutlaka kazanmak isteyen bir tonda konuştu. Bütün gücüyle çalışacağının sözünü verdi. Kılıçdaroğlu’nun kazanacağından emin olduğunu, bu yüzden milletvekili adayı olmayacağını ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atanacağını ifade etti. CHP’nin HDP ile görüşmesinin HDP “ Masa’ya getirilmediği sürece ” kendileri açısından sorun olmayacağını da dile getirerek Kılıçdaroğlu’nun önünü açtı. Millet İttifakı, çok büyük bir eşiği liderlerin sağduyusu ve tabanın değişim baskısı sayesinde kayıpsız atladı. “ Demokrasilerde çareler tükenmez ” lafının doğruluğu bir kere daha ispat edildi. Kılıçdaroğlu’nun adaylığının açıklandığı gün CHP Genel Merkezi’nin bahçesindeydim. Çok büyük bir coşku ve zafere kesin bir inanç vardı. Millet İttifakı: Merkezin inşası Yaşananlar, Millet İttifakı’nın seçimi kazanması hâlinde Türkiye’nin merkez sağındaki büyük boşluğun İYİ Parti tarafından doldurulacağının da işaretlerini veriyor. Millet İttifakı bu hâliyle, bir seçim ittifakının ötesinde, yepyeni bir siyasi merkez olma iddiası taşıyor. Seküler-muhafazakâr kutuplaşmasını sona erdirme fırsatını elinde bulunduruyor. İttifakın kazandığı, verilen sözlerin tutulduğu ve parlamenter demokrasiye geçildiği senaryoda, yani bundan yıllar sonra Millet İttifakı misyonunu tamamladığında, Türkiye’de siyaset baştan tanımlanmış olacak. Kurallar ve sınırlar baştan belirlenecek, bugünün ittifak ortakları o günün en büyük rakiplerine dönüşecek. Siyasetin merkezinde Millet İttifakı'nın ortakları yer alacak, diğer partiler bu merkezin sağ ve sol uçlarına yerleşecek. Bu senaryoda ülkenin taşıyıcı iki kolonunun merkez solda CHP, merkez sağda İYİ Parti olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasetten çekilmesi ve AK Parti’nin parçalanması ihtimalleri ufukta beliriyor. Henüz beklenen sıçramayı yapamadığı görülen ittifakın diğer partilerinin muhafazakâr oyları çekmesi, ( DEVA Partisi de AK Parti sonrası Türkiye'de merkez sağın önemli temsilcilerinden biri olma potansiyeli taşıyor) , MHP’nin de reaksiyoner bir parti olarak kalması oldukça olası gözüküyor. Bunun için de Akşener’in ve İYİ Parti’nin girdiği merkez sağı yeniden canlandırma yolundan hiç sapmaması, ANAP’ın ve DYP’nin oylarını AK Parti’den geri alırken seküler, milliyetçi ve demokrat genç şehirli sosyolojisinin temsilcisi olmayı sürdürmesi büyük önem taşıyor. Yolu bu kadar net olan Akşener’den de kırılma anlarında hassasiyetlerini tamamen bir tarafa bırakmasını ve kırk yıllık CHP’li gibi davranmasını beklememek gerekiyor. Şimdi ayrıca, bu gibi krizlerin yönetimde istikrarsızlık yaratacağını düşünebilecek ve Millet İttifakı'ndan cayabilecek kararsız seçmenlere yaşananın demokrasilerde normal olduğunun, farklı toplumsal kesimlerin hassasiyetlerinin liderler tarafından tartışılmasının ve bir orta noktada uzlaşılmasının istikrarsızlık değil, gerçek istikrarı sağlayacağının anlatılması önem taşıyor.

08 Mar 2023

Brexit’in son halkası: Windsor Çerçeve Anlaşması

Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda Protokolü kapsamındaki ticaret sorunlarının çözümü için " Windsor Çerçeve Anlaşması " üzerinde anlaşmaya vardı. Bir adım geriden Birleşik Krallık, 2016’daki Brexit referandumuyla AB’den ayrılma kararı almıştı. Ülke, oldukça sancılı geçen müzakerelerin ardından 1 Ocak 2021 itibarıyla da resmen AB’den çıkmıştı. Varılan Brexit anlaşması büyük oranda sorunları ortadan kaldırsa da İrlanda adasındaki gümrük ve sınır sorunu tartışma yaratmaya devam ediyordu. İrlanda adasında, Birleşik Krallık’a bağlı özerk statüdeki Kuzey İrlanda ile bağımsız İrlanda Cumhuriyeti yer alıyor. Kuzey İrlanda’daki İrlanda milliyetçisi Katolikler ile Birleşik Krallık yanlısı Protestanlar arasındaki çatışmayı dindiren 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması, adanın iki bölgesinin arasına fiziksel bir sınır çekilmesini yasaklıyor. Dolayısıyla, İrlanda’da iki bölge arasındaki yoğun ticaret, AB’den Birleşik Krallık’a ve Birleşik Krallık’tan AB’ye gümrüksüz mal sokulması anlamına geliyordu. Varılan Brexit anlaşmasında bu sorun, Britanya adası ile İrlanda adası arasındaki İrlanda Denizi üzerinde ürün kontrolü yapılmasıyla aşılmıştı. Kuzey İrlanda’daki Birleşik Krallık yanlılarını “ terk edilmiş " hissettiren, İrlanda’nın birleşmesini savunan İrlanda milliyetçilerinde “ heyecan uyandıran ” bu durum, Birleşik Krallık hükümeti tarafından “ ülkenin toprak bütünlüğüne tehdit ” olarak yorumlanıyordu. Denizde kurulan gümrükte de teknik problemler yaşanıyordu. Kuzey İrlanda’daki Birleşik Krallık yanlısı Demokratik Birlikçi Parti (DUP), Brexit müzakerelerinde kendilerine yeterince söz hakkı verilmediği ve Kuzey İrlanda uygulamada Birleşik Krallık’tan koparıldığı gerekçesiyle güç paylaşımına dayalı siyasi sistemi boykot ediyordu. Özerk bölgede Sinn Fein gibi İrlanda yanlısı siyasi partiler güç kazanmıştı. Uygulama nasıl olacak? Britanya'da üretilen malların Kuzey İrlanda'da daha erişilebilir hale gelmesini ve Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan kopmamasını amaçlayan anlaşma, Kuzey İrlanda'yı AB ortak pazarı içinde tutuyor. İrlanda adasını bölen bir sınır ya da gümrük kurulmuyor. Ürün kontrolünün İrlanda Denizi'nde yapılması uygulaması da kaldırılıyor. Plana göre Birleşik Krallık'ın geri kalanından Kuzey İrlanda'ya giden ürünlerin kontrolünde iki farklı yol izleniyor. Kuzey İrlanda'ya giden ürünlerde yeşil, Kuzey İrlanda’dan AB'ye gitme ihtimali olan ürünlerde kırmızı şerit bulunması öngörülüyor. Yeşil şeritli mallar gümrüğe takılmadan Kuzey İrlanda’ya girerken, kırmızı şeritli ürünlere Kuzey İrlanda’daki limanlarda gümrük işlemi ve gerekli kontroller yapılması planlanıyor. Ürünlerini yeşil şeritle Kuzey İrlanda’ya sokmak isteyen şirketlerin güvenilir işletmeler olarak kaydedilmesi gerekiyor. Anlaşmayla Britanya onaylı ilaçların Kuzey İrlanda'da satışına yönelik engeller de ortadan kaldırılıyor. Ayrıca, Kuzey İrlanda Parlamentosu, Kuzey İrlanda'da AB ortak pazar yasalarının uygulanmasını "Stormont freni" adı verilen “acil durum mekanizması” ile durdurabilme yetkisine sahip oluyor. AB de Kuzey İrlanda ve Birleşik Krallık arasındaki deniz ticaretine ait verilere erişebiliyor. Yorumlar Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, “ Kuzey İrlanda’da belirsizliği sona erdirecek bir dönüm noktası ” olarak tanımladığı anlaşmanın, " Birleşik Krallık'ın tamamında ticaretin sorunsuz akışını sağladığını, Kuzey İrlanda'nın birlik içindeki yerini koruduğunu ve Kuzey İrlanda'nın egemenliği güvence altına aldığını " söyledi. Son anketlerde İşçi Partisi’nin oldukça gerisinde kalan Muhafazakar Parti’nin, Sunak liderliğinde eski Başbakan Boris Johnson’ı oldukça zorlayan Kuzey İrlanda Protokolü sebebiyle oy kaybetmeyeceği yorumları yapıldı. Birleşik Krallık’ta ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Keir Starmer, " Windsor Çerçeve Anlaşması, ulusal çıkarımızadır ve İşçi Partisi destek verecek. " açıklamasında bulundu. AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, " Bu anlaşma, uzun soluklu çözümler sunuyor ve bu çözümlerin Kuzey İrlanda halkının endişelerine cevap vereceğine inanıyoruz ." ifadelerini kullandı. AB-Birleşik Krallık ilişkilerinde “ daha güçlü bir dönem başladığını ” ifade etti. İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, anlaşmanın " İrlanda ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkileri onaracağını " söyledi. İrlanda kökenli ABD Başkanı Joe Biden, anlaşmanın, “ Zor kazanılmış Hayırlı Cuma Anlaşması'nın güçlendirilmesi kapsamında önemli bir adım olduğu ” değerlendirmesinde bulundu. “ ABD’nin bölgenin ekonomik potansiyelini desteklemeye hazır olduğunu ” söyledi. CNN’e konuşan politik ekonomi uzmanları da "AB ile Birleşik Krallık arasında bir ticaret savaşı yaşanması tehdidini ortadan kalktığı ve tarafların birlikte daha fazlasını yapmaya çalıştığı döneme geri dönüldüğü" değerlendirmelerinde bulundu . DUP lideri Sir Jeffrey Donaldson ise anlaşmanın detaylarını görmeden herhangi bir açıklama yapamayacağını belirtmişti. DUP, The Guardian editörlerinin tanımıyla “ AB’den önemli tavizler koparsa da Kuzey İrlanda’da AB hukukuna alan bırakan ” bu anlaşmayı onaylasa ve boykotunu sonlandırıp parlamentoya girmeye karar verse dahi, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin aylar süreceği tahmin ediliyor.

02 Mar 2023

Çadır ve gıda satan Kızılay

Geçtiğimiz hafta Hatalar Silsilesi dosyasının ilk sayısında, Kızılay’ın yönetim kadrosundaki liyakatsizliğe, kurum hakkında ortaya çıkan yolsuzluk ve usulsüzlük haberlerine, kurumun deprem bölgesindeki ilk yardım eğitim merkezlerini henüz bu sene başında kapatmasına, depremzedelere bazı bölgelerde dört gün boyunca yemek ulaştıramamasına, ulaştırdığı bazı yiyeceklerin son kullanma tarihinin geçmiş olmasına ve de yeterince çadır stoklamamasına değinmiştik. Daha sonra ise Cumhuriyet’ten Murat Ağırel, Kızılay’ın depremin 3'üncü gününde AHBAP’a 46 milyon lira değerinde 2 bin 50 adet çadır sattığını (tanesi 22 bin 439 lira), “ vakıf ve dernek görünümlü kuruluşlara ” ise Kızılay’ın stoklarındaki çadırların kullandırıldığını ortaya çıkardı . AHBAP’ın kurucusu Haluk Levent de, AFAD’ın da çadırları Kızılay’dan satın aldığını, ayrıca Kızılay Lojistik A.Ş den 30 bin adet 4 kişilik ailenin 3 öğünlük yemeğini karşılayan ve 1 yıl bozulmayan gıda da satın aldıklarını da açıkladı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da depremin ilk günü Hatay’a 35 kamyon gönderdiklerini, kamyonların boş gitmesi yerine Kızılay’ın çadırlarını yüklemeyi teklif ettiklerini ancak kendilerine dönüş yapılmadığını, kamyonların da boş gitmek zorunda kaldığını anlattı. Türk Eczacılar Birliği Başkanı Arman Üney de depremzedelerin ilaç ihtiyaçlarının giderilmesi için bölgeye yerleşmek üzere Kızılay’dan çadır talep ettiklerini, tanesi yaklaşık 140 bin liradan 76 metrekare büyüklüğünde 5 adet çadırı Kızılay Çadır ve Tekstil A.Ş.’den satın aldıklarını duyurdu . Yani 155 yıllık Kızılay, afet anında elindeki stokları seferber etmek yerine ticarete girişmiş, çadırları sayın alacak şirketleri veya sivil toplum kuruluşlarını beklemişti. Kurum, kamu kaynakları kullanılarak üretilen yardım malzemelerini, yine kamunun bağış için topladığı paralar karşılığında sivil topluma satmıştı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “ Kızılay yetkililerine sesleniyorum; deponuzda satılmadık kaç çadırınız kaldıysa, getirin hepsini alacağız ve deprem bölgesine göndereceğiz .” sözleriyle Kızılay’a tepki gösterdi. Kızılay Başkanı Kerem Kınık, " AHBAP çadır ithal etseydi, bizim maliyetine verdiğimizin 2 katına almak durumunda kalacaktı. Büyütülecek bir hadise değil .” sözleriyle kendisini savundu . Olayın " ahlaki, akılcı ve yasal " olduğunu ileri sürdü, sattıkları çadırların parasını yine çadır imal etmek ve diğer yardımlar için kullandıklarını ifade etti. Eleştiriler artınca ise satıştan haberi olmadığını, öğrenince ilgili kişileri " eleştirdiğini " söyledi. Bölgeye yardım ulaştırmak isteyen pek çok firmanın da Kızılay’dan çadır satın aldığını yazan Ağırel ise, yazılarında ayrıca Kızılay’ın 2021 faaliyet raporuna göre 2019’da 1 milyon 2020 yılında 759 bin adet kuruma bağışlanan ikinci el eşyayı sattığını ortaya çıkardı . Dahası, yine Cumhuriyet’ten Miyase İlknur’un haberi, iki yıl önce %95 oranında dolu olan Hatay’daki Kızılay lojistik deposunun özellikle depremin ilk günlerinde depremzedelerin çadır ve battaniye gibi ihtiyaçlarını karşılayamamasının nedeninin depodan Suriye’ye gönderilen yardımlar olduğunu gösterdi. Habere göre Kızılay, geçtiğimiz yıllarda Suriye’nin İdlib kentine 200 bin çadır gönderdiği için stoklarını tüketmişti .

01 Mar 2023

Hükümetin birliği zedeleyen tehditkâr dili

Deprem olduğu andan itibaren hükümet, şeffaf olmayan bir yönetim anlayışını ve tehditkâr bir üslubu benimsedi. Hükümet, eksik kaldığı noktaları açıklayıp sivil toplumdan destek istemek yerine “ krizin kontrol altında olduğu ” söylemini benimsedi. İhtiyaçları deprem bölgesine ulaştıran sivil toplum kuruluşları arasında siyasi ayrım yapılması, en çok ihtiyaç duyulan ortamda milli birliğin sağlanmasının önüne geçti. Deprem bölgesinde dayanışma ve beraberlik ruhu ortaya çıksa da ülke genelinde siyasi kutuplaşma yükseldi. Örneğin, Türkiye İşçi Partisi gönüllüleri Hatay’ın Defne ilçesinde polis memurlarıyla birlikte depremzedelere ihtiyaçların ulaşması için elden ele koli taşırken, aynı esnada İstanbul Kadıköy’de Kızılay’ın skandallarını protesto etmek isteyen TİP’liler yaka paça gözaltına alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremin ardından yaptığı ilk açıklamada devletin krize müdahalesine dair eleştirilere karşı "Yalan haber, çarpıtmalarla insanımızı birbirine düşürmeye niyetlenenleri takip ediyoruz. Gün tartışma günü değil günü geldiğinde tuttuğumuz defteri açacağız ." ifadelerini kullanmıştı. Kriz boyunca Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkan, söyleminin tonunu belirleyen satırlar şöyle oldu: “Bu dönem bir birlik beraberlik dönemidir. Böyle bir dönemde hala basit siyasi çıkar uğruna çirkefçe, olumsuz kampanyalar yürütmeyi hazmedemiyorum. Üzerimde bulunan makamın sorumluluğu olmamış olsa ben bugün böyle konuşmam.” “Terbiyesiz, terbiyesizliğini bırakmaz. İşte çıkmış bir tanesi “Kızılay nerede? Ne çadırını, ne yemeğini gördük.” diyor. Be ahlaksız, namussuz, adi. Günde yaklaşık 2 buçuk milyona bu Kızılay yemeğini ulaştırıyor. Böyle vicdansızlık olur mu? Yani, bir ülkede kendi kurum ve kuruluşuna bu denli ahlaksızca yaklaşmak, yenilir yutulur bir şey değildir.” “Yürekleri kavrulan insanların duygularını istismardan ırkçılığa, fedakarca yürütülen çalışmaları değersizleştirmek için iftiraya ve dezenformasyona kadar her türlü çirkefliği sergileyenleri şimdilik biz de not ediyoruz.” Krizin başından itibaren devletin seferber olduğunu ve krizi yönettiğini savunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhaliflerini tehdit ederek eleştirileri durdurmaya, yaftalayarak kendi tabanını konsolide etmeye gayret etti. Daha sonra ise özellikle deprem bölgesine ziyaretlerinin ardından, belki de sıkıntıları yok sayan dilin bölgede hükümete olan güveni tamamen zedeleyeceği düşüncesiyle, depremzedelere yönelik söylemlerinde ufak değişikliklere gitti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 Şubat günü kurduğu “ Sarsıntının sebep olduğu yıkıma, çetin kış şartları da eklenince kimi eksikliklerin yaşandığını biliyoruz.” cümlesiyle sahadaki sorunları itiraf etmişti. Daha sonra da Adıyaman’daki ziyaretlerinde “ Maalesef ilk birkaç gün Adıyaman'da arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik. Hava ve yol koşulları nedeniyle ilk günden gelemedik. Bunun için sizden ilk günler için helallik istiyorum. Her şeyin farkındayız ve gereğini yaptığımızdan, yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın." diye konuştu. AK Parti’nin ittifak ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli ise, memleketi Osmaniye’de de büyük yıkıma sebep olan depremlerin ardından 8 gün boyunca konuşmamayı tercih etti. Bahçeli de Erdoğan gibi sert ve tehditkâr bir üslup benimsedi, önceliği devletin itibarını korumak oldu. MHP lideri, ilk konuşmasında yardımların bölgeye ulaşması, arama kurtarma faaliyetlerinin koordine edilememesi konularındaki eleştirileri “ karalama kampanyası ” olarak nitelendirdi. Bahçeli, “ Devletin yetişemediği ne vardır ki Ahbapcılar ve Babalacılar kanat çırpmaktadır? ” sözleriyle de yardım çalışmaları yürüten sivil toplumu hedef aldı. Bahçeli, deprem bölgesinde yaptığı bir diğer dikkat çeken konuşmasındaysa “ Bu büyük felaket mucizelerle anlam kılınmış, içinde sır olan bir olay gibi geliyor bana. O bakımdan Cenabıallah’ın büyük lütfuyla bu felaketi aşacağız. ” ifadelerini kullandı. Bahçeli, Fenerbahçe taraftarlarının Konyaspor’a karşı oynanan maçta hükümeti istifaya davet eden sloganlar atmasına da " Böylesi hassas ve acılı günlerinde sporun kirli siyasete alet edilmesini şiddetle kınıyoruz. Tüm kulüp başkanları, maçların seyircisiz ya da gerekli önlemlerin alınarak oynanması için acilen adım atmalıdır " cümleleriyle tepki gösterdi. Son olarak ise Elbistan'daki ziyaretinde "Sayın cumhurbaşkanını ve ziyareti sabote etmeye hakkınız yok. Sessizlik olacak! Dağılın gitsin, indirin şunları." sözleriyle depremzedeleri azarladı.

01 Mar 2023