Aposto

5 Ekim 2022, Çarşamba
5 Ekim 2022, Çarşamba

Gurbet yarası, bazen hepsinden derin, söyleyin, memleketten ne haber var?

"Son bir sene içinde ise ağzımdan düşmeyen absürt bir cümle vardı: ben burada daha çok Türk oldum."

Yazı: Zeynep Yılmaz

Görsel: Gökçen Gökten

(gurbetçi yoldaşlara, hiç tanımadığım, aynı dili konuştuğum, hayalleri bir kaşık suda boğulmuşlara, Avrupa’da çayı Ajda bardakta içenlere, kimlikler arası sıkışmışlara, coğrafyalar arası büyüyenlere,)

Üç seneyi biraz aşkındır tabiri caizse gurbetteyim. İstanbul’dan ayrılışımın ilk senesinde, Lahey sokaklarının hemen hemen her köşesinde şu cümle aklımdan hiç çıkmadı: insan her yere kendiyle gidiyor.

Türkiye’den uzak geçirdiğim yıllarda yaşayışıma dair her şey değişmiş, günlük kullandığım dil başkalaşmış ve inancımı doğrulttuğum yön her gün başka bir yeri işaret etmiş olsa da, Türkiye’den kalkıp Avrupa’ya gelmenin hiçbir anlamda bir kaçış niteliği taşımadığını söyleyerek başlamak isterim. Bugün her gurbetçinin hikayesini anlatma gibi bir dertle değil, Batı sevdasının yarattığı miti yıkabilme kaygısıyla yazıyorum. Gurbet meselesinin belki Tanzimat Dönemine, belki de daha da öncesine dayanan, öncelikle İstanbul’a ama Türkiye geneline yayılmış, kültürümüzün daima sert bir ikilik halinde deneyimlediği Doğu-Batı mevzuundan bağımsız bir şekilde anlatılamayacağını düşünüyorum. Geçtiğimiz yaz tamamladığım The Other, The Middle and The Multiple başlıklı lisans bitirme tezimde de İstanbul’daki sanat anlayışı üzerinden aynı derdimi tamamen bir yalan olduğunu deneyimlediğim akademik camiaya anlatmaya çalıştım.

Gurbet sözlüklerde kabaca ‘bir insanın doğup büyüdüğü, aile ocağının bulunduğu yerden uzak, yabancı bir yerde olma hali’ olarak geçiyor. Bana göre İngilizce başta olmak üzere diğer dillerde karşılığı pek bulunmayan, Türkiyeli insanın yakın tarihindeki yaşanmışlıkları sonucu oluşmuş bir kavram; dolayısıyla da uzağa gitmeden önce Türkiye’de doğmuş veya yaşamış olma bağlamında bir deneyime işaret ediyor. Benim kendimi gurbette bulma hikayem diğer gurbetçilerin motivasyonundan belki de farklı bir yerde duruyor. İstanbul’da yine tabiri caizse yüzünü batıya dönmüş eğitimler veren okullarda okumuş, ‘ne varsa burada değil dışarıda var’ anlayışıyla yetişmiş ve muhakememin şimdikinden daha zayıf olduğu bir zamanda etrafımı çevreleyen söylemlerin etkisi altında kalmış halde 2018 yılında Türkiye’den taşındım. Bugüne dek halen süregelen, Hollanda’nın kültürel dokusuyla yaşadığım sevgi-nefret ilişkim böylece başladı.

Burada geçirdiğim ilk yılda anlamlandırması biraz daha zaman alacak bir his kendini göstermeye başladı. Üniversitede savaşa gider gibi kuşandığım, teorik çerçevelerden yapma zırhım bir süreliğine bana bir konfor alanı yarattı; ama Batı’nın akademik dünyasının yapısındaki boşlukları ve ikiyüzlülüğü farkettiğimde henüz mezun olmamıştım. Avrupa’yla da aslında insan ilişkilerimde kendini gösteren, birini daha tanımadan onu gereğinden fazla yüceltme eğilimlerime paralel bir süreç yaşıyordum. Tanıdık geliyor mu?

Öğrendiklerimi, duyduklarımı, buranın doğrusu olarak kabul edilenleri kendi kişisel deneyimime uyarlayamıyor, yaşadıklarımla arasına köprüleri bir türlü kuramıyordum. Her ülkenin, veya en geniş haliyle her kültürün kolektif hafızasının, yol yordamının, utancının, başarısının ve bu iç dinamiklerinin dışarıya olan yansımasının farklı olduğunu kavramaya başladım. Farkında olmadan Türkiye menşeili batı mitini gurbette yıkıyordum. Avuçlarımda sinir tutuyordum, aklımda ise birbirine bağlı tezatlar. Bireyselleşmenin ne demek olabileceğini keşfediyor, kolektif yaşanan hayatlarımıza dair derin bir özlem duyuyordum. Bedenimde olduğum kişiyi gerçekleştirebilme alanım olmasıyla gelen bir özgürlüğü, kalbimde yerini edinmiş gurbet acısını hissediyordum. Son bir sene içinde ise ağzımdan düşmeyen absürt bir cümle vardı: ben burada daha çok Türk oldum.

Daha çok Türkleşmek’ ideolojik anlamda hiçbir milliyetçilik taşımadığı gibi, benim için kabul edemediğimi kabullenmek ve direndiğime teslim olabilmek anlamına geliyor. Türkiye’ye dair özlediğim yegane şeylerin elle tutulamaz, bir başka dilde açıklanamaz, gurbette yaratması neredeyse imkansız dokular, anlar, kokular ve hisler olduğunu anlamaya başlıyorum zamanla. Geçen kış, ilk defa köfte yoğuruyorum; üniversiteyi bitireceğim yılda yaptığım en tatmin edici şey oluyor. Yine geçen kış ilk defa un helvası kavuruyorum; anneannemin tarifiyle, babaannemin ruhuna. Mutfakta, Lahey’deki Berat AVM’de, Zuiderpark Altın Gün konserinde Merve ile sahneden atışırcasına göbek atarken, aptal bir gülümsemeyle kendime soruyorum: coğrafya kader mi?

Gurbet, şahsına münhasır kültürel doku ve paylaşımlarımıza dair duyduğum, boşluğu doldurulamayan, ama ancak satır aralarında yakalanması mümkün olabilen bir hisse dönüşüyor.

Arada yaptığım Türkiye seyahatleri, bu sefer Hollanda’da gurbet özlemiyle kurduğum Türkiye mitini güvensizlik ve umutsuzluk hisleriyle tekrar tekrar yıkıyor. Uzaktan takip ettiğim Türkiye haberleri, beni bir zamanlar parçası olduğum bir oyunun oyunbozan, mızıkçı ama şanslı (!) çocuğu gibi hissettiriyor. İki ülkede de ayrı kulvarlarda verdiğim savaşlar durmadan çarpışıyor. Yediği darbelerden ötürü üzerinde delikler açılmış ve birbirinden parlak zırhlarımı bir pasaport kontrolünden diğerine kuşanıyorum. Kendi sterilliği içinde kırılganlaşmış Hollanda halkına karşın, süzme yoğurt misali sokaklarda yürüyen herkes ve her şeyi süzen Türk halkı. Rahatı en ufak şeylerden bozulan Hollandalı gençlere karşı, kaosun içinde koruyucu kalın derilerle hayatta kalmaya çalışan Türkiye’deki gençler. Terazinin iki kefesinde de kendi bağlamında sorunlar. Rahatlığa karşılık suçluluk. Plastik ve gerçek. Unutmak ve hatırlamak. Arada bir yerlerde ise, kendimce kurduğum nüanslı bakış açılarımla, batının tembel ve olgunlaşmamış gerçekliğine yönelttiğim eleştirilerimle ben. Yardan ırak yaşanır mı, söyleyin?

Zeynep'in internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
;