Elmadağ’da Tülin Bozüyük ile

Elmadağ’da Tülin Bozüyük ile

Mahalle-apartman-komşuluk ilişkileri ve bir avluda sofrayı paylaşmak üzerine Tülin Bozüyük ile sohbetteyiz.

2022. Bir yaz günü, akşamüzeri. Aposto’nun yemek kültürü yayını apéro için çekimdeyiz. Elmadağ’da adını hep duyduğum ama hiç gitmediğim bir apartmanın avlusu. Namı bize, biz oraya varmadan ulaşmış. Karmaşanın ve gürültünün birbirini ördüğü bir meydandan, İstanbul’un merkez noktalarından birinden birkaç yüz metre uzakta. Zıvır zıvır bir caddenin içeri girince hafifleten bir sokağında, bilge ve çokça yaş almış ağaçların dallarıyla örttüğü o avludayız. O gün, bir sofra hikayesini belgelemek üzere buradayız. 

Ev sahibimiz Tülin. Tülin, zarafetin kelime karşılığı Touline seramiklerin yaratıcısı. Son sofra kurucu, yaratıcı zihin, inceliklerin ve antikaların peşinde; birazdan da anlayacağımız üzere “keşke benim de olsa” diyeceğimiz şahane bir komşu. Tülin’le elinde semizotu ve şeftali varken tanışıyoruz. Avluda masa kurmak üzere: “Avlu gün sonunda uzun sofra kurmak için bizde. Herkes evinden ne varsa indiriyor, sürpriz misafir de geliyor.” diye bahsediyor avlunun hayatların tuttuğu yerden. 

Bu sırada yan dükkandan “sürpriz misafirler” için ek sandalye geliyor. Biri çıkıyor apartmandan, dışarıdan bir şey isteyen var mı diye soruyor. Masa örtüleri de başka komşudan geliyor. Tülin’in seramik takımlarıyla uyumlu. Ardından apartmandan Mustafa (Otar) çıkıyor, elinde o günkü sofra için kırdığı yumurtaların olduğu döküm tavayla. Buradaki komşuluk hikayesine ilk tanıklığım bu sırada yaşanıyor.

Yine avluda, yine bir yaz günü akşamüzeri, “önce sofra paylaşmaktır” diye tanımladığı komşuluğu, bu tarihî İstanbul apartmanında birlikte yaşadığı ve ürettiği komşularını, Elmadağ’da Arif Paşa’nın varlığını ve mahalle kültürünü konuşuyoruz. Yıllar önce şahane bir evde ve mahallede otururken ne kadar memnuniyetsiz olduğumu hissettiğim bir anda önemini anladığım komşuluk ilişkilerine, İstanbul’da her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu bir günde. 

“Ev alma, komşu al” kulağıma küpe oluyor. 

Elif Bayram: Arif Paşa Apartmanı’yla nasıl tanıştın? 

Tülin Bozüyük: Apartmanı ilk kez 2010’ların başında görmüştüm. Mimarisinden ve heybetinden çok etkilenmiştim. 2013 gibi aynı sokağın aşağı taraflarında restoran yapmak üzere bir dükkan tutmuştum. Dükkanın inşaat sürecinde apartmanın önünden geçtikçe restoranı açsam, burada da ev bulsam diye içimden geçiriyordum. Sonra restoran projesi ruhsat sebebiyle başka bir yere taşındı. Aradan yıllar geçti, restoranı açtım, restorana istediğim gibi tabak bulamadım ve seramiğe başladım. Kendime seramik için atölye bakarken bu sefer bu sevdiğim apartmanda dükkanı olan Nauna Linen ile yani Neslihan ve Emre ile tanıştım. Apartmanın geçmişini de o zaman öğrendim. Hatta Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı sevgili Füreya Koral’ın bu apartmanda yaşadığını ve bir dönem benim fırınımın olduğu yerde onun da fırınının olduğunu öğrendiğimde (bunu geçen sene vefat eden, binamızın Turna Sokak’a bakan dükkanlarından birinde anahtarcı olan komşumuz Şebuh Abi’den öğrenmiştim) gözümden birkaç damla yaş akmıştı. Tabii mutluluktan. 

“Sanki Füreya’dan bir bayrak teslim almışım gibi de kendi kendime bir sorumluluk üstlendim. Bir gün onun kadar olmasa da biraz iz bırakır mıyım diye hayal kuruyorum. Onun da hem bu apartmanda yaşaması hem de burada çalışması, büyük sofralar kurmayı sevmesi, başka sanatçıları da bu sofralarda ağırlaması… Doğal bir ortak bağımız varmış gibi geliyor.”

EB: Füreya’nın da bir zamanlar burada yaşaması da senin için önemli bir faktör tabii.

TB: Bu benim için çok hassas ve duygusal bir konu. Sanki Füreya’dan bir bayrak teslim almışım gibi de kendi kendime bir sorumluluk üstlendim. Bir gün onun kadar olmasa da biraz iz bırakır mıyım diye hayal kuruyorum. Onun da hem bu apartmanda yaşaması hem de burada çalışması, büyük sofralar kurmayı sevmesi, başka sanatçıları da bu sofralarda ağırlaması… Doğal bir ortak bağımız varmış gibi geliyor. Ayrıca onun da benim gibi çok zorlandığı şeyler olmuş. Mesela şebeke elektriğiyle çalışmak oldukça zor; elektrik kesintileri, güç yetersizliği… Geçen gün yan komşum mahallemizin bakkalı Memiş ile dükkanın önünde oturduk. Konu buradaki dükkanların eskiden ne olduklarına geldi. O sırada Füreya’nın şu an benim fırınım olan atölyeye kendine ait kalın bir kablo çektirdiğini ama aşağıdan bir dükkan sahibinin onu kestirdiğini “kadın ne uğraştı o elektrikle” kelimeleriyle dinledim. Şimdi sanki basit bir hikaye gibi geliyor ama eminim bunu çözmek için ne uykusuz geceler geçmiştir. Bizim de şimdi yaşadığımız gibi.

EB: Böylece atölyen için avluda bir dükkan tutarak apartmana yerleşmiş oldun. 

TB: Evet. Sonra da ev… Touline ruhunu burada tamamladı. Bu işe başladığımda atölyemi evin bir odasında kurdum. Çünkü 7/24 atölyeye erişebilmek benim için önemliydi. Buraya taşındığımda da taşlar yerine oturdu. Hem atölyeye birkaç dakikada inebiliyorum hem de kapısını kapatabildiğim, tozdan uzak bir evim de var. Bu fiziksel etkisi. Duygusal etkisi de mekanların hafızası ve buradan geçen hayatlar... Seramiklerimde en çok hissettiğim duygu, bir balerin gibi zarif ama yine bir balerin gibi sağlam durmalarıdır. Düşününce bu apartman da aynı hisleri veriyor. Burası heybetli ve sağlam duruşunun yanı sıra detaylarıyla çok zarif bir apartman. 

“Ortak avlu, komşular olarak birbirimizin kalbine daha hızlı girmemizi sağladı. ‘Akşam müsaitseniz size geleceğiz’i, ‘akşam müsaitseniz avluda yiyeceğiz’e çevirdik.”

EB: Tabii 1894'te temeli atılan 1902’de biten bir apartmandan bahsediyoruz. İnşa edilme amacından “saraydan ayrılmak zorunda kalan kişilerin, aynı hayatı devam etmelerine imkan sağlamak olarak bilinir ve bu nedenle oldukça yüksek tavanlı dairelere açılan kapılardan, çatı katında bulunan hizmetlilerin odaları birbirine bağlıdır” diye bahsediliyor. Evde bu dönemin ihtiyaçlarının ve mimarisinin izlerini nasıl okuyorsun?

TB: Saray yaşamını devam ettirmek mi emin değilim, bu konuda birçok anlatı var. Fakat mesela evlerde çalışanların binanın üst katında bulunan ortak alanda çamaşır yıkaması dönemin şartlarına göre gayet mantıklı. Hem gözden uzak çatıda bunu çözmek hem de toz topraktan uzak kurutmak daha rahat. Mutfaklar evin en küçük yerleri; çalışanlar kullandığı için çok önemsenmemiş. Büyük ihtimalle binanın altındaki doğal soğuk hava depolarında erzaklar saklanıyordu Bu sebeple de mutfaklarda çok alana ihtiyaç yoktu. Zaman içinde apartman dairelerinde daha bireysel yaşamlara dönüldü. Fakat biz hâlâ komşuluk ilişkilerimizle birbirimizin “erzak dolaplarına” erişebiliyoruz. İhtiyacımız olan eksikleri birbirimizde bulabiliyoruz. Ortak yaşam çok farklı şekilde de olsa devam ediyor. 

EB: Apartmanın mimarisi, senin de söylediğin gibi İstanbul’un günümüz apartmanlarından çok farklı. Apartmanın mimarisinin günlük yaşantınız üzerinde nasıl bir etkisi var? Mesela ortak avlunun?

TB: Ortak avlu, komşular olarak birbirimizin kalbine daha hızlı girmemizi sağladı. “Akşam müsaitseniz size geleceğiz”i, “akşam müsaitseniz avluda yiyeceğiz”e çevirdik. Bu da daha hızlı kaynaşmamızı sağladı. Formaliteler hızlıca atlandı, evde ne varsa sofraya indi, 15 dakikada ziyafet sofraları kuruldu. Yaratıcı ve tasarımcı insanların kurduğu sofralar tabii görsel bir şölene de dönüştü. Düşünsenize; planlamadan, konuşmadan sadece "akşam avluda yiyelim mi" diyerek.

“İstanbul’da çok güzel binalar var ama bence bir yeri güzel yapan insanlar. Burada böyle güzel komşuluklar bulmasaydım böyle mutlu olabilir miydim bilemiyorum.”

EB: Elmadağ ve apartmanın nasıl bir ilişkisi var? Avlu, bu ilişkiyi nasıl etkiliyor?

TB: Yıllar içinde mahalle de apartman da birlikte yürümüş, birlikte yorulmuş, birlikte yaşam mücadelesi vermiş. Sonuçta büyük duvarları olan bir site değil burası. Hayatın içinde bir yer. Kendine ait avlusu da apartmanın nefes alma alanlarından biri.

EB: Avludan dışarı çıkınca: Apartmanın bulunduğu, mahallelisi olduğun Elmadağ mahallesi senin için nasıl bir yer? Duygusal ve fiziksel sınırları nerelere uzanıyor? 

TB: Elmadağ’ın fiziksel sınırları benim için apartmanın çevresindeki birkaç sokakla sınırlı ama duygusal sınırları çok daha derin. Mahalle dediğimiz şey çocukluğumuzda hatırladığımız gibi değil fakat bizim mahallede hâlâ bazı temel taşlar var ki kendini güvende hissedersin. Mesela her gün ve günün her saati kapı çalacak birilerinin olması, cüzdanın yanında olmasa da evden çıkabilmek; anahtarını unuttuğunda birilerinde olduğunu bilmek; mahallenin nabzını tutan, herkesin bir noktada ayaküstü de olsa bir sohbet etmişliği olan, dolayısıyla muhtarlık gibi olan kahvemiz; evde yemek yapamadığında sanki yapmışsın gibi imdada koşan esnaf lokantamız; küçücük dükkanda mucizeler yaratan arka sokaktaki döşemecimiz… Bu arada döşemecinin olduğu bina kentsel dönüşüme gidecekmiş ve dükkanı kapatacakmış. İlkokulunun, ortaokulunun, lisesinin ve üniversitesinin binalarının hepsinin ya yıkıldığını ya taşındığını bilen biri olarak yine de bu duyguya alışamıyorum. 

“Benim için komşuluk öncelikle birlikte sofra paylaşmaktır. Bizim apartmanda kurduğumuz komşuluk özgür ruhlu, yaratıcı, yetenekli ve paylaşmayı çok seven bir komşuluk.”

EB: Bardağın dolu tarafından bakacak olursak İstanbul’da böyle eski ve özel bir apartmanda yaşamak hayatınıza neler katıyor? 

TB: İstanbul’da çok güzel binalar var ama bence bir yeri güzel yapan insanlar. Burada böyle güzel komşuluklar bulmasaydım böyle mutlu olabilir miydim bilemiyorum. 

EB: Senin sözlüğünde komşuluk ne anlama geliyor?

TB: Hani küçükken eve aşure ya da başka bir şey gelir ya komşudan... Herkes en çok kendi evinde pişeni sever o ayrı ama bazı evlerden gelen yemek de çok lezzetlidir. Benim için komşuluk öncelikle birlikte sofra paylaşmaktır. Bizim apartmanda kurduğumuz komşuluk özgür ruhlu, yaratıcı, yetenekli ve paylaşmayı çok seven bir komşuluk. 


Editörün notu: Bu metin Soli’nin ilk sayısı "Aidiyet"te yer alan röportajdan düzenlenmiştir. Tamamını okumak için buradan.