Meşhur Proust anketindeki sorulardan biri: Gereğinden fazla kullandığınız bir sözcük ya da deyim var mı? Deyim olmasa da benim en çok kullandığım kelime öbeği, hatta genelde bir cümleye başlarken sıraladığım sözcükler “Ben New York’ta yaşarken…” Yeni tanıştığım insanlar sohbet sırasında “Peki New York nasıldı?” diye sorup suç ortaklığımı üstlenirken yakın arkadaşlarım, ailem ve partnerim artık o defteri hiç açmamayı tercih ediyor.
Şöyle ki New York benim tam, eh, neredeyse tam bir yetişkine evirildiğim şehirdi. Dünyanın bana borçlu olduğunu düşündüğüm büyük aşkı New York’ta aradım ve kendisini olmasa da onun yerini tutacak kadar romantik arkadaşlıkları bu şehirde buldum. Ne giyeceğimi (siyah), nelerden uzak duracağımı (H&M, fazla makyaj), neyi okuyacağımı (Paris Review neyi okumamı söylüyorsa onu ama Lorin gittiğinden beri eski tadı yok), ne içeceğimi (çavdar viskisi ve maden suyu) ve herhangi bir günün herhangi bir saatinde nereye gidileceğini New York’ta yaşarken öğrendim (açıkçası artık nerelere gidilir bilmiyorum).
New York şehri, içinde pek çok farklı New York’u barındırıyor ve bunların çoğu muazzam ve büyüleyici yerler. Aklıma güneşli bir öğleden sonra East Village, 2010’da ilk gördüğüm haliyle Bedford, Café Carlyle, hava kararırken Hell’s Kitchen’ın Marvel çizgi romanlarından fırlamışçasına tekinsiz hali, işe gidiş geliş saatlerinde Union Square metrosu geliyor, bir de hafızama sığdırabildiğimden çok daha fazla pembe, mor, turuncu gün batımı ve tüm maaşımı harcadığım kraft kokteyller. Çelik, beton ve Midtown’daki dev şirketlerin İkinci Dünya Savaşı’ndaki silahları andıran binalarının bana ne kadar yabancı olduğu da zihnimin bir köşesinde.

New York’a ilk defa lisedeyken, Ohio’da değişim öğrencisiyken gelmiştim. New Jersey’de bir otelde kalıyor, Manhattan’a her gün bir tur otobüsüyle gelip gidiyor ve Statue of Liberty, Times Square, Ground Zero ve Chinatown gibi turistik yerlere götürülüyorduk. Otobüsten inmeden yaptığımız Fifth Avenue ziyaretimizin rehberi sarhoş ya da kafası iyi olan eski bir aktristi. Rehber, bize Samantha Jones’u andıran bir sesle oyunculuk kariyerini ve etrafımızda göremediğimiz şaşalı gösteri dünyasını anlatıyor, etrafımızda lüks mücevheratçı ve modaevlerinin vitrinleri karşımıza çıktıkça buğulu bir sesle isimlerini de fısıldıyordu: “Tiffany, Gucci, Bottega Veneta.” Birkaç sokakta bir de sloganını tekrarlıyordu: “Çok güzel değil mi? Bence ÇOK güzel.” O seyahatte sadece turistlerin New York’unu gördük ki gerçek bir New Yorkluya dönüşme sürecinde ilk bu New York’tan kaçmayı öğrenirsiniz.

Birkaç yıl sonra, 2010 yazında kendimi kuzenimin Manhattan’da, asansörsüz bir binanın beşinci katındaki apartmanında 3 aylığına yaşarken buldum. Burası, East Village’daki First Avenue metro durağının yakınında, tek odalı bir daireydi. Orada yaşarken birkaç sokak ötede, St. Marks’taki Yoga to the People yoga stüdyosunda bağış usülüyle yoga yapmaya gidiyorduk, Olsen ikizleri de sıklıkla içinde kayboldukları şekilsiz siyah kıyafetleriyle birbirinin eşi kuşlar gibi yogaya yapmaya geliyordu. Yoga stüdyosunun karşı tarafında, yıkık dökük bir brownstone binanın içinde çalıştığım ilk derginin “resmî olmayan” karargahı bulunuyordu. Burası üç Lübnanlı-Brezilyalı kardeşin paylaştığı minicik, sıra odalı bir daireydi. Kardeşlerin en büyüğü, bana ilk işimi verecek dergi BULLETT’ın ilk sayısının moda direktörüydü. Ofis olarak kullandığımız mutfak ve genel alan, alt kattaki Tayland restoranının mutfağını havalandırıp çöplerini topladığı arka bahçeye bakıyordu. Bugünlerde spiritüel influencer’lık yapan ve o zamanlar da “sosyal tırmanıcı” diye nitelenebilecek moda direktörü, eski pencerelerden içeri sızan sıcak hava ve yağ kokusunun moralini bozmasına izin vermiyordu. Bu apartmanı Allah rızası için bir kat boya isteyen duvarlardaki mood board ve yarı hazır dergi sayfaları her zaman 18 dereceye ayarlı klimanın rüzgarında pır pır uçuşurken hatırlıyorum. Dergide çalışanların yarısının Blackberry’si vardı ve biz de tıpkı Olsenlar gibi giyiniyorduk. Badem ve soya sütünün ana akım kültüre henüz girmeye başladığı o günlerde, millî içeceğimiz buzlu latte’ydi. Cüzdanımda Manhattan’daki metro hatları ve duraklarının katlanabilir bir haritası vardı. Kuzenim bu haritanın üzerinde (çoğu zaman) Broadway’in solundaki her şeyin Batı, sağındakinin ise Doğu olduğunu açıklardı.

Yeni bir şehri öğrenmek bana her zaman Age of Empires’da genişleyen bir haritayı anımsatır, yavaş yavaş bir New Yorkluya dönüşme tecrübem de bu harita simülasyonundakine benziyordu... moda direktörünün detaylı talimatlarıyla mümkün olan en zarif halimle sağa sola koşturmaya ve derginin tek stajyeri olarak marka ve PR şirketlerinden çekimlerde kullanılacak tasarım kıyafet ve aksesuarları almaya başladım. Bu metroyla gerçekleşen ‘pull’ seyahatleri beni çetin ve kendine yetebilen Garment District’ten Bulgari’nin Central Park manzaralı ışıltılı ofisine, şehrin her yerine götürüyordu.

New York’a taşındığım 7 ay içinde, oradaki üçüncü evime, bu sefer standart prosedür olan ilk ay ve son ayın kiralarıyla bir aylık kira karşılığı depozitoyu ödeyerek yerleştim. L treninin Brooklyn’deki ilk durağı olan Bedford Avenue’deki bu daireye, Çinli-Malezyalı bir grafik tasarımcı olan iş arkadaşımla taşınmıştık. Bu mahalleye 2010’da ilk geldiğimde, North 7th Street ve Bedford Avenue’nun köşesinde bir Salvation Army mağazası, 9th Street’in köşesindeyse bir dumpling’ci vardı. Orada yaşadığım yıllar boyunca hem binalar hem de içinde yaşayan insanlar değişti. Önce East River’ın kıyısına, eskiden oradaki parka ait olan bataklık araziye kuleler inşa edildi; ondan sonra da inşaat hiç durmadı. Hipster’lar mahalleden taşındı, onların yerine bankacılar ve çocuklu aileler geldi, fiyatlar 4 katına çıkıp Manhattan’ın konut pazarını geçti.

Seneler içinde, hemen etrafımızdaki sokaklara bir Apple mağazası, bir Whole Foods, bir J. Crew ve pek çok zincir mağaza açılacaktı. Sürekli Google’ın Domino Şeker Fabrikası binasını satın aldığı ve yeni kampüsünü oraya taşıyacağının dedikodusu yapılıyordu. Günün sonunda fabrika sadece park ve konut alanına dönüşse de şehri son ziyaret ettiğimde orada yürümek tuhaf bir histi. Hâlâ Williamsburg’de yaşadığım senelerde beraber olduğum bir müzik yazarı bu–bu değişim, dalgalanma, yeniden değerleme, taşınma–halinin orada 90’ların ortasında, o bu mahalleye ilk defa geldiğinde de orada olduğunu söylemişti. Bu bilgiyle hem kendimi daha az özel hissetmeye başladım hem de rahatladım. Domino Şeker Fabrikası yeniden inşa edilmeden önce oraya gitmenin şehir tarihi tanıklığı olduğunu düşünmek hoşuma gitse de o döneme tanıklık etmenin inandığımdan daha az bir yükü olduğunu bilmek iyi geliyor.
New York’ta yaşamaya devam etmek kumar masasından kalkamamak gibiydi… Bir şehrin hayaletiyle yaşamak. İntikam peşinde gezen bir hayalet değil, lanetli de değil, sevimli bir hayalet. Kendisi bir everything bagel şeklinde ve boyunda. İki yıl kadar önce oğlumu doğurduğum günlerde beni yalnız bırakmaması, baş ucumuzda beklemesi de tesadüf olamaz. Hayalete bakarken Lorimer Street’te, İtalyan mafyasının pastanesinde çalıştığım günleri ve Williamsburg’daki ikinci dairemizin önünde bir apartman kompleksi yükselmeden önceki Manhattan ve Empire State Building manzaramızı düşünüyorum. Aklıma o günlerin şerefine yaptırmak istediğim ama bir türlü zaman ve bütçe ayıramadığım güvercin dövmesi geliyor. Sonra everything bagel hayaletle göz göze geliyoruz, bir nefes alıyorum ve ağzımdan şu kelimeler dökülüyor: “Ben New York’ta yaşarken penceremden Empire State Building görünürdü. Sabaha karşı ikide ışıklarını söndürdüklerinde ben de yatma vaktinin geldiğini anlardım.”
Fotoğraflar: Utkan Dora Öncül
Editörün notu: Bu metin Soli’nin ilk sayısı “Aidiyet”te yer alan makaleden düzenlenmiştir. Tamamını okumak için buradan.
