Mezarlıklar, insanın zihninde kasvetli bir imaj oluştursa da çoğu kentin merkezinde, beton blokların ortasında açılmış yeşil alanlar oluşturur ve taşlarına kazılı yazılar kentin hafızasını nesilden nesile taşır.
Loren Rhoads 222 Cemeteries to See Before You Die" (Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 222 Mezarlık) adlı kitabında Londra’daki Highgate Mezarlığı’na yaptığı tesadüfi ziyaretle başlayan mezarlık gezme tutkusundan bahsederken bu alanları kentin ruhunu yansıtan büyüleyici yerler olarak anıyor. Rhoads'un tavsiyelerinden yola çıkarak bitki, heykel ve şapellerini saatlerce gezebileceğiniz etkileyici mezarlıkları derledik.

Lakewood Cemetery (Minnesota)
Minneapolis’in göller bölgesinde, Uptown’ın güney ucunda yer alan Lakewood Mezarlığı, 1908 yılında Ayasofya'dan esinlenerek tasarlanmış. Şapelin 20 metreyi aşan kubbesi, vitray pencereleri ve İtalya’dan getirilen milyonlarca mozaik parçası burayı mimariye meraklı gezginlerin uğrak noktası hâline getirmiş. Şapel, tasarımının yanı sıra akustiğiyle de ünlü; hem cenazelere hem de düğün ve konserlere ev sahipliği yapıyor.

Hubert H. Humphrey ve Paul Wellstone gibi Amerika siyasi tarihinin önemli isimlerinin mezarlarına ev sahipliği yapan, 19. yüzyılın “kırsal mezarlık” anlayışını yansıtan Lakewood, göletlere açılan ağaçlarla bezeli patikalarıyla dingin bir park görevi de görüyor. 1.000 dönümlük dev bir alana yayılan bu yeşil alan, 200 binden fazla anıt ve mezar taşıyla bir açık hava müzesini andırıyor.

Père Lachaise (Paris)
Sayısız filmde karşımıza çıkan, 44 hektarlık Père Lachaise, yılda 3,5 milyonu aşan ziyaretçiyle dünyanın en popüler edilen mezarlığı. 1804’te Napolyon’un kararıyla açılan Père Lachaise, Paris’in hem ilk halk mezarlığı hem de "bahçe mezarlığı"nın ilk örneği olma özelliğini taşıyor. İlk açıldığında 20. bölgede olduğu için pek de rağbet görmeyen Père Lachaise, Molière ve La Fontaine’in naaşlarının buraya taşınmasıyla ziyaretçi akınına uğramaya başlamış; Héloïse ile Abélard’ın mezarları burayı edebiyat ve aşk mitleriyle özdeşleştirmişti.
Günümüzde Oscar Wilde’dan Édith Piaf’a, Jim Morrison’dan Chopin’e kadar uzanan bir devler ligini barındıran Père Lachaise, Paris Komünü’nün kanlı bir müdahale ile bastırılmasının simgesi olan Communards Duvarı'yla kent hafızasının önemli merkezlerinden biri. Onlarca egzotik çiçek, kuş türü ve tilkilerin yaşadığı bu "park"ta savaş anıtları, toplu mezarlar ve farklı inançlara ayrılmış bölümler de bulunuyor.

Cementerio de la Recoleta (Buenos Aires)
Buenos Aires’in Recoleta semtinde yer alan La Recoleta Mezarlığı, Arjantin’in en çok ziyaret edilen mezarlığı ve kentin cazibe merkezlerinden biri. 18. yüzyılın başında mezarlığa dönüştürülen 55 hektarlık alan, 2011’de BBC'nin dünyanın en iyi mezarlıklarından listesine girmiş; CNN ise 2013’te burayı dünyanın en güzel 10 mezarlığı arasında göstermişti. Mezarlıkta bulunan 4.691 anıt mezarın 94’ü Ulusal Tarih Anıtı olarak koruma altına alınmış durumda.
Recoleta Mezarlığı, tarihî Nuestra Señora del Pilar kilisesine yakınlığı nedeniyle de gezginlerin ilgisini çekiyor. 1732 yılında inşa edilen bu yapı şehrin en eski ve kutsal sayılan binalarından biri. Bir zamanlar Recollect rahiplerinin koruması altında olan bölge, kentin hafızasını bugüne taşıyor.

Highgate Cemetery (Londra)
Highgate'e gitmek için Karl Marks ve Douglas Adams'ın mezarlarının burada olduğunu bilmek yeterli olsa da Stephen Geary'nin tasarladığı Highgate, kentin “Muhteşem Yedili” olarak bilinen efsanevi mezarlıkların en etkiletici olarak anılıyor. 19. yüzyıl başlarında Londra’nın nüfusunun hızla artması ve kolera ile tifo salgınlarının kent içindeki kilise mezarlıklarında yer kalmamasına neden olması sonucu kurulan mezarlıkta 170 bin kişinin gömülü olduğu düşünülüyor.
Sarmaşıklarla kaplı taşlar ve dev melek heykelleriyle gotik estetiği derinlemesine hissedebileceğiniz Highgate mezarlığı, puslu Londra günlerinde kafa dinlemek ve kentin gürültüsünden uzaklaşmak için ideal bir durak.

Skogskyrkogården (İsveç)
1915'te İsveç'te düzenlenen uluslararası bir tasarım yarışmasını kazanan Skogskyrkogården, 1994 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edildi. Mimarlar Gunnar Asplund ve Sigurd Lewerentz'in tasarladığı mezarlık, yerleşim alanlarından uzakta, çam ağaçlarıyla kaplı bir tepeye inşa edilmişti.
Merkezindeki şapel dışında bipe barındırmayan, "orman mezarlığı" olarak da bilinen Skogskyrkogården, sembol mezarlıkların aksine yaşam ve ölüm üzerine doğanın kalbinde düşünmek isteyen gezginlerin ilgisini çekecek bir lokasyon.
