Başka bir Tayland deneyimi: 30 yaşından sonra fil bakıcısı olmak

Başka bir Tayland deneyimi: 30 yaşından sonra fil bakıcısı olmak

Gönüllü bir işte çalışmak bir yere ait olma iddiası taşımadan, bir şey başarma zorunluluğu olmadan, yalnızca orada bulunup ortama katkı sağlamak demek. Gönüllülük, insana büyük anlamlar vadetmiyor belki ama dünyayla daha sade, daha doğrudan bir temas kurma imkanı sunuyor.

Yazı: Yağmur Arat

Üniversiteden mezun olduğum yıllarda, biri bana otuz yaşından sonra Tayland’da fil bakıcılığı yapacağımı söylese buna hafif bir alayla karşılık verirdim. O yıllardaki aklıma göre, bu yaşlarda bir plazada kariyer basamaklarını tırmanıyor olmam gerekiyordu. Oysa şimdi, çamurlu bir ormanda iki filin yanında yürüyüp, bunun hayatımın en tuhaf anı olduğunu düşünmüyorum bile. Sanki bu sahne, çoktan hayatımın doğal bir parçası olmuş gibi.

Tayland’da yolumun düştüğü bir köyde fil bakıcısı olmam, ne bir kaçıştı ne de kendimi yeniden keşfetme hikayesi. Daha çok, yolda olmanın beni doğal olarak getirdiği bir duraktı. Zamanla insan, yol üzerinde bazı yerlere sadece uğramadığını; oralara geri döndüğünü fark ediyor. Benim için Tayland da böyle bir yere dönüştü. Güleryüzlü insanları, yıllardır gezginlerin yollarının buraya düşmesi, Budizm'in sakinliğinin sokaklara ve ilişkilere sinmiş hâli ve doğası.. Bunların her biri, Tayland’ı benim için tanıdık kılan nedenler arasında.

Bu tanıdıklık hissi, beni Tayland’a beşinci gelişimde, ülkenin kuzeyine doğru çekti. Chiang Mai’ye iki saat mesafede bir köyde gönüllü bir iş bulmuştum ve bir süreliğine fil bakıcısı olmayı deneyimleyecektim. Pirinç tarlalarının arasına sıkışmış, küçük ve sakin bir yere vardığımda, bu deneyimin gerçekten başladığını hissettim. İşletmenin sahibi Jack’le kısa bir sohbet ettik; birbirimizi tanıdıktan sonra işin detaylarına geçtik.

Bu aslında bir gönüllülük işiydi. Yirmili yaşlarımda yoldayken, gönüllü işler yaparak gezmeyi öğrenmiştim. Mantığı oldukça basitti: Günde dört-beş saat çalışarak bulunduğun yere katkı sağlıyorsun ve karşılığında yemek ve konaklama ihtiyacın karşılanıyor. Üstelik bu gönüllülük işleri uzun seyahatlerde soluklanabileceğin bir durak işlevi de görüyor.

Bu işlerin sunduğu kazanç yalnızca bunlarla sınırlı değil. Bir gün dalış eğitmeninin yanında çalışmayı, başka bir gün dağ köylerinde çocuklara İngilizce öğretmeyi, bir başka durakta permakültürle uğraşmayı içeren deneyimler, öğrenme fırsatı da sunuyor. İşte tam da bu çeşitlilik, özellikle yirmili yaşlarda yola çıkmışsanız, ne istediğinizi ve ne istemediğinizi acele etmeden fark etmeye olanak tanıyor.

Yıllar geçtikçe gönüllülükle kurduğum ilişki de sessizce değişti. Yirmili yaşlarda yolda olmayı mümkün kılan bu işler, otuzlarıma geldiğimde başka bir anlam kazandı. Artık mesele bir yerde kalmak değil; insanlara yaklaşabilmek, gittiğim yerin dilini, ritmini ve gündelik yaşamını orada yaşayanlarla birlikte deneyimlemekti. Tam da bu hâlin içindeyken, Tayland’da karşıma çıkan “gönüllü fil bakıcılığı” ilanı, mantıklı bir karardan çok karşı koyamadığım bir çağrı gibiydi.

  • Filleri ilk gördüğüm andan beri onlarla aramda adı konmamış bir bağ oluştuğunu hissediyordum. Bu yüzden bu deneyim, benim için yeni bir gönüllülük işinden ziyade, hayallerimin de bir parçasıydı.

İlk iş günüm saat sekizde başladı. Jack ile kaldığımız yerden yaklaşık iki kilometre yürüyüp filleri aldık. Jack’in iki fili vardı. 11 yaşındaki Pawline ile 6 yaşındaki Kao. İlk görevimiz ormanda fillerle yaklaşık iki-üç saat yürümekti. Ormanda ilerlerken aklıma takılan ilk soru şuydu:

"Jack bu iki filin nasıl sahibi olmuştu?"

Anlattıkları, hikayenin dedesine kadar uzandığını gösteriyordu. Jack, çocukluğunu dedesinin filinin etrafında geçirmiş; fillerle ilgili bildiği pek çok şeyi ondan öğrenmişti. Bu bağ, onu yıllar boyunca fillerle çalışmaya yöneltmişti. Zamanla şehirde, fillerin etik koşullarda yaşadığı bakım merkezlerinde çalışmaya başlamıştı. Pandemi döneminde ise bir arkadaşı, yeterince ilgilenemediği iki filin bakımı için Jack’i aramıştı. Evinin arkas bahçesinin ormana açılması, fillerin daha özgür yaşayabileceği bir alan sunuyordu. Jack, uzun süredir kurduğu hayali gerçeğe dönüştürme fırsatı olarak gördüğü bu teklifi kabul etmişti. Pawline ve Kao böylece buraya hem bir ihtiyaç hem de bir niyet sonucu gelmişti.

Yürüyüş ilerledikçe sohbet de derinleşti. Jack, fillerle kurulan ilişkinin bir sahiplik meselesi olmadığını; daha çok, zaman, sabır ve tekrar gerektiren bir bağ olduğunu anlatıyordu. Fil bakıcılığının dışarıdan göründüğü kadar sakin ve basit bir iş olmadığını söylüyordu. Fillerin günün büyük bölümünü yiyerek geçirdiğini, günde 90-100 kilo gıda tükettiklerini ve bunun köyde yaşayan bakıcılar için ciddi bir maliyete dönüştüğünü anlattı.

  • Asıl zorluk ise ormanın içinde başlıyordu. Veteriner desteğine her zaman ulaşamadıkları için, filleri dikkatle gözlemlemek hayati önem taşıyordu. Ayaklarından dışkılarına kadar her gün kontrol ediliyorlardı. Günlük yürüyüşler de tam olarak bu nedenle önemliydi.

Bu fillerin tıpkı vahşi olanlar gibi ormanda serbestçe dolaşması, bambudan yapraklara kadar karşılarına çıkan bitkilerle beslenmesi hem fiziksel sağlıklarını hem de davranışlarını korumaları için gerekliydi. Bu yürüyüşlerde insanın rolü yönlendirmek değil; takip etmek, fark etmek ve gerektiğinde durmayı bilmekti.

Jack’e göre bu bakım yükünün ağırlığı, fillerin geçmişiyle doğrudan bağlantılıydı. Buradaki filler, yıllar önce evcilleştirildikleri için vahşi filler gibi doğada kendi başlarına hayatta kalabilecek bilgi ve becerilere sahip değildi. Bu da sorumluluğu tamamen insanlara bırakıyordu. Devlet desteğinin neredeyse hiç olmadığı bu koşullarda, Taylandlı fil bakıcıları için sürdürülebilir tek yol, insanlar ve filler arasında kurulan bu kontrollü temas hâliydi.

  • Turistik yürüyüşler de tam olarak bu noktada devreye giriyordu; bir gösteri olarak değil, fillerin yaşamını mümkün kılan ekonomik bir denge unsuru olarak.

Jack’in hayali, bu geniş arazide insanların gelip fillerle yürüyüş yapabileceği, onları doğal alanlarında gözlemleyebileceği ve aynı zamanda doğada vakit geçirip kamp kurabileceği bir alan yaratmaktı. Bana ve benim gibi gönüllülere duyduğu ihtiyaç da buradan doğuyordu. Fil bakımından bu fikri daha fazla insana anlatabilmek için sosyal medya projelerine destek olmaya kadar, sürecin farklı noktalarında birlikte çalışmayı önerdi.

Kaldığım süre boyunca, fillerle ormanda yürümekten onları dereye götürmeye, Jack’in internet sitesi için içerik üretmekten günlük işlere destek olmaya kadar pek çok alanda çalıştım. Tayland’ın kuzeyinde, ormanın kenarındaki küçük bir bungalovda geçirdiğim bu iki hafta, zamanın yavaşladığı bir aralığa dönüştü.

Günler belirli bir ritimle akıyor; sabahları fillerle yürüyüşe çıkıyor, günün geri kalanında dinleniyor, bazen bir şelalede yüzüyor, bazen de ormanda amaçsızca dolaşıyordum. Zaman ilerledikçe fillerle kurduğum ilişki de değişti. Onları yalnızca birlikte vakit geçirilen hayvanlar olarak değil, kendi sınırları, alışkanlıkları ve ritimleri olan canlılar olarak tanımaya başladım.

Belki de insanların gönüllü işlerde çalışmasının nedeni, tam olarak bundan kaynaklanıyor. Bir yere ait olma iddiası taşımadan, bir şey başarma zorunluluğu olmadan, yalnızca orada bulunup katkı sağlamak. Gönüllülük, insana büyük anlamlar vadetmez; ama dünyayla daha sade, daha doğrudan bir temas kurma imkanı sunar.

Bu hissin benim hayatımdaki karşılığı ise daha kişisel bir yerden geliyor. Mezun olduğum ilk yıllarda bir ofiste hep bildiğim işleri tekrar ederek geçen bir ömür, yaşamak değil de ölümü beklemek için zaman doldurmak gibi gelmişti. Hayatta onlarca deneyim, yaşam, hikaye varken, içimdeki tüm bu enerjiyi yerimde oturarak tüketmek istemedim. Aslında yola çıkış motivasyonlarımdan biri de buydu. Dünyayı görmek, insanların hikayelerine tanık olmak, farklı toplulukların yaşamı nasıl kurduğunu izlemek, hayata nereden baktıklarını anlamak...

Tayland’ın kuzeyindeki küçük bir köyde, fillerle yürüyerek geçen bu günler; bana yalnızca yeni bir deneyim değil, hayatı, hayvanları ve insanları kendi bağlamları içinde kavrama şansı verdi. Ve belki de gönüllü işlerin asıl karşılığı tam olarak budur.