“İstanbul’da eskiden Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Müslümanlar hep birlikte yaşardı” cümlesi çoğu kişiye romantik gelse de, bende hep bir öfke çağrıştırırdı. "Neden hâlâ birlikte yaşamıyorlar öyleyse?"
- Bu duygu, özellikle de şehrin eski semtlerinin mimarisiyle, sokak isimleriyle karşılaştığımda kendini iyice gün yüzüne çıkarıyor. Bunu Kurtuluş’ta doğmuş, çocukluğunu Yeniköy’de geçirmiş ve ardından yeniden doğduğu semte taşınarak ömrünün şimdiye kadarki kısmını burada yaşamış biri olarak söylüyorum.
Kurtuluş’un isminin aslında Tatavla olduğunu, bu mecrayı takip eden birçokları zaten biliyor. Bu ismin meşhur bir yangın sonrası "Kurtuluş" ismini alması ise kimilerine göre yeni olabilir. Merak etmeyin, bu yazıda ne Kurtuluş’un tarihini anlatacağım ne de sıkıcı konulara değineceğim. Bugün burada, Rumların Baklahorani, Ermenilerin ise Paregentan karnavallarından—belki biraz da nostaljiye kaçarak—bahsetmeye çalışacağım.

İki karnaval da Paskalya’yla doğrudan ilişkili. Ermeniler bu yıl karnavallarını kendi kilise takvimlerine göre 15 Şubat’ta, Rumlar ise Ortodoks kilise takvimine göre 23 Şubat’ta kutlayacak. Paskalya’dan 40 gün önce başlayan Büyük Oruç’un habercisi karnavallar, hiç şüphe yok ki en eğlenceli dinî gelenekler. Ne var ki bu gelenekler, özellikle Baklahorani, onlarca yıl boyunca doğasına aykırı bir şekilde sürdü.
- Rumların "Temiz Pazartesi" gününü kutladığı ve Baklahorani olarak adlandırdığı karnaval, 1941’de dönemin hükümeti tarafından yasaklanmış, 2009’da yeniden canlandırılmış ve 2014’e kadar yine sokaklarda kutlanmıştı.
"Tatavla Karnavalı" olarak da anılan Baklahorani, 2020’de, Şişli Belediyesi Kent Konseyi’nin girişimleri, Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu Vakfı Yönetimi’nin katkılarıyla, yine sokaklara taşınmıştı.
‘Hüznün karışmadığı sevinç yoktur’
Ermenilerin kutladığı Paregentan ise hiçbir zaman Rumlarınki kadar görkemli değildi. Çoğu kilise geleneği gibi Paregentan’ın geçmişi de Pagan dönemine dayanıyor.
İstanbul Ermeni toplumunun yakın dönem hafıza aktarıcılarından, Agos’un Ermenice sayfalarının eski yayın yönetmeni, 2015’te hayatını kaybeden Sarkis Seropyan, ölümünden bir yıl önce gazetede kaleme aldığı yazıda Paregentan hakkında şöyle yazmıştı:
"... Paregentan, sözlüklere göre, ‘Pagan dönemi şenliği’, ‘iyi yaşama günü’dür. Genel olarak ise, perhiz öncesinde, yemenin, içmenin ve oyunlar oynamanın serbest olduğu Cumartesi gününün adıdır. Yedi hafta süren Büyük Perhiz’in öncesindeki Cumartesi günü yapılan kutlamaya ‘Pun Paregentan’ denir.
...Darda kalanların yardımına yetişen Hıdır-İlyas’ın Ermeni benzeri olan Surp Sarkis’in bu yıl alışılageldiği gibi İstanbul’da sakalını silkelemediğini, buna karşın doğuyu tir-tir titrettiğini kısaca geçip, beceriksiz gençleri başgöz etme geleneğinin damga vurduğu Sahag Bartev gününün de altını çizdikten sonra, Paregentan’a, ne yazık ki hemen geçemiyoruz, çünkü gazetemizin baskıda olduğu 27 Şubat Perşembe, en az Paregentan kadar önemli bir ‘isim kutlama günü’ olan Vartanants Bayramı.
...Vartanyanlar Günü’nde, Vartan, Vahan, Mihran, Karekin, Diran ve özel isim günü olmayanların isim kutlamaları yapılır. Günün tarihçesi, 451 yılında Pers ordusu ile yapılan ölüm-kalım savaşını işaret ediyor. Meydan muharebesini kaybeden Ermeniler, 1036 şehit vermelerine karşın, yıllarca süren ‘dağda gerilla savaşı’ ile, dinini ve özgürlüğünü korumayı başarmış. Bu nedenle, ‘Hüznün karışmadığı sevinç yoktur’ diyor sözlü edebiyatımızın büyük ustalarından Rahip Vahan Der Minasyan. Vartanyanlar Günü’nde de, önce mezarlık ziyareti borcu ödenir, ardından isim kutlamaları yapılır.
Ancak dünyamız, eski ve kokuşmuş bir felsefi inancın iddia ettiği gibi bir hüzün vadisi değildir. Tanrı insana kederden fazla sevinç payı vermiştir. Nitekim diğer birçok dinden daha tutucu olan Hıristiyanlıkta bile, yemenin serbest olduğu günler, yılın perhiz günlerinden daha fazladır; yemek, içmek, eğlenmek, neşelenmek için bolca bayram günü vardır.
Ve işte ‘Pun’ (asıl) Paregentan, bu kutlamaların en uç hâlidir..."
Büyükannemin Paregentan anıları
Az önce de belirttiğim gibi, hem zaten İstanbul’da karnavalların artık o eski coşkusu yok, hem de Ermeniler, Rumlar kadar "yaygara" koparmıyordu. Bu yüzden de Paregentan, benim için okul müsameresinden öte bir heyecan uyandırmamıştır çocukluğumda. Ancak büyükannemin Paregentan anıları meşhurdur. Sebebini babama sorduğumda, annesinin karnaval dönemi anılarını şöyle özetliyor:
"1941 yılından itibaren yasaklandığına göre o eğlencelere dair kişisel bir tanıklığım olamaz. Tabiri caizse yaşım yetmiyor. Ancak annemin anlatıları halen kulaklarımda. Annem, daha çok Vartanants’la başlardı anlatısına. Babasının isim günü olduğundan, Samatya’da İzcitürk sokağındaki tek katlı ev üç gün boyunca misafirlerle dolup taşarmış. Şöyle anlatırdı 'mama'm o günleri:
‘Babam, Perşembe sabahı erkenden kapı önündeki karları küreyerek başlardı hazırlıklara. Şubat ayında çok kar olurdu İstanbul’da. Öğleden sonra misafirler teker teker veya küçük gruplar hâlinde sökün ederlerdi. Erkekler lastik gislaved'lerini [cızlavet] kapı girişindeki taşlık dediğimiz bölümde çıkarırlar, ayaklarında incecik astarlık deriden yapılmış mesleriyle yedi-sekiz basamak tırmanarak büyük odaya varırlardı. Hepsi de kılık değiştirmiş olurdu. Çoğu kez o değişiklik içerisinde gelenin kim olduğunu anlamakta da zorlanırdık. Birer kadeh likör, birer fincan kahve içtikten sonra babamın ismini kutlar, yine geldikleri kıyafetlerle giderlerdi. Lakin gitme esnasında taşlıkta küçük ve şenlikli bir kargaşa yaşanırdı.
Kargaşanın sebebi, hepsi aynı model olan cızlavet'lerin birbirine karışmasıydı. Birisi bağırır, ‘Bu benim değil, bu çok büyük bana’. Öbürü, ‘Bu da benim değil, ayağımı sıktı’ der. Bu itirazlar arasında sonuçta herkes ayağına denk bir lastik bulur ve karların üzerinde uzaklaşırdı. Bu fasıl bizim evde perşembeden başlayarak pazara kadar, üç gün sürerdi.
Tabii bir de 'fanfar' alaylarını hatırlamak gerekir. Fanfar'lar çoğunlukla nefesli sazlardan oluşan ama aralarında kemanların ve vurmalı sazların da olduğu büyük mahalle orkestralarıydı. Samatya’nın fanfarı, Kumkapı’nın veya Üsküdar’ın fanfarları her Paregentan’da mutlaka fener alayı gibi yürüyüş düzenlerdi."
Yasaklanan ve anılarda kalan Baklahorani
İnönü dönemindeki yönetim, "açık hava eğlencelerinin kamu düzeni ve güvenliği açısından sakıncalı olduğu" gerekçesiyle karnaval gibi maskeli sokak eğlencelerini yasakladı. Karnavalın sokakta en son yapıldığı yıl 1941 olarak yaygın kabul görüyor. 1940’lar Türkiyesinde benzer açık hava etkinliklerinin kısıtlanması yaygın bir uygulamaydı; bu bağlamda azınlık kültürel etkinlikleri de etkilenmiş oldu.

Sokaklardaki açık kutlamalar fiilen sona erdi; maskeli geçitler ve büyük toplu yürüyüşler yapılmaz oldu. Bunun ardından, bu gelenek kapalı ortamlara, derneklere ve cemaat içi etkinliklere kaydı; sokak eğlenceleri kayboldu. Yani kutlamalar anılar ve küçük topluluk etkinlikleri olarak sürdü ama bir daha tarihî yoğunluğu ve görünürlüğüyle sokakta yaşanmadı.
1942 tarihli Rum basını haberleri, sokaklarda kutlamanın artık yapılmadığını, meydanların boş kaldığını ve bunun toplumda hüzün yarattığını yansıtır. Rum toplumunda bu karnaval, sadece bir eğlence değil, toplumsal bir ritüel ve kimlik ifadesiydi; yasak sonrası bunun kaybolması toplumsal hafızada bir kayıp olarak yer etti. 1950’lerden itibaren kutlamalar kapalı ortamlarda, dernek ve cemaat etkinliklerinde küçük ritüeller şeklinde sürdürülmeye çalışıldı ama kamusal alanda yok oldu.
2009’da uzun bir aradan sonra kamuya açık şekilde yeniden kutlanmaya başlandı. Modern kutlamalar daha çok kültürel etkinlikler ve sokak yürüyüşleri şeklinde organize ediliyor ve tarihsel geleneğin izlerini sürdürmeye çalışıyor.
1940’lı yıllar Türkiyesi'nde yalnızca Baklahorani değil, çeşitli kamu etkinlikleri ve toplantılar "kamu güvenliği" gerekçesiyle sınırlanmış ve bazı gelenekler ertelenmişti. Bu nedenle, yasak tek başına bu karnavala özgü olmayabilir; fakat sonucunda Rum toplumunun kamusal kültürel görünürlüğü azaldı.
‘Haydi, şimdi söyle!’
2020’de, açık alanda kutlanan son Baklahorani öncesi, o dönem Agos için söyleştiğim Evangelia Kazalidis, tanıklık ettiği karnavaldan bir anekdotu şöyle anlatmıştı:
"Tatavla’da Baklahorani’yi hem okulda hem sokakta kutlardık. Orucun birinci günü, hepimiz eğlenirdik. Karnaval boyunca evimizin kapısı açık kalırdı. Çok iyi hatırlıyorum, sekiz-dokuz yaşlarındaydım, maskara giyiniyordum. Biri gitar, öteki akordeon çalan iki kişi, şarkı söyleyerek eve girdi. Tanımıyoruz. Eve girip şarkı söylüyorlar yani. Biri tam şarkı söylerken babam ağzına zeytinyağlı dolma soktu, ‘Hadi, şimdi söyle’ dedi. Söyleyemedi tabii. Hiç unutmuyorum bu anı. Çaldılar, gittiler. Onlar gitti, başkaları geldi. Bu durum bir döngü hâlinde sürerdi.
Baklahorani’de akşam kapının önüne çıktım, mehtap var. Nasıl olur? Hava aydınlanmış, her taraf ne güzel görünüyor ama! Lamba vs. yok o zaman, sadece mehtap var. Herkes şarkı söylüyor. Bir süre sonra bir baktım, at arabası geldi sokağa. Korktum, ‘Ne arıyor burada?’ diye düşündüm. Arkasından bir tane daha. Şarkı söylüyorlar, at arabasından inip evlere giriyorlar, ‘Kalispera’ diyorlar herkese."
Baklahoraniler evde, Paregentanlar okullarda kutlanıyor belki ama, bu şehir halen daha sadece Türkçenin konuşulmadığı nadir mahallelere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.
Kutlayan herkesin karnavalı absürt olsun.
