Arzu hatlarının izinde: Kentin nasıl kullanılacağına kent sakinleri karar verdiğinde ne olur?

Arzu hatlarının izinde: Kentin nasıl kullanılacağına kent sakinleri karar verdiğinde ne olur?

Kamuya açık park ve bahçelerde, planlanmış yürüyüş yollarının aksine mahallelinin ayak izleriyle oluşan patikalar "arzu hatları" olarak anılıyor. Bu hatların izinde, yönetim ve uzmanların değil kentlilerin şekillendirdiği kamusal alanlardan ilham verici örnekleri inceledik.

1914 yılında Ohio Üniversitesi mimarı Joseph N. Bradford, öğrencilerin kış boyunca kar üzerinde oluşturduğu karmaşık patika ağını kuşbakışı görmek için sıcak hava balonuyla havalanmış; zihnine kazınan haritayı daha sonra taşla döşeli yürüyüş yollarını belirlerken kullanılmıştı. 

Kent planlamacısı ya da mimarların tasarladıklarının aksine bölgede yaşayanların kullanım kolaylığı tercihlerine göre şekillenen, daha doğrusu kendiliğinden oluşan bu patikalar desire lines yani arzu hatları olarak anılıyor. Dünyanın dört bir yanında kamusal alanlarda oluşan bazı hatlar o kadar belirgin ki Google Haritalar'dan bile görülebiliyor.

Ohio Üniversitesi'ndeki yürüyüş yolları

Jennifer Wolch ve Matthew Kohn gibi şehir planlaması, mimarlık, sosyoloji ve kentsel tasarım alanlarındaki akademisyenlerin, kentlerin kaotik ve öngörülemez yapısını farklı disiplinlerden perspektiflerle ele alan kitabı Messy Cities (Dağınık Kentler) de arzu hatlarına adanmış bir bölüm ile açılıyor.

Modern kentlerin yalnızca steril, düzenli ve planlı yapılardan ibaret olmadığını, aksine sokakların, mahallelerin ve kamusal alanların organik ve bazen de “düzensiz” olarak biçimlendiğini çoğunlukla Toronto'dan örneklerle açıklayan çalışma; şehirlerin bu messy yani dağınık karakterinin toplumsal, ekonomik ve çevresel faktörlerle nasıl iç içe geçtiğini katılımcı gözlemler, vaka çalışmaları ve teorik analizlerle birlikte sunuyor.

Kitapta adı geçen dikkat çekici ve kentlilerin elinden çıkma projelerden ikisi PlazaPOPS ve Bloordale Plajı. Toronto, bizim bildiğimiz hâliyle esnaf ve mahalle kültürüne epey uzak, alışveriş merkezlerinin ana arterler üzerinde art arda dizildiği ve önlerinde dev otopark alanları bulunan bir kent düzenlemesine sahip. 

PlazaPOPS fikrinin ardındaki Brendan Stewart ve Daniel Rotszstain, bu düzeni değiştirmek için 2018 yılında geniş beton düzlükleri mahalle sakinlerinin biraraya gelebileceği, dinlenebileceği ve sosyalleşebileceği alanlara dönüştürecek bir proje geliştirdi. 

Projenin temelinde "POPS" (özel mülkiyetteki kamusal alanlar) kavramı yatıyor. Yani bu alanlar aslında bir dükkan ya da mülk sahibine ait olsa da, halkın kullanımına açık hâle getiriliyor. Projeyi mümkün kılan ise pop-up yani süreli olması. Yaz ve sonbahar aylarında kurulan bu sosyal alanlar, kış gelince kaldırılıyor; böylece otopark alanının bir kısmından tamamen vazgeçmek yerine, belli bir süre için kullanılmasına daha sıcak bakan mülk sahiplerini ikna etmek kolaylaşıyor.

PlazaPOPS'un en akılda kalan girişimlerinden biri 2023 yılında Scarborough’daki Ghadir Plaza’da hayata geçirildi. O zamana kadar, mahalle sakinleri, bünyesinde mağaza ve marketler bulunan bu oldukça hareketli çarşıya yalnızca alışveriş yapmak için uğruyordu. Stewart ve Rotszstain açık otopark alanına tenteler ve oturma yerleri yerleştirdiğinde, ortamın havası tamamen değişti. İnsanlar işlerini halledip gitmek yerine bu yeni alanlarda oturup vakit geçirmeye başladı.

Proje kapsamında ayrıca alanı sahiplenmek için mahalleli gençlerden oluşan bir ekip kuruldu. Bu gençler, alanın temizliğiyle ilgilendi, bitkileri suladı ve alana gelen insanlara projeyi anlattı. Bu sayede otopark, mahallenin yaşayan bir parçası hâline geldi. PlazaPOPS "otoparkta bale" sloganıyla Toronto'daki farklı kamusal alanlarda faaliyetlerine devam ediyor.

Bloordale Plajı ise yine Toronto'da pandemide tamamen halkın karar ve çabalarıyla ortaya çıkan hayalî, gerilla bir plaj. 2019 yılında Bloordale mahallesinde bir okul binası yıkılmış ve yerinde devasa, çitlerle çevrili, zemini kum ve çakıl dolu boş bir alan kalmıştı. Çitler, mahallelilerin sıklıkla kullandığı bir arzu hattından geçişi kapatıyordu. Pandemiyle birlikte inşaat durunca, mahalle sakinleri parmaklıkları aralayarak alana girmeye başladı ve buraya Bloordale Plajı adını verdi.

Girişe, evlerinde hazırladıkları "plaja gider" yazılı tabelalar astılar, alanı Google Haritalar'a eklediler ve burayı bir sosyalleşme mekanına dönüştürdüler. Zemine şezlonglar yerleştirildi, sosyal mesafeli dans partileri yapıldı, klipler çekildi, köpekler için engelli parkurlar hatta küçük bir bahçe bile kuruldu.

Okul aile birliği güvenlik kaygısıyla alanı defalarca kapatmaya çalıştı; "plajı" kontrol altına almak için ayda on binlerce dolar harcayarak güvenlik görevlileri tuttu. Şaşırtıcı bir şekilde, proje tamamen "yasa dışı" olmasına rağmen yerel siyasetçiler ve hatta belediye başkanı tarafından övülüyordu. Resmî kurumlar projeye mali destek veremiyordu çünkü yasal bir statüsü yoktu ancak sağladığı toplumsal faydayı da kimse inkar edemiyordu. Bloordale Plajı'nın kurulduğu alan en nihayetinde 2021'de  inşaata kapatıldı ve kent hafızasında unutulmayacak bir iz bıraktı.

Avrupa'daki en etkileyici gerilla kamusal alan projelerinden biri ise Berlin'deki Prinzessinnengarten yani Prenses Bahçeleri. 2009 yılında, pek de bahçecilik deneyimi olmayan iki arkadaş, kent merkezinde 60 yıldır atıl durumda olan bir araziye kolaylıkla bulunabilen ve zahmet istemeden yetişen bitkiler dikerek Prinzessinnengarten’in temellerini attı. 

O dönemde bu dev arazi, 2. Dünya Savaşı’ndan kalma izler, çer çöp, yatak şilteleri ve araba lastikleriyle kaplıydı. Bugün ise burası, kentin göbeğinde gönüllü oluşumlar tarafından işletilen dev bir topluluk bahçesi. Bahçede yetiştirilen ürünlerle yapılan lezzetlerin satıldığı bir kafesi, tamir atölyesi ve manavıyla popüler bir sosyalleşme, kültür sanat ve üretim alanı...

Mekanda, hem gün içinde hem geceleri farklı yaş gruplarına hitap eden etkinlikler düzenleniyor. Çocuklu aileler bahçede gün içinde vakit geçirirken arkadaş grupları burayı sohbet etmek, bir şeyler içmek ve sosyalleşmek için akşam saatlerinde tercih ediyor. Etkinlik takviminde topluluk organizasyonları ve kültür-sanat buluşmaları da yer alıyor.

Prenses Bahçeleri, hükümet ve sponsor desteği olmadan kafe ve sebze standından elde edilen gelirle yoluna devam ediyor. Kafede, çiftlik ürünlerinden yapılan pizza, tost ve tatlıların yanı sıra kahve ve bira da satılıyor. 

Kreuzberg’deki 10 yıllık maceranın ardından Neukölln’deki St. Jacobi Mezarlığı’nda da bir Prinzessinnengarten açıldı. Prinzessinnengarten Kollektiv Berlin, 2020’den bu yana 100 yıllık bu mekanın içinde yeni bir topluluk bahçesi modeli uyguluyor ve mezarlığın kamusal yeşil alan olarak korunmasına katkı sağlıyor.

New York’un Batı Yakası'ndaki High Line ise neredeyse asırlık, yükseltilmiş bir demiryolu hattı üzerine kurulmuş halka açık bir park, kültür sanat mekanı ve yeşil alan. Burası, Friends of the High Line adlı kâr amacı gütmeyen vakıf tarafından işletiliyor, korunuyor ve bütçesinin neredeyse tamamını bağışlarla elde ediyor.

High Line’ın hikayesi aslen 1800’lere dayanıyor. O dönem rayların yürüyüş yollarıyla aynı seviyede olduğu 10. Cadde, yayalara çarpan trenler nedeniyle “Ölüm Caddesi” olarak anılıyordu. 1933’te yükseltilmiş demiryolu faaliyete geçti ve kente gelen milyonlarca ton et, süt ve sebze bu hat üzerinden taşındı. 1960’lardan itibaren tren kullanımı azaldı ve 1980’lerde tamamen durdu. 

Yapının yıkılması planlanıyordu ancak Chelsea’de yaşayan Peter Obletz, Joshua David ve Robert Hammond, hattı koruyup kamusal alana dönüştürmek üzere bir kampanya başlattı. 1999’da CSX Transportation, yapının yeniden kullanım önerileri için bir halk anketi açtı.

2003’te Friends of the High Line, uluslararası bir tasarım yarışması düzenleyerek 36 ülkeden 720 başvuru aldı ve parkın potansiyeli için farkındalık yarattı; Field Operations, Diller Scofidio + Renfro ve Piet Oudolf, parkın tasarım ekibi olarak seçildi. Süreç, yüksek mimari, peyzaj ve sanat akademisyenleri işbirliğiyle yürütüldü.

High Line'ın ilk etabı 2009’da açıldı. 2011’de genişletilen parka 2019’da Spur bölümü eklendi. 2023’te tamamlanan Moynihan Connector, bu kamusal alanı Manhattan West ve Moynihan Train Hall’a bağladı. Bugün High Line, 2,5 kilometre uzunluğunda yeşil geçiş alanı ve barındırdığı 500’den fazla bitki türü ile Manhattan’ın önemli simgelerinden. Parkta, halka açık etkinlikler, sergiler ve ücretsiz topluluk etkinlikleri düzenleniyor.

Son olarak birçok ülkeye yayılan bir kamusal dönüşüm projesi olan Park(ing) Day'i anmak gerekir.

  • Biraz geriye gidelim: Gordon Matta-Clarke’ın 1970’lerdeki Fake Estates projesini, New York’ta sahibi bilinmeyen ya da değerli görülmeyen küçük ölçekli arsaları tespit edip sanatsal müdahalelerle farkındalık yaratmayı amaçlayan çığır açıcı bir hamle olarak hatırlarız.

Bu fikir, yıllar sonra San Francisco’da üç arkadaşın (Matthew Passmore, John Bela ve Blaine Merker) arabaların park etmesi için ayrılmış alanları "legal işgal bölgelerine" dönüştürme projesine ilham verdi. Üçlü, araştırmalarında, park yerlerinin yasal olarak araç dışında kullanıma da uygun olduğunu fark etmiş ve şehrin önemli bir kısmı otoparka dönüştüğü için bu alanları sosyal, kültürel ve sanatsal mekanlara dönüştürmeyi hedeflemişti.

16 Kasım 2005’te Rebar Kolektif imzasıyla dünyanın ilk Park(ing) yerleştirmesini yaptılar. İlk olarak açık alanda bir ofis, kent bahçesi ve kabare gibi projeler düşünüldü. Yerleştirme dünya çapında ilgi görünce, Bela'nın çizdiği "kullanım kılavuzu" da yaygınlaştı. Ertesi yıl, Trust for Public Land işbirliğiyle Park(ing) Day resmî olarak kabul edildi. 2009’da San Francisco yönetimi, tasarım firmalarına kalıcı "park(ing)" alanları oluşturmayı teklif etti. Ortaya çıkan modüler oturma ve peyzaj sistemlerine Parklet adı verildi ve beton alanları sosyal buluşma noktalarına dönüştüren Pavement to Parks programı başlatıldı.

Artık dünya genelinde binlerce kişi her yıl yüzlerce park yerini "işgal" ederek hayal ettikleri "park"lara dönüştürüyor. Park(ing) Day, insansız, ruhsuz ve alabildiğine gri zeminlerin bir günlüğüne de olsa yaşamasını sağlıyor. 

Bu sene Park(ing) Day’in 20. yılına özel olarak hareketi başlatan John Bela'nın yazdığı The Parklet Book: Park(ing) Day, Parklets, and the Evolution of Streets as Public Space kitabı da ABD'de yayımlanacak.