Nasıl hepimiz Gogol’un paltosundan çıkmışsak, gezilerimin birçoğu da Heidelberg Kalesi’ndeki devasa fıçıdan, Heidelberg Fass’tan çıkmış gibidir. Bu varillerde iyice olgunlaştırılmış, belediye ofisleri arasında gidip gelmiş ve önünüze çıkmıştır. Tüm Heidelberg’in hikayesini, kaledeki soytarı anlattı bana. Bu büyük fıçının koruyucusu Perkeo'nun söylediklerine göre tüm Heidelberg halkına, bendeniz dahil, bir şişe şarap ikram edecek kadar büyükmüş bu fıçılar. Üzerinde bulunan Napolyon savaşlarından kalma izler de fiyata dahil! Bir kadeh uzattı bana, "Neden olmasın?" dedim, gülümsedi ve yolu gösterdi.
Yolculuğum burada başlayacaksa ve altı ay kadar sürecekse iddialı başlamalıydı. Bir ustanın tavsiyesine ihtiyacım vardı. Biliyorum ki geçmek istediğim yollardan daha önce gidenler olmuş; Ernest Hemingway’in 1950 yılında uğradığı, Tyrol şaraplarını şerefe kaldırdığı bir otelde, yeni ismiyle Deutsches Kaiser'de oturdum ve aynısını istedim. Yol yorgunuydum, canım umami bir şeyler istiyordu, hızlıca bir Bloody Mary söyledim. (O da öyle yapardı.) Buranın en sevdiğim mekanlardan biri olacağını biliyordum, cebimde param olduğu her vakit buraya gelecektim.

Perkeo, Heidelberg Kalesi
Varacağım yeri bilmediğimden yolda birisine sormak durumunda kaldım. O da beni kibarca gitmek istediğim yere kadar götürdü. Bira her yerde bulunabilirdi, peki bu yazıların asıl teması olan insan faktörü? Hızlıca bir buğday birası içiyorum, ancak aklım siyah biralarında—kara demek belki daha doğru olabilir.
Heidelberg’deki tüm barları ve tüm biraları denemek için sabırsızlanıyordum. Böylelikle görevi yerine getirecek; tüm şehri bir bira fıçısına doldurup aktarabilecektim. Tüm barlara olmasa bile çok büyük bir kısmına girdiğimi, tattığımı söyleyebilirim. Heidelberg’i bu kadar anlatmamın sebebi, zamanımın büyük kısmının burada geçmiş olması ve ufak bir şehir olmasına rağmen barların ve bar kültürünün (öğrenciler sağ olsun) oldukça gelişmiş olduğunu göstermek.
Löwenbrau Heidelberg
Biranın bir vatanı yok; hepimiz onun sevgili yurttaşlarıyız ama herkes eşitse, Bavyeralılar sanki biraz daha eşit. Dünyanın dört bir yanında tanıdık bar konseptleri vardır: “Irish Pub”, “dive bar”… Benim gönlümse sık sık Bavyera usulüne kayar. Neden mi? Büyük ortak masalar, sıcacık ahşap kaplamalar, porsiyonu bol tabaklar ve her renkten koca bardaklar! Bol porsiyonlu yemekler, tıka basa dolu bile olsa insanın gözünü kamaştırıyor!
Çoğu kişinin ‘’bira’’ deyince aklına direkt olarak sapsarı, bol köpüklü, buz gibi bir bardak gelir. Oysa sadece 150 yıl kadar geriye gitsek bile çoğu biranın aslında daha koyu renklerde olduğunu görürüz. Rengine takılmaktan çok, dokusuna, tadına ve kokusuna kulak verenler kesinlikle koyu biraları denemeli. Karamel, kavrulmuş ekmek, belki hatta hafif kakao tatları ile koyu biralar gerçekten gizli hazinelerdir. Sıcaklık ile beraber biranın sunduğu tatlar da değişir, genelde sarı biralardan daha sıcak servis edilen bu biralarda, tek bardakta tekrar tekrar farklı tatları almak oldukça keyifli.
Triumphator, tam olarak böyle bir kara bira. Doppelbock sınıfına giren yüksek alkollü bir bira lakin içimi kesinlikle zor değil. Yüksek gövdeli ve malt merkezli bir bira olarak, tuzlu veya yoğun tatlara sahip yemeklerle oldukça güzel bir eşlikçi olabilir. Ben böyle biraları ufak bardaklarda ufak porsiyonlarda içmeyi severim, o yüzden normalde tercih ettiğim gibi yarım litrelikler yerine 250 mililitrelik ufak porsiyonları tercih ediyorum. Yoğun, maltlı ve karamel tadının önde olduğu biraları seviyorsanız ve ekmeklerle de aranız iyiyse kesinlikle denemeniz gereken bir bira.
The Dubliner Hotel Bar
Biranın merkezlerinden biri olan Münih’e oldukça yakın olan bir yerde Irish Pub açmak, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilebilir lakin burada oldukça iyi iş çıkarıldığını söyleyebilirim! Bir bira bahçesi ve bar olarak servis veren mekan, İrlanda’dan Kilkenny, Guinness ve Hop House gibi biraları servis ederken aynı zamanda İrlanda atmosferini gerek şarkılar gerek dekorasyon ile iyi yansıtıyor.
Benim bir İrlanda barından beklediğim ilk şey kesinlikle dar olması. İnsanların birbirine yakın oturduğu, hafif karanlık mekanlardır İrlanda barları. Burada oldukça geniş alanda insanlar sıkıştırılmamış, kültürüne biraz ters olsa da açık konuşmak gerekirse daha rahat olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda İngiltere, İrlanda ve Almanya yemeklerinden oluşan menü, hızlı bira servisi ile oldukça keyifli bir atmosfer sağlıyor.
O kadar fazla misafir var ki, bira her daim taze, saat başı değişmesi gerekiyor her fıçının. Şehrin en merkezî konumlarından birindeki barda, bardakta yavaş yavaş demlenen Guinness'leri görmek için kesinlikle bar kısmına oturmalısınız. Maç günleri oldukça dolu olan bar, gerek bahçesi gerek kendi iç alanı ile epey tatmin edici. Ayrıca balık sevmesem bile pek, fish and chips için güzel bir yer.

Hemingway's Heidelberg
Hemingway ile gezmek bir şenlik olsa da, maalesef onun arzu ettiği kalitede bir bar bulmak oldukça zor. Oldukça samimi olan ufacık barda, birçok çeşit ülkeden içkiler bulunuyor. Hemingway’in favori kokteyllerini deneyimleyeceğiniz bu barda özellikle Hemingway Special menüde parlıyor, klasik kokteyllerde olması gereken distilenin yaklaşık iki katı kadar rom, biraz taze greyfurt ve misket limonu suyu, hafif bir Maraschino likörü dokunuşu ile hazır!
İçerideki kılıç ve köpekbalıklarını görmek için gidilebilir, oldukça iyi bir fiyat politikasına sahip olan bara uğranmalı. Aynı zamanda yemek porsiyonları o kadar büyük ki öğle yemeğini, akşam yemeği de atıştırmalık olarak tükettiğim, bir yazı yeri olarak kullandığım bu barı ve hosteli şiddetle tavsiye ediyorum. Aynı zamanda Rauchbier (isli bira) içebileceğiniz nadir yerlerden biri olmasını da eklemek gerek.
Entdecken
Antifaşist bir spor barı sayılabilir burası, ayakta duracak bile yer bulmak mümkün olmuyor maç günlerinde. Genel olarak yaşlı insanların ziyaret ettiği bu bar aslında bir öğrenci barı gibi tasarlanmış. Ucuz fiyatlarından olacak ki yaşlılar da tercih ediyor.
Gruplar genel olarak Kölsch servis tarzı 0,2 litrelik bardaklarda bira içiyor;, bunlardan toplu şekilde ve masadaki herkes sırayla bir set alacak şeklinde sipariş ediyorlar. Self-servis barda başka şekilde devamlı bira almak mümkün olmasa gerek. St. Pauli ve Hamburg temalı bazı dekorasyonlar ve oraların meşhur birası Astra’nın reklamları duvarları süslüyor.

Vetter
Buram buram malt kokan ana salonunda bırakın rezervasyonsuz oturmayı, kafayı içeri sokmak bile haftasonları mümkün değil. Yaptırdığım rezervasyonla, daha makul olan diğer kısmına oturdum Vetter’in. Vetter’de beer-flight olarak adlandırılan, farklı biraları ufak miktarlarda tadabileceğiniz setler oldukça rağbet görüyor.
Bunların içinde 1994 yılında dünyanın en yüksek alkollü birası olarak bilinen Vetter 33 de var. Vetter 33, normalde Plato bilimi ile ölçülen şeker/sıvı oranının Alman versiyonu olan Starmwürze'nin %33 olması ile açıklanıyor. Aşırı yüksek alkollü diğer biralar gibi, az köpüklü ve pekmez gibi kokan bu bira maalesef tat olarak hiçbir standardı karşılamıyor. Yapılabildiği için yapılmış gibi duran bira, pekmez ve votkanın adeta bir karışımı gibi.
Diğer biraların da beni pek etkilediğini söyleyemem. Marzen biraları ağızda kötü ve mayhoş bir bitiş bırakıyor. Genel olarak bu bira tipinin büyük bir hayranı olmasam bile standartların altında. Lager'leri ise oldukça keskin bir bitter tada sahip. Bir lager içerken bunu tercih eder miyim emin değilim ancak eğer birayı alıp dışarıda içmek isterseniz bir litresini 4 avroya alabiliyor, tabii ki Almanların meşhur pfand sistemi yüzünden 4 avro da şişeyi geri verme koşuluyla depozito ödüyorsunuz.

Sonderbar (Pinte) ve Distille
Neredeyse aynı özelliklere sahip olan bu iki kneipe, ucuz bira ve oturacak yer dışında aslında birçok likörün, Alman tarzı shot içeceklerin ucuz fiyatla denenebileceği yerler. Karşı karşıya olan bu barlardan, Sonderbar’ın daha çok gençlere hitap ettiğini ve daha politik bir yer olduğunu söyleyebilirim. Öğle kahvelerimi içtiğim bu mekanda, insanlar oldukça kibar.
Distille’de ise daha çok yaşlı insanlar vakit geçiriyor, içerideki slot makinelerinin ise durmadan dolu olduğunu görebilirsiniz. Bu yazının büyük bir kısmını Sonderbar’da, dünyalar tatlısı barmen İranlı Şahin’in özenle doldurduğu, genelde ölçüyü lehime kaçırdığı, konyaklar eşliğinde yazdığımı belirtmem lazım! "Abi, hop, tamam" sözleri yaşlı Almanların arasında yükselirken, öğlen kahvemi içtikten sonra akşamına tekrar geldiğim bu mekanda bar önündeki o koltuğu aşındırmama ithafen, bara dizilmiş onlarca fotoğraf arasında benim küçüklük fotoğrafımı da görebilirsiniz.
Grüner Engel Absinthemonde
Almanya’da en sevdiğim şeylerden biri, tek bir işe odaklanan işletmelerin bile bir şekilde tutkulu insanlar tarafından ayakta tutulabilmesi, insanların hobilerini böyle işlere dönüştürebilmesi. Grünerengel Absinthemonde de böyle bir yer, yaklaşık on beş metrekare olan dükkanda; dünyanın her tarafından absinthe'ler satılırken, hoş sohbet sahibi ile beraber birçok Absinthe’i deneyebilirsiniz.
Kışın biraz beyefendinin keyfine göre açılsa da yazın daha aktif olduğunu kendisi belirtti. Aynı zamanda kendisinin İsviçre’de demlettiği ve damıttığı bazı absinthe'leri de dükkanda şişeleyerek satmakta. Genelde yeşil olarak bildiğimiz absinthe’i, burada farklı orijinal katkısız renkleri ile (örneğin Beyaz Fransız Absinthe’i) deneyebilirsiniz. Saatleri de biraz gün içinde değişse de telefona cevap verdiğinden, açık olduğu saatleri arayarak daha iyi öğrenebilirsiniz.
Gasthaus Zum Rotes Ochsen
Ne zaman bir mekan en eski olduğunu, bu geleneği ilk o dükkanın başlattığını veyahut bir kokteylin doğum yeri olduğunu söylese ona oldukça şüpheyle bakarım. Mekana başarısız birkaç rezervasyon girişiminden sonra sonunda geldim. Bir avcı kabini gibi dekore edilmiş bar 1704 yılında inşa edilmiş. 1839 yılından itibaren Spengel Ailesi tarafından işletilen bu misafir evi, haftada sadece 18 saat kadar açık.
Şehrin bitişinde, Karlstor bölgesi yakınlarında, zamanında Bismarck ile bile tanışmış ve mektuplaşmış bir kişinin açtığı bar, sonraki nesilde tam bir öğrenci dostu gariban babası olması sebebiyle "Papa Karl" olarak adlandırılan ikinci nesil işletmeci tarafından işletilmeye başlanmış ve hâlâ 6. Nesil Spengel tarafından işletiliyor. Bira olarak oldukça kısıtlı bir menüye sahip, klasik 1753 Heidelberger birası satan mekanda ise geleneksel Alman yemekleri öne çıkıyor.
Benim tercihim bir tür yahni olarak, yanında el yapımı erişte ve bir çeşit fermente edilmiş lahana sauerkraut ile servis edilmiş geyik oldu. Bıçak kullanmayı sevmeyen bendeniz için çok iyi bir tercihti çünkü et resmen çatal ile dağılıyordu. Yemek porsiyonu beni doyurmaya oldukça yetecekken, böyle bir yerde aynı zamanda Aperol Spritz gibi kokteyllerin satılmasını ben hüzünle karşılıyorum. Belki schnapps bazlı eski tarz kokteyller olabilirdi, eski kokteyl kitaplarından fırlamış gibi duranlardan hani...
Genel olarak turistlere hizmet veren bar, değişen finansal koşullara ayak uydurmak zorunda. Rezervasyon yapmak iyi bir tercih olabilir, fiyatlar Heidelberg standartlarına göre yüksek olsa da kesinlikle buna değeceğini düşünüyorum. Sadece yemek yanında belki hafif bir şarap alınıp, bira deneyimi başka bir yere bırakılmalı.
Buranın bir de şarkısı varmış zamanında:
"Wie schön ist doch mein Heidelberg, das stolze Schloss, das Fass, der Zwerg.
Die Sage von dem Hexenbiss, doch auch die Altstadt, sie ist schön gewiss!
So viele Menschen sind hier froh, wir hoffen, es bleibt weiter so.
Die Wirtin strahlt wie ein Juwel 'Heidelberger Bier', das macht uns kreuzfidel!
Im Roten jetzt in der sechsten Generation bewirten hier die Spengel’s schon, und Refrain:Ochsen trifft sich die Welt, im 'Roten Ochsen' pfeift man aufs Geld, dort spielt der
Micha in Dur und Moll, im 'Roten Ochsen', ja, da ist es toll.
Otto Gläser mit mir empor, ein dreifach Hoch Bass und Tenor, drum hebt die
Gläser mit mir empor, ein dreifach Hoch dem Ochsenchor."
"Ne kadar da güzel benim Heidelberg’im, görkemli şato, fıçı ve cücesiyle.
Cadı ısırığı efsanesi ve tabii ki eski şehir, nasıl da güzel!
Ne kadar çok insan burada mutlu, umuyoruz hep böyle devam eder.
Meyhaneci bir mücevher gibi parlıyor, bizi neşelendiren 'Heidelberger Birası'
Kırmızı Öküz’de artık altıncı kuşakta Spengel ailesi burada konuklara hizmet veriyor…Dünyanın buluştuğu yer Öküz, 'Kırmızı Öküz'de kimse paraya aldırmaz, orada
Micha majör ve minör çalar, 'Kırmızı Öküz' gerçekten harika bir ortam….
Otto bardakları benimle birlikte kaldırır, bas ve tenor… Üç kez 'yaşasın' denir,
Bardakları benimle kaldırın, üç kez yaşasın Öküz korosu!"
(Beste ve Güfte: H. Meisel, Çeviri: Bendeniz)
Rohrbar!
Maalesef diğer barlar gibi ziyaret etme imkanınızın olmadığı bar, kaldığım öğrenci yurdumun güzelim barı. Etkinliklerde omuzumda bir havlu ile Barbavari tavırlarımla şaşırttığım Almanlar ile güzel günler geçirdim. Burası Studentenwohnheim yani öğrenci yurdunun öğrenciler tarafından işletilen, sadece yurdun öğrencilerine ve birer misafirlerine etkinlik bazlı açılan bir mekan.
Bu barda genel olarak basit kokteyller ve bolca bira satılıyor, oldukça ucuz olan barda, kâr elde etme amacı olmadığı için fiyatlar adeta market fiyatı. Bu barda çalışmama, bu ailenin bir parçası olmama izin veren başta Daniela, Mitchi, Jan, Tristian ve Joey’e çok teşekkür ederim! Turistik gezilerinizden sonra Rohbarstrasse üzerinde dolanırsanız pek bir şey görmeyeceksiniz mezar taşlarından başka, lakin 110’a yaklaştığınızda belki şanslıysanız bir etkinliğin afişine denk gelebilirsiniz! Tekno gecelerinde insanlara ouzo ile kokteyller denettiren birisi kalmadı belki artık ama o gece eğleneceğinizden hiç şüphem yok.
Heidelberg’i evinize taşıyacak o içki: Erdnuss Liqueur
Heidelberg’in içinde iki büyük ev yapımı likör dükkanı var, burada adeta eskiden bakkallardan şişeyle kolonya alır gibi envai çeşit likörleri satın alabiliyorsunuz. Heidelberg’de genellikle kavun likörünün hem creme yani aşırı şekerli, sütlü yoğun hâli hem de daha distile ve yapay hâli melon adıyla tüketiliyor. Kavunlar mevsimlik ve bizim tükettiğimiz canary ve galia tipi kavundansa cantaloupe kavunundan yapıldığı için çok farklı tatlar verebiliyor. Ben fıstık likörü tarifi vereceğim size!
200 gram tuzsuz yer fıstığı
400 mililitre koyu rom
300 mililitre su
100 gram şeker
2 mililitre vanilya özütü
0,25 gram tuz (bir çimdik)
Fıstıkları bir blender veyahut havan yardımıyla ezip yağları biraz ortaya çıktıktan sonra bu karışımı ister geçirgen bir torba içerisinde, ister ise direkt olarak rom ile beraber kavanoza ekleyin. Bir hafta kadar kavanozun içinde güneş görmeyen bir yerde beklettikten sonra iyice süzün ve 300 mililitre sıcak su ve şekeri içine ekleyin, vanilya özütü ve tuzu da attıktan sonra dolapta bir süre bekletin ki tatlar otursun. Sonrasında ister dondurmanızla, isterseniz kahveniz ile tüketin. Tadı yükseltmek için şeker yerine karamel ekleyebilirsiniz hatta eğer arzu ederseniz fıstıkları romdan süzdükten sonra havadan veyahut blenderdan daha iyi çekip birazcık tereyağı veyahut vegan alternatifi ile fıstık kreması hâline getirebilir, bunu ayrı bir şekilde kullanabilirsiniz. Tabii tekrar likörün içine katarak onu bir ‘’creme liqueur'e çevirmek de sizin kararınız.
Heidelberg’den almanız gereken şişeler
- Asbach Uralt: Aslında yaşlı beylerin içtiği bir Alman konyağı diyebileceğimiz bu ürün, uzun Almanya gecelerinde hep bana eşlik etmiştir. Klasik versiyonu oldukça ucuz olmakla beraber, 21 yıllık versiyonu bir o kadar pahalı. Kahvenin yanında ucuz bir alternatif olarak değerlendirebilirsiniz, aynı zamanda yemeklerinizde flambe yapmak için de kullanabilirsiniz.
- Riesling şarapları: Baden-Württemberg bölgesi, Riesling şaraplarının büyük kısmına ev sahipliği yapıyor. Özellikle tatlı olanları çok keyifli, şeftalimsi tatları öne çıkan bu şarapların uzun şişe tasarımlarından dolayı bagajınızı bir kontrol etseniz iyi edersiniz. Heidelberg’de birçok şarap evi olmakla beraber, çoğu market de büyük bir kavı karşınıza çıkartıyor zaten.
- Melonschnapps: Kavundan yapılma bir likör olan melonschnapps'ler farklı şekillerde Heidelberg’de bulunabilir. Tarihî Haubtstrasse’de açık bir şekilde cam şişelerde istediğiniz kadar alabilecekken çeşitli markaların hazır ürünleri de bulunmakta. Burada alacağınız karar daha kuru olan spirit hâlini mi yoksa bol şekerli ve sütlü creme hâlini mi tercih edeceğiniz. Creme hâli beni bir yerden sonra çok baymakla beraber, ufak miktarlarda tüketmeyi seviyorum. Diğeri ise genelde votka ile karıştırılarak Heidelberg’in daha samimi barlarında servis ediliyor.
