Bir şehri James Joyce gibi sevmek: Parkgate’ten Chapelizod’a Dublin rehberi

Bir şehri James Joyce gibi sevmek: Parkgate’ten Chapelizod’a Dublin rehberi

Dublinliler'den Ulysses'e, James Joyce'un Dublin sevgisi romanlarının sayfalarına kazınmıştır adeta. Öyle ki kentte, kitaplarında adı geçmeyen bir yer bulmak neredeyse mümkün değildir. Joyce'un karakterlerinin izinde Dublin'i keşfediyoruz.

Geçen sene, yalnız başıma Dublin sokaklarını adımladığım aylak bir pazar günü Joyce’un Dublinliler’ini dinlerken duyduğum bir cümleyle olduğum yerde kalakaldım.

“...Parkgate'den Chapelizod'a giden ıssız yolda adımlarını yavaşlattı.”

Bu yol, neredeyse bir yıldır her sabah işe giderken yürüdüğüm yoldu. Parkgate’ten Chapelizod’a. Bir an, o yolu onca zamandır sandığım gibi yalnız yürümediğimi hayal ettim. Joyce’un karakterleri elleri ceplerinde bu yolda yürümüş. Aradan 100 yıldan fazla zaman geçmiş, ben de onların bıraktığı izlerin üzerinden öylece geçip gitmiştim. Bunu fark ettiğim an, ününe rağmen sessizliğini koruyup bir şekilde saklanmayı başarmış o küçük kasaba gözüme başka türlü görünmeye başladı.

Daha sonra okuduğum Finnegan Uyanması'na ev sahipliği yapan o meyhane, Dublinliler'in üzerinden geçtikleri köprü, köşeyi dönünce karşılarına çıkan tek sıra evler... Hepsi olduğu gibi yerinde duruyordu. Yüz yıldır, sanki Joyce'u yalancı çıkarmamak için kıpırdamadan beklemişler. Akşamdan kalanlar her sabah aynı yerde aynı çorbayı içmiş, nehrin kıyısındaki evin sahibi kayığını aynı yere bağlamış, köprünün tek bir taşı yerinden oynamamış.

Parkgate’ten Chapelizod’a giden yolda sağ tarafta hâlâ geyiklerin özgürce dolaştığı Phoenix Park uzanır, sol tarafta şehri ikiye bölen Liffey Nehri akar. Ağaçlar yola doğru eğilir, bazen yürüyenlerin başına şöyle bir değiverir.

Mahalleye gelenleri önce St. Laurence Kilisesi karşılar. Biraz ileride, Joyce’un karakterlerinden birinin üç kuşaktır işlettiği o eski bar, Mullingar House görünür.

Bazı öğle aralarında iş arkadaşım Lisa’yla Mullingar House’a çorba içmeye giderdik. İş arkadaşlarım, barda çalışanlar, hatta iş yerinden bara giden o birkaç adımlık yolda selamlaştığımız teyzeler… Hepsi bu mahallede doğup büyümüş, birbirini çocukluktan beri tanıyan insanlardı. Aralarındaki tek yabancı bendim. Bu yüzden yaşadığım şaşkınlıktan onlara bahsettiğimde heyecanımı anlamasalar da mazur gördüler.

Bir öğlen yine çorba içerken, Lisa bana Joyce henüz doğmadan önce babasının bir süre bu mahallede yaşadığını anlattı. John Joyce, Chapelizod’da, Liffey kıyısındaki eski bir binada kurulan damıtımevine ortak olmuş, orada çalışmış. Daha önce manastır, askerî kışla ve William Dargan’a ait bir keten fabrikası olarak kullanılan bu bina, o dönemde bir içki üretim tesisine dönüştürülmüş. Sonra işler yolunda gitmemiş, damıtma tesisi kapanmış. Fakat Joyce kitaplarında babasının hikayesini yarım bırakmamış.

Hikayeyi öğrendikten ve Chapelizod’a yaklaşık bir sene boyunca gidip geldikten sonra evimden taşınmak zorunda kaldım. Haftalarca ev aradıktan sonra bir akşam karşıma bir ilan çıktı ve ben evi bile görmeden birkaç gün içinde taşınıverdim. Yeni evime, Chapelizod’a. Artık ben de tam manasıyla mahalleli olmuştum.

Chapelizod Meydanı’nda, henüz birkaç yıl önce açılan ufak bir kafe vardı, Baa Baa. Sabah işe gitmeden önce, mahalle halkıyla birlikte ben de kahvaltıya oraya gitmeye başladım. Sanki her sabah herkes uyanıp odasından çıkıp mutfaktaki yemek masasının etrafında toplanmış gibi bir cümbüş içinde kahvaltı yapardık. O sabah keyfim yoksa elime kitabımı alıp giderdim, kimseyle konuşmamak için. Ama yine de giderdim, sessizce de olsa o koronun bir parçası olmak isterdim.

Chapelizod’a taşındıktan sonra, mahalleye dair hiçbir acelem de kalmadı. Önceden Parkgate’ten çıkıp Chapelizod’a doğru yürürken gözüm hep saatimdeydi. Varmam gereken zaman ve varacağım yer belliydi. Nehrin kıyısından geçer, köprüyü aşar, her sabah aynı saatte mahalleye girerdim. Şimdiyse bir yere gitmiyordum, yağmurlu havalarda otobüsü yakalamaya çalışmıyordum. Yaz gelip günler de uzayınca, mahalleyi sokak sokak dolaşmaya başladım. Bazen nehir kenarındaki patikaya sapıyor, War Memorial Park’a kadar uzanan o uzun yolda yürüyordum. Bazen ara sokaklara gire çıka bulduğum terk edilmiş bir kalenin avlusunda oturup yoldan gelip geçenleri seyrediyordum.

Yavaş yavaş aynı insanları tekrar tekrar görmeye başladım. Aynı saatte aynı yöne yürüyenler, aynı banka oturanlar, köpeğiyle her gün aynı rotayı dolaşanlar. Eskiden yanından geçerken fark etmediğim bulanık yüzler netleşti. Mahalledeki altıncı mevsimimde, mahalleliyi anlamaya başladım. Yıllar geçse de kaybolmayacağını, döndüğünde yine aynı sokakları bulabileceğini bilmenin verdiği güvenle tanıştım. Yine de düşünmeden edemedim:

"Acaba bir mahalleyi hikayelerin kalbine oturtmak, sokaklarında habersizce yürüyen insanlarını kitap karakterlerine dönüştürmek, bir yeri bu denli sevmek için kaç mevsim gerekir?"

Nüfusu birkaç bini geçmeyen bu köyde tüm karakterler iyi değildi tabii. Her hikayenin birkaç aksayan yeri, çözülemeyen düğümü, kötü karakteri olur. Benimki de farklı değildi. Bir yaz günü, öykümün Chapelizod’da geçen kısmını tamamladım ve sayfayı çevirdim. Dublin’in başka bir mahallesine taşındım. Sonra bir başkasına, sonra bir başkasına. Evimi bulana kadar aylarca sokak sokak dolaştım. 

Ama bu şehirde hikayeler bitmiyor ve neyse ki Joyce yaşarken bu şehri öyle sevmiş ki kitaplarında geçmeyen bir yer bulmak mümkün olmuyor. Şimdi Ulysses’in sayfalarında, Bloom’un yolunun geçtiği mahallelerden birinde, ben de kendi hikayemi yazmaya devam ediyorum. Bir gün bu şehri, bir şehri Joyce gibi sevmeyi umarak.

  • Dublinliler'in Türkçesi 1987 yılında Murat Belge çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır.