İstanbul'da gecenin yüzleri | Gecekondulardan kulüplere İstanbul'da gecenin tedirginliği

İstanbul'da gecenin yüzleri | Gecekondulardan kulüplere İstanbul'da gecenin tedirginliği

Gece, Orta Çağ'dan bu yana neden hep tekinsiz bulundu? İstanbul’un gece hayatında gündüz ihlalleri affedilemez bir niteliğe sahipken neden gece yaşanan kural ihlalleri görmezden gelinebiliyordu? İstanbul’da gecenin açığa çıkardıkları ve gizledikleri üzerine...

Gece, insanlığın yeryüzündeki hikayesinde tarih boyunca tekinsizliğin, düzensizliğin alanı; gündüzün nizamında boşluklar yaratan mistik bir zaman dilimi olarak anılmıştır. Orta Çağ'da "şeytanın oyun alanı" olarak nitelendirilmiş ve toplumdan dışlanan, canavarlaştıran ve ötekileştiren varlıkların cirit attığı, efsanelerin ve büyünün kendini göstermeye başladığı bir sahne olarak görülmüştür. 

  • Gecenin çöküp karanlığın bastırdığı bu zaman; göz önünde olanın silikleştiği, gündüzün her köşeyi kontrol eden ışığının yittiği ve “düzenin tepegözünün” derin bir uykuya tutulduğu karanlığın senfonisidir. 

Gündüzün ışığında denetlenen zaman, gece olunca sınır ihlallerinin yuvası hâline gelir. Aydınlıktan dışlananların, her yanı görünür meydanların ötekileri için bir meskene dönüşür. Zaman ve mekan bükülür, gecenin tekinsizliği durağan bir uzamda boylu boyunca uzanır. Bryan D. Palmer’ın Karanlığın Kültürleri kitabında belirttiği gibi: 

“Gece daima, gün ışığının sapkın, aykırı, farklı olan mülksüzlerinin zamanı olmuştur; ayrıca karanlığın zevkleriyle tehlikelerine uyum sağlamayı seçen ya da buna mecbur kalanlar arasında bir nevi bağ, zamanın ve mekanın hem ötesinde hem içinde varolan bir uzam vardır.”

Gecenin tekinsizliği 

Orta Çağ boyunca gecenin tekinsizliği, fizikselden çok ruhsal bir düzlemde değerlendirilmiştir. Karanlıklar prensi Şeytan’ın oyun alanı olarak görüldüğünden bahsetmiştik. Hıristiyan ilahiyatçılar için iyi ile kötünün mücadelesi geceleri sürüyor ve yalnız şeytan değil onun hizmetindeki geniş cadı ordusu da geceleri cirit atıyordu. 

A. Roger Ekirch'in At Days Close çalışmasında aktardığı gibi yeni kazanılan güçlerle donanmış bu cadıların, başlangıçta “sinagoglar” olarak adlandırılan ve sonrasında “sabbath” olarak bilinen gece festivallerinde Şeytan’a taptıkları söyleniyordu. 

  • 1450-1700 yılları arasında gecenin ortağı olarak görülen ve cadı sayılan yüz binlerce insan yargılanmış; Bryan Palmer’ın verdiği rakamla yaklaşık 200 bin cadı türlü şekilde işkenceler ve korkunç yöntemlerle öldürülmüştü.

Gece, ruhsal tekinsizliğinin yanında düzeni de bozar; onda çatlaklar oluşturur. Dolayısıyla otorite için gece, kontrol altına alınması gereken ve iktidar mücadelesinin sürdüğü bir aralık sunar. Avrupa’dan çıkıp Osmanlı dünyasına dönersek bu kontrol mekanizmasının çeşitli örneklerini görebiliriz. Örneğin en sıkı şekilde 4. Murad döneminde uygulanan fener taşıma zorunluluğu gecenin tekinsizliğiyle başa çıkma mekanizması olarak değerlendirilebilir. 

Tarihçi Avner Wishnitzer, As Night Falls: Eighteenth-Century Ottoman Cities after Dark çalışmasında bu yasağa dair çeşitli ayrıntılardan bahsediyor. Kitapta geçen kayıtlara göre 1695–1696 yılları arasında Suriçi İstanbul'un kadısına, yatsı namazından sonra kimsenin fener olmadan dışarı çıkmaması emrediliyor. Aynı şekilde Üsküdar kadısına da bu yasağın sıkı bir şekilde uygulanması söylendikten sonra gerekçe olarak “bazı kötü şahısların gece sokaklarda dolaşarak fesat çıkarmaya cüret etmeleri” sunuluyor. Söz konusu karara göre, gün batımından üç saat sonra feneri olmadan sokakta yakalanan herkes tutuklanacaktı.

Bilinçdışı sahneye çıkınca

Gecelerin aynı zamanda bilinçdışının sahneye çıktığı zaman dilimi olması şaşırtıcı değildir. Bilincin kontrolünün hüküm sürdüğü, sosyal kodların devrede olduğu, ayıklığın düzen ve kurallarının devrede olduğu gündüzün karşısında rüyalar, zamanı ve mekanı bükmek için sahneye çıkar. 

Bu açıdan bir şehrin gecesi de bir nevi o şehrin bilinçdışı olarak görülebilir. Burada yine Osmanlı dönemindeki İstanbul gece hayatına bakmak faydalı olacaktır. Avner Wishnitzer, Osmanlı döneminde karanlığın ekonomik açıdan dezavantajlı ve toplumsal olarak marjinalleşmiş gruplara geçim ve eğlence fırsatı sağladığını söylüyordu. Ayrıca gündüz ihlalleri affedilemez bir niteliğe sahipken gece yaşanan kural ihlalleri görmezden gelinebiliyordu. Böylece:

“Müslüman içkiciler gece birkaç kadeh içip içmemiş gibi davranabiliyor, Yeniçeriler denetlemekle yükümlü oldukları 'fesat yuvalarına' gidebiliyor ve bu mekanlardan elde edilen vergi gelirleri hazineye akmaya devam ediyordu.”

Gecenin örtüsü, her ne kadar düzenin kontrol altına almak için çabaladığı tekinsiz bir ortama zemin sağlasa da aynı şekilde yaşananların o örtünün altında kalması kaydıyla bu ihlaller görmezden gelinebiliyordu. Burada gecenin hayatta başka bir boyut açtığı, belki de gündelik hayatta bir çeşit kısa devre yarattığı modern dönem anlayışının izlerini görmek mümkün. 

Şehrin kentli kimliği ve gecekondulaşma

Burada, gecenin tarihsel ve kültürel yolculuğuna bir ara verip "7/24 yaşayan bir şehir" olarak öne çıkarılan İstanbul’un geceyle ilişkisinde fazlasıyla belirleyici olan iki konuya değinebiliriz: Gecekondular ve gece hayatı

  • İlk bakışta birbirinden ayrı görünen bu iki olgu, esasında her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu metropol dünyasında gece sahnesinin tarihsel komşuları olarak öne çıkıyor. 

"Gecekondu" adlandırması belki de başka bir dilde rastlamayacağımız bir resim çiziyor bize. Ama evrensel bir olgu olduğu için İngilizcesine yani “slum”a bakmak da gecenin çizmeye çalıştığımız portresini pekiştirecektir. Mike Davis “slum” teriminin ilk kez 1812’de bir sözlükte haraç alıp vermek ve yasa dışı ticaret yapmak fiilleriyle eşanlamlı olarak kullanıldığını yazar. Daha sonra kolera salgınları döneminde terimin dönüşüm geçirip yoksulların yaşam alanlarını ifade eden “adi şeylerin yapıldığı oda” olarak kullanılmaya başlandığını belirtir. Davis’e göre, o dönemin aristokrat düşünürleri için gecekondu mahalleleri “viran evler, aşırı kalabalık, hastalık, yoksulluk ve ahlak düşüklüğünün bir karışımı” olarak tasvir edilir. 

Tarihî Yarımada'da tarihî eserlerin içinde yapılan ilk gecekondu örnekleri | 1950'li yıllar

Türkçede ise gecekondu terimi taşradan metropole çoğunlukla yoksul aileler tarafından kitlesel göçlerin yaşandığı dönemde barınma için kamu arazilerine kaçak yollarla inşa edilen yapıları ifade eder. Bu yapılar düzenin keskin sınırlarından kaçmak için “bir gecede” inşa edilmesi sebebiyle böyle anılmaya başlanıyor. 

İstanbul’da gecekonduların tarihi 1940’lara dayanıyor. Bu dönemde sanayi ağırlıklı kapitalist üretim tarzının hâkim olması ve toprak kanunlarıyla beraber topraksız kalan köylülerin büyükşehirlere kitlesel göçü sonucu ortaya çıkan gecekondular, kısa süre içinde İstanbul’un çeperlerinde yayılıyor. 1960’lara gelindiğinde İstanbul artık bir “yarı gecekondu şehri” olarak anılmaya başlıyor çünkü kentin yaklaşık yüzde 40’ı gecekondulardan oluşuyor. 

Gecekonduların yaygınlaşması, kentte yeni bir kültürel yarık açtı. Kentsel sorunların kaynağı olarak görülmeye başlanan gecekondu, mekanlar arasında belirginleşen çelişkiyi kültürel olarak da derinleştiriyordu. Köyden gelen insanlar, Cumhuriyet modernleşmesinin izlerini taşıyan kente, geleneksel dokulardan izler getiriyor; kırsal alanların kültürel kodlarını kentin merkezine taşıyordu. Bir nevi gecenin karanlığında örtülenlerin açığa çıkma süreciydi bu. 

Şükrü Aslan ve Tahire Erman, İstanbul Kimin Şehri kitabının içindeki "Bir Zamanlar İstanbul’da Gecekondular Vardı" makalelerinde bu süreci şöyle anlatıyorlar: 

“Şehrin gecekondulaşması aynı zamanda ‘kentli’ kimliğinin giderek daha belirgin şekilde kendini kurma ve hemen tüm kentsel sorunların kaynağı olarak ‘gecekonduyu’ gösterme eğilimini tetiklemişti. Çünkü kent mekanında insanların gündelik davranıştan eski kalıpları aşıyordu. Arabesk müzik dinleniyor, köy filmleri yapılıyordu. Geleneksel giysiler içindeki kadın ve erkeklerin sayısı artıyor ve bunlar kamusal alanlarda daha fazla yer kaplıyorlardı.”

Böylece kentin ortasında açılan yarık, hem mekansal hem de kültürel bir nitelik kazandı. İlk göç dalgasının ardından şehre uyum sağlaması beklenen köylülerin hızlı bir şekilde şehirli olabileceği düşünülüyordu. Şehrin çeperinde bir gecede inşa ettikleri evler, kentlilerin gündüzünde gerçek bir yer tutmuyor; geceleri de çoğunlukla karanlıklar içinde kalıyordu. 

Galatasaray’daki tarihî Pano Şaraphanesi’nin eski hali | Ara Güler

Ancak toplumsal ve coğrafi dönüşümlerin hızı bir noktadan sonra baş edilebilir boyuttan çıkacaktı. İktisat tarihçisi ve akademisyen Çağlar Keyder, bu önüne geçilemez dönüşümü şöyle anlatıyordu: 

“Köyden gelenler kendi politikalarını, kendi yaşam dünyalarını, kendi kamusal mekanlarını oluşturdukça, bu yeni yaratılan biçimlerle doğma büyüme İstanbulluların modern olarak kabul ettiği şeyler arasındaki bağdaşmazlık yaygın bir tartışma konusu hâline gelecekti. Genel kanı, ortaya bölünmüş bir kentin çıktığı ve bölünme çizgilerinin fiziksel mekandaki yasal/yasa dışı bölünmesinin çizgileriyle örtüştüğü yönündeydi.”

Burada da yazının başındaki gecenin tarihsel ve kültürel örüntülerinin bir devamını görmek mümkün. Kuralsızlık, tedirgin edici çarpıklık, dışlanma ve belirli açılardan görmezden gelme pratiklerinin gecekondulaşma için de işlediğini görmek mümkün. Cumhuriyet modernleşmesinin kent anlayışının karşı cephesinde geleneksel kodların yeniden görünür olduğu, kentli kültürel kodları aşındıran bir yabancı, tuhaf bir ötekidir burada söz konusu olan. 

1964'ten bir gazete kupürü | Salt Araştırma

Aynı şekilde gecekondulaşmaya dair bir diğer önemli husus da onun nasıl kontrol altına alınacağıdır. Neredeyse kentin yarısını kaplayan bu “tuhaf ve çarpık” gece ürünü, geçen 20 yıla kadar iktidarın durmaksızın mücadele etmesi gereken bir olgu olarak varlığını sürdürdü. Bu tuhaflığa yönelik genel bakış ise her dönemin kendi siyasi ve ekonomik atmosferine göre değişti.

Örneğin gecekondu mahallelerinin temsilî sesi olarak değerlendiren ve hâlâ izlerini gördüğümüz arabesk, yüksek kültüre yönelik bir saldırı ve uzak durulması gereken bir leke olarak değerlendirilerek uzun bir süre görmezden gelindi. Öbür taraftan sokak mücadelesinin yoğun olduğu dönemler gecekondulara yönelik kültürel suçlamalardan ötesine geçti, onu bizzat rejim için bir varlık sorunu hâline getirdi. 

Marjinalliğin pençesinde: 'Tekinsiz yabancılar'

80’li yıllardan beri devam eden gecekondulardan arınma süreci, İstanbul’da toplu konut projeleri ve kentsel dönüşüm gibi politikalarla nihayete erdi gibi görünüyor. Ancak gecenin bıraktığı izler sürüyor. Gecekondulaşmaya başlayan merkez-çevre gerilimi, varlığını farklı şekillerde ve hatta belki de daha radikal düzeyde devam ettiriyor. 

Newsweek dergisinin 2005 yılında yayımladığı bir kapak dosyası.

Gecekondulardan arınma sürecinin devamında ise rant temelli bir kentsel dönüşümle İstanbul’a yeni bir kimlik biçilmeye başlandı. Dünya başkenti olarak paketlenen "bir deneyime dönüştürülen" İstanbul, her şeyden önce turistik bakışın arzu nesnesine dönüştürüldü ve soylulaştırmadan payını aldı. 

  • Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma çabaları, şehrin sakinlerini çeperlere itti ve merkez, siyasi ve ekonomik nedenlerle bir dekora dönüştürüldü. 

Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma çabaları da çevrenin giderek marjinalleşmesiyle sonuçlandı. İstanbul Kimin Şehri içindeki makalesinde Sibel Yardımcı, başvurduğu sınıflandırmada kentin merkezinin daha ayrıcalıklı bir kullanıma ayrılmasının sonuçlarından birini şu şekilde ifade ediyor: 

“Söz konusu mahallelerin bir kısmı dönüşüm projeleriyle sınıf atlarken, yerinden edilen kesimler de taşınmak zorunda kaldıkları daha uzak, daha bağlantısız yerlerde 'modern ve kentli olanın bugününden ve geleceğinden kovulmuş', daimi bir marjinalliğin pençesine düşmüşlerdir.”

Gecenin tarihsel dinamiklerinde sıklıkla gördüğümüz marjinalleştirme biçimlerine günümüzde sıkça rastlamak mümkün. Burada çeperdekilerin ve kentin yoksullarının alımlanma biçimlerini ve “paketlenmiş kent” için yarattıkları tekinsizliği ele almakta fayda var. Necmi Erdoğan, Yoksulluk Halleri adlı çalışmasında zenginin imgeleminde yoksulun yaşadığı mekanla ve bedeniyle "sağlıksız, kirli, pis kokulu" addedildiğini ve tamamen izole edilemedikleri durumlarda veya toplumsal karşılaşmalarda "bulaştırılma, kirletilme" korkusunun kendini gösterdiğini söyler: 

“Yoksul madunun grotesk bedeni, yüksek semboliği sarsar ve sınırlara, konumlara, kurallara saygı göstermediği ve özdeşlik, sistem ve düzeni rahatsız ettiği ölçüde tiksinmeye neden olur.”

Örneğin bayramlarda ücretsiz ulaşımla çeperden merkeze gelen insanlara yönelik sosyal medyada sıklıkla denk geldiğimiz rahatsızlık, çeperde yaşayanların arkasına itildikleri dekorun bir süreliğine de olsa önüne geçmeleri, parçası olmayı "hak etmedikleri" bir resmi kirletmelerinden kaynaklanıyor. Bu anlayışın bir sonucu olarak da ancak ücretsiz ulaşımın olduğu bayram gibi tatil zamanlarında denizi görme fırsatı bulan insanlar, şehrin dışından merkeze gelen “tekinsiz yabancılar” olarak görülüyorlar. 

  • Yine gece temasına dönersek gecenin karanlığının figürlerinin gündüzleri de görünür olmaya başlamasının yarattığı bir rahatsızlık hissidir burada söz konusu olan.

Burada turistik dekora da kısaca bakabiliriz. Turistik bir dekor olarak tasarlanmaya başlanan şehirler, o bölgede yaşayanların gündelik hayatında bir çatlak meydana getiriyor. Alım gücündeki muazzam düşüşle mücadele eden yerli halk, turistik seyahatin seyrine sunulmuş bölgelerde barınmakta ve yaşamakta zorlanıyor. 

Bunun bir sonucu olarak, seyahat turları ve turizm akını son dönemlerde çeşitli ülkelerde protesto edilmeye başlandı. Yunanistan’da turistlere günlük kiralanan dairelerin şehirlerin merkezindeki fiyatlarda yarattığı büyük yükseliş, derin bir barınma krizine yol açtı. Özellikle Airbnb ile birlikte kentsel kaynakların turizmle kalkınma çıkarları doğrultusunda yeniden üretilmesi ve bunun sonucunda yaşanan emlak spekülasyonu da bir krize dönüşmüş durumda. 

Küresel bir kent olmanın getirdiği sonsuz büyüme zorunluluğu da bu krizi derinleştirmeye devam ediyor. Durmaksızın büyümeye adanmış hareketliliğin kendi sonunu hazırlayan bir yapısı da var. Şehrin atığı ve devasa büyümenin molozlarını uzaklaştırmak için kullanılan periferi, bir noktadan sonra şehrin içten yıkımının alanlarına dönüşüyor. 

Peki bunun ana temamız olan geceye yansıması nedir? Kentleşme ve İstanbul üzerine önemli çalışmaları bulunan akademisyen Jean-François Pérouse bu konu hakkında “Gündüz övgülerle ‘büyüme kahramanı’ ilan edilen girişimcilerimiz, geceleri sinsi bir moloz yaratan canavara dönüşmektedirler.” diyor.

Bir ihlal alanı olarak gece 

Buradan gecenin bir başka cephesine geçiş yapabiliriz. Yukarıda gecenin yabancılar, dışlanmışlar ve ötekiler için tekinsiz tarafının yanında bir de seçkinler için eğlence ve günah saklama alanı olarak değerlendirildiğini söylemiştik. Gecede yaşananın gecede kalması, gecenin geçici bir masum ihlal alanı olabilmesi için gereken ayrıcalığa sahip olanlar, onu bir çeşit zevk örtüsü işlevi olarak kullanabiliyorlar. 

  • Dolayısıyla 7/24 İstanbul imgesi de turistik bir dekora dönüştürülmeye çalışan İstanbul için olmazsa olmaz vurgulardan. Özellikle merkezî ilçelerde yoğun gece hayatının ve gece geç saatlere kadar devam eden hizmet sektörünün İstanbul’un turistik imgedeki yeri açıdan önemi büyük. 

Burada Beyoğlu’nun dönüşümü odağa alınabilir. 1980’lerde pavyon ve gazino gibi daha geleneksel eğlence mekanlarının güdümünde olan Beyoğlu, 1990’lara gelince barlar, kafeler ve kulüplerin hızla çoğalmasıyla kamusal alanda büyük bir dönüşüme sahne oldu. Bunun yanında birçok alt-kültürün kendine alan yaratmasına olanak sağlayarak organik karşılaşmaların ve alternatif tarzların ortaya çıkmasını sağlayan bir meskene dönüştü. 

Bugün hâlâ çokça tartışılan “eski Beyoğlu”nun kökleri buraya dayanıyor. Ancak Beyoğlu geceleri her zaman bir kültürel hegemonya meselesi olarak değerlendirildi.

2013’te Gezi’yle beraber kitlesel eylemlerin sahnesi olan Beyoğlu, bu mücadelelerin sonucunda iktidar için kontrol edilmesi ve dönüştürülmesi, küresel kentin bir “ambalajı” olarak yeniden ele alınması gereken bir problem olarak belirdi. Gelinen noktada ise turizm sektörünün ihtiyaçlarına daha hazır, gecesi ve gündüzüyle turistik bakışın zorlama “otantiklik arayışına” göre yeniden tasarlanan bir yapı hâline geldi. 

  • Gece kulüpleri de bu anlayışa göre tasarlanarak tamamen tüketim kültürüne hizmet edecek şekilde tekinsizliğinden, sınır ihlallerinden arındırılmış, led ışıklarıyla aydınlatılmış bir gecede varlığını sürdürüyor. 

Başka ihtimaller ve muğlak sınırlara sahip, gündüzün keskin çizgilerinin dışına çıkmaya ve alternatif bir hayata bir süreliğine imkan tanıyan gecelerin giderek daha fazla aydınlatıldığı ve gündüzün kodlarının baskın geldiği bir denklemle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu açıdan "gecenin sonu"ndan bahsetmek hiç de iddialı değil. Burada Baudrillard’ın 20. yüzyılın sonlarında gecenin istila edilmesine dair yorumu açıklayıcı olabilir:

“Durumumuz biraz gölgesini yitirmiş adama benzer: Üstüne düşen ışık karşısında şeffaflaşmıştır ya da her yandan aydınlatılmış olarak, korunmasız biçimde tüm ışık kaynaklarından aşırı ışık almıştır. Teknikler, görüntüler ve enformasyon da bizim her tarafımızı aydınlatmaktadır; bu ışığı kırıp geri yansıtamıyoruz ve beyaz bir etkinliğe, beyaz bir toplumsallığa, para, beyin ve bellek gibi, bedenlerin de temizlenmesine, tam bir asepsiye [mikroplardan arındırılmaya] mahkûmuz.”

Yine de İstanbul’un gecelerinde ayak diretenler, onu yeni ihtimallerin ve düşlerin mekanı hâline getirmek isteyenler olduğu sürece gecenin sonunu ilan etmekte aceleci davranmamak gerekiyor. Bunun için de kamusal alanların şehrin tüm sakinleri için ortak bir dert hâline geldiği bir gerçekliğe ihtiyacımız var.