80 yıldır sayısız ödüllü doğa belgeselinin anlatıcısı, yaratıcısı ve yapımcısı olarak zihinlerimize kazınan David Attenborough, 8 Mayıs’ta gezegendeki yüzüncü yılını devirdi. Attenborough, belleğimizde yılların törpülediği ancak eskitemediği sesi kadar hayvanlarla kurduğu dostluk ve dünyanın gidişatına işaret eden net ifadeleri ile de yer etti.Asırlık Çınar’ın yaban yaşama bakışımızı nasıl biçimlendirdiğini hatırlıyoruz.
David Frederick Attenborough, dünyaya 8 Mayıs1926’da İngiltere’nin Isleworth kasabasında geldi. Çocukluğu babasının rektörü olduğu Leicester University College’ın içerisindeki lojmanda akademik çevreyle iç içe geçti. Üç kardeşin ortancası olan David, çok küçük yaşlardan itibaren bisikletiyle etrafta dolaşmaya ve fosiller, taşlar ve kuş yumurtaları biriktirmeye başladı. Topladığı “fosil hazinelerini” odasında biriktirir, akşam yemeğine misafirliğe gelen akademisyenlere koleksiyonundaki parçalar ile ilgili sorular sorardı. D
- avid'in fosillere merakı ve fosil koleksiyonu hayatı boyunca devam etti ve bölgede araştırmalar yapmak için defalarca büyüdüğü kasabaya döndü.
Tesadüf müdür bilinmez David’in büyük kardeşi, ödüllü oyuncu ve yönetmen Lord Richard Attenborough da 1993 yapımı Jurassic Park filminde kehribar fosillerinden dinozor DNA’sı elde eden parkın kurucusunu canlandırmıştı.

Boş zamanlarını doğada kuş ve tilkileri gözlemleyerek geçiren David, çocukluk yıllarından şöyle bahsediyordu:
“Midlands Britanya’nın harikulade fosillerle bezeli çok güzel ve özel bir bölgesi. Her yerde kocaman ammonitlere rastlıyorsunuz. Fosil aramak için çok zaman geçirdim. Tiki ve kuşları izlemek için de... Sekiz yaşındayken Everest’e çıkmayı her şeyden daha çok istiyordum çünkü o zamanlar henüz hiç kimse Everest’e tırmanmamıştı.”
David, liseden sonra Cambridge’de doğa bilimleri lisans programına burslu olarak girdi ve 1947’deki mezuniyetini takiben donanmada yaptığı iki yıllık askerliğin ardından eğitim kitapları yayıncılığı alanında çalışmaya başladı. (İşini "dünyanın en sıkıcı uğraşlarından biri" olarak tanımlıyordu.)
Doğa tarihçisi, biyolog ve belgeselci olarak bildiğimiz Sir David Attenborough’nun görkemli kariyeri ise BBC Radio’ya yaptığı başvurunun ardından gelen sıradışı bir teklifle başladı: Televizyon prodüktörlüğü stajı.
- 1950'lerde televizyon henüz çok yeniydi ve günde 3-4 saat yayın yapan BBC, Avrupa'nın ilk televizyon programlarına imza atıyordu. Attenborough daha önce bunların hiçbirini izlememişti, televizyonu bile yoktu. BBC, o zamanki maaşının üç katını teklif ediyordu; o da "Bir deneyeyim" diye düşündü.
İşe girerken tek derdi mümkün olduğunca çok yer görebilmek olan Attenborough ilk olarak Animal Patterns isimli bir programın yapımında çalıştı. Ardından kendisini tüm dünyanın tanımasına önayak olan Zoo Quest geldi. Zoo Quest, Londra Hayvanat Bahçesi'nin sürüngenler bölümü yöneticisi Jack Lester'in sunacağı, yaban alanda egzotik hayvanların yakalanması ve Londra’ya getirilerek incelenmesi üzerine kurulu bir programdı.
Şimdi bize insanlıktan uzak görünen bu uygulama, o zamanlar yaban yaşam algısı çok farklı olduğundan yaygın olarak kabul edilebilir bir yöntemdi. Ancak Lester, Afrika'dan döndükten kısa bir süre sonra bilinmeyen bir tropikal hastalığa yakalandı ve yalnızca bir bölüm sunduktan sonra hastaneye kaldırıldı. Hastalığın birkaç kez nüksetmesinin ardından Lester, 1956 yılında 47 yaşında hayatını kaybetti.
Programın yayın tarihi önceden belirlenmiş olduğundan, sunuculuk görevini daha önce BBC yönetiminin “dişleri fazla büyük olduğu için” ekrana uygun olmadığına kanaat getirdiği Attenborough üstlendi.

Attenborough program üzerinde çalışırken, iş arkadaşlarının “Attenborough hazırlığı” adını verdiği bir yöntem belirlemiş, son derece cana yakın bir sunum tarzı geliştirmişti: Kendi kendine konuşur, verdiği bilgilerin yüksek sesle söylendiğinde kulağa mantıklı geldiğinden emin olur, kafa karıştırabilecek ayrıntıları netleştirerek herkese hitap eden hikayeler anlatırdı.
- Attenborough’nun tarzı o kadar başarılı oldu ki BBC 1957’de Bristol’da ayrı bir doğa tarihi departmanı kurmaya karar verdi.
Attenborough’nun bilgiye olan açlığı tüm hayatı boyunca devam etti. 1960’ların başında London School of Economics’te sosyal antropoloji yüksek lisansı yapmak için BBC’den istifa etti ancak mezun olamadan kanala döndü. Ardından 1965-66’da BBC2’nin başına geçti ve Avrupa’ya renkli yayıncılığı getirdi. Doğa belgesellerinin yanında Monty Python serisi dahil sayısız alternatif ve çığır açıcı programınseyirciyle buluşmasını sağladı. 1972’de yaban yaşamı keşfetmek ve hayallerinin peşinden yollara düşmek üzere yeniden istifa etti ve serbest çalışmaya başladı:
“Bunu kibirli görünmeden nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama tek bildiğim şu ki, bir şehirde yaşamak, sabah 9’dan akşam 9’a kadar ofiste oturmak ve sonra gece yarısına kadar televizyon izlemek, hayatın önemli bir parçasını eksik bırakıyor. Ben de o parçayı yeniden olabildiğince görmek istiyorum. Hepsi bu.”
Life on Earth dönemi
BBC’den ayrıldıktan sonra birçok belgesel serisi yazmaya ve prodüktörlüğünü yapmaya devam etti. Bunlardan özellikle biri insanların yaban yaşama bakışını tamamen değiştirdi: İlk bölümü 1976’da yayımlanan Life on Earth.
O zaman kadar bu kadar kapsamlı ve tutkulu bir program hiç çekilmemişti. Seyirci yaban yaşamını ilk kez olay yerinde bulunan bir anlatıcı eşliğinde bu kadar yakından görme şansına erişmişti. 96 bölümlük seri hayvan ve bitkilerin yaşamına ve asıl önemlisi gezegendeki hayatın evrimine eşsiz bir bakış açısı sundu: Dünyanın en büyük çiçeğinden gezegenin en büyük canlısı mavi balinaya kadar…

Daha önce görülmemiş kamera ve fotoğraf teknikleri ile çekilen seri, dünya çapında 500 milyon kişi tarafından izlendi ve modern doğa belgeselleri için yeni standartlar oluşturdu. Attenborough’nun Ruanda’da devasa dağ gorillerinin yanına çömelerek arkadaşlık kurduğu anlar televizyon tarihininde o döneme kadar yayımlanmış en etkileyici görüntüler olarak akıllarda kaldı.
"Bir gorilin bakışında, bildiğim diğer herhangi bir hayvandan daha fazla anlam ve karşılıklı anlayış var. İnsan olmayı bırakıp başka bir yaratığın dünyasında yaşama ihtimalimiz varsa bu kesinlikle goriller olmalı.”
Sonraki 30 yıl boyunca Attenborough, hikaye anlatımını yeniden icat etmek ve hayvanları, bitkileri ve ekosistemleri bilinmedik yollarla kaydetmek için teknolojiyi sonuna kadar kullandı. En ileri teknolojiyle hızlandırılmış (time-lapse) kameralar, süper yavaş çekim, kızılötesi çekim, sualtı fotoğrafçılığı gibi yöetemlerin öncüsü oldu.

2001’de Blue Planet ile sualtı dünyasını ekrana taşıdı; dumbo ahtapotu ve fenerbalığı gibi onlarca türü ilk kez kamera kaydı altına aldı. 2006’daki Planet Earth BBC’nin şimdiye kadar yaptığı en pahalı yaban hayat belgeseli ve kanalın ilk HD programı oldu.
2010’ların başından itibaren Attenborouh gezegeni tehdit eden iklim krizi ve plastik kirliliği gibi konulara daha fazla yer vermeye başladı ancak asla büyük büyük öğütler vermedi ya da seyirciye parmak sallamadı yalnızca gerçekleri yalın ve net ifadelerle dile getirdi; olası çözüm yollarına değindi.
2010’da Kuzey Kutbu’nda çekilen Frozen Planet ağırlıklı olarak iklim krizine dikkat çeken ilk yapımı oldu. 2015 yılında, 88 yaşındayken hayatı boyunca onu en çok etkileyen yer olan Büyük Set Resifi’ne döndü. (Resif'i ilk kez 1957 yılında bölgede kimse çekim yapmamışken ziyaret etmiş ve büyülenmişti.)
Avustralya kıyısında 300 metreye dalarak rekor kırdı ve daha önce hiç görülmemiş kısımları üç bölümlük Great Barrier Reef serisi için kayda aldı. Gördüklerini bize şöyle aktardı:
"Büyük Set Resifi ciddi bir tehlike altında. İklim değişikliğinin getirdiği ikiz tehlikeler yani okyanus sıcaklığındaki artış ve asitlilik oranındaki yükseliş Resif'in varlığını tehdit ediyor. Eğer bu artış mevcut hızla devam ederse, resifler on yıllar içinde yok olacak. Bu küresel bir felaket olur."

6.000 saatlik sualtı çekimlerinden derlenen Blue Planet 2’de de doğa manzaralarının yanı sıra plastik kirliliğinin ve iklim krizinin deniz yaşamı üzerindeki etkileri çarpıcı görsellerle ekrana taşındı. Bir karabalina ve beraberindeki toksik şok nedeniyle hayatını kaybetmiş yavrusunun görüntüleri Attenborough’nun şu sözleriyle hafızamıza kazındı:
“Anne yavrusunu yanında taşıyor. Yavru ölü. Yavruyu bırakmayı reddediyor ve bu ağırlığı günlerdir yanından ayırmıyor.”
David Attenborough üç nesli dünyayı ve doğayı keşfetmeye, gezegene değer vermeye ve korumaya teşvik etti. BAFTA dahil onlarca prestijli ödülün yanı sıra 1985'te şövalye ilan edildi ve 2022'de Aziz Michael ve Aziz George Nişanı'nın Şövalye Büyük Haçı unvanına layık görüldü.

Pek çok bilim insanı, film yapımcısı ve aktivist, Sir David Attenborough’nun eşsiz anlatımı olmasaydı bugün bulundukları pozisyonda olmayacaklarını söylüyor. O ise günümüz dünyasına uyum sağlayarak anlattığı gerçeklerin 1-2 milyar kişiye ulaşması gayesiyle üretimlerine dijital platformlarda devam ediyor.
Onun sözleriyle bitirmek gerekirse:
"Her zaman şuna inanmışımdır: İnsanlar öncelikle doğayı sevip anlamadığı sürece onu koruyacak çok az kişi olacaktır. Eskiden doğa bizim hayatta kalmamızda belirleyici rol oynardı, şimdi ise biz doğanın hayatta nasıl kalacağını belirliyoruz. Bizler bu dünyanın vatandaşlarıyız ve bunu anlamak zorundayız."
