6'dan 6'ya İstanbul | Dergi sayfalarından konserlere şehrin hafızasında Bant Mag.

6'dan 6'ya İstanbul | Dergi sayfalarından konserlere şehrin hafızasında Bant Mag.

2004 yılında yayın hayatına başlayan Bant Mag. basılıyla bağlarını hiçbir zaman koparmasa da günümüzde ağırlıklı olarak dijital yayınlarıyla kültür-sanat alanında ufkumuzu açmaya devam ediyor. Beyoğlu-Kadıköy arasında mekik dokuyarak şehrin kültürel hayatını farklı disiplinlerdeki etkinliklerle dolduran Bant Mag.’in kurucuları Aylin Güngör ve Hakan Dedeoğlu’yla konuştuk.

Fotoğraflar: Cem Gülsüm

Güneşli bir kış gününde vapura atlıyorum ve kültür-sanat yayını Bant Mag.’in kurucuları Aylin Güngör ve Hakan Dedeoğlu ile röportaj için Kadıköy’ün yolunu tutuyorum. Sonra bunun, benim için Bant Mag. ile özdeşleşen bir şehir ritüeli olduğunu fark ediyorum. Acaba Bant Mag.’in arkasında olduğu kaç farklı konser veya sergi için şu vapura binip Kadıköy’e geçtim? Hele bir de bir editör olarak meslek hayatıma Bant Mag. ile birlikte başladığımı da hesaba katarsak... Ama bu, hikayenin (benim için) duygusal ve nostaljik kısmı; oraya girmeyelim. 

2004 yılında yayın hayatına başlayan Bant Mag. basılıyla olan bağlarını hiçbir zaman koparmasa da günümüzde ağırlıklı olarak dijital yayınlarıyla kültür-sanat alanında ufkumuzu açmaya devam ediyor. Yayıncılığın dijitalle kol kola ilerlemeye başladığı ama yoruma ve bilgiye öncelikli olarak hâlâ basılıdan ulaştığımız o yıllarda önümüze serdiği keşiflerin ise apayrı bir kıymeti var. 

  • Henüz sosyal medyada bu kadar aktif değildik ve yayınların bize gösterdiği yoldan ilerliyorduk. Bazen hiçbir şarkısını bile dinlemediğimiz bir gruba röportajı veya hakkında yazılan bir inceleme üzerinden vurulabiliyorduk. Bant Mag. sayesinde kaç müzisyen veya grupla tanıştık kim bilir... Üstelik sadece sayfalarında yer verdikleri değil, imza attığı konserler sayesinde de.

Mesela hem Türkiye’den hem de yurt dışından pek çok alternatif grubun ya da müzisyenin İstanbul’daki ilk konserlerini Bant Mag.’in organizasyonuyla izlemiştik. Ayrıca Bant Mag. konserlerinin müzisyenler için de yepyeni bir alan açtığını söylemekte fayda var: Alternatif müzik alanında yurt dışından isimlerin övüldüğü o zamanlarda yerel müzik sahnesinden pek çok isim geri planda kalırken onlara da organizasyonlarında yer açıp dinleyiciyle buluşturmayı bir nevi misyon hâline getirmiş bir yayından bahsediyoruz. 

2010 yılında başlattıkları ve 10 seneden fazla bir süre devam eden Demonation Festivali kapsamında o tarihlerde albüm yayımlamamış pek çok bağımsız isme (Islandman’den Palmiyeler’e uzanan bir liste) yer vererek onları şehrin büyük sahnelerinde ağırlamışlardı.

Bant Mag. Kadıköy’le birlikte anılıyorlarsa bu sık sık arkaoda’da düzenledikleri konserler ve partilerden dolayı. Henüz kalabalıkların Kadıköy’e akmadığı bir dönemde Bant Mag.’in kültürel hareketlilik yaratması dikkat çekiyordu elbette. Her şey Beyoğlu’nda yaşanırken geceleri sokakları tenhalaşan zamanlarından bahsediyoruz Kadıköy’ün. O zamanlar için gece hayatı Barlar Sokağı ve birkaç mekanla sınırlı olan bu semt, alternatif cazibesiyle şimdi artık dolup taşıyor. 2013’ten bu yana özellikle, Beyoğlu’nu bırakanların buraya artan ilgisiyle. 

Yine de Bant Mag.’i sadece Kadıköy’le özdeşleştirmek derginin hikayesini eksik bırakır. Bant Mag.’in evi burası (gerçekten de öyle, Aylin ve Hakan evleri burada olduğu için Kadıköy’de etkinlik yapmaya başladıklarını söylüyorlar röportaj sırasında, hatta onlar da arkaoda’da tanışmışlar) ama Salon İKSV’nin 15. yıl kutlamaları sırasında fark ettim ki Bant Mag.’in yolu Kadıköy dışında da pek çok yerden geçti İstanbul içinde. Asmalımescit’teki Babylon’dan Salon İKSV’ye ve hatta şu aralar Beyoğlu’nda artık bulunmayan pek çok mekanda konserler düzenlediler. Hepsi hem bizim hem de şehrin kültürel hafızasında yer eden özel konserler. 

  • Salon İKSV demişken, mekanın 15 yıllık tarihine şöyle bir dönüp bakınca, 2011 yılında izlediğim o Dan Deacon konserini asla unutamıyorum. Ve evet, o da bir Bant Mag. organizasyonuydu.

Unutamadığım konserler(!) de şimdilik bana kalsın (çünkü az sonra ‘‘Buralar hep dutluktu’’ diyecek gibiyim), Beyoğlu-Kadıköy arasında mekik dokuyarak şehrin kültürel hayatını farklı disiplinlerdeki etkinliklerle dolduran Bant Mag.’in kurucuları Aylin Güngör’e ve Hakan Dedeoğlu’na bırakalım anlatmayı.

Biraz geçmişe gidelim. Bir dergi olmanın sınırlarını aşıp şehrin gece hayatında da aktif bir rol üstlenmeye nasıl başladınız?

Aylin Güngör: İlk başta bizim için dergi yapmak, bir yayıncılık projesinden çok kolektif yaratım süreci gibiydi. Müzikle ilgileniyorduk ama yalnızca bir müzik dergisi yapmak istemedik. Bununla birlikte konserler düzenleme fikri de doğal olarak gelişti. Ekin (Sanaç) Damon and Naomi’yle bir röportaj yapmıştı, yıl 2005. Ve bu sırada onların İstanbul’a gelmek istediğini öğrenmişti. Biz de o zaman onları İstanbul’a konsere getiren biz olalım dedik ve böylece her şey başlamış oldu. Sonrasında Babylon ve diğer mekanlarla süregelen işbirlikleriyle onlarca konser yaptık. Önce bağımsız bir ruhla ilerledik. Sonra sponsorlar dahil oldu, düzenli konser serileri yapmaya başladık. İstanbul’a uluslararası müzisyenleri getirme işini bir rutine oturttuk ve bu, hem bizim hem de şehirdeki müzik sahnesi için bir değişim yarattı.

Başlangıçta getirdiğimiz isimler ‘‘alternatif’’ kaldığı için bazen şaşırtıcı olabiliyordu. Dengue Fever’ı Babylon’a getirmek istediğimizi söylediğimizde Pozitif’in kurucularından Ahmet Uluğ, ‘‘Delirdiniz mi çocuklar?’’ demişti. Çok büyük bir kitleleri olmadığı için bilet satışı olmayacağı düşünülüyordu ama sonuçta çok enerjik ve dolu bir konser olmuştu. 

Hakan Dedeoğlu: Caribou’yu mesela çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar yeni çıkış yapmıştı ve Babylon’da 150 bilet satmıştık. Hâlâ aklımda. Bu tür alternatif isimleri İstanbul’a getirmenin de o zaman böyle zorlukları vardı.

Bu arada bu süreçte biz sadece organizasyon yapmıyorduk, müzisyenlerle vakit geçiriyor, onları İstanbul’da gezdiriyor, sahne arkasında da bir bağ kuruyorduk. Mesela Damon and Naomi’nin konseri, aslında elektronik müzik etkinlikleriyle bilinen bir markanın sponsorluğunda organize edilmişti. İki gitar ve minimal bir performans beklemeyen kalabalık, gece boyunca konuşup durdu. Gerçekten o kuruluma pek gitmeyen bir gürültü vardı. Ama bu deneyim bile bize büyük bir keyif verdi ve bu işe devam etme isteğimizi artırdı.

A.G.: Bu dönemde gece ekonomisinin nasıl şekillendiğini birebir gözlemliyorduk. Konser mekanları, sponsor anlaşmaları, dinleyici kitlesinin beklentileri gece hayatının dönüşümüne yön veriyordu. İstanbul, özellikle 2005-2010 arasında kültürel bir patlama yaşıyordu. Müzisyenler için İstanbul bir cazibe merkeziydi ve Bant Mag. olarak bu sürecin içinde olmak bizi heyecanlandırıyordu.

Cat Power’dan Kurt Vile’a 2000’lerde öne çıkan ve alternatif müziğe adını yazdıran pek çok ünlü ismi Türkiye’de ağırladınız ama Bant Mag.’i kıymetli yapan şeylerden biri Türkiye’deki bağımsız müzisyenlere de sahne açması oldu. Dijitalin bu kadar söz sahibi olmadığı dönemlerden bahsediyoruz, keşfetmek böylesine kolay değildi. Hiç adı duyulmamış müzisyenlere bile sahne olacak etkinlikler yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu noktada belki Demonation’a da bir parantez açmamız iyi olacak çünkü şehirde bir ilkti.

A.G.: Bu dönemde İstanbul müzik sahnesinde Replikas, Baba Zula, Nekropsi gibi gruplar çok aktifti. Fatih Akın’ın Crossing the Bridge belgeseli de aşağı yukarı o aralar vizyona girmişti ve İstanbul’un alternatif müzik sahnesinin dünya çapında görünürlük kazanmasını sağlamıştı. Yine de bağımsız ve yerli grupların kendine sahne bulması hâlâ zordu. Mesela Radyo Eksen’de o dönemde Türkçe sözlü şarkılara yer verilmiyordu.

H.D.: O dönemlerde bağımsız bir grubun sahne alması için albüm çıkarması ya da belli bir çevrede tanınıyor olması gerekiyordu. Öyle her grup büyük mekanlarda çalamıyordu. Örneğin Babylon’da sahne alabilmek için belirli bir bilinirlik gerekiyordu. Bugünse dijital platformlar sayesinde keşfedilmek daha kolay ama sahneye çıkmak çok daha maliyetli.

A.G.: Bizim konser serilerimizin bir amacı da buydu aslında. Daha az bilinen ama çok iyi işler üreten grupları sahneye çıkarmak istiyorduk. Bu yüzden hem dergide hem de Açık Radyo’da yaptığımız programda da bilinmeyen gruplara yer vermeyi önemsedik. Demonation Festivali de böyle bir fikirden doğdu. Hiç albüm çıkarmamış gruplara bu festival kapsamında yer vererek daha büyük sahnelerde çıkmaları için bir fırsat yaratmak istedik. 

H.D.: Biz derginin doğası gereği yeni çıkan ve alternatif grupların müziklerine hâkim olabiliyorduk. Bunları başkaları da duyup dinlesin istedik. Yıllarca çalıştık Demonation için, sponsorlar aradık. 2010 yılında da ilk Demonation’ı yapmış olduk. Ne de güzel bir seneydi!

Alternatif müzik sahnesinin genişlemesinde büyük bir rol üstlendiğiniz gibi, Kadıköy’ün giderek artan popülerliğinde de Bant Mag.’in büyük bir payı var kuşkusuz. Bugünkü dönüşümün öncesinde burada üretmeye dair sizi en çok neler heyecanlandırıyordu?

A.G.: Burada etkinlik yapmaya başlamamızın temel sebeplerinden biri, burada yaşadığımız için doğal olarak yakın çevremizin de burada olmasıydı. O zamanlar Kadıköy’de kültürel bir hareketlilik pek yoktu ama arkaoda gibi mekanlar bağımsız ve alternatif bir sahnenin oluşmasına zemin hazırlıyordu. Biz de burada bir şeyler üretmeye nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşündük. Önce DJ setleriyle başladık, ardından küçük çaplı partiler ve konserler geldi.

Başlangıçta arkaoda’da dans etmek bile pek mümkün değildi, çünkü mekanın belirli kuralları vardı. Ancak zamanla birilerinin doğum gününde veya özel bir gecede müziği daha hareketli hâle getirerek dans etmeye başladık. Bu tür deneyimler, mekanın kurallarını da değiştirerek Kadıköy’deki etkinliklerin daha çeşitli ve özgür olmasına yardımcı oldu. Daha sonra burada konser yapılır mı diye düşündük ve ilk olarak kim ki o ile bir konser denedik. Bunu 2009’daki Tara Jane Oneil izledi ve sonra devamı geldi. "Kulaktan Kulağa" adını verdiğimiz bir konser serisine başladık.

H.D.: Beyoğlu’nda etkinlik düzenlediğimiz dönemde müzisyenleri İstanbul’a getirmek büyük bir çaba gerektiriyordu. Babylon’da veya diğer mekanlarda yaptığımız konserlerden sonra, gruplarla vakit geçirmekten, onları İstanbul’da ağırlamaktan büyük keyif alıyorduk. Kadıköy’e geldiğimizde ise buranın daha samimi ve bağımsız bir alan sunduğunu fark ettik. Özellikle Gezi sonrası Beyoğlu’ndaki mekanlar azaldıkça, alternatif sahne buraya kaydı. Bizim için de konserleri burada devam ettirmek çok daha anlamlı hâle geldi.

Sonrasında Kadıköy’de müzik sahnesi büyüdü; konserler, partiler ve kültürel etkinlikler arttı. Ancak bu popülerleşme beraberinde büyük bir ticari dönüşüm de getirdi. Başlangıçta insanlar buraya daha sakin bir üretim alanı diye gelmişti ama zamanla Kadıköy ve Moda, hafta sonları büyük kalabalıkları çeken bir merkez hâline geldi. Yine de buradaki sahne, İstanbul’un alternatif kültürünü koruyan önemli bir alan olmaya devam ediyor.

Artık Moda gündüzden geceye uzanan türlü mekanlarıyla kaldırımlardan taşıyor. Özellikle Beyoğlu’ndan sonra gece hayatı buraya taşınınca buranın kültürel üretimlerinde ve dinamiklerinde nasıl bir değişim yaşandı sizce?

H.D.: Beyoğlu yıllarca İstanbul’un gece hayatının merkeziydi ancak 2013’ten sonra çeşitli nedenlerle burada bir düşüş yaşandı. Gezi sonrası kapanan mekanlar, artan güvenlik sorunları ve değişen ekonomik dinamikler, Beyoğlu’ndaki canlı gece hayatını Kadıköy’e taşıdı. Kadıköy’deki mekanlar, daha bağımsız ve alternatif bir kitleyi çekmeye başladı.

A.G.: Özellikle Moda’nın dönüşümüyle birlikte gece hayatı burada da çeşitlendi. Önceden sadece birkaç özel bar ve küçük mekan varken şimdi gece boyu hareketli bir sahne var. Ancak bu dönüşümün kaçınılmaz bir yan etkisi de oldu: Aşırı kalabalık, artan kiralar ve ticari mekanların artışı. Bugün Kadıköy, bir yandan bağımsız müzik sahnesine ev sahipliği yaparken diğer yandan büyük bir ticari dönüşüm yaşıyor.

Ekonomik kriz de bir taraftan… Tüm bunlar gençlerin gece hayatı alışkanlıklarını nasıl değiştiriyor?

H.D.: Pandemi sonrası ekonomik durumun kötüleşmesiyle birlikte gece hayatı da değişti. Artan içki fiyatları, bilet fiyatları ve genel yaşam maliyetleri özellikle gençlerin gece dışarı çıkmasını zorlaştırdı. Son yıllarda çoğu kişi sokakta takılmayı tercih ediyor. Mekanlara giren insan sayısı azalırken dışarıda vakit geçirenlerin sayısı arttı. İçki fiyatlarının artışı, bazı grupların evde toplanıp daha geç saatlerde dışarı çıkmasını da beraberinde getirdi.

A.G.: Bağımsız sahnenin sürdürülebilirliği açısından bu ciddi bir konu. Eskiden iki-üç konserle bir derginin matbaa masrafını çıkarabiliyorduk ancak şimdi bağımsız organizasyonların ayakta kalması çok daha zor. Sponsorluk anlaşmaları olmadan büyük etkinlikler yapmak neredeyse imkansız hâle geldi.

Hep müzikten ilerledik ama Bant Mag. ilk yıllarından bu yana Türkiye’den illüstratörlere de hem sayfalarında hem de sergilerinde sıkça yer açıyor. Hatta günümüzde ismini bildiğimiz, işlerini takip ettiğimiz pek çok isimle ilk kez Bant Mag. sayesinde yollarımız kesişti. İllüstrasyonu önce sayfalarınıza sonra sergilerinize taşımaya nasıl karar verdiniz?

A.G.: En başından beri sadece bir müzik dergisi yapmamaya karar vermiştik. Görselliğin güçlü olduğu, farklı anlatım biçimlerine yer veren bir yayın yaratmak istedik. O yıllarda basın fotoğrafları çok sınırlıydı ve her yerde aynı görseller dolaşıyordu. Biz her sayıyı kendimize özgü bir şekilde üretmek istedik. Bu sebeple illüstrasyon bizim için doğal bir tercih oldu.

Zamanla bu sayfalardaki illüstrasyonların sergilere taşınması da kaçınılmazdı. Türkiye’de birçok yetenekli çizer vardı ama işleri yeterince görünür değildi. İlk başlarda çevremizdeki çizerlerle çalıştık ama zamanla çok daha fazla başvuru aldık. Bant Mag. olarak bu yetenekleri görünür kılmak, onların işlerini paylaşmak bizim için önemliydi.

Sergiler ise bu sürecin devamı oldu. Dergi sayfalarındaki illüstrasyonları fiziksel alana taşıyarak daha büyük bir kitleyle buluşturmayı amaçladık. Başta küçük çaplı sergilerle başladık, sonra büyük markalarla işbirliği yaparak daha büyük çaplı sergiler düzenledik. Berlin ve Stockholm’de de çizerleri biraraya getiren projeler yaptık. O dönem illüstrasyon Türkiye’de pek fazla alanda kullanılmıyordu ama bugün baktığımızda çok daha yaygın ve değer gören bir alan hâline geldi. Bunun bir parçası olabilmek bizim için çok değerliydi.

Eskiden bir şeyleri keşfetmek gerçekten büyük emek isterdi. Şimdi ise tek bir TikTok videosuna ve saniyelere bakıyor. Hızın saniyelerle ölçülebildiği şu devirde sizce kültür-sanat yayıncılığı hangi konularda zorlanıyor? Ve bu sürat hangi alanlarda heyecan verici bir hâl alıyor? 

A.G.: Eskiden bir grup keşfetmek için dergi okumak, konser afişlerinden bilgi almak gerekiyordu. Şimdi her şey birkaç saniyelik TikTok veya Instagram videosuyla yayılıyor. Bu, kültürel üretimin erişilebilirliği açısından olumlu olsa da aynı zamanda her şeyin hızla tüketilip unutulmasına da neden oluyor.

H.D.: Bant Mag. olarak bu yeni dünyada yerimizi nasıl konumlandıracağımızı sürekli düşünüyoruz. Basılı yayının arşiv değeri bizim için hâlâ önemli ama dijital platformları da daha aktif kullanmak gerekiyor. Gece hayatı ve bağımsız müzik sahnesi için sosyal medya büyük bir keşif alanı hâline geldi. Ancak bir yandan da herkesin aynı algoritmalar üzerinden benzer içeriklere yönelmesi, kültürel üretimi tekdüzeleştirme riski taşıyor.

Kültür-sanat yayınları çıktıkları ve bulunduğu şehirlerden doğrudan besleniyor. Hatta o şehirlerin kültür-sanat yaşantısının bir sözcüsü görevini üstleniyor. Bant Mag.’in de geride bıraktığı son 20 yıllık dönem İstanbul’un en hızlı dönüşümlerini yaşadığı döneme denk geliyor. Hem bireysel hem de şehrin kültürel üretiminde de söz sahibi olan bir yayın olarak sizin bu şehirle kurduğunuz ilişki ne yönde değişti? 

A.G.: Bence Bant Mag. olarak eskiye göre yerel olana daha çok önem vermeye başladık. O eski "köşeli" hâlimizden çıkıp burada üretilenlere daha çok odaklandık. Eskiden "keşke yapılsa" dediğimiz fikirlerin peşindeydik, şimdi ise bu fikirleri hayata geçirenleri keşfediyoruz.

H.D.: Önceden daha çok yurt dışındaki işleri kendi süzgecimizden geçirip paylaşıyorduk. Artık İstanbul'daki üretimleri filtreleyip aktarmak önceliğimiz oldu ve bu bize daha çok keyif veriyor.

A.G.: Kişisel olarak İstanbul'la bağımı tam olarak çözemiyorum ama Bant Mag. olarak her zaman güçlü bir bağımız oldu burasıyla. Sanki bir misyonumuz var; bir şeyleri duyurmak, insanları bunlardan haberdar etmek gibi. Bu, klasik dergicilikten farklı bir şey ama bu bilgi akışına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. 

İstanbul'la kişisel bağıma gelecek olursak... Bu sene İstanbul'u yeniden sevmeyi düşündüm. Biraz hüznünden arınsa aslında ne kadar sevilesi bir şehir olduğunu biliyorum. Şu anki sahipleri kim bu şehrin hiç bilmiyorum. Bir dönem belki kültür-sanat alanında bizler de söz sahibiydik. Şehir sürekli el değiştiriyor gibi. 

H.D.: Bir taraftan da kültür-sanat camiası elinden geleni yapıyor. Yeni mekanlar açılıyor, yeni yayınlar deneniyor. Kimse küsmüş değil. İstanbul hâlâ çok eğlenceli bir şehir. Avrupa'nın birçok başkentinden daha hareketli. Yurt dışından gelen arkadaşlarımız bile hayran kalıyor.

Biz İstanbul’da yaşayıp İstanbul çok değişti diye yakınıyoruz ama galiba herkes yaşadığı şehrin geçirdiği dönüşümlerden biraz şikayetçi. New Yorklular New York’un değiştiğinden, Londralılar Londra’nın eskisi gibi olmadığından yakınıyor. Geçen Tokyolu arkadaşlarımız her yer ikinci elci oldu diye dert yandı. 

A.G.: Herkes çabalıyor ama sanki artık her şey dağınık. Eskiden Babylon ve Salon gibi birkaç mekanda buluşurduk. Bir şekilde birbirimizle denk gelirdik. Şimdi herkes kendi yakasında, mahallesinde takılıyor. Başka semtteki arkadaşlarla buluşmak için plan yapmamız gerekiyor. Artık o kendiliğinden gelişen buluşmalar yok. 

Şu ara İstanbul bana ilham vermiyor. Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. İstanbul'dan gitmek gibi bir düşüncem yok, gidenlerin de mutlu olduğunu sanmıyorum. Birçoğunun geri dönme planları yaptığını biliyorum. Keşke hep birlikte İstanbul'u nasıl daha çok severiz diye düşünsek.