Dekora dönüşen şehirler: Aşırı turizm neyi yitirmemize yol açıyor?

Dekora dönüşen şehirler: Aşırı turizm neyi yitirmemize yol açıyor?

Türkiye, dünyanın en büyük turizm ülkelerinden biri olmayı başardı. Peki bu başarının temelini oluşturan kültürel mirası, doğal değerleri ve yaşam biçimlerini korumakta da aynı başarıyı gösterebilecek mi? Belki de doğru soru, her yıl kaç milyon turist ağırladığımız değil, o turistler gittikten sonra geriye ne bıraktıklarıdır.

Türkiye son yıllarda turizmde önemli bir başarı hikayesi yazıyor. Uluslararası sıralamalarda dünyanın en çok ziyaret edilen ülkeleri arasında yer alıyor; kimi yıllar beşinci, kimi yıllar altıncı sıraya kadar yükseliyor. Bu başarı çoğunlukla gelen turist sayılarıyla ölçülüyor. Gerçekten de milyonlarca insanın Türkiye’yi ziyaret etmesi, ekonomiye katkı sağlaması ve istihdam yaratması küçümsenecek bir şey değil.

  • Ancak burada pek sormadığımız bir soru var: Turizmde başarıyı tam olarak neyle ölçüyoruz? Turizmde başarı, yalnızca gelen ziyaretçi sayısını artırmak mıdır; yoksa ziyaretçileri buraya çeken doğal ve kültürel değerleri koruyarak, turizmi ülke geneline, farklı temalara ve tüm mevsimlere dengeli biçimde yayabilmek midir?

Dünyada son yıllarda bu soru giderek daha fazla tartışılıyor. Hatta bu tartışmanın merkezinde artık yeni bir kavram var: Aşırı turizm (overtourism).

Aşırı turizm nedir?

Aşırı turizm, en basit tanımıyla, bir yerin fiziksel, çevresel ve sosyal taşıma kapasitesinin aşılması anlamına geliyor. Yani mesele yalnızca kalabalık değil. Bir destinasyona gelen ziyaretçi sayısı, o yerin gündelik yaşamını, çevresini ve kültürel dokusunu dönüştürmeye başladığında aşırı turizmden söz ediyoruz.

Bu dönüşüm çoğu zaman yavaş bir şekilde meydana geliyor. Önce birkaç ev kısa dönem kiralamaya açılıyor. Ardından mahalledeki günlük ihtiyaçlara yönelik dükkanlar yerlerini ziyaretçilere yönelik işletmelere bırakıyor. Kiralar yükseliyor. Yerel halk merkezin dışına taşınmaya başlıyor. Sonunda turistlerin görmek için geldiği özgün yaşam biçimi yok oluyor, yerine daha yapay turistik bir doku geliyor.

  • Bir mahallede fırının yerini lokumcu, esnaf lokantasının yerini turist menülü restoran, berber dükkanının yerini hediyelik eşya mağazası alıyorsa mesele yalnızca ticaret değildir. Bir kentin sosyal dokusu dönüşüyor demektir.

İşin ilginç yanı, bu durumdan yalnızca yerel halk etkilenmez; turist de zarar görür. Çünkü insanlar bir yere genellikle o yer farklı olduğu için gider; kalabalık arttıkça ve özgünlük azaldıkça deneyim de değersizleşmeye başlar.

Dünyada neden alarm zilleri çalıyor?

Aşırı turizm tartışmasının sembolü hâline gelen şehirlerin başında Venedik geliyor. Venedik uzun yıllar boyunca turizmdeki başarısını ziyaretçi sayılarıyla ölçtü. Ancak zamanla tarihî merkezde yaşayan nüfus azalırken turist sayısı artmaya devam etti. Kent ekonomisi giderek daha fazla turizme bağımlı hâle geldi. Evler kısa dönem kiralamalara dönüştü, günlük yaşamın parçası olan birçok işletme turist odaklı faaliyetlere yöneldi.

  • Bugün Venedik’in karşı karşıya olduğu sorun turist eksikliği değil, turist fazlalığı. Bu nedenle şehir yönetimi son yıllarda günübirlik ziyaretçilerden giriş ücreti almaya başladı. Amaç gelir elde etmekten çok ziyaretçi akışını yönetmek ve yoğunluğu kontrol altına almak.

Dubrovnik'te de benzer bir hikaye yaşanıyor. Özellikle Game of Thrones dizisinin ardından şehir, küresel ölçekte bir turizm fenomenine dönüştü. UNESCO’nun uyarıları sonrasında şehir yönetimi kruvaziyer gemilerinin sayısını sınırlandırdı, ziyaretçi yoğunluğunu kontrol etmeye yönelik önlemler aldı ve “Respect the City” adlı bir program başlattı. Burada da amaç turizmi azaltmak değil, tarihî kentin yaşayabilirliğini korumaktı.

Bu örneklerin ortak noktası şu: Sorun turistlerin varlığı değil, turizmin yönetilememesi.

Turizm bir yeri yok etmez, dekorlaştırır

Aşırı turizmin en sinsi tarafı, çoğu zaman fiziksel bir yıkım yaratmamasıdır. Bir şehir tamamen ortadan kalkmaz. Tarihî yapılar yerinde durur. Sokaklar yerinde durur. Manzara yerinde durur ama hayat yavaş yavaş çekilmeye başlar.

  • Turizmde en büyük tehlike, bir yeri yok etmek değil; onu sahne dekoruna çevirmektir.

Şirince’ye giden kişi yalnızca taş ev görmek istemez, köy hissi arar. Mardin’e giden kişi yalnızca taş mimari görmek istemez, yaşayan bir şehir dokusu arar. Sultanahmet’e gelen kişi yalnızca Ayasofya’yı görmek istemez, tarihî bir semtin hâlâ nasıl yaşadığını hissetmek ister.

Fakat her dükkan turiste yönelik olduğunda, her sokak fotoğraf fonuna dönüştüğünde ve her işletme yalnızca ziyaretçiye hizmet vermeye başladığında, geriye korunmuş bir kabuk kalır. Binalar durur ama hayat çekilir. Çünkü kaybolan şey çoğu zaman bir bina ya da bir anıt değil; gündelik yaşamın kendisidir.

Turizm kendi başarısının kurbanı olabilir mi?

Turizmin temelinde ilginç bir paradoks var. İnsanlar bir yere genellikle o yer farklı olduğu için gider. Tarihî dokusu için gider. Yerel mutfağı için gider. Mahalle kültürü için gider. Kısacası başka yerde bulamayacağı bir deneyim arar.

  • Ancak turist sayısı belirli bir eşiği geçtiğinde, ziyaretçilerin görmek için geldiği özgünlük aşınmaya başlar. Bu nedenle bazı araştırmacılar aşırı turizmi, turizmin kendi başarısının kurbanı olması olarak tanımlıyor.

Aslında mesele yeni değil. UNESCO, ICOMOS ve çeşitli uluslararası kuruluşlar yıllardır kültürel miras alanlarında “taşıma kapasitesi” kavramını tartışıyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, her yerin kaldırabileceği bir ziyaretçi yoğunluğu vardır. Bu yoğunluk aşıldığında yalnızca fiziksel aşınma değil, sosyal ve kültürel aşınma da başlar.

Bu nedenle sürdürülebilir turizm tartışmaları artık yalnızca “daha fazla turist” hedefi etrafında dönmüyor. Giderek daha fazla ülke ve şehir, ziyaretçileri yılın farklı dönemlerine, farklı bölgelere ve farklı deneyimlere yaymanın yollarını arıyor. Amaç turizmi azaltmak değil, baskıyı daha dengeli yönetmek.

Türkiye bu tartışmanın neresinde?

Türkiye bugün dünyanın en önemli turizm ülkelerinden biri. Ancak turizm politikalarındaki temel söylem hâlâ büyük ölçüde ziyaretçi sayıları etrafında şekilleniyor.

  • Oysa asıl sorulması gereken sorular başka. Kapadokya’nın taşıma kapasitesi nedir? Pamukkale yılda kaç ziyaretçiyi çevresel zarar vermeden kaldırabilir? Efes’te koruma ile ziyaretçi yoğunluğu arasındaki denge nasıl kuruluyor? Sultanahmet’te yaşayanların günlük hayatı turizmden nasıl etkileniyor?

Sultanahmet bunun en ilginç örneklerinden biri. Dünyanın en önemli tarihî alanlarından birinde yaşıyoruz. Ancak bugün bölgedeki dükkanların ne kadarı yerel halka, ne kadarı ziyaretçilere hizmet veriyor? Kaç kişi burada yaşamaya devam ediyor? Mahallenin gündelik hayatı nasıl değişti?

Benzer sorular Kapadokya için de geçerli. Türkiye’nin en başarılı turizm destinasyonlarından biri olan bölge, aynı zamanda yoğun ziyaretçi baskısı, balon trafiği, yeni yapılaşma talepleri ve peyzaj koruması gibi konularla karşı karşıya.

Bunlar başarısızlık göstergesi değil. Tam tersine, başarılı destinasyonların karşılaştığı tipik sorunlar. Önemli olan, bu baskıları nasıl yönettiğimiz.

Türkiye’nin başarılı örnekleri de var

Göbeklitepe bunlardan biri. Alanın üzerini örten koruyucu çatı sistemi, ziyaretçi rotalarının belirlenmesi ve insanların kalıntılara doğrudan temas etmeden alanı gezebilmesi, koruma ile ziyaretçi yönetimini birlikte düşünmeye çalışan önemli adımlar.

Troya Müzesi de benzer şekilde dikkat çekici bir örnek. Uzun yıllar boyunca ziyaretçiler doğrudan ören yerine gidiyor, çoğu zaman ne gördüğünü tam olarak anlamadan ayrılıyordu. Müze sayesinde deneyim katmanlandı. Ziyaretçi önce hikayeyi öğreniyor, ardından arkeolojik alanı geziyor. Böylece hem eğitim değeri artıyor hem de ziyaret baskısı daha dengeli dağılıyor.

Son yıllarda bazı ören yerlerinde uygulanan gece müzeciliği de ilginç bir yaklaşım. Çünkü kapasiteyi artırmanın tek yolu daha fazla insan almak değildir; ziyaretleri gün içine ve farklı saatlere yaymak da bir yöntemdir.

Kültür yalnızca sergilenmez

Türkiye’nin turizmdeki en büyük avantajlarından biri kültürel çeşitliliği. Ancak kültür yalnızca müzelerde sergilenen eserlerden ibaret değildir. Mahalle hayatı da kültürdür. Yerel pazar da kültürdür. Esnaf da kültürdür. Bir kentin gündelik ritmi de kültürdür.

  • Turistler çoğu zaman bunun farkında olmadan seyahat eder. Bir sokakta yürürken gördükleri hayatın da ziyaret ettikleri yerin mirasının parçası olduğunu düşünmezler. Oysa kültürel miras yalnızca korunacak bir şey değil, yaşatılması gereken bir şeydir.

Eğer turizm bu yaşamı destekliyorsa korumaya katkı sağlar. Ama bütün bir şehir yalnızca ziyaretçiler için yeniden şekillenmeye başlıyorsa uzun vadede korumaya çalıştığımız şeyin kendisi değişebilir.

Son söz: Daha fazla turist değil, daha iyi yönetim

Bugün dünyanın birçok kentinde tartışma artık “Nasıl daha fazla turist çekeriz?” sorusundan uzaklaşıyor. Yerine başka bir soru geliyor: Turizmi nasıl daha dengeli, daha sürdürülebilir ve daha kaliteli hâle getirebiliriz?

Türkiye açısından da asıl mesele bu. Çünkü kültürel ve doğal miras yalnızca bugünün ekonomik kaynağı değil, gelecek kuşaklardan ödünç aldığımız bir değer.

Turizmden elde edilen gelir önemlidir. Ancak o geliri üretirken tarihî çevreyi, doğal alanları ve yerel yaşamı aşındırıyorsak aslında gelecekteki turizm potansiyelimizi de tüketiyoruz.

  • Belki de doğru soru, her yıl kaç milyon turist ağırladığımız değil, o turistler gittikten sonra geriye ne bıraktıklarıdır.

Türkiye, dünyanın en büyük turizm ülkelerinden biri olmayı başardı. Peki bu başarının temelini oluşturan kültürel mirası, doğal değerleri ve yaşam biçimlerini korumakta da aynı başarıyı gösterebilecek mi?