Fotoğraflar: Emirkan Cörüt
İstanbul’un gece hayatı ve elektronik müzik sahnesi, son yıllarda hızlanan dönüşümü en çok Karaköy-Beyoğlu hattında hissettiriyor. Bir yanda 90’ların ve 2000’lerin “Golden Generation” diye anılan kulüp kültürünün mirası, diğer yanda pandemiden ekonomik krize uzanan dalgalanmalar içinde yeni bir soluk arayan bir jenerasyon var.
Selectist’in kurucusu ve Frankhan’ın yaratıcılarından Emre Garan ise bugün İstanbul’un en iddialı mekanlarından birini ayakta tutmaya çalışırken bu dönüşümün tam ortasında duruyor.
Müzikle iç içe geçen çocukluğundan İstanbul’un “yeni Babylon”u Frankhan’a uzanan bu hikaye, kentin müzik kültürünün nasıl yeniden filizlendiğini, genç kuşakların gece hayatıyla nasıl bir ilişki kurduğunu ve tüm ekonomik-politik dalgalanmalara rağmen İstanbul’un hâlâ nasıl küresel bir müzik merkezi olma iddiasını koruduğunu da anlatıyor.
Müzikle iç içe geçen bir çocukluk ve gençliğin ardından medya ve iletişim eğitimi alıyorsun. O yıllardan Selectist’i kurduğun 2021 senesine kadar seni bugüne taşıdığını düşündüğün dönüm noktaları neler oldu?
Aslında üniversiteye başladığımda, herkes gibi ben de tam olarak ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ailemde iki farklı dünya vardı: Anne tarafım daha geleneksel; mühendisler, Alman Lisesi, Avusturya Lisesi, üniversite okuyup kariyer yapacaksın bakış açısı. Baba tarafım ise bambaşka. Babam iş insanıydı ama içinde hep bir müzik tutkusu vardı.
İlk başta ben de işe tamamen para odaklı başladım. Çünkü üniversiteye gittiğimde etrafımdaki herkes bir şekilde iş hayatına atılıyordu, ben de öyle yapmak istedim.
Aslında lise son, üniversite başı gibi DJ’liği keşfetmiştim. Babam sayesinde müzik hep hayatımdaydı. Hatta çocukken, 11-12 yaşlarındayken babamın kurduğu Radyo Oksijen’de program yapıyordum. Türkiye’nin ilk caz ve alternatif radyolarından biriydi.
Radyo programımın adı “Ultimate Selection”dı. Ne çalıyordum dersen, mesela Fela Kuti gibi isimlere çok yer veriyordum. Afrika müziklerine o zamanlar inanılmaz meraklıydım. Elektronik müzikle ise pek alakam yoktu. Babam da beni elektronik müziğe yönlendirmedi aslında.
Sonra 13 yaşımda, Bodrum Otto’da Nicolas Jaar’a DJ olarak açılış yaptım. Müzikle bağım üniversiteye kadar çok aktif değildi. Ta ki Amerika’da okumaya gidene kadar. Orada tekrar DJ’liğe başladım, hatta WXM Radio’da program yapıyordum. İşte o zaman anladım, gerçekten yapmak istediğim şey buymuş! İçimden akan bir şeydi, düşünmeden adım atıyordum, fırsatlar önüme geliyor ve ben hiç tereddüt etmeden değerlendiriyordum.
Sonra partiler organize etmeye başladık. İlhan Erşahin sağ olsun, Nublu’da ilk etkinliklerimizi yaptık. Daha ikinci partimizde içeride Robert Glasper dans ediyordu, Common gelmişti… "Ne oluyoruz?" dedik kendi kendimize. İşte orada Selectist'in tarzı da yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Amacımız her zaman kaliteydi.
Nublu gibi bir caz kulübünde house geceleri düzenliyorduk; bazen şık bir kitle geliyordu, bazen daha alternatif. Tam o zamanlarda bu işin bir kariyere dönüşebileceğini fark ettim. Dersler falan artık umurumda değildi; tek düşündüğüm kim parlayacak, kimi getirebiliriz, hangi müzikler bizi heyecanlandırıyordu.

İşini dünyanın her yerinde yapabilecekken İstanbul’da bir hayat kurmaya, kök salmaya seni ne ikna etti?
2019’da Türkiye’ye döndüm. Dönüşümde tabii ki aşk da etkili oldu; dayanamadım ve geldim. Ama döner dönmez çok net bir fark gördüm. Dinlediğim o hikayeler, 2000’lerin başındaki Babylon ruhu, neredeyse yok olmuştu. Türkiye gerçekten zor bir dönemden geçiyordu.
2013-2018 arası tamamen yurt dışındaydım, 2018-2019 döneminde ise New York-İstanbul arasında mekik dokuyordum. Burada yeniden etkinlikler yapmaya başlayınca gördüm ki, aslında bunu gerçekten arayan bir kitle var. “Tamam,” dedim, “bu işin adı Selectist olsun.”
Tam da o sırada hayat bana enteresan bir sürpriz yaptı. Omuriliğimde tümör çıktı, zorlu bir süreçti. Üstüne Türkiye’den çıkan ilk Covid hastalarından biri olarak zatürre geçirdim. Ardından babam hastalandı. Gerçekten ağır zamanlardı. Ama bütün bunlar beni daha da motive etti, artık bu yoldan dönüş yoktu.
O dönem 25-26 yaşlarındaydım. Selectist Organizasyon Venue AŞ’yi kurduk ve işimizi daha sistematik bir hâle getirdik. O zamanlar İrem Toner vardı yanımda, adeta ortağımdı. 4-5 kişilik güçlü bir ekip kurduk ve işe ciddi şekilde asıldık. Babylon’daki ilk etkinliğimizde Ayşegül Turfan, “DJ Assault mu yapacaksın? Manyak mısın? Kimse bilmiyor ki bunu Türkiye’de” demişti. Ama etkinlik sold out geçti!
Pandemi döneminde herkes gibi biz de durduk ama bu arayı çok iyi değerlendirdik. Daha niş işlere odaklanarak ilerledik. DJ Assault, Slum Village gibi isimlerle “Ne oluyor burada?” dedirten bir enerji yarattık. Bu hype bize çok iyi geldi. İrem’le birlikte sürekli yeni fikirler üretiyorduk. Sosyal medya bizim için çok önemliydi, posterler için saatler harcıyorduk. Ayşe, Duygu ve Can’la birlikte gerçekten tasarım dili de güçlü bir ekip olduk.
İnsanlar artık bizim zevkimize güvenmeye başlamıştı. Selectist, bir prodüksiyon şirketinden öte, bir markaya dönüşüyordu. Altın Gün’ün en yüksek dönemleriydi, Merve ile o dönem tanıştık. Covid-19 pandemisi sonrası "Nerdeyse sıfır bütçeyle Covid ortasında deli hastanesi temalı bir klip çekin" dediler. Hiç deneyimimiz yoktu ama kabul ettik. İtalyan Hastanesi’ni 15-20 yıl sonra ilk kez İtalyan hükümetiyle anlaşıp tekrar açtırdık ve 20 günde bir müzik videosu çektik.
O zaman anladık ki, Selectist artık sadece bir müzik şirketi değil. Entertainment çatısı altında tasarıma, sinemaya, mekan açılışlarına kadar gidebilecek bir yol açılmıştı önümüzde.

İstanbul’un müzik sahnesinin içine doğmuş birisin. Baban Memo Garan’ın bu yolculukta üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Bence burada sadece babamdan değil, annemden de mutlaka bahsetmeliyim. Annem de çok yaratıcı bir insandır. Zamanında Türkiye’de Lokum İstanbul diye bir marka kurmuştu. İlk kez kolonyayı, mumları daha üst seviyeye taşıyan markalardan biri. Hatta Londra’da, Walton Street’te mağaza açtı; birçok lüks mağazasında ürünleri satıldı.
Annem estetiğe inanılmaz önem verir. Ben de aynen öyleyim. Yani dünyanın en iyi sanatçısını bile getirseniz tasarım kötüyse o iş kötüdür benim gözümde. Ambiyans eksikse, atmosfer yoksa yine olmuyor.
Babamsa ben 10-11 yaşlarındayken Eminem dinlerken hemen müdahale ederdi. "Bunu dinleme" der, elime George Benson ya da Fela Kuti albümü tutuştururdu. Resmen müzik zevkime yön verdi. Bu da bende çok derin bir iz bıraktı.
Duyduklarına ve deneyimlerine göre sence İstanbul gece hayatının zirvede, müziğin ise başrolde olduğu dönem ne zamandı?
Annem ve babam, 90’lar ve 2000’lerde Türkiye’de kültür-sanatın yeni yeni şekillendiği dönemin ortasındaydı. İlk kulüpler, o dönemin ilkleri… Bunların hepsi bizim hayatımızın doğal bir parçasıydı.
Ben çocukken resmen radyoda büyüdüm. Evde 30-40 bin plaklık bir arşiv vardı. Murat Abbas, babamın radyosuna geliyordu; DJ Yakuza, Barthez, Murat Uncuoğlu... Mekanların ruhunu taşıyan pek çok ismi o zamanlardan tanırım. Sadık Avcı'yı Babylon’da hatırlıyorum.
Burada çok güçlü bir 90’lar sound’u var. Ve bence açıkçası onun gibisi yok. Clubbing ve eğlence dediğinizde de zaten tam “Golden Generation”. Maalesef biz de o dönemi Youtube’dan izlemek zorunda kalıyoruz. Ben de 1995 doğumluyum.
İstanbul, şu an nasıl bir dönemden geçiyor? Emre’nin gözünden müzik ekseninde İstanbul gece hayatının haritasını çizsen neler söylersin?
Bence İstanbul'daki müzik ve eğlence sektörü şu anda bir yükselişten ziyade önemli bir geçiş döneminden geçiyor. Hâlâ çok ciddi zorluklar var; ekonomik koşullar, operasyonel maliyetler ve sektörün genel dinamikleri işleri kolaylaştırmıyor. Ama buna rağmen yeni mekanlar açılıyor, daha önce denenmemiş konseptler hayata geçiriliyor ve insanlar farklı şeyler üretmek için risk almaya devam ediyor. Bence asıl umut veren taraf da bu.
Özellikle turizmin etkisiyle İstanbul, dünyanın dikkatini yeniden çeken şehirlerden biri hâline geliyor. Şehir artık sadece kendi kitlesine değil, uluslararası bir topluluğa da hitap ediyor. Bizim en başından beri pozisyon aldığımız nokta tam olarak burasıydı: İstanbul'u dünya ile buluşturan, yerel kültürü uluslararası standartlarla biraraya getiren bir platform olmak. Bugün sektörde daha fazla kişinin bu potansiyeli görmeye başladığını hissediyorum. Umarım bu bakış açısı daha da yaygınlaşır.
Aynı zamanda dinleyici kitlesinin de ciddi anlamda geliştiğini düşünüyorum. İnsanlar artık ne dinlemek istediklerini daha fazla araştırıyor, yeni isimlere ve farklı türlere daha açık yaklaşıyor. Dijital platformların etkisiyle müzikal keşif çok daha erişilebilir hâle geldi ve bunun etkinlik kültürüne de doğrudan yansıdığını görüyoruz. Eskiden çok daha niş görülen sanatçılar veya türler bugün geniş kitleler tarafından ilgiyle takip ediliyor.
Diğer yandan, bizim jenerasyonumuzda başarıya ve paraya hızlı ulaşma isteği oldukça yaygın. Ama ben hiçbir zaman buna yakın hissetmedim. Eğer gerçekten kalıcı bir değer yaratmak istiyorsanız, önce o değerin kendisine odaklanmanız gerekiyor. Bu yüzden Selectist'i hiçbir zaman sadece bir prodüksiyon şirketi olarak görmedik; onu uzun vadeli bir marka olarak inşa etmeye çalışıyoruz.
Çünkü hedefimiz birkaç başarılı etkinlik yapmak değil. Hayalimiz, yıllar sonra Selectist imzası taşıyan her işin kendi başına bir kalite göstergesi olması. Bunun için de sadece finansal yatırım değil; zaman, doğru insanlar, sürekli öğrenme isteği ve en önemlisi sabır gerekiyor. Özellikle Türkiye gibi değişken bir pazarda, belki de en büyük yatırım sabır gösterebilmek.
Bu yüzden ben de sürekli öğrenmeye çalışıyorum. Ekipten biri yeni bir is önerdiğinde mutlaka dinliyorum. Daha önce adını duymamış olsam bile merak ediyorum. Çünkü bu sektörün en önemli özelliklerinden biri, öğrenmeyi bıraktığınız anda geride kalmanız.
2023’te kapılarını açan Frankhan, bir Selectist projesi. İstanbul’un uzun zaman sonra açılan ilk performans ve müzik mekanı, senin için İstanbul’un “yeni Babylon’u”. Frankhan’ın arkasında nasıl bir misyon ve hayal vardı? Frankhan kapılarını açmadan önceki süreçten bahseder misin?
Aslında New York dönemini biraz daha açmam lazım. Selectist orada biraz gölgede kalmıştı ama arka planda hep çok şey yapıyorduk. Türkiye’ye gelen ve bizim daha rafine diyebileceğimiz birçok sanatçının booking’lerini biz ayarlıyorduk. Ama bunlar bizim kendi etkinliklerimiz değildi, daha çok perde arkasındaydık.
Sonra dedik ki, biz bunları zaten yapabiliyoruz, neden kendi adımıza yapmayalım? Bu, dönüm noktalarından biriydi. Zaten hep bir yurt dışı bağlantımız vardı. Mesela Roma’da, şehir festivali Roma Diffusa kapsamında bir kiliseyi kiraladık, Sincasa ile birlikte bir etkinlik yaptık.
Bir de St. Moritz’de Ice Weekend var. Pek kimse bilmez ama açılış partisini Selectist olarak biz yaptık. Cartier’ler, Richard Mille’ler, klasik Ferrari’ler... Badrutt’s Palace’daki ana etkinlik yine bizim işimizdi.
İşte o noktada şunu fark ettik: Sadece iş yapmak yeterli değil, eğer bir şey inşa edeceksek bunun adını koyalım dedik. Instagram’ını açalım, web sitesini kuralım, logosunu tasarlayalım ve Selectist’i bir prodüksiyon şirketinden çok daha fazlası, bir marka hâline getirelim. Hâlâ da bunun üzerine çalışıyoruz.
Sonrasında bu yaklaşım sayesinde işler genişledi: Konserler, müzik videoları, booking’ler, küçük pop-up etkinlikler… Ve derken, karşımıza Frankhan diye bir bina çıktı.
Bu hikaye de şöyle başladı: Cana, en başından beri yanımda olan ortağım ve aynı zamanda avukatımız, burası yapılırken bana haber vermişti. O dönemde projeyi yöneten bir ajans vardı, onlar da beni programlama danışmanı olarak dahil ettiler. Sonra fark ettim ki, bunu tek başıma yapmam mümkün değil. Selectist olarak komple bir danışmanlık sunalım dedik ve başladık. Ancak birkaç ay sonra, tasarımda ve programlamada kontrol istediğimiz kadar bize geçmedi. Ne kadar iyi gitse de, Frankhan bir açık, bir kapalıydı. Zamanlama da kötüydü; tam deprem sonrasına denk geldi.
Yılın sonunda bir karar verdik: Ajans ya da işletmeci rolünde kalmak istemiyoruz. Gidip arsa sahiplerine doğrudan teklif verdik. Dedik ki, "Bu binayı biz kiralayalım, tüm kararlar bizden çıksın. Burayı tam anlamıyla sahiplenelim.” Bu bizim için gerçekten en büyük dönüm noktalarından biriydi. Büyük de bir riskti. Yine herkes, “Manyak mısınız? İstanbul’da ne yapıyorsunuz?” diyordu.
O günden beri saçımın grisi eksik olmuyor. Ekip her üç ayda bir neredeyse ikiye katlanıyor. Operasyon ayrı, F&B bölümü ayrı, diğer yandan Frankhan neredeyse başlı başına bir şirket gibi. Selectist içinde de artık departmanlar, icra kurulları oluşuyor. İnsanlar benim kararlarımı sorgulamaya başlıyor. Ama tüm bu süreç, her şeye rağmen, bizim için inanılmaz keyifliydi.
Son iki yılda Frankhan pek çok uluslararası sanatçıyı ağırladı, elektronik müzik dinleme deneyimini başka bir yere taşıdı, farklı müzik türlerinin de sahnesi oldu. Bu süreçte Frankhan’ın İstanbul’daki mevcut müzik sahnesinde nasıl bir kapı açtığını düşünüyorsun? Son iki yılda Frankhan’da aklına kazınan sahneler neler?
Aklıma gelen önemli dönüm noktalarından biri de 2022-2023 döneminde yaşandı. Hatta bunu çok net hatırlıyorum, ekipçe bayağı tartışmıştık. Belki dışarıdan bakınca küçük görünüyor ama bizim için çok şeyi sembolize ediyordu: İngilizce kullanma kararı.
Bu, aslında şunu söylüyordu: Biz sadece İstanbul’a oynamıyoruz, hedefimiz uluslararası bir mekan olmak. Türkiye’de bizim sektörümüzde elbette bizden çok farklı ölçeklerde başka örnekler de var. Mesela Bodrum’daki Maçakızı. Oraya gittiğinde bilirsin, orası uluslararası bir atmosfer yaratır. Bizim de yaklaşımımız tam olarak buydu: Yaptığımız işler lokal odaklı değil, dünyaya kendimizi anlatmak içindi.
Programlarımızı da Türkiye’de daha çok ilgi görür diye değil, Londra’dan ya da Paris’ten biri baktığında "Bu ne kadar iyi bir kürasyon" desin diye şekillendirdik. Bu, başta bizi gerçekten zorladı. Finansal olarak da zorladı. Ama amacımız netti.
Bu yüzden tüm paylaşımlarımızı, duyurularımızı İngilizce yapmaya başladık. Bugün geldiğimiz noktada bilet satışlarımızın yaklaşık %30'u yabancı. Hatta bazı etkinliklerde %50'yi buluyor. Rami Malek, Jeff Koons, Kid Cudi gibi isimleri ağırlıyoruz.
Instagram’a bakmak çok hoşuma gidiyor, sosyal medya ekibim pek sevmese de! Orada analizlere baktığımda ikinci şehrimizin Londra, üçüncüsünün Berlin, dördüncüsünün Ankara olduğunu görmek beni gerçekten mutlu ediyor. Demek ki yabancı bir kitleye ulaşıyoruz.
New York’ta tanımadığım biri, bir arkadaşım Türk olduğunu söyleyince hemen "Frankhan, evet evet!" diye tepki vermiş. Böyle şeyler gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bir de CAA Europe’un başındaki isimden inanılmaz duygusal bir mesaj almıştım: "Tarih yazıyorsunuz" diyordu. Bu, benim için çok onur vericiydi.
İçeride de çok güzel tepkiler alıyoruz. Mesela biri gelip "Soundroom’da müzik çok daha iyi" dediğinde, içimden "Vay be" diyorum. Yani ana mekan yetmemiş, insanlar orayı da keşfediyorlar. Bazı DJ’ler buraya geldiğinde "Soundroom’da çalmak istiyorum" diyorlar. Önceki gelişlerinde belki orayı görmüşler, atmosferi sevmişler ve o alan kafalarında yer etmiş. Bu da bizim için çok kıymetli.
Sizden gelen röportaj istekleri, CNN’in gelip bizi gece hayatı üzerine seçtikleri beş şehirden biri olarak İstanbul’da öne çıkarması, Resident Advisor’ın "Haftanın Kulübü" seçmesi gibi şeyler gerçekten değerli.
Sanatçılar kadar temsilcilerinin de "Arkadaşı geçen hafta burada çaldı, çok etkilenmiş, o da çalmak istiyor" demesi bizi ayrıca mutlu ediyor. İnsanların "Türkiye’de rahatça eğlenebileceğimiz bir yer burası" demesi de öyle.
Beni en çok mutlu eden şeylerden biri de, İstanbul’dan umudunu kesmiş gibi görünen 35-45 yaş arası kitlenin burada gece boyunca güvende hissettikleri bir ortamda eğlenebilmeleri. O anlarda gerçekten amacımıza ulaştığımızı hissediyorum.
Bir de burası insanlarla tanışmak için inanılmaz bir yer. Hiç tanımadığın insanlarla bir anda iletişim kuruyorsun, bağlantılar kuruyorsun. Bu da işin en güzel yanlarından biri.
Diğer yandan, biraz start-up gibi çalışıyoruz aslında. Ama özellikle müzik tarafında markalaşmayı başardık. Türkiye’de eğlence sektöründe eksik olan şeylerden biri de bence bu zaten. Dünyaya baktığında, ister Studio 54 gibi kült kulüpler, ister Printworks gibi daha endüstriyel sahneler olsun, hepsinin bir karakteri ve istikrarı var. Mesela Studio 54’te Salı-Perşembe Larry Levan çalıyordu, Cumartesileri Mr. Fingers Disco setindeydi. Printworks’te biliyorsun ayda bir Richie Hawtin’in tekno gecesi oluyor. Ne zaman ne dinleyeceğini bilmenin getirdiği bir bağlılık var. Türkiye’de bu yapı yok.
Biz ne yaptık? Aylık düzenli Disco Geceleri koyduk. Selectronic diye bir serimiz var; daha obskür, daha keşifli elektronik müzikler için. Soundroom var; House ve Disco dışında canlı müzik dinleyebileceğin nadir kulüplerden biri. Bu istikrar bizim için çok değerliydi.
Seneler içinde tanıştığım, müziğini sevdiğim isimleri ekosistemimize dahil ettikçe yeni bağlantılar da gelişti. Özellikle New York döneminde İlhan Erşahin burada büyük bir rol oynadı. Bu network’e girdikten sonra işler hızlandı. Sürekli birileri öneri getiriyor: “Bak şu DJ'i getirin, bu arkadaşım çok iyi, Ibiza’da şu çalıyor.”
Ben biraz da işleri doğrudan, birebir iletişimle yönetmeyi seven biriyim. WhatsApp üzerinden hızlı bağlantılar kuruyorum. Şu anda öyle bir noktaya geldik ki, artık onlar bize geliyor, biz seçiyoruz. Tabii ki bu işin arkasında iyi bir ekip var.

Farklı şehirlerin gecesini ve müzik kültürünü uzun zamandır deneyimliyor ve sahnelerin bir parçası oluyorsun. İstanbul’un gecesi, müzikal ve kültürel anlamda nasıl ayrışıyor? Nasıl avantajlar ve dezavantajlar görüyorsun?
İstanbul’un en büyük dezavantajı bence istikrarsızlık. Hem ekonomik hem de politik anlamda şartlar çok hızlı değişebiliyor. Plan yapmak gerçekten zor, çünkü koşullar bir anda tamamen değişebiliyor. Ama işin ilginci, bu belirsizlikten bir avantaj da doğuyor.
Londra'daki kız kardeşimle konuşuyordum, "Havası güzel, toprağı verimli, ekonomisi güçlü iki ülke say" dedim. İspanya, İtalya, belki Fransa… Ama İstanbul’un avantajı bambaşka. Bu şehir inanılmaz; yüz yıllık değil, bin yıllık bir kültüre sahibiz. Haluk Bilginer’in bir filmde dediği gibi: “Sizin topraklarınız bataklıkken, ormanlıkken, bu sokakları bin yıldır uygarlık aydınlatıyordu.” Gerçekten de bu şehir böyle bir enerji taşıyor.
Eğlence sektörüne gelirsek ben hâlâ optimistim. Bunu okuyanların da bu enerjiyi hissetmesini isterim. İstanbul, özellikle yeme-içme ve eğlence yatırımları açısından büyük potansiyel taşıyor. Turizm rakamlarına bakınca da bunu görebiliyoruz: 2023’te dünya sıralamasında en çok ziyaret edilen ikinci şehir olduk. Gelen turistler de zannettiğimiz gibi değil; inanılmaz kültürlü, ciddi harcama yapan insanlar da var. İşimizi biraz bu yönde de düşünmemiz gerekiyor.
Paris ve Londra ile kıyasladığında, elbette o şehirler hâlâ bir üst seviyede. Ama İstanbul da o yolda ilerliyor. Özellikle gece hayatı konusunda kesinlikle avantajlıyız. Londra'nın gece hayatını pek sevmem mesela; genellikle güvenli hissettirmez. İstanbul ise bir metropol için oldukça güvenli bir şehir. Bu, kültürel olarak da bize özgü bir durum. İnsanların bazen önyargıları oluyor ama burada, bir metropolde beklenmeyecek kadar rahat bir gece hayatı var.
Geçenlerde Paris’teydim, Resident Advisor’a baktım, İstanbul’un o hafta sonu programı Paris’ten daha iyiydi. Müziğe tutkusu olan biri için dolu dolu bir şehre dönüştük.
Türk dinleyicisi de çok iyi bir seyirci aslında. Eğlenmeyi seviyor, müziğe açık. Sanatçılar da bunu söylüyor. Evet, sektör zorluklar yaşıyor ama pozitif bir yöne doğru ilerliyor. Burada tabii benim sektöre dair iki yorumum var: İlki, daha çok birlik olmamız lazım. Şu anda aşırı bir rekabet var. Herkes birbirine destek olmalı. Bugün bile bir sanatçıyı İstanbul’a getirmek için dört ayrı mekanla görüştüm. Umurumda değil, gelsin de isterse dört yerde çalsın. Önemli olan bu işbirliklerini kurabilmek.
İkincisi, sanatçılarla daha iyi ilişkiler kurmak şart. İstanbul’da sık yapılan hata, sanatçıları getirip sahneye çıkarıp uğurlamak. Oysa onlarla bağ kurman lazım. “Çok sevdin burayı, bir gece daha yapalım mı? Arkadaşını da gönder” diyebilmelisin. Çünkü o sanatçılar da bağ kurmak istiyorlar. Bu bilinçli bir eğlence anlayışı gerektiriyor.
Son olarak da şunu görüyorum. İstanbul’da artık çok daha fazla mekan var. Yeni yerler açılıyor; Moda’da mesela sokakta bambaşka bir enerji var. Sadece mekan değil; house partiler, listening room’lar… Gerçekten güzel yerler keşfediliyor. İstanbul şu anda, kültür ve eğlence açısından, bence çok heyecan verici bir noktada.
Uluslararası başarılar elde etmiş müzisyenlerin İstanbul’da sahne alması, şehrin müzikal anlamda çağdaş bir kültür merkezi olmasına nasıl katkı sağlayabilir? Frankhan buna nasıl katkı sağlıyor?
Büyük isimleri buraya getirmek, sadece bir konser yapmak anlamına gelmemeli. İstanbul’da bu işi yapacak çok kurum var, ama biz başka bir şey yapmaya çalışıyoruz. Amacımız, burayı unutulmaz kılmak. Sadece bilet satmak, mekanı doldurmak değil; insanlara bir şey öğretmek, buradan çıktıklarında akıllarında bir deneyim kalmasını sağlamak.
Burayı gençler için, 25-35 yaş grubu için canlı bir okul gibi görüyoruz. İnsanlar burada eğlenirken bir şeyler öğreniyor. Bizim yaklaşımımız her zaman “kültürel etki” açısından çok yüksek.
Sanatçılarla aramızda da farklı bir ilişki var. İstanbul’a getirdiğimiz her sanatçıyı, ikinci gelişinde daha uygun koşullarda getirebiliyoruz. Bu çok önemli. Sadece iyi sanatçılar bulmak değil mesele, onlarla kreatif bir ilişki kurmak. Bazıları bizimle çalıştıktan sonra ayda bir gelmek istiyor, hatta “Burada düzenli sahne alalım” diyenler bile oluyor. Bunu "residence" olarak adlandırmasak da o mantıkta ilerliyoruz. Bu, İstanbul'un müzik sahnesi için büyük bir artı.

İstanbul’un müzikal anlamda çağdaş bir kültür merkezi olmasını önceliklendiren, uluslararası müzisyenleri ve DJ’leri ağırlayan, yerli sahnenin büyümesine fırsat veren Frankhan gibi mekanların sayısının artması ve sürekliliğinin sağlanabilmesi için nelere ihtiyaç var?
Frankhan gibi mekanların sürdürülebilir olması için öncelikle, sektörde işbirliği kültürünü daha da güçlendirmemiz lazım. Rekabetin dozunu azaltmak şart. Hepimiz aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz sonuçta: Daha iyi bir kültür ortamı yaratmak.
Bir diğer mesele bahsettiğim gibi sanatçı ilişkileri. Bir de elbette, insanların bilinçlenmesi lazım. Şu anda pek çok insan bu işi yapmak istiyor ama bunun sadece kontrolsüz bir eğlence olmadığını anlamak şart. İyi planlama, doğru ekip, finansal sorumluluk da işin içinde.
Geçen yıl Frankhan’da Get Hyped Elektronik Müzik Konferansı düzenlendi. İstanbul’da bu alanın temsilcisi birçok insan biraraya geldi. Bu konferansın İstanbul’a dair çıktılarından bahseder misin?
Get Hyped Konferansı’nda çok ilginç bir hava vardı. Aksak ve Ferhat Albayrak düzenledi. Almanya’dan, Tresor veya Berghain bağlantılı biri de vardı.
Bugün dünyada her şeye ulaşmak çok kolay. Bu yüzden insanlar artık daha özgün, daha seçici deneyimler arıyor. Hep söylerim, bir ürünü 100 bin kişiye sevdirmeye çalışmaktansa, 10 bin kişiye gerçekten sevdirmeyi tercih ederim. Çünkü büyük oyuncularla yarışmak mümkün değil. Onlar da zaten küçük bir odaktan yola çıktılar. Konferansta da konuşuldu; önümüzdeki birkaç yıl daha çok butik ve niş işlerin yükseldiği yıllar olacak gibi görünüyor.
Bir sanatçıyı niş bir noktadan başlatıp büyütmek mümkün. Chaos in the CBD örneğin; şu anda house müzikte büyük bir isim, İstanbul’daki etkinlikleri hep doluyor. Ya da Marcos Valle… Brezilya’da arenaları doldurabilen biri ama burada 500 kişiye özel bir konser verdik. Bu tür butik işler bizim için çok değerli. Çünkü herkesin kendi tarzı var, her şey aşırı çeşitlendi. Eskiden ambient techno, hard techno gibi birkaç tür vardı, şimdi neredeyse her hafta yeni bir tür çıkıyor.
Bilinçli bir tanıtım stratejisi şart. Hedef kitleyi anlamak önemli: 40-50-60 yaş grubu, hem ödeme gücü olan hem de ambiyansımıza uyan bir kitleydi. Ona göre bir etkinlik kurguladık.
Konferansta elbette, sorunlar da konuşuldu. Sponsor desteği almadan sanatçı getirmek zorlaşıyor. Sponsor bulunan projelerde de bazen gereğinden fazla bütçe ayrılıp, sanatçılara aşırı yüksek ücretler ödeniyor. Bu da piyasada sürdürülemez bir fiyat standardı yaratıyor.
Genel olarak konferanstan aldığım en büyük çıkarım şu oldu: İnsanların bu işin içinde olmak için büyük bir ilgisi var. Elektronik müzik sahnesinin bir parçası olmak istiyorlar, nasıl dahil olabileceklerini öğrenmek istiyorlar.
Sektörün temel sorunlarından biri de şu: Bu işten zengin mi olmak istiyorsun, yoksa şehre bir iz mi bırakmak? Mehmet Uluğ, Ahmet Uluğ, Cem Yegül gibi isimler bu işe zengin olmak için girmediler. Sun Ra’yı buraya sadece para kazanmak için getirmediler. Ama şimdi pek çok insan sadece ticari bir gözle bakıyor.
Ben ise bu dengenin tam ortasında duruyorum. Ne sadece para için ne de sadece idealizm için… Bence sürdürülebilir bir ticari başarıyla kültürel değer yaratmak mümkün. Zaten o denge sağlandığında başarı da geliyor.

İstanbul’un turistik merkezlerinden Karaköy-Beyoğlu hattı hızla dönüşüyor. Bu bölgede yer alan mekanlar ve inşasına katkı sağladıkları kültür, turizm ve İstanbul’da gece ekonomisi için nasıl bir değer oluşturabilir? Frankhan, bu denklemin neresinde?
Bence insanların biraz daha mekan kültürüne sahip olması lazım. Çünkü bu bir topluluk hissi yaratıyor. Aynı kişiyi üç defa görüyorsun; biri avukat çıkıyor, biri başka bir meslekten. Bu döngünün geri gelmesi gerek. Ama bu da mekanın farklı atmosferler sunmasıyla mümkün. Eğer her zaman aynı ışık, aynı müzik, aynı atmosfer olursa en fazla üç-dört sene çok iyi iş yapan bir gece kulübü olursun. Ama bir “venue” mekan olmak istiyorsan ışığından tut da, işbirliği yaptığın etkinlik düzenleyicilerine kadar çeşitlilik sağlaman lazım. İstanbul’da da bunu daha çok görmek isterim.
Biz birçok farklı promoter ile çalışıyoruz ama çoğu hâlâ aynı beş-altı ismi getiriyor. O noktada diyoruz ki: "Biz zaten bu sanatçıları getirebiliyoruz. Sizinle nasıl bir işbirliği yapacağız?" Ya çok avantajlı bir anlaşmayla gelmeleri lazım, ya da diyecekler ki: "Bakın, ben dünyanın en iyi plak şirketlerinden biriyim, onuncu yılımı kutluyorum." İşte o zaman başımızın üstünde yerleri var.
Türk promoter’lar için de söyleyeyim: Bence biraz Afro House’un dışına çıksak çok iyi olur.
Frankhan, her yerde çalan müziklerin dışında bir deneyim sundu: Bir gün bossa nova dinleyebiliyorsun, bir gün tekno... Biraz Bebek’le Cihangir’in çocuğu gibi oldu diyebilirim. Tabii bunun dezavantajları da var. Sosyolojik açıdan bakınca enteresan bir örnek aslında. Ama yarattığı yaya trafiği açısından, müzik açısından, burada da iyi işler yapılabileceğini gösterdi.
Zorluklar yaşadık, hâlâ da yaşıyoruz. Ama başka şehirlerde de durum çok farklı değil. Londra’da, Paris’te de mekanlar sıkıntı yaşıyor. New York’ta Output gibi dev bir mekan kapandı. İnsanlar daha az içki tüketiyor, giderler yükseliyor.
Bu zorlukların bilincinde olarak ilerliyoruz. Mekanlarımızı, sanatçılarla olan ilişkilerimizi ve iş yapış biçimimizi hep bu doğrultuda şekillendiriyoruz. Biz bu şehrin hak ettiğini vermeye çalışıyoruz aslında. İnsanların hak ettiğini.
Frankhan aslında İstanbul’un eski hanlarından biri. Adını da Frank Han’dan alıyor. Karaköy’ün son 10 yıldaki yükselişini ve düşüşünü düşünürsek Frankhan’ın semti birçoğumuz için tekrar haritaya koyduğunu söyleyebilirim. Hem de semtin en özel binalarından birinde... Sence Frankhan’ın Karaköy’le nasıl bir ilişkisi var? Beyoğlu’nun uç noktalarından birinde olması Frankhan’ı nasıl besliyor?
Psikolojik olarak kendimi hep Beyoğlu'ndansa Cihangir’e daha yakın hissettim. Ama Karaköy’de olmayı da seviyorum. Özellikle bu sokakta, çevremizle çok güzel ilişkiler kurduk. Gerçekten burası bir merkez, bir buluşma noktası hâline geldi diyebilirim.
Mesela tam karşımızda Vakkorama var; onlarla tişört işbirliği yaptık. Sail Loft ile birçok proje yürüttük. Galataport’la sürekli iletişim hâlindeyiz. İki yanımızda Nova Hotel var; sanatçılarımız sık sık orada konaklıyor. Bir yanımız Karaköy Lokantası. Büyük ihtimalle tavuk pilav rekoru bendedir. On ay boyunca neredeyse her öğlen oradaydık. Ekiplerimizi bile hep oraya götürdük. Artık o kadar iyi bir ilişki kurduk ki, Karaköy Lokantası bizim posterlerimizi bile asıyor.
Fransız Pasajı’nda bir dönem ofisimiz vardı. House of Superstep ile birçok kez işbirliği yaptık. The Peninsula’nın açılış partisini Selectist olarak biz organize ettik.
Güllüoğlu zaten anlatmaya gerek bile yok, resmen bizim dükkan gibi oldu. Nadir Bey ve oğlu Murat’la çok yakın ilişki kurduk. Kısacası, burada mahalle kültürünü gerçekten yaşıyoruz. Taksi durağındaki İhsan Bey’den tut, Fasulye’deki personel yemeğimize kadar herkesle iç içeyiz.
İstanbul Modern ile de işbirliğimiz var; Genç Modern’in ana sponsoruyuz. Tüm Genç Modern partilerini biz organize ediyoruz. Genç Modern üyeleri için de burada özel avantajlar sağlıyoruz. Düşününce, buradan gerçekten güçlü bir ekosistem yaratmışız.
Beyoğlu ise... Asmalımescit yeniden canlanmadan eski havasına tam olarak kavuşmaz belki ama yine de güzel bir plan yapılabilir. Geyik’te kokteylini içersin, Tavern’e uğrarsın, belki Soho’ya geçersin, gecenin sonunda da Frankhan’da buluşursun. Beyoğlu’nda böyle bir gece planı. Zaten Beyoğlu olmasa biz olmayız yani.

İstanbul’da son 5-6 yılda, tüm ekonomik ve politik koşullara rağmen gelişen elektronik müzik kültürünü nasıl görüyorsun? Bu kültürü güçlendirmek için yapılanları ve elektronik müziğin hem müzik sahnesiyle hem de genel eğlence kültürüyle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun?
Benim için en önemlisi, gençlerin önünü açmak. Bu kesinlikle olması gereken bir şey. Her şeyi kendi başına yapabileceğini düşünme. İşini iyi yaptığını bildiğin biriyle işbirliği yapmaktan çekinme. Mesela bir restoransan oturup kendi müzik listeni yapmaya kalkma, git bir DJ arkadaşına sor. İstanbul’da eksik olan şeylerden biri bu bence. Herkes her konuda uzman gibi davranıyor.
Grafik tasarım mı yapacaksın? İşin ehline git. Ödül töreni mi düzenliyorsun? Profesyonel bir organizasyon şirketiyle çalış. Yazılı içerik mi üreteceksin? Metin yazarıyla çalış. Bundan neden çekiniyoruz ki? Zaten sonunda krediyi sen alacaksın. Eğer vizyon sende varsa uzmanlık alanı olan insanlarla çalışmak seni küçültmez, tam tersi büyütür.
Benim için asıl vizyon bu. İnsanlar geriye dönüp baktığında "Vay be, gitmiş o mimarı bulmuş, plexiglasla iyi iş çıkaracağını bilmiş, ona göre tasarlatmış" desinler isterim. Ya da "Bu plak şirketine gitmiş, tam istediği şeyi yapmış" diyebilsinler. Bu zihniyet İstanbul’da bence hâlâ yeterince yok.
Eğlence sektörü tam anlamıyla 360 derece bir iş. Yanılmıyorsam rahmetli Ahmet abi söylemişti: "Biz ambiyans satıyoruz." O yüzden her adımda insanlara danış, kestirme yola sapma. Bu sana büyük maliyet getirmez, aksine kazandırır.
İstanbul’a gelince… İstanbul müthiş bir şehir. Buraya dair romantik cümleler kurmak istemiyorum ama bu şehirle aramda gerçek bir bağ var. Sabah kalkıp kahvemi içip, ödemesini sonra hallederim deyip zar zor bir taksi bulup Boğaz manzarasıyla buraya geldiğimde, sevdiğim insanlarla ve sanatçılarla çalışabiliyor olmak büyük bir şans. Üstelik sevdiğim işi yaparak hayatımı sürdürebiliyorum.
Kim ne derse desin, İstanbul gerçekten uluslararası bir merkez. Burada hep aynı insanlar, aynı gruplar var diyenler bence yeterince gezmemişlerdir. Ufuklarını genişletmeleri lazım. İstanbul’da iyi yemek bulmak mümkün, kültürel çeşitlilik inanılmaz.
Sabah üçüncü dalga bir kahveyle güne başlayıp avokado tostunu yiyorsun, 15 dakika sonra metroda sıkışmış buluyorsun kendini, yirmi dakika sonra hayatının en iyi sokak yemeğini tadıyorsun. Akşamına şık bir restorandasın, gece dörtte ise Sanayi Mahallesi’nde Cabbar’da kaburga yerken sabahı ediyorsun. Böyle bir şehri başka yerde bulamazsın.
Beni İstanbul’a âşık eden de tam olarak bu. Elbette zorlukları var ama ben yine de İstanbul’a dönerdim. Burası benim şehrim. Buradaki insanları tanıyorum, buradaki fırsatları değerlendirebilirim. Buradan köprüler kurmak mümkün. Madrid’e gidip bu ağı kurmak olmazdı. İstanbul’un potansiyeli bambaşka.
