32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları
Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Dört yıl, bir film festivaliyle aranızda bazı alışkanlıkların ve bir sevgi-nefret ilişkisinin oluşması için yeterli bir süre. Aynı hostelde kalmaya, hangi sinema salonunda hangi koltuğu tercih edeceğinizi bilmeye, program açıklandığında ilk olarak hangi bölüme bakacağınızı öğrenmeye, hatta hangi aksiliklerin hangi sırayla yaşanacağını önceden kestirmeye başlıyorsunuz. İlk ziyaretinizde tanıştığınız insanlar festival arkadaşlarınıza dönüşüyor; bir sonraki yıl yeniden buluşuyor, bazen başka şehirlerde karşılaşıyor, her ağustosta telefon rehberinize dünyanın başka köşelerinden yeni insanlar ekliyorsunuz.
Bu yıl 14-21 Ağustos tarihleri arasında, dördüncü kez takip ettiğim Saraybosna Film Festivali ile ilişkimi hâlâ tam olarak tanımlayamıyorum. Saraybosna, filmler olmasa bir tatil destinasyonu olarak ziyaret edeceğim bir yer asla değil; festivalin organizasyonu ve öncelikleriyle ilgili de her sene beni çileden çıkaracak yeni bir durum mutlaka ortaya çıkıyor. Ama Saraybosna’ya film izlemek için gitmeyi seviyorum. Bunda yıllar içinde oluşan alışkanlıkların, aynı yerlere ve insanlara dönmenin payı olsa da asıl sebebim tabii ki filmler.
Beni her ağustos Saraybosna’ya götüren filmlerin önemli bir bölümü ise aslında birkaç ay önceki Cannes’dan geliyor. Cannes Film Festivali’ni yerinde takip etmenin hem maddi hem de bürokratik açıdan giderek zorlaştığı bir coğrafyada yaşayan bağımsız bir sinema yazarı olarak Saraybosna, yılın ilk yarısında dünya prömiyerlerini yapan birçok filme ulaşmak için benim adıma önemli bir fırsat. Festival bir yandan yarışma ve In Focus bölümleriyle Balkanlar ve Doğu Avrupa sinemasının nabzını tutarken bir yandan da Cannes, Berlin ve Locarno gibi festivallerde öne çıkan filmleri farklı bölümlerde Saraybosna’ya taşıyor.
Dört yılın sonunda bu bölümler arasında bir favorim de var: Kinoscope. Cannes’ın büyük ödüllü ve daha çok ses getiren ana yarışma filmleri genellikle daha yüksek kapasiteli açık hava gösterimlerine ayrılırken Kinoscope, Belirli Bir Bakış bölümünden ve paralel bölümlerden çıkan, yılın keşif niteliğindeki filmlerini yakalamak için iyi bir adres. Üstelik gösterimlerin büyük bölümü, festival boyunca barıyla da günün hemen her saatinde yaşayan bağımsız sinema Kino Meeting Point’te yapılıyor.
Kinoscope’un gece yarısı korku sinemasına ayrılan Surreal seçkisi benim için her zaman aynı çekiciliğe sahip olmasa da bu yıl Kinoscope’un her iki bölümünden de festivalin en sevdiğim bazı filmleri çıktı: Leviticus, Flies, Congo Boy ve La Gradiva.

Everytime
32. Saraybosna Film Festivali Yarışması
Bu yıl uzun metraj film yarışmasında izlediğim filmler arasında favorim Sandra Wollner imzalı Everytime oldu. Bunu söylerken artık üzerimde tuhaf bir sorumluluk hissi de var: Son üç yıldır yarışmada en beğendiğim film, festival sonunda en iyi filme verilen Saraybosna’nın Kalbi ödülünü kazanıyor. Balkan sineması konusunda uzmanlaşmaya mı başladım, yoksa jüri zevklerini tahmin etmek düşündüğümden daha mı kolay, emin değilim.
Bu seneki, oyuncu Emily Watson’ın başkanlık ettiği jüri de Everytime konusunda benimle hemfikirdi ve "Sinematik zarafet anları, büyüleyici ölçüde esnek ve aşkın, yasa bulanmış bu hayalet hikayesinin içinde süzülüyor" gerekçesiyle filmi ödüllendirdi. Bense bu yasa dair hayalet hikayesini çoğu zaman yaptığım gibi geçmişte izlediğim filmlerin çağrışımları üzerinden değerlendirdim ve beğendim: Aftersun bize yas ile anıların birbirini nasıl tamamladığını öğretmişti. Hamnet insanların farklı şekillerde yas tuttuğunu ama bu yolların bir yerde kesişebileceğini öğretmişti. The Minecraft Movie bize hiçbir şey öğretmemişti. Everytime, bir şekilde bunların hepsini biraraya getirmenin son derece duygusal, gizemli ve tuhaf bir yolunu buluyor. Beynim ve kalbim, tıpkı jüri gibi oybirliğiyle karar veriyor.

Dua
Yarışma filmlerinde dikkatimi çeken değişimlerden biri, bölge sinemasının yakın geçmişindeki savaşlarla kurduğu ilişkiydi. Bosna Savaşı ve yarattığı travmalar onlarca yıldır Balkan sinemasının önemli konularından biri; hatta Saraybosna Film Festivali’nin savaş sürerken doğduğu düşünülürse festivalin üzerindeki izleri de daimi. Festival bu yıl bu geleneği Welcome to Sarajevo ve No Man’s Land gibi filmleri yeniden perdeye taşıyarak sürdürse de dört yıldır takip ettiğim yarışmada ilk kez bölgenin daha yakın tarihinden bir konuya, Kosova Savaşı’na odaklanan filmlere rastladım.
- Blerta Basholli’nin Dua’sı savaşı 90’ların sonunda büyümeye çalışan genç bir kızın gözünden anlatırken Visar Morina’nın Shame and Money’si yıllar sonra savaşın geride bıraktığı toplumsal ve ekonomik yaralara odaklanıyor.
Eski filmler Bosna Savaşı’nın hafızasını canlı tutarken yeni filmlerin Kosova Savaşı’nın hafızasına dönmeye başlaması, bölge sinemasının yakın tarihiyle hesaplaşmasında hafızanın da bir sonraki savaşa doğru ilerlediğini düşündürüyor.
Yarışmada en beğendiğim filmlerden bir diğeri, Saraybosna’daki gösteriminin hemen öncesinde Locarno Film Festivali’nde büyük ödülü kazanan, Florin Şerban’ın You Don’t Belong Here filmi oldu. Film; uzun planları, uzun diyalogları, bürokratik çıkmazları ve giderek karmaşıklaşan etik ikilemleriyle son yirmi yılda "Romanya Yeni Dalgası" etiketi altında izlediğimiz sinemanın oldukça tanıdık bir örneği. Bu sinemayı hâlâ ilk günkü kadar güçlü bulmamın sebebi biraz da yarattığı tanıdıklık hissi: Devlet kurumlarıyla birey arasındaki ilişki, bürokrasinin absürtlüğü ve kimsenin tam anlamıyla haklı olmadığı ahlaki çıkmazlar hiçbir zaman sadece Romanya’ya ait hissettirmiyor. Türkiye’den izlerken özellikle hiç.

Sandra Wollner, "Saraybosna’nın Kalbi" ile... | Fotoğraf: Obala Art Centar
Festival sonunda Everytime En İyi Film, 17’nin başrolündeki Eva Kostić fiziksel ve psikolojik olarak zorlayıcı rolüyle En İyi Kadın Oyuncu, You Don’t Belong Here’ın başrol oyuncusu Adrian Văncică En İyi Erkek Oyuncu seçilirken, En İyi Yönetmen ödülü Supporting Role ile Ana Urushadze’ye gitti. Sonuncusu, pek katılamadığım bir ödül. Ana Urushadze’nin yönettiği, yapımcılığını Eleonara Granata-Jenkinson’un üstlendiği Supporting Role’un ortak yapımcıları arasında Türkiye’den Zeynep Özbatur Atakan da var. Jüri, Urushadze’nin "sıradan olanla düşsel olanı hınzırca harmanlamasına" hayran kaldığını söylüyor. Bense orta yaşlı narsist erkeklerin varoluşsal krizlerini izlemekten o kadar sıkıldım ki, artık kadın sinemacıların dahi onlar hakkında 140 dakikalık filmler çekmesine tahammül edemiyorum.

Fjord
Cannes’dan Saraybosna’ya: Festivalden üç film önerisi
Fjord | Yön. Cristian Mungiu
Festivalde izlediğim filmler arasında en sevdiğim, Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen Fjord oldu. Norveç’te bir köye yerleşen oldukça dindar Rumen-Norveçli bir çift ve beş çocukları, ergenlik çağındaki kızlarının vücudunda morluklar fark edilmesiyle çocuk koruma hizmetlerinin radarına giriyor; ailenin muhafazakar değerleriyle onları çevreleyen ilerici toplum arasındaki kültürel çatışma da giderek büyüyor. Fakat "en sevdiğim" demek, filmle ilişkimi anlatmak için pek yeterli değil: Fjord beni ahlaki açıdan o kadar rahatsız ve kararsız bıraktı ki üzerinden günler geçmesine rağmen filmde kimin yanında durduğumu tam olarak bilemiyorum — ya da birinin tarafında olmanın gerekliliğini...
Filmin yarattığı ikilem bana yer yer Camus’nün Yabancı’sını düşündürdü. Karakterleri gerçekten yaptıkları ya da yapmadıkları bir şey yüzünden mi yargılıyoruz, yoksa bir noktadan sonra mahkum edilen şey onların kültürü, inançları ve göçmen kimlikleri mi? Aşırı dinî muhafazakarlığın yarattığı baskıya duyduğum tepkiyle, Avrupa’da yabancı olarak görülen bu insanların kültürleri üzerinden yargılanmasına duyduğum rahatsızlık çarpışıyor. Fjord, bu çatışmadan kesinlikle kolay bir çıkış yolu sunmuyor.

The Beloved
The Beloved | Yön. Rodrigo Sorogoyen
The Beloved, beni zaafım olan iki hikayenin kesişimiyle yakaladı: Baba sorunları ve film çekmek üzerine filmler... Javier Bardem’in canlandırdığı, şiddet ve aşırılıklarla dolu geçmişiyle de tanınan ünlü yönetmen Esteban, yıllardır görüşmediği ve oyunculuk kariyeri pek de yolunda gitmeyen kızı Emilia’ya yeni filminde bir rol teklif edince, ikilinin film setinde yeniden biraraya gelmesi geçmişte kapanmamış yaraları da açmaya başlıyor. Bardem ve Victoria Luengo’nun performanslarıyla güçlenen bu baba-kız hikayesinde, Esteban’ın Batı Sahra’daki İspanyol sömürgeciliğini konu alan yeni filminin çekimleri, kızıyla geçmişte yaşadıklarıyla yüzleşmesinin de zeminine dönüşüyor.
Sömürgeci İspanya'nın Batı Sahra’yı yıllarca kontrol ettikten sonra hızla terk etmesi, Sahra halkını kendi kaderini tayin edebileceği bir bağımsızlıktan çok yeni bir güç mücadelesinin ortasında bırakmıştı. Esteban’ın kızıyla ilişkisini de aynı kontrol ve terk ediş döngüsü üzerinden okumak mümkün:
"Kim olduğunun koşullarını ben belirledim, sonra da seni yokluğumun yarattıklarıyla baş başa bıraktım."
Böyle bakıldığında Esteban’ın kamerasını ülkesinin sömürgeci geçmişine çevirirken kendi geçmişindeki benzer bir yarayla yüzleşmek zorunda kalması, film içinde film anlatısını çok daha anlamlı kılıyor.

Congo Boy
Congo Boy | Yön. Rafiki Fariala
Kinoscope seçkisindeki en büyük sürpriz Congo Boy ise festivalin ardından zihnimde bıraktığı görüntülerden çok müzikle yaşamaya devam ediyor. İç savaşın sürdüğü Orta Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Bangui’de yaşayan 17 yaşındaki Kongolu mülteci Robert, anne ve babasının tutuklanmasının ardından dört küçük kardeşine tek başına bakmaya çalışırken bir yandan okula ve gündelik işlere yetişiyor, bir yandan da müzik kariyeri kurma hayalinin peşinden gidiyor.
Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Bradley Fiomona Dembeasset’in olağanüstü performansının merkezinde olduğu film, müziği yalnızca hikayeye eşlik eden bir unsur olarak değil, Robert'ın içinde yaşadığı tüm şiddet ve belirsizliğe rağmen hayata tutunmasının bir yolu olarak kullanıyor. Gösterimden günler sonra bile filmdeki şarkıları mırıldandığımı fark etmem, Congo Boy’un bende bıraktığı etkinin belki de en basit göstergesi.