Amerika’da bir Türk underdog: Aykut Özen ve grubu Ölüm
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

Fotoğraflar: Daniel Padilla
ABD’deki en ikonik sahnelerden biri hiç şüphesiz Red Rocks'tır. Orada çalmak müzisyenler için rüştünü ispat etmenin sembolüdür. The Beatles, Jimi Hendrix, Bruce Springsteen, Led Zeppelin, Radiohead, mükemmel akustiğiyle dev bir amfi tiyatro oluşturan, yüz milyonlarca yıllık o kızıl dev kayaların önünde şarkılarını seslendirdi.
The Strokes da ABD turnesi kapsamında bu sahnede iki gece üst üste Red Rocks'ta sahne aldı. Yıldız grubun açılışını ise Ölüm yaptı. İlk kez Türkçe sözlü şarkılar o kayaların arasında yankılandı. Bu Türk müziği için de tarihî bir andı.
Aykut Özen tarafından kurulan Ölüm, ABD merkezli Türkçe sözlü Anadolu rock ve saykodelik müzik yapan bir grup. Aykut’a ait orijinal şarkı sözleri, müzikleri ve 70’lerden fırlamış gibi tarzları ile son dönemin en iyi işlerine imza atıyorlar. Grupta çoğunluğu Amerikalı müzisyenler Foster Pace, Mikey Longhair, Bianco Köprülü, Grant Snyder ve Renata Polli de yer alıyor.
Red Rock sahnesinden birkaç gün sonra Los Angeles’ta yaşayan Aykut ile Zoom’da buluşuyorum. Bu sahnenin büyüsünü, The Strokes ile kesişen yollarını ve Türkçe müziğin Amerika’daki yükselişinin nedenlerini konuşuyoruz.
İzmir’den ABD’ye uzanan hikayen nasıl başladı?
Kendimi bildim bileli müzik hep hayatımdaydı. 90’ların sonlarına doğru İzmir’de konserler verdiğim bir cover grubum vardı. Ayrıca eski bir kaykay ekibinde de yer alıyordum. Ama İzmir’den ilk Seattle’a gelmem 2001 yılıydı. Oradan sonra University of Washington’da okumaya başladım.
Birkaç arkadaş edindikten sonra ilk grubumu kurdum. Glam rock tarzında şarkılar yapıyorduk. O grup sayesinde çok fazla insanla tanıştım ve hayata karşı perspektifim genişledi. 6 yıl önce de Los Angeles’a taşındım.
Bir moda markan da var galiba...
8-10 yıl önce vintage kıyafetleri bulup satışını yaptım ayrıca deri ceketler de tasarlıyordum. Müziğin ilhamıyla kendime kıyafetler yapmaya başladım. Zaten sahnedeki tarzımızı da kendimiz yarattık. 24 saat yaratıcılıkla geçen bir dünyamız var ve o konuda da çok gururluyum. Bunların hepsini arkadaşlarım ile beraber yaptım.

Punk ve glam müzik yaptığın dönemden Türkçe saykodelik müziğe geçişin nasıl oldu?
İnsanlar beni çok genç sanıyor ama 47 yaşındayım. Büyüdüğüm evde ise bu müzikler hep hayatımızdaydı. 90’larda grunge dinliyordum ama kaykay kaydığım için punk akımı da bir taraftaydı. Onun karmaşasından sonra glam rock’a geçtim. Ama kulağım her zaman Türkçe melodilerin peşindeydi. Babam sürekli Erkin Koray dinlemem gerektiğini söylerdi. Amerika’ya taşındıktan dört yıl sonra Anadolu rock ve Türkçe saykodelik müzik dikkatimi çekmeye başladı. Amerika’daki insanlar da bu müzikleri el üstünde tutuyor. 50’lerin sonundan 85’lere kadar Türkiye’deki müzik sahnesi çok havalıymış. Efsanevi bir şey yaratılmış ve yıllar içerisinde Türkiye’de bu biraz daha dönüşmüş.
Barış Manço ve Kurtalan Ekspres’in yer aldığı "Sihirli Lamba" programını izleye izleye, dinleye dinleye hayallerim oluşmaya başladı. O zamanlardaki gibi bir grup kurmak istedim.
'Ölüm parlatılmamış ve çiğ, farkımız da bu'
Ölüm’ün kuruluş kadrosundaki tek Türk sensin... Amerikalı müzisyenlerin bu müzik ile bağı nasıl gelişti?
Bir müzik grubu kurmak dünyanın her yerinde çok zor. Şu an görünen resim tamamen Amerika’daki sosyal hayatımın gelişmesiyle benim hayatıma girdi. Benim onlara Türk rock and roll müziğinin ne kadar cool olduğunu paylaşmamla yavaş yavaş büyümeye başladı. Ben birçok enstrümanı çalıyorum. Şarkıları kendim yazıyorum, söylüyorum ve kaydediyorum. Aslında hikayenin en zor kısmı elimdeki şarkıları çalabilecek fikir, tarz ve yeteneğe sahip müzisyenlerle biraraya gelmekti. Böyle bir grubu yaratabildiğim için hem çok gururluyum hem de şanslıyım. Çünkü grup beraberliğini sürdürebilmek bayağı zor.
Yayımlanan şarkılarını cover zannedenler var. Sadece “Aman (Ordu’nun Dereleri)” türküsünü cover’ladınız. Bu yüzden Altın Gün ile kıyaslandınız mı?
Geçen yıl “Aman (Ordunun Dereleri)” çıktığında ABD’deki medyada o kıyası gördüm. Tabii ki Altın Gün efsanevi bir grup ama ben dünyaya açılma konusunda Erkin Koray’ın 1974 Nazilli konserinden ilham alarak hareket ediyorum. Orada gerçek rock and roll sentezi var. Parlatılmamış, çiğ… Bizim ayrımımız bu. Ölüm, Altın Gün’den çok daha farklı bir grup.
'Sadece bir cover var geri kalan şarkıların sözleri bana ait'
Bütün şarkıların söz ve müziği de sana ait...
Evet, yıllarca uğraştım ve çabaladım o şarkıları yazmak için. Ben güvenli bir dünyada yaşayan bir insan değilim. O hissi verdim şarkılara da. Hatta yayımlanan şarkıların haricinde 18 tane daha kenarda duran parçam var. İşin zor kısmı aslında yapıldı.

Ekipteki diğer kişilerin katkıları nasıl oluyor?
Şarkıları önce demo olarak hazırlıyorum. Sunset Boulevard’da ufak bir evde yaşıyorum. Stüdyom da orası. Her gece şarkıların üzerine çalışıyorum. Hem söz hem gitar, davul, klavye ne olursa olsun… Bir şey yakaladığım zaman onu demo hâline getiriyorum. Ardından grupla stüdyoda çalıyoruz. Bir şarkıyı sahnede üç kez çalarak test ediyoruz. İyi tepki alıyorsa onunla devam ediyoruz.
Gruptakiler Türkçe sözlerin de anlamını merak ediyor mu?
Merak ediyorlar hatta son zamanlarda Türkçe sözleri ezberlediler de. Bizi dinleyenlerin Türkçe öğrenmeye çalıştıklarını yorumlarda okuyorum. Grup üyelerinin aileleri de soruyor. Bu konuda gerçekten gururluyum.
Yıllarca Amerikalıların yaptığı müziği ve İngilizce sözleri öğrenmeye çalıştık. Günümüzde bu tersine dönmeye başladı. Grubun ismini öğreniyorlar. Sözlerin anlamlarına bakmaya çalışıyorlar. Ekipten Renata Polli, Türkçe söylemeyi öğrendi ve bana vokal yapıyor. Düzgün seslendirmek için çabalıyor, sözleri 10 kere tekrarlıyor. Yapılan işe büyük bir saygı var. Efsanelerden gelen mirası buraya taşıdık. Onlara çok şey borçluyuz.
Bir Türk bir grubu ilk kez Red Rocks sahnesinde
The Strokes ile yollarınız nasıl kesişti? Julian Casablancas, The Voidz’la Türkiye’ye geldiğinde röportaj yapmıştım ve Türkçe sözlü müzik dinlediğinden bahsetmişti...
Julian enteresan bir adam. İsviçre’de okuduğu dönem Türk arkadaşları olmuş ve farklı kültürlere çok açık. Özdemir Erdoğan’ın “Gurbet” şarkısını arabada çalarken, bize gösteriyor falan... Hikayenin başlangıcı ise şöyle oldu. Basçımız Foster bir partiye gidiyor ve orada Julian da var. Foster, The Strokes hayranı ve Julian ile konuşmaya başlıyor. Ona grubumuzu anlatıyor. Julian, “Kimbilir belki bir gün gruplarımız beraber çalar” diyor. Böyle şeyler olur ve unutulur diye düşünmüştüm. Üç gün sonra The Strokes’ın menajerinden bir mail geldi: “Müziğinizle ilgileniyoruz, menajerinizin adresini gönderebilir misiniz?” Menajerimiz yok. (Gülüyor.) Klavyeleri çalan Mikey bu işlerle ilgileniyor. Bize Amerika turnesindeki bazı sahnelerinde ön grup olmamızı teklif ettiler. Ardından efsanevi sahne Red Rocks’ta iki gece üst üste The Strokes’un ön grubu olarak çıktık.

Red Rocks çok önemli bir sahne. Dünyadaki A kategori müzisyenler o muazzam yerde şarkılarını seslendirdi. Araştırmalarıma göre o sahnede Türkçe müzik yapan ilk grup Ölüm oluyor. O iki günün ruhunu nasıl tarif edersin?
Çok büyülü bir yer. Orada ilginç bir enerji var. Bir Türk bir grup olarak ilk kez orada çalmanın dışında sanırım bu kadar ufak bir grubun o kadar büyük bir seyirciye çalması da çok absürt. Hatta 28 Ağustos’ta da Seattle’daki 18 bin kişilik arenada yine The Strokes’un ön grubu olacağız. Orada çalacak olmamız da çok absürt bir durum.
Red Rocks’a gelirsek, oraya giderken düşündüğüm tek şey müziğimizi dinleyicilere hissettirmemiz gerektiğiydi. The Strokes o kadar büyük bir grup ki… İlk gün bize 30 dakika verildi. İkinci gün Julian’la tanıştık ve nasıl geçtiğini sordu. “Bize 30 dakika verildi, son şarkıyı biraz değiştirmek zorunda kaldık” dedik. Bizden sonra Hamilton grubu sahne alyordu, ona rağmen ikinci gün organizasyon süremizi 45 dakikaya uzattı. Bu kez kesinlikle hazırdık. Yakında oradaki videoları YouTube’da da yayımlayacağız. Türk müzik tarihinde bir ilki yaşadığım için aşırı mutluyum ama hâlâ tam idrak edebilmiş değilim. 2-3 gün önce döndük ve normal hayata adapte olmak bile garip geliyor.
'Julian Casablancas cüzdanına Ölüm’ün etiketini yapıştırdı'
İzleyici tepkisi nasıldı?
Çok iyiydi. İnanılmaz bir ruh vardı. Seyirciye pozitif bir taraf geçirdik sanki. Özellikle ikinci gün insanlar ayakta alkışladı. Çok az bir bütçeyle kıyafetimizden o sahnedeki dizilişimize kadar verilen önemi gördüler. Sahnede gördüğün her şeyi kendimiz yapıyoruz. Halısından mikrofonuna kadar her şeyi ellerimizle taşıyoruz. Bu sadece bir performans değil, yılların birikimi. Açıkçası bu emeği ne yapay zeka ne de parayla taklit edebilirler. Bu, yıllarca süren gözlemle, vizyonla oluşmuş bir şey.
Konserden sonra Julian ile aynı odadaydık, ben paranoyak adamım; “Acaba bizi underdog gördükleri için mi iyi davranıyorlar” diye düşünüyordum. Julian cebinden cüzdanını çıkardı ve Ölüm’ün etiketini cüzdanının üzerine yapıştırdığını gösterdi. Sürreal bir andı.
'Black Keys analog kliplerimizden ilham aldı'
Bütün bu yaşadıklarınız zorlukların karşılığını görmek gibi mi?
Grup olarak hiçbir plak şirketine bağlı değiliz, arkadaşlarımızın etkisiyle büyüdük. Bu da öyle bir durum oldu. Günlerce uğraşıyorum. Üzülüyorsunuz, bozuyorsunuz, hatalar yapıyorsunuz.
Mesela Black Keys grubu kliplerimizi izlemiş. Yönetmenimiz Fred Joseph’e böyle videolar istediklerini söylemişler. Bu insanların bizden 10 kattan daha fazla bütçesi var. Klipleri analog kameralarla çektik. Fred bizi sevdiği için 30 bin dolarlık Hollywood kamerası ile gelip "Sizi bu kamerayla ücretsiz çekmek istiyorum" diyor. Plak basalım diye cebinden 5.000 dolar çıkaran Amerikalı arkadaşlarımız var. Çünkü yaptığımız işin ne kadar gerçek olduğunu görüyorlar. Bizde sahtelik yok. Bence bu yüzden Julian gibi statüsü yüksekte olan müzisyenlerin ilgisini çekiyoruz. Ben ne muhteşem bir gitaristim ne de muhteşem bir şarkıcı ama yaşadığım hayatı yansıtıyorum. Red Rocks’ta da aynen bu oldu.

Şarkılarını İngilizce de yazabilirdin ya da sadece hiç söz olmadan enstrümantal müzik yapabilirdin. Türkçeyi seçmendeki sebep neydi?
Benim çok fazla hikayem var. Gerçekten inişli çıkışlı bir hayat. Buradaki hayatım bazen belki dışarıdan biraz toz pembe gibi gözükebilir. Ama hiç de kolay değildi. Genç yaşta Amerika’ya gelerek sorumluluk sahibi oldum.
O yüzden söyleyeceğim sözler var, bunu da Türkçe yazarak yapabilirdim. Şarkıların içerisinde politika, sevgi, aşk, özlem, klasik gurbetçilik hikayeleri var. Ayrıca konsept müziğini seven bir insanım. Pink Floyd’dan Led Zeppelin’e kadar ilham aldığım insanların hepsinin bir konsept albüm yapısı var. Ama bir enstrümantal şarkımızı da yayımlayacağız.
70’ler müziği yapsan da modern zamanın da müziğin içinde olduğunu söylüyorsun. Günümüzün enerjisi şarkılarında hissediliyor mu?
Biz underdog bir grubuz. Zincirleri kırmak gerekiyor. Hayatımda beni çocuk gibi hissettiren birçok şeyi bırakamadım. Müzik de zaten bunların içerisinde. Soruna gelirsem insanlar bu işi 70’lere dair bir kostüm partisi gibi görebilir. Biz böyle bir grup değiliz. O dönemden ilham olarak devam ediyorum ama modern müziği de dinliyorum ve takip ediyorum.
'Sisteme uymadığımız için daha çok çabalıyoruz'
Sence parlamanıza neden olan şarkı ne oldu? Benim sizi ilk fark ettiğim şarkı “Yeşil Güneş”ti. İlhan İrem havası var sanki o parçada…
“Şu Dünyaya Gözlerimi Açtım Açalı” şarkısıyla oldu. Spotify’da şu an en çok dinlenen şarkı da o ve bu beni çok mutlu ediyor. Çünkü ilk olarak o parçayı yayımlamak istiyordum. Her ne kadar kaptan ben olsam da grubun çekirdek isimleri Mikey ve Foster “Ordu’nun Dereleri”ni istedi. Herkes bu türde cover yaptığı için bunu kırmak istiyordum. Çünkü öyle bir noktaya getirdim ki kendimi 70’lere has orijinal şarkılar yazabiliyorum. Niye cover ile kendimi yansıtayım?
“Şu Dünyaya Gözlerimi Açtım Açalı”nın sözleri tamamen hayatımı anlatıyor. Geldiğim aileden dolayı gururluyum. Fakat her zaman kendimi sanatçı olarak kanıtlama hissiyatında büyüdüm. Bu sözler de işte öyle bir yerden çıktı.
“Yeşil Güneş” metaforik, sürreal, bir yandan da özlem var. İnsanların modern dünyada kendileri olamamaları ve anlaşılamamalarına dair. Gücü eline geçiren insanların bir şekilde kendilerini kabul ettirip onu normalleştirmesini anlattım. Zalimlerden yana hayat. Bir noktadan sonra da herkes buna alışıyor. Gücü eline geçiren insanların yanında biz de underdog olarak sanatımızla bir şekilde baş kaldırmaya çalışıyoruz. Sözlerin genel teması da bu. Sisteme uymadığı için de savaşıyor ve çabalıyoruz.
'Amerika’da Türk şarkılarını ateşi yeni keşfetmişler gibi dinliyorlar'
Türkiye müzik sahnesine nasıl bir katkı bırakma yolundasınız?
Erkin Koray, Cem Karaca, Barış Manço, Kurtalan Ekspres gibi isimlerin felsefe ve anlayışını dünyadaki gençlere yansıtmak… Bu insanlar bize öyle bir miras bırakmış ki, dünyadaki tüm rock gruplarından bin kat daha "cool"lar. Sadece müzik de değil; gözlükleri, ceketleri, duruşlarıyla bir paket olarak muazzam bir vizyon. Dünyada onları temsil etmek için feci bir çaba sarf ediyoruz. En büyük hayalim Türk rock and roll tarihinin milat taşlarının eşyalarının da yer aldığı bir Anadolu rock müzesine sahip olmamız.
Amerika’da Türk şarkılarını ateşi yeni keşfetmişler gibi dinliyorlar. Şu an birçok yabancı müzisyen Anadolu rock ya da Türk saykodelik müziğin bir parçası olmak istiyor. Bunu anlayamayan insanlar çok yüzeydeler. Hem sanat hem müzik olarak maalesef.
Ne zaman Türkiye’de sahne alacaksınız?
Hayat uzun, zaman var. Şu an The Strokes turnesindeki konserlerimize odaklandık. Yakında albüm kayıt aşamasına geçeceğiz. En iyisini çıkarmak için çalışıyoruz. Yeni single’ımız “Rüya” çıkacak. Ardından “Anadolu”... “Rüya”, çok tatlı ve saz tınılı bir balad. Buna The Monkeys grubunun 60'lardaki filmlerinden ilham alan, rock and roll ile oryantal estetiğini birleştiren bir klip çekeceğiz.
“Anadolu”da ise o toprakların cazibesini anlattık. O tam Black Sabbath havasında, çok ağır ve karanlık bir şarkı. Onun klibini de Cadılar Bayramı'nda İtalyan yönetmen Dario Argento tarzında makyajlar ve karanlık bir atmosferle hazırlayacağız. Bunlardan sonra da albüm çalışmaları hız kazanacak.