EDEBİYAT

Arif Ergin: 'Bir sonraki ütopya yapay zekanın olacak'

Arif Ergin, çok satan "Tekvin" romanından sonra yepyeni bir distopya ile okurlarını selamladı. "Gizlenen" adlı yeni romanında insanlığın distopyasının başka bir yaşam formunun ütopyası olacağının altını çizen yazar, "İnsanlık kendi distopyasını yaşarken büyük ihtimalle bir sonraki ütopya ve cennet, yapay zekanın olacak" diyor.

SONER CAN
DUENDE · 19 EYLÜL 2025
7 DK OKUMA

İstanbul, ilki MÖ 700'lerde olmak üzere yedi kez işgal edildi. Sekizinci işgal, bir distopya romanıyla ve bambaşka bir biçimde yaşanıyor. Arif Ergin, çok satan ve yoğun ilgi gören ilk romanı Tekvin'den sonra ikinci romanında bir İstanbul distopyası ile selamladı okurlarını. 

Ergin'in yeni romanı Gizlenen, önce büyük depremin harap ettiği bir İstanbul panoraması çiziyor: Harabeye dönmüş şehirde aklı başında insanlar çok önemli bir sorunla karşı karşıya kalıyor. İç ve dış tehditler birbiriyle ittifaklar kurarken şehrin kültürel mirası yağmadan nasıl korunacaktır? Özellikle de Mimar Sinan'ın eserleri. 

Güç odaklarının gizli ve açık mücadeleleri, bu sorun etrafında şekillenirken dikkatler bir yandan da Sinan'ın mirasındaki şifrelere çekiliyor. Artık araştırmalar sadece mimarlığa dair değil, matematik, din gibi disiplinlerin kesiştiği alanlardaki gizli sembol ve anlamlara da yoğunlaşıyor. Öte yandan savaş, sadece yağmacılara karşı değil siber saldırganlara karşı da verilmektedir.

Kahramanları Kenan Ruzly, Yargıç, Teğmen Demet ve Yüzbaşı İlhan ile Gizlenen, gerilim, polisiye ve gizem unsurlarının harmanlandığı modern bir distopya. Arif Ergin ile, hem romanını hem de bu romanın akla getirdiği soruları konuştuk.

Edebiyat, büyülü bir hafta sonu kaçamağı gibi

Yoğun bir iş hayatınız var. Bir yandan da büyük emek ve araştırma gereken romanlarınız... Hepsi birarada nasıl yürüyor?

Gerçekten de yoğun bir iş hayatım var ve her günüm aralıksız bir çalışma temposuyla geçiyor. İş hayatımdaki bu yoğunluğa ilaveten, edebiyatta yazmaktan keyif aldığım tür de tamamen araştırmaya dayalı olan tarihî gerilim ve gizem türü. Dolayısıyla her ikisini birlikte yürütmek zaman açısından elbette çok zor. Ama insan istedikten sonra her şeye vakit bulabiliyor. 

Edebiyatın bende yarattığı tutku için şunu örnek verebilirim: Bütün oyuncakları elinden alınmış bir çocuğun bir gece oyuncak müzesinde tek başına unutulması gibi bir duygu, iştah ve merakla saldırıyorum ben edebiyata. 

Kısıtlı bir zamanda bulabildiğim her şeyi okumak, incelemek, araştırmak ve sonra bunlarla zenginleşen dağarcığımdan yeni kurgular üretmek bana müthiş bir keyif veriyor. İşte tam da bu yüzden, profesyonel olarak tüm işi yazarlık olanlardan daha avantajlı görüyorum benim gibi yazarları. Bizim için bu alan, yani edebiyat, katlanılan bir mesai gibi değil, aksine, büyülü bir hafta sonu tatili gibi. İple çekilen, coşkuyla yaşanan ve nasıl bittiğini anlayamadığınız bir süreç. Ne zaman bir romanı yazıp bitirsem üzülürüm. Bittiği için üzülürüm.

'Tekvin’in gölgesi hep üzerimde

Kimileri edebiyatı steril ve bağımsız bir alan olarak görür. Ya siz?

Edebiyat her şeyi kuşatır; siyaseti, bilimi, felsefeyi, mitolojiyi ve hatta bütün sanat dallarını kuşatır edebiyat. Dolayısıyla edebiyattan bağımsız, “steril” bir alan nasıl olsun? Ama iyi edebiyat slogan atmaz. Günümüzde bunun çok anlaşılamadığını düşünüyorum. Bir roman slogan atmadan da, siyasi aforizmalar kullanmadan da gayet politik olabilir ve hayata dair bir yargıda bulunabilir. Nitelikli bir edebi eser bunu fanatik futbol taraftarı gibi yapmaz. Hiçbir görüşün mutlak olmadığının bilinciyle, politikasını satır aralarında yapar. Bu yüzden Türkiye’de es geçilmiş, gölgede kalmış pek çok yazar ve eser vardır.

İlk romanınız Tekvin büyük ilgi gördü ve bir longseller hâline geldi. Bu “ilk roman başarısı” Gizlenen'i yazarken bir baskı oluşturdu mu?

Bu o kadar doğru bir soru ki! İtiraf etmeliyim, bu baskıyı üzerimde hep hissettim. Gözlerim tavana çakılı kara kara düşünerek çok geceler geçirmişliğim vardır. Öte yandan bu kendimle bir yarış ve insanın kendiyle yarışması hoş bir duygu. 

Tekvin’i yazarken bırakın çok satmasını, bir yayınevinin basacağını bile bilmemenin verdiği bir özgürlükle yazmıştım. Oysa yeni romanım Gizlenen, artık çok satan bir yazarın yeni romanı. Bu bambaşka bir psikolojik durum. Tekvin hâlâ yeni baskılar yapan ve benim dahi artık çetelesinin tutamadığım kadar çok satan bir romana dönüştü. 

Artık ne yazarsam yazayım, hatta daha iyisini yazsam bile üzerimde Tekvin’in gölgesi hep olacak ve bu duruma alışmam gerekiyor. 

Gizlenen bir distopik atmosfer ile açılıyor ve o hâliyle bir Netflix dizisi hissiyatı da veriyor. Yazarken ve karakterleri oluştururken onu bir film olarak da hayal ettiniz mi?

Aslında yazarken sadece yazmakla meşgul oluyorsunuz. Ama görsellikle kurgulayan bir yazarım ben. Dolayısıyla yazdığım metinler daima sinematografik öğeler taşır. Tekvin için çok sayıda yapımcıdan ve platformdan dizi-film teklifleri almıştım ancak herhangi bir anlaşma yapmadım. Gizlenen ise daha ilk haftasında film teklifleri aldı. Belki de artık zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Tekvin ve Gizlenen’in kaliteli bir yapımcı elinde diziye dönüşmesine artık sıcak bakıyorum.

Psikedelik rock eşliğinde oryantal gizem

Bazı romanlar bazı müziklerle hayal edilir, bazı romanlar ise bazı müzikleri hatırlatır. Gizlenen pahalı bir dizi olarak çekilse ona hangi tarz müzikleri yakıştırırdınız?

Tekvin’i yazarken hep klasik müzik dinlemiştim. Özellikle Franz Liszt’in piyano eserleri, Tekvin’in hemen hemen her sayfasına işlenmiş gibi geliyor bana. Ne zaman bir sayfayı açıp bir şeyler okusam kulağıma yeniden o müzikler geliyor. Ama Gizlenen, distopik bir roman olduğu için yazarken ilginç şekilde hep elektronik ve psychedelic rock türü müzikler dinledim. Gizlenen’in bir dizisi çekilecekse müziklerin Pink Floyd’dan izler taşımasını çok isterdim.

Edebiyat artık ütopya ile değil distopyalarla ilgili. Kimileri iklim yasalarını küresel bir aldatmaca olarak görüyor kimileriyse çöküşün başlangıcı. Bir çevre gönüllüsü olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Bu çok uzun bir hikaye ama şunu söyleyebilirim. Bir yerde insanlar “ikiye bölünüyorsa” orada ya yanlış bir şey tartışılıyordur ya da insanlar eksik bilgiyle bir tartışmaya girişmişlerdir. Hiçbir şey siyah veya beyaz değildir. 

Evet, “iklim krizi” fena hâlde gerçek ve canımızı her geçen gün daha çok yakacak. Bu konuda her ülke bir şeyler yapmalıydı. Ama üzerlerine düşeni yaptılar mı? Maalesef hayır. Kirletmeye ve tüketmeye devam ettiler. İklim yasaları bu krizle başa çıkabilmek için ortaya konulan yol haritalarını ve çerçeveleri oluşturuyor. Daha iyisi olabilir mi? Olabilir. Eleştirilebilir yönleri var mı? Elbette var.

Korkularımız abartılı mı sizce?

Doğrusu iklim kriziyle mücadelede elimizde bir tek bu var. Buna saldırmak yerine, daha iyi bir önerisi olan varsa bir adım öne çıkıp argümanını ortaya koymak durumunda. Küresel bir çaba var, buna hayır diyorsun, peki senin önerin ne? Yok. 

Plastik atıklar dünyanın en büyük 7. kıtasını oluşturuyor. Nasıl çözeceğiz? Cevap yok. Orman alanları küçülüyor, tarım alanları daralıyor, dünya nüfusu 8 milyar olmuş, bu nüfusu doyurabilmek için ürettiğin endüstriyel meyve sebze kimyasal zehir deposuna dönüşmüş, bunlara çözüm önerin ne? Yok. Onun yerine kulaktan dolma bilgilerle iklim yasasına karşı çıkıyorsun. İlginç bir durum. 

Instagram hesabımda bir anket yaptım, İklim Kanunu’na karşı çıkanlara tek bir soru sordum, “Kanunu okudunuz mu?” 10 bin kişi katıldı ve %98’i hayır okumadım ama karşıyım dedi. Şimdi bu mantıkla neyi tartışabilirsiniz ki?

İnsanlığın distopyası başka bir şeyin ütopyası

Artık her şey daha kötüye gidecek ve biz bunları distopyalarla mı dile getireceğiz?

“Her şey daha kötüye gidecek” argümanı biz insanlar için geçerli. Evet, insan cinsi olarak kurmuş olduğumuz uygarlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ama bunun yerkürenin umurunda olduğunu hiç sanmıyorum. İnsanın böyle “benmerkezci” bir bakış açısı var yaşama karşı. 

İnsanlığın distopyası başka bir yaşam formunun ütopyası olacak. Tıpkı bir zamanlar dinozorların distopyasının biz insanlar için bir ütopyaya dönüşmüş olması gibi. Bu bir bayrak yarışı ve kendimizi bu kadar önemsemememiz gerekiyor. Üstelik dinozorların kendi yok oluşlarında bir kabahatleri yoktu. Biz ise şu ana kadar yaptıklarımızla, savaşlarımızla, hırslarımızla, neden olduğumuz çevre felaketleri ve kurduğumuz küresel ekonomik sistemle yok oluşumuzdan bizzat kendimiz sorumluyuz. Sonucu çok adil buluyorum. 

Gizlenen romanında da anlattığım bir konu var: İnsanlık kendi distopyasını yaşarken büyük ihtimalle bir sonraki ütopya ve cennet, yapay zekanın olacak. Bakalım bizlerin ömrü bunu görmeye yetecek mi, büyük soru aslında bu.

Sevr sonrası İngiliz işgalinden esinlendim

Gizlenen, gerçekler ve düşlerle sarılı ilginç bir İstanbul panoraması da çiziyor. Romanı ilk tasarlarken İstanbul'a böyle büyük bir rol vermeyi hesaplamış mıydınız?

Elbette. Aslında İstanbul benim tüm kitaplarımın dekoru, sahnesi, hatta öznesi diyebilirim. Gizlenen romanında da İstanbul önemli bir rolde. İnsanlık kendi distopyasına sürüklenirken İstanbul’da da beklenen büyük deprem yaşanmış, kent yerle bir olmuş ve o da kendi kıyametini yaşamaya başlamış. Böyle bir atmosferle açılıyor roman. 

Ve sonra İstanbul üzerinde emelleri olan “dış güçler” bu fırsattan yararlanıp İstanbul’u ele geçirmek için bir mücadeleye giriyorlar. Dünya yangın yeri olmuş büyük bir felakete sürüklenirken Ortodoks ve Katolik kiliselerinin İstanbul’da din eksenli olarak birbirleriyle verdikleri mücadele, sonra Türk’lerin buna karşı direnişe başlamaları, tıpkı 1918-1922 arasında yaşanan İstanbul’un işgali gibi. Sık sık o yıllara atıf yapıyor roman. İstanbul bu hikayenin başrolünde.

Gizlenen; bilim, felsefe, mitler, tarih, matematik, din, siyaset, çevre ve yapay zeka gibi çok farklı sularda yüzüyor. Bunca konuya dair araştırma yapmak zor olmadı mı?

Aslında romana başlarken kafamdaki kurgu netti. Romanı bitirip geriye dönüp baktığımda o kurgudan pek bir sapma yaşamadığımı gördüm. İşlediğim tüm konular ya uzmanı olduğum ya da derin araştırmalar yaptığım konular olduğu için konu veya kahramanlar beni başka bir yöne sürükleyemediler. Onları hep götürmek istediğim yere götürebildim ancak sonuç itibarıyla beş yılımı da aldı benden.

Sistem suçlu peki ama biz masum muyuz?

Yargıç’ın “Bu şehir bir umuttu. Bütün insanlığın kardeşliği için. Bütün inançların ve milletlerin kardeşliği için. Ama ona hiç izin vermediler. Yine vermeyecekler. İstanbul halkı uyan! Şehrinin altını oyuyorlar... Eserlerini yağmalıyorlar... Uyanın!” ifadeleri gerçek dünyada da tartışılabilir. 

İstanbul yapay bir biçimde karmaşıklaşan demografisi, yeninin eskiyi yok etmesi, değerlerinin aşınmasıyla hayalî bir ordunun eliyle değilse bile çokuluslu sermayenin elinde böyle bir şehre dönüşmüyor mu?

Sadece İstanbul değil, dünyanın pek çok güzelliği, pek çok kenti bu değer aşınması tehdidiyle karşı karşıya. Bizim gibi toplumsal bilincin, disiplinin ve kurallara riayet etme kültürünün az olduğu toplumların şehirlerinde bu yıpranma daha bariz. İstanbul da bu şanssızlığı yaşıyor maalesef. Problem sermayede değil, kuralların ve toplumsal bilincin oturmamış olmasında diye düşünüyorum. Siz meydan verirseniz o sermaye de gelir ve talan eder. 

Örneğin ülkenin her köşesinde bir “kentsel dönüşüm” süreci yaşıyoruz. Bu süreçte dededen kalma iki katlı apartmanı olan nice eğitimli, görgülü, bilgili insanımız o evlerini gönüllü olarak müteahhitlere verip, bir daire fazla almak, bir metrekare daha çok kapmak için kardeşleriyle, kuzenleriyle, komşularıyla mücadeleye girdiler. Oysa dönüştürdükleri şey, bayramda eteklerinde toplandıkları babaannelerinin mutfaklarıydı, reçelini yiyerek büyüdükleri bahçedeki incir ağacıydı. 

Şimdi aynı insanlar güneşi gölgeleyen sevimsiz yüksek katlı apartmanlara bakıp sağı-solu suçluyorlar. Tatilde gittikleri Avrupa kentlerine bakıp imreniyor ve “Adamlar korumuş” diyor. Yani sistem suçlu, sermaye suçlu da, peki bizler masum muyuz? Aslında temel soru bu.

Kimileri sürekli göç alan İstanbul'a güzellemeler yapıyor ve geçmişin Payitaht'ına benzetiyor. Oysa o şehrin nüfusu 500 bin civarındaydı. Oradaki kozmopolit harmoniyi şehirde yüzyıllardır yaşayan halkları sağlıyordu. Siz ne dersiniz? 

Osmanlılar, İstanbul’u aldığında bir toplum mühendisliği uyguladı. Bu müspet bir mühendislikti zira Osmanlılar, milletler sisteminin hemen hemen her unsurunu, her dinini temsil eden kurumları ve nüfusları İstanbul’a yerleştirdi, kurumsallaştırdı ve siyasi otoritesinin altında topladı. Fatih için bu yüzden tüm zamanların en büyük Türk hükümdarlarından biri deniyor. Evrensel bir bakışa sahip ve dönüştürücü bir etkisi var kent üzerinde. Bugün olan ise aslında aynen söylediğiniz gibi müspet olmayan, zararlı bir dönüşüm. Hem kente, hem kentliye, hem de göçmene zarar veren bir facia. 

Gerçi bu durum bize has bir şey de değil…

Dünyanın bütün ülkeleri göç baskısının altında. Geçenlerde Londra’daydım, saatler boyunca açık tenli İngiliz'e hiç rastlamadım. Haydi orası büyük şehir, kozmopolit olması normal diyelim. İngiltere’nin en küçük kentleri bile çok ciddi bir yabancı nüfus barındırıyor. Öyle ki artık belediye başkanları Pakistanlı, başbakanları Hindistanlı olmuş durumda. Bunu bir ada ülkesinde bir şekilde idare edebilirsiniz ama Türkiye gibi bir coğrafyada ve jeopolitik koşullar altında elbette tedirgin edici ve kırılgan bir durum.

Bilemediklerimize de çok şey borçluyuz

Gizlenen'in gizemli göndermelerine dönecek olursak sanırım insan daima mutlak bilginin sahibi olmak istiyor. Üstelik bilmemek yegane mutluluk kaynağıyken...

Bilimin bittiği yerde bilmemek başlıyor. Bilmemek ise mitleri, masalları ve en sonunda inançları doğuruyor. O mitler, masallar ve inançlar da uygarlığı oluşturuyor. Yani uygarlığımızı, bildiğimiz kadar bilemediğimiz şeylere de borçluyuz. O yüzden bazı şeyleri bilmemek de hayırlı olabilir. 

Ama yine de insan en meraklı canlı türü. Şayet tür olarak ömrü yeterse iklim krizlerini ve tüm yokoluş senaryolarını aşıp türünü devam ettirebilirse bence “her şeyi” bilene, öğrenene kadar durmayacak. Gizlenen bu temaların da etrafında dolaşıyor. Hasılı insanlık tek bir cevabın peşinde. Bilim ona “her şeyin teorisi” veya “her şeyin formülü” diyor, din ona “hakikat” diyor. Özünde aranılan aslında aynı şey.

Yoğun okuma uğraşınızdaki en önemli kaynakları sorsam?

Her şeyden önce kurgu ya da değil tüm kitaplarıyla Umberto Eco'nun Gülün Adı romanının bende çok özel bir yeri vardır. Chuck Palahniuk da çok sevdiğim yazarlar arasındadır. Ama Tekvin ve Gizlenen'i yazabilmek için kurgu dışı yüzlerce kitap okudum. Akademik çalışmaları, doktora tezlerini, Türkiye ve Vatikan arşivlerini taradım. 

Aynı kahramanlar iş başında

Tekvin ile Gizlenen arasında bağlar da var. İkisi ya da ikisinden biri, günün birinde bir üçleme ya da dörtlemenin parçası olabilir mi?

Aslında temel bağ, romanın kahramanları. Bu bir devam kitabı değil, başkahramanların yeni bir macerası. Her iki roman da özünde bilinmeyeni açığa çıkarma teması işliyor, dolayısıyla bu bakımdan da bir devamlılık söz konusu. Ama Tekvin’i okumamış biri de Gizlenen’i bağımsız bir roman olarak okuyabilir. 

Elbette önümüzdeki yıllarda bu kahramanlarla yeni bilinmeyenlere yelken açacağımız üçüncü ve dördüncü romanlar da gelecek. Hatta taslak olarak hazırlar diyebilirim.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.