EDEBİYAT

Bavuldaki dil: Türkçeden Almancaya göç edebiyatı kuşaklar boyunca nasıl değişti?

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

YASEMİN KAYA VE UTKU ÖZER
DUENDE · 2 EKİM 2026
8 DK OKUMA

Sirkeci Garı, 60'ların başı. Peronda birbirini tanımayan ama aynı şeyleri taşıyan insanlar var: Bir tahta bavul, bir sağlık raporu, cepte bir tren bileti. Trenler batıya, Münih’e, oradan fabrikalara kalkıyor. Kimse uzun kalmayı düşünmüyor; iki yıl, belki üç, belki araba parası biriktirilecek, belki borç kapatılacak, belki biraz birikimle dönülecek. 

Bekir Yıldız'ın Türkler Almanya'da romanı işte bu perondan, bu kalabalığın içinden başlar:

“İşte o gün, bu hava içinde bizleri götürecek trene, fırınlara saldıran aç insanlar gibi hücum ettik. Bir zamanlar atalarımız kılıçlarıyla Avrupa'ya sahip olmuşlar, şimdi bizler, pasaportlarımızla sığmıyoruz.”

O peronda kimsenin fark etmediği bir şey daha vardı: Bavullarda eşyanın yanında dil de, kültür de taşınıyordu. Fakir Baykurt yıllar sonra, Aras Ören'in Berlin Üçlemesi'ne yazdığı önsözde, Ören'in bavulunda getirdiği kültürü yeni kazanımlarıyla yoğurduğunu söyler. Aynı önsözde Baykurt, peronda başlayan hikayenin devamını tek cümleye sığdırır: "’İki yıl için’ diye getirilmişler, ‘beş yıl için’ diye avutulmuşlar, yirmi yıl geçmiş, ‘nedense’ dönmemişler." O "nedense"nin içine altmış yılı aşkın bir zaman sığdı.

İsviçreli yazar Max Frisch 1965'te, ülkesine çalışmaya gelen İtalyanlar için "İşgücü çağırdık, insanlar geldi" diye yazmıştı. Münih'e giden trenlerden de işgücü değil, insan indi. “Misafir” oldukları düşünülen o işçiler dönmedi, kaldı, üstelik ailelerini getirdiler, kimilerinin orada çocukları oldu. O çocuklar rüyalarını Almanca gördü. Ve kimsenin baştan planlamadığı bir şey oldu: Bu hayatların içinden doğan edebiyat, Almancayı da değiştirmeye başladı.

Misafirin diliyle konuşmak

Bütün hikaye bir kelimeyle başladı: Gastarbeiter, yani “misafir işçi”. Almanya’nın 1955-1973 arasında İtalya, İspanya, Yunanistan, Türkiye gibi ülkelerden getirdiği işçilere verilen ad. Adın içinde bir geçicilik, bir tür son kullanma tarihi var. Misafir kapıdan girer, çayını içer, kalkar gider; Türkçede bir de misafirliğin kısası makbuldür, deriz. Yani kelime, kalıcılığı en baştan reddeder. Gelene de şunu fısıldar: Burada belli bir süre kalacaksın ama sen buranın asli unsuru değilsin. 

  • Yazar 'Emine' Sevgi Özdamar bu kelimeyi her duyduğunda karşısında iki ayrı insan gördüğünü söyler: Biri oturmuş çay içen misafir, öteki çalışan işçi. Kelime, taşıdığı insanı ikiye böler.

Bu tanımlamanın edebiyata geçişi kolay oldu, sonuna yalnızca bir kelime eklendi: Gastarbeiterliteratur, yani misafir işçi edebiyatı. Sonraki yıllarda başka adlar da kullanıldı: Azınlık edebiyatı, yabancı edebiyatı, göçmen edebiyatı, kültürlerarası edebiyat, kültür-aşırı edebiyat. Liste uzayıp gider ama hiçbiri tam oturmaz: Her etiket yazarı bir kökene, bir "öteki"liğe sabitler. Yazarların neredeyse hiçbiri de bu adları benimsemez.

Fransız filozof Gilles Deleuze ile psikanalist Félix Guattari, 1975'te Kafka üzerine yazdıkları kısacık kitapta "minör edebiyat"tan söz eder: Bir azınlığın, hakim dilin içine girip o dili kırarak kurduğu edebiyat. Onlara göre Prag'da yaşayan Yahudi Kafka, azınlığın diline dönüşmüş bir Almancayla yazmış ve bu dili içeriden bükmüştü.

  • Deleuze ve Guattari bu edebiyatın üç özelliğini vurgular: Dilin alışılmış kullanımının değişmesi, kişisel meselelerin doğrudan siyasete bağlanması ve bireysel hikayelerin topluluğun deneyiminden ayrı düşünülememesi. Biz de bu üç işareti takip ederek Almanya’daki 60 yıla aşan edebiyat serüvenine bir rota oluşturabiliriz belki. 

Türkiye’den Almanya’ya göçle şekillenen edebiyat sıklıkla üç kuşak üzerinden anlatılır. Ancak yazarların göç tarihleri, yazdıkları dil ve ele aldıkları meseleler bu ayrımlara her zaman uymaz. Biz burada kuşakları kesin çizgilerle ayırmak yerine, yazı diliyle kurulan ilişkiyi izledik: İşçilik ve göç deneyimini Türkçe anlatanlardan, Türkçenin sesini ve çağrışımlarını Almancaya taşıyanlara, oradan Almancayı kendi dili olarak kullanırken aidiyeti ve aile geçmişini sorgulayanlara uzandık. Bu çizgiler birbirini izlediği kadar iç içe de geçiyor.

Birinci kuşak: Göçü Türkçe yazmak

1960'larda Almanya'ya gidenlerin önceliği çalışmak ve para biriktirmekti. İlk tanıklıklar Türkçe yazıldı: Fabrikayı, işçi yurdunu, gurbeti anlatan şiirler, öyküler ve romanlar.

Bekir Yıldız, bu ilk kuşağın önemli temsilcilerinden. 1962-1966 arasında Heidelberg’de bir matbaa makineleri fabrikasında çalışan Yıldız’ın amacı, romanındaki Yüce’ninkiyle aynıydı: Para biriktirip kendi matbaasını kurmak. Türkler Almanya’da (1966), Almanya’ya işçi göçünü konu alan ilk Türkçe romanlardan biridir. Bant sisteminin işçileri zorladığı hızı, mesleki birikimleri gözetilmeden verilen işleri, çalışabilmek için kalp hastalığını gizleyip muayeneye başkasını sokan Osman Baba’yı anlatır:

“Bu yeni işimde Almanlar çalışmıyorlarmış. Maskeyle çalışıyorum, bazen nefesim bitiyor. Fakat parası iyi.” 

1969’da Berlin’e yerleşen Aras Ören de bu kuşağın yazarlarındandır. Berlin’de türlü işlerde çalışır, filmlerde oynar. İyi bir Almancası olmasına ve yıllarca Berlin Hür Radyosu’nda (SFB) redaktörlük yapmasına rağmen edebiyatını Türkçe kurar. En bilinen eseri Berlin Üçlemesi üç uzun şiirden oluşur: Niyazi’nin Naunyn Sokağı’nda İşi Ne? (1973), Kâğıthane Rüyası (1974) ve Gurbet Değil Artık (1980).

Kitaplar önce Almanca çevirileriyle yayımlanır; Türkçe asılları ancak 1980’de birarada çıkar. Ören, Kreuzberg’in avlularında ve evlerinde Türk işçilerinin hayatlarını Alman komşularının geçmişleriyle birlikte anlatır. Gece vardiyasına giden Niyazi’den yaşlı Bayan Kutzer’e, oradan onun işçi ve komünist kocasına geçer. Göçmenlerin hikayesi, yerleştikleri şehrin tarihine karışır. Bir kişiden ötekine genişleyen bu yapı Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nı hatırlatır; Ören de bir sokağın sakinlerinden yola çıkarak dönemin toplumsal manzarasını kurar. Üçleme kendi içinde de bir kuşak hikayesidir: Almanya’ya gelişle başlar, gelmenin nedenlerine döner ve orada büyüyen çocuklarla biter.

Üçlemenin son kitabında Ören, beş yaşında Berlin’e gelmiş Emine adlı bir karaktere TC Berlin Başkonsolosluğu’na ve Berlin İçişleri Senatörlüğü’ne hitaben bir dilekçe yazdırır. Dilekçe, göçün çocuklar için anne-babalarından başka bir anlam taşıdığını gösterir:

“Babamın gurbeti benim sılam oldu,
benim sılam, babamın hâlâ gurbeti.
N’olur silin artık benim kimliğimi
babamın pasaportundan.
Kendi cebimde kendi pasaportum olsun.”

Bu dönemin bir diğer önemli yazarı Fakir Baykurt'tur. Türkiye’de köy edebiyatının önde gelen isimlerinden Baykurt, öğretmenliği ve sendikacılığıyla da tanınır: 1965’te kurulan Türkiye Öğretmenler Sendikasının genel başkanlığını yapar, 12 Mart’ın ardından tutuklanır, uzun süre yargılanır ve beraat eder. 1979’da, göçmen işçi çocuklarının eğitim sorunları üzerine çalışmak üzere Duisburg’a gelir ve yabancı çocuk ve gençlere yönelik bölgesel bir kurumda eğitim uzmanı olarak çalışır. Çocukların okul sorunlarıyla uğraşırken çelikhanelerde, madenlerde, fabrikalarda çalışan ilk kuşak Türk işçilerinin hayatını da yakından görür.

Yazarın Duisburg Üçlemesi'ni oluşturan Yüksek Fırınlar, Koca Ren ve Yarım Ekmek'te sanayi şehirlerindeki ağır çalışma koşullarını, dil sorunlarını ve çocukların Alman okul sisteminde kenara itilişini anlatır. İnsanları milliyetlerine göre iyi ve kötü diye ayırmaz; Türk karakterlerini de Alman karakterlerini de zaaflarıyla, çelişkileriyle yazar. Kendisini göçmen ya da sürgün olarak değil, yurt dışında yaşayan bir yazar olarak tanımlar. Kitaplarındaki karakterleri içinse yabancılık hiç dinmeyen bir duygudur: 

“Beni burda Almanlar sevmez. Giderim yurda, yurttaşlarım sevmez. Onun için gene gelirim. Hem burda yabancıyım, hem orda yabancı olmaya başladım.”

İkinci kuşak: Dilin yerinden edilmesi

‘Emine’ Sevgi Özdamar’a geldiğimizde göç, yazılan dili değiştirir. Özdamar 1965’te, henüz yirmisine basmadan işçi olarak Berlin’e gelir ve iki yıl kadar bir fabrikada çalışır. İstanbul’da kalsa asla karşılaşmayacağı insanlarla orada, işçi yurdunda tanışır: Hayat kadınları, sahne sanatçıları, farklı toplumsal sınıflardan kadınlar. Sonradan bu günleri anlatırken “Demek ki 3000 km yaptım Türkleri tanımak için” der. 

Türkiye'ye dönünce İstanbul'da tiyatro eğitimi alır. Bu yıllarda şair Ece Ayhan'la aynı evi paylaşır. Türkçe kitaplarının kapağında tırnak içinde duran ‘Emine’ adını ona Ece Ayhan takar. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından ülkenin iklimi sertleşince Özdamar yeniden Almanya'ya gider.

1976’da Doğu Berlin’deki Volksbühne’de, Brecht’in öğrencilerinden Benno Besson’la çalışmaya başlar. Almancayla kurduğu ilişkide tiyatronun belirleyici bir yeri vardır; bu dili, hayranlık duyduğu tiyatroyu öğrenmek için de ister. Peki neden Almanca yazar? Özdamar, 12 Mart’ın Türkiyesi’nde kelimelerin hastalandığını anlatır. O yıllarda kelimeler adeta suç deliline dönüşmüştür; insanlar kitaplarını, mektuplarını korkudan gömer, denize atar. Ona göre insan anadilini kendi ülkesinde de yitirebilir. Almanca, hastalandığını söylediği Türkçe kelimelerine yeniden yaklaşabildiği, kendi deyişiyle “göç ettiği” bir dil olur.

1965'te gelmesine rağmen Özdamar'ı ikinci kuşakta saymamızın nedeni dili. Özdamar pürüzsüz bir Almanca kurmaya uğraşmaz, dili bile bile büker. Cümleleri çoğu zaman Türkçe düşünülüp Almanca kurulmuş gibidir. Türkçe deyimleri, atasözlerini Almancada karşılıkları olmasa da kelimesi kelimesine aktarır. En iyi örnek ilk kitabının adı: Mutterzunge (Annedili).

  • Almancada anadili için kullanılan sözcük Muttersprache’dir. Özdamar, "lisan" anlamındaki Sprache'yi atar, yerine ağızdaki organın adı olan Zunge'yi koyar. Böylece anadili annenin bedeninden ve sesinden ayrılmaz hâle gelir. Kitabın adını anlatırken de annesinin ağzındaki o sıcak dilden söz eder. Ona göre çocukluğu da duyguları da o sevgi dilinden beslenmiştir.

Kitabın doğuşu da bu adla örtüşür. Özdamar Hayat Bir Kervansaray'ı yazarken bir gün telefonda annesinin sesinden kötü bir hisse kapılır. Romanı bırakır ve Doğu ile Batı Berlin arasında gidip gelen, anadilini yitirmiş bir kadının hikayesini yazar. Hikayeyi bitirip Türkiye'ye gittiğinde annesini son kez görür. Annesi ertesi akşam ölür. Özdamar sonradan, o seste yaklaşan ölümü sezdiğini ve hikayeyi sanki ölümü durdurabilecekmiş gibi yazdığını anlatır.

Öyküdeki kadının annesinin dilinden aklında yalnızca üç kelime kalmıştır. Kaybettiklerine dedesinin kullandığı Arap harfleriyle ulaşabileceğini düşünür ve İbni Abdullah adlı bir hocadan ders almaya başlar. Hocaya duyduğu aşk büyüdükçe kelimeleri de çoğalır. Kırk beş günün sonunda on sekiz kelimeyle ayrılır:

“İlk kez İbni Abdullah'ın kapısının önünde durduğumda üç kelime vardı annedilimde. Görmek, kaza geçirmek, işçi. Dedeme gitmek istiyordum, anneme ve annedilime giden yolu bulabileyim diye. Dedeme âşık oldum. Aşkı anlamaya çalıştığım kelimelerin hepsinin çocukluğu vardı.”

Aslında kitabın adı bile, minör edebiyatın ilk işareti dediğimiz dilin yerinden edilmesinin hayat bulmuş hâlidir. Özdamar Annedili'nde "Yabancı bir dilde kelimelerin çocukluğu yoktur" der. Kendi çocukluğu olmayan ama içinde Türkçe bir çocukluk taşıyan bir Almancayla yazar. 1991'de anadili Almanca olmayan ilk yazar olarak Ingeborg Bachmann Ödülü'nü alır. 2022'de ise Almanca edebiyatın en saygın ödüllerinden Georg Büchner Ödülü'nün sahibi olur.

Deleuze ile Guattari'nin bir başka işareti, tek bir sesin bütün bir topluluk adına konuşması, Özdamar'ın ilk romanı Hayat Bir Kervansaray'da karşımıza çıkar. Romanın anlatıcısı, adı bile olmayan küçük bir kız, daha annesinin karnındayken konuşmaya başlar. Görünürde bir büyüme hikayesidir ama roman aslında 1950'lerin Türkiyesi'ni anlatır. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarını ve bir kuşağın hayatını bir çocuğun gündelik dünyasından okuruz. Kitabın en güzel sahnelerinden birinde kız dedesinin sakalına bakar. Sakal gözünün önünde bir halıya dönüşür ve kız o halıda dedesinin hikayesini, ülkenin hikayesini, Kurtuluş Savaşı'nı görmeye başlar. Tek bir çocuğun bakışı koca bir ülkenin belleğine açılır.

“Askerler koro halinde ‘Anlat , dede,’ dediler. Dede konuştukça tıraşsız yüzündeki sakalı uzadı ve sakal bir halı dokumaya başladı. Askerler halının resimlerini görmek için ateş tuttular.”

Özdamar Almancayı annesinin diliyle bükerken, Feridun Zaimoğlu kendi dilini sokaktan alır. 1964'te Bolu'da doğan ve daha bebekken Almanya'ya götürülen Zaimoğlu, 1995'te Kanak Sprak: 24 Misstöne vom Rande der Gesellschaft (Kanak Sprak: Toplumun Kenarından 24 Ayarsız Ses) adlı kitabıyla ses getirir. Kitap, Almanya'daki genç Türk erkekleriyle yaptığı konuşmalardan damıtılmış yirmi dört sesten oluşur. Zaimoğlu, Türkleri ve diğer göçmenleri aşağılamak için kullanılan "Kanake" kelimesini kitabın adına taşıyarak hakareti sahiplenir ve onu bir direniş kimliğine dönüştürür. 

Almancanın söz dizimini, sözlüğünü ve kalıplarını da bilerek bozar, argoyla ve öfkeyle biçimlenen bir "karşı dil" kurar. Deleuze ile Guattari'nin sözünü ettiği, kişisel olanın doğrudan siyasete bağlanması burada açıkça görünür: Dil artık yalnızca bir anlatım aracı değil, bir kimlik ilanıdır. Kanak Sprak bildiğimiz kadarıyla Türkçeye çevrilmedi. Zaimoğlu'nun bu kez göçmen kadınların seslerini topladığı Koppstoff ise Kafa Örtüsü adıyla Türkçede okunabilir.

Üçüncü kuşak: Almanca yeni ev

Üçüncü kuşakta Almanca artık ne seçilmiş ne de kırılmış bir dildir, yazarların kendiliğinden yazdığı dildir. Göç bu kitaplarda yine vardır ama çoğu zaman bir kimlik davası olarak değil, bir aile ya da hayat hikayesinin parçası olarak görünür. Türk-Alman edebiyatı üzerine çalışan Leslie A. Adelson da 2007'de, 90'ların ortasından bu yana yazılanların tek bir göçmenlik temasına indirgenemeyecek kadar çeşitlendiğini yazar. Göçmenlik etiketi edebi olarak böyle aşılmaya başlar.

Fatma Aydemir 1986'da Karlsruhe'de, Türk-Kürt bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğdu. Bugün Berlin'de yaşıyor ve gazetecilik yapıyor. İkinci romanı Dschinns (Cinler) 2022'de yayımlandı ve Alman Kitap Ödülü'nün kısa listesine kaldı.

Cinler, otuz yıl Almanya'da çalışıp Türkiye'de hayalindeki evi alan Hüseyin'in, eve taşındığı gün ölmesiyle başlar. Karısı Emine ve dört çocuğu cenaze için biraraya gelir. Aydemir, Hüseyin'in de aralarında olduğu altı aile üyesine ayrı ayrı söz verir. Göç, Kürt kimliği ve dil kaybı, onların birbirleriyle ilişkilerinde, anlattıklarında ve sakladıklarında kendini gösterir. Aynı ailede olmak, aynı geçmişi paylaşmak anlamına gelmez. Özdamar'ın Hayat Bir Kervansaray'ında bir çocuğun gözünden tanıdığımız aile ve toplum, burada farklı yaşlardan altı kişinin gözünden görünür. Romanın sonlarına doğru bu aileyi neyin bir arada tuttuğu sorusu belirir:

"Bu ailede neredeyse hiç cevap yoktu, herkes onları incitmeyen aynı hikayeleri anlatıyordu, her seferinde biraz farklı oluyorlardı, bazen yeni ayrıntılar ekleniyordu, her zaman bir şey açıklamaktan çok gizleyen, zararsız küçük şeyler. Belki de aile bundan başka bir şey değildir; hikayelerden, hikayelerden ve yine yine hikayelerden oluşan bir yapı. Ama içlerindeki boşluklar sessizlikler ne anlama geliyor? Sonunda tüm yapının çökmesine neden olacak bu boşluklar mıdır? Yoksa gerçek, tüm gerçek katlanılmaz olacağı için bu boşluklar, solumamız gereken hava mıdır?"

Aile, bu kuşağın yazarlarının son yıllarda sık sık döndüğü bir yer. Necati Öziri'nin Vatermal (Baba İzi, 2023) romanında hastanede yatan Arda, hiç tanımadığı babasına hayatını anlatır. Ama ablası Aylin'in ve annesi Ümran'ın hikayeleri de anlatının merkezine girer. Öziri bir söyleşisinde, bu iki kadını kenardaki figürler olmaktan çıkarıp kendi hikayesi olan insanlara dönüştürmek istediğini söyler. Roman 2023'te Alman Kitap Ödülü'nün kısa listesine kaldı.

Deniz Utlu'nun Vaters Meer (Babamın Denizi, 2023) romanında ise Yunus, on üç yaşındayken felç geçirip konuşma yetisini yitiren babası Zeki'yi anlamaya çalışır. Zeki'nin Mardin'den İstanbul'a, oradan Almanya'ya uzanan hayatı, ilk kuşağın göç deneyimini yeniden romana taşır. Ama bu kez fabrikaya dışarıdan bakan bir tanıklık olarak değil, bir oğlun boşluklarını hayal gücüyle doldurduğu eksik bir hafıza olarak. Utlu'nun bir söyleşisinde söylediği gibi, bu yazarları yalnızca temaları üzerinden okumak, biçimde yaptıkları yenilikleri gözden kaçırmak demek.

  • Bu romanları yan yana koyunca, bavulda taşınan dilin artık tek bir yere ait olmadığını görüyoruz. Göç geçmişi silinmiyor; aile ilişkilerine, sınıfa, toplumsal cinsiyete, vatandaşlığa ve belleğe karışarak biçim değiştiriyor.

60 yılda o ilk perondaki bavul değişti. Bekir Yıldız’la başlattığımız hikayede Türkçe başlarda yaşananlara tanıklık ediyordu. Yaşadığını taşıyan bir araçtı. Sonrasında gelen yazarlar önce Almanca yazarak dili içeriden kırdı. Ardından dili de bir mesele olmaktan çıkardılar. Üçüncü ve dördüncü kuşak diyeceğimiz yazarlar için Almanca, üzerinde hak iddia etmeye bile gerek duymadıkları kendi dilleri hâline geldi. Minör edebiyat, hâkim dili içeriden dönüştüre dönüştüre, sonunda o dili kendi evi olarak konuşan bir kuşak çıkardı ortaya.

Bu hikayenin bir de siyasi yüzü var. Deleuze ile Guattari’nin “her şey politiktir” işareti sadece edebiyatın sınırlarında durmuyor. Almanya’ya çalışmak için gelenlerin ve orada büyüyen çocuklarının ülkenin geleceğinde ne kadar söz sahibi olacağı sorusu, bizi edebiyattan vatandaşlığa, siyasi temsile ve göç politikalarına götürüyor. Kimin Alman sayıldığı, “yurt”un kime yurt olduğu artık yalnızca romanların değil, meydanların da meselesi hâline geldi. Çünkü misafir artık kapının içinde.

  • Okuyucuya not: Yazımızın ikinci bölümünde Türkiye’den Almanya’ya göçün ülke siyasetini nasıl değiştirdiğine bakacağız. İşçilerden sonraki kuşaklara uzanan siyasi katılımı, vatandaşlık ve çifte vatandaşlık tartışmalarını, göç politikalarının bu talepler karşısında nasıl şekillendiğini ele alacağız. “Heimat”ın yani yurdun kime ait sayıldığı sorusu da bu tartışmalara eşlik edecek.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.