Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

"Aslı Hanım, sorum sadece bana ait değil. Geçen gün iş arkadaşlarımla plaza önünde sigara içerken açılan bu konu meğer hepimizin derdiymiş. Kariyerimizin/mesleğimizin hayatımızdaki yeri neresidir ve neresi olmalıdır?
Gaye Ö."
Dediğiniz gibi bu çoğumuzun derdi, o yüzden lafı uzatmadan hemen konuya giriyorum.
Mesleğimiz çoğu zaman “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biridir. İşimiz kimlik, özdeğer, anlam ve ait hissetme duygularıyla yakından bağlantılıdır. Bir de bize hayata bir katkıda bulunduğumuzu, bir konuda yetkinleştiğimizi ve başkalarıyla bağ kurduğumuzu hissettirirse psikolojik olarak çok besleyici hâle gelir. Yalnızca hayatımızı kazanmamızı sağlamaz, kendimizi gerçekleştirebildiğimiz, becerilerimizi geliştirdiğimiz, dünyada bir yerimiz olduğunu hissettiğimiz bir alan da yaratır.
Ancak gelin görün ki bir zamanlar bizi hayata bağlayan işimiz, bu ihtiyaçlarımızı karşılayamadığında giderek bir mutsuzluk ve tükenmişlik kaynağına da dönüşebilir.
Burada önemli bir psikolojik ayrım var: Başarı ile özdeğer arasındaki ince çizgi. Başarı çoğunlukla dışarıdan görülebilen ve ölçülebilen şeylerle tanımlanıyor. Aldığımız terfiler, kazandığımız para, gördüğümüz takdir, ortaya koyduğumuz işler, ne kadar üretken olduğumuz ya da mesleğimizde ne kadar ilerlediğimiz gibi. Özdeğer ise çok daha derinde yatan bir duygu. İnsanın kendisine ilişkin taşıdığı temel inançla, “Ben değerli bir insan mıyım?” sorusuna verdiği yanıtla ilgili.
İşte sorun, bu ikisini birbirine karıştırmaya başladığımızda ortaya çıkıyor. Mesleki başarılarımızı yalnızca yaptığımız işin bir sonucu olarak değil, insan olarak ne kadar değerli olduğumuzun kanıtı olarak görmeye başlıyoruz. İçimizde farkına bile varmadan sessiz bir denklem kuruluyor: Başarılıysam değerliyim, başarısızsam değersizim.
Böyle bir durumda iş hayatında karşılaştığımız bir eleştiri, kaçırdığımız bir fırsat, alamadığımız bir terfi ya da yaşadığımız bir başarısızlık, yalnızca mesleki bir sorun olmaktan çıkıp kendimize ilişkin bir yargıya dönüşüyor. “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek yerine “Ben yeterince iyi değilim” diye düşünüyoruz.
Üstelik başarıya bağladığımız özdeğerimizi sürekli kanıtlamak zorunda da hissediyoruz. Bir başarı elde ettiğimizde kısa bir süre için kendimizi iyi hissediyor, hemen ardından bir sonraki hedefe kilitleniyoruz. Dinlenmek bile zaman zaman suçluluk yaratabiliyor. Çünkü çalışmadığımız, üretmediğimiz, ilerlemediğimiz anlarda değerimizden bir şey kaybediyormuşuz gibi geliyor. Bu da kaygıyı artırabiliyor, zamanla tükenmişliğe zemin hazırlayabiliyor.
Oysa işimizde yanlış kararlar verebilir, beklediğimiz başarıya ulaşamayabiliriz. Bunlar yaptığımız işle ilgili deneyimler, insan olarak değerimizin ölçüsü değil.
Peki, ya sorun yalnızca işimizde ne kadar başarılı olduğumuz değilse? Ya bir gün kendimize çok daha temel bir soru sorarsak: Doğru mesleği seçtim mi?
Bu soru aslında yalnızca mesleğimizle ilgili değil. Yaşadığımız hayatın bize ne kadar ait olduğuyla, geçmişte verdiğimiz kararlarla ve bugün olduğumuz insanla da ilgili. Bir zamanlar severek yaptığımız iş için de geçerli bu. Bizi yormaya, hatta tüketmeye başladığında yanlış mesleği seçtiğimizi düşünürüz. Oysa sorun mesleğimizin kendisinde değil, çalışma koşullarımızda, üzerimizdeki yükte, kendimize ayırabildiğimiz zamanın giderek azalmasında olabilir.
Bazen de hayatımızın ortalarına geldiğimizde belirir bu soru. Gençliğimizde büyük bir heyecanla seçtiğimiz, yıllarca emek verdiğimiz mesleğimiz bir gün eskisi kadar anlamlı gelmemeye başlayabilir. Kendimize “Hepsi bu muydu?” diye sorabiliriz. “Bunca yıl yanlış şeyin peşinden mi koştum?” sorusuyla da karşı karşıya kalabiliriz.
Bir de tabii kendimizi başkalarıyla karşılaştırmak var. Başkalarının başarılarını, mesleklerini, çalışma düzenlerini ve hayatlarını sürekli gördüğümüz bir dünyada, kendi seçimlerimizden kuşku duymak doğaldır. Bir başkasının hayatında gördüğümüz özgürlüğü, yaratıcılığı ya da başarıyı kendi hayatımızda bulamadığımızda, seçmediğimiz yollar gözümüze daha cazip görünmeye başlayabilir.
Hele ki mesleğimizi kimliğimizin merkezine yerleştirmişsek yanlış mesleği seçmiş olma ihtimali yalnızca yanlış bir karar vermiş olmak anlamına gelmez. Sanki bütün hayatımızı yanlış yaşamışız gibi hissedebiliriz.
Ancak gözden kaçırmamamız gereken bir şey var: İnsan değişir. Yirmi yaşında bizi heyecanlandıran, otuz yaşında bize güven veren bir meslek, elli yaşında aynı tatmini sağlamayabilir. Gençken başarıyı yükselmek, kazanmak ve kendimizi kanıtlamak olarak tanımlarken, ilerleyen yıllarda özgürlüğe, anlamlı ilişkilere, yaratıcılığa ya da kendimize ayırabildiğimiz zamana daha fazla değer vermeye başlayabiliriz.
Dolayısıyla bir zamanlar doğru olan bir seçim, bugün ihtiyaçlarımızı karşılamıyor olabilir. Bu, geçmişte yanlış karar verdiğimiz anlamına gelmez.
Geçmişte verdiğimiz kararları bugünkü bilgimizle değerlendirmeye başladığımızda, yaşamadığımız hayatları idealize edebiliriz. Seçmediğimiz mesleğin, yolun, değerlendirmediğimiz fırsatın bizi mutlaka daha mutlu edeceğine inanabiliriz. Oysa o hayatın nasıl olacağını, hangi zorlukları ve hayal kırıklıklarını beraberinde getireceğini bilmiyoruz.
Ancak aynı soru bir uyanışın başlangıcı da olabilir. Bizi bugünkü ihtiyaçlarımıza, değerlerimize ve beklentilerimize yeniden bakmaya yöneltebilir. Belki mesleğimizi değiştirmemiz gerekmiyordur ama çalışma biçimimizi değiştirebiliriz. Belki de hayatımızda işimize ayırdığımız yerin yeniden düzenlenmeye ihtiyacı vardır.
Dave Eggers’dan Çember
Şimdi bize şifa olabilecek kitaplara bir bakalım. İlki Dave Eggers’dan Çember. Romanın kahramanı Mae Holland, sıradan bir işte çalışırken arkadaşı Annie’nin yardımıyla dünyanın en güçlü teknoloji şirketlerinden biri olan Çember’de işe başlar. Çember, sosyal medyadan alışverişe, iletişimden kişisel verilere kadar neredeyse bütün hayatı tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan devasa bir şirkettir. Çalışanlarına sunduğu imkanlar, modern kampüsü, sosyal etkinlikleri ve dünyayı değiştirdiğine ilişkin inancıyla kusursuz bir işyeri gibidir.
Mae bu işe girdiğinde hayatı nihayet başlamış gibi hisseder. Artık önemli bir yerdedir. Bir geleceği, bir amacı, ait olduğu bir topluluk vardır. Üstelik yaptığı iş yalnızca para kazanmasını sağlamaz; ona kendisini değerli hissettiren yeni bir kimlik de verir.
Ama zamanla Çember’in çalışanlarından beklentisinin yalnızca işlerini iyi yapmaları olmadığını anlarız. Şirket, onların sürekli iletişimde olmalarını, etkinliklere katılmalarını, paylaşım yapmalarını, görünür olmalarını ister. Mae'nin yalnızca işteki başarısı değil, hayatının geri kalanını nasıl yaşadığı da değerlendirilmeye başlanır. Ne kadar çalıştığı kadar ne kadar paylaştığı, kaç kişiyle iletişim kurduğu, ne ölçüde katılım gösterdiği de önemlidir.
Roman başarıyla özdeğer arasındaki o tehlikeli sınırın aşıldığı anı çok iyi gösteriyor. Hayatını işinin etrafında kurmuş, sürekli başarılı olmak zorunda hisseden, dinlenirken bile suçluluk duyan, başkalarının takdirini kaybetmekten korkan herkese kendi hayatına dışarıdan bakma fırsatını sunuyor. Bazen yanlış mesleği seçtiğimiz için değil, doğru olduğunu düşündüğümüz mesleğe hayatımızda gereğinden fazla yer verdiğimiz için de mutsuz olabiliriz.
Lisa Owens’dan İşsiz
İkinci romanımız Lisa Owens’dan İşsiz. Claire, otuzlu yaşlarında, Londra’da yaşayan genç bir kadındır. Yaptığı işten mutsuz olduğu için istifa eder. Aslında amacı hayatına yeni bir yön vermek, kendisine daha uygun, daha anlamlı bir iş bulmaktır. Ancak istifa etmek, ne yapmak istediğini bulmaktan çok daha kolaydır.
Bir anda kendisini işsizliğin getirdiği belirsizliğin içinde bulur. Günlerini iş arayarak, erteleyerek, çevresindeki insanlarla kendisini karşılaştırarak ve ne yapması gerektiğini düşünerek geçirir. Bir süre sonra yalnızca ne iş yapmak istediğini değil, nasıl bir insan olmak istediğini de sorgulamaya başlar.
Owens bütün bunları son derece mizahi, yer yer alaycı bir dille anlatıyor. Claire'in kendi kendisiyle yaptığı konuşmalar, küçük takıntıları, başarısız girişimleri ve gündelik hayatın içinde giderek büyüyen huzursuzluğuna gülmemek elde değil. Bir yandan da yaşadığı şeyin yalnızca işsizlik değil, hayatının kontrolünü kaybettiği duygusu olduğunu görmek de kalbinizi kırmıyor değil.
Roman hayatının yönünü kaybettiğini düşünenlere, mesleğinden memnun olmadığı halde ne yapmak istediğini bilemeyenlere çok iyi gelecektir diye düşünüyorum. Çünkü şunu hatırlatıyor: Her yaşta, hayatımızın her döneminde ne istediğimizi bilmek zorunda değiliz.Bazen önce ne istemediğimizi keşfederiz.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Üçüncü romanımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Romanın anlatıcısı Hayri İrdal, hayatı boyunca bir türlü düzen kuramamış, çevresindeki dünyaya tam anlamıyla uyum sağlayamamış bir adamdır. Saatlere merakı vardır. Geçmişle bugün, gelenekle modern hayat arasında sıkışıp kalmıştır. Hayatını çoğu zaman kendi kararlarından çok karşılaştığı insanlar ve olaylar yönlendirir. En azından biz öyle hissederiz.
Derken Halit Ayarcı'yla tanışır. Halit Ayarcı, Hayri'nin neredeyse tam zıttıdır. Girişimcidir, kendisine güvenir, ikna kabiliyeti yüksektir. Modernleşmeye, ilerlemeye, verimliliğe ve büyük fikirlere inanır. Hayri'nin saatler konusundaki bilgisinden yola çıkarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurar.
İlk bakışta son derece ciddi, toplumsal bir ihtiyaca karşılık veriyormuş gibi görünen bu kurum, giderek kendi başına devasa bir yapıya dönüşür. Kadrolar oluşturulur, görevler dağıtılır, unvanlar verilir, insanlar işe alınır. Herkes son derece önemli bir iş yaptığına inanır. Ama okurun aklında hep aynı soru vardır. Bunlar gerçekten ne iş yapıyor?
İşte Tanpınar tam olarak bunu yapıyor. Kimsenin açıkça sorgulamadığı, herkesin büyük bir ciddiyetle sürdürdüğü bir düzenin ne kadar saçma, gereksiz olabileceğini gösteriyor.
Çünkü hepimiz zaman zaman böyle bir düzenin içinde bulabiliriz kendimizi. Bir toplantıdan diğerine koşarken, yapılacak işler listemizi tamamlamaya çalışırken, bir kurumun beklentilerini yerine getirirken, aslında neye hizmet ettiğimizi düşünmeyi unutabiliriz.
Ayrıca bir işin anlamsız olduğunu kabul etmek her zaman kolay da değildir. Hele ki o iş bize bir kimlik, bir çevre, bir statü ve başkalarının gözünde saygınlık kazandırıyorsa. Bazen yaptığımız işi sorgulamak, kendimizi sorgulamak gibi gelir. O yüzden de çalışmaya, üretmeye, meşgul olmaya devam ederiz.
Roman bir kurumun/işin parçası olmanın, önemli bir unvana sahip olmanın ya da başkaları tarafından takdir edilmenin, kendi başına bir hayat amacı olmadığını düşündürmesi bakımından çok kıymetli.
Belki de bu romanın bize verebileceği en büyük teselli, her zaman bir işe yarıyor olmak zorunda olmadığımızı, hayatımızın değerini yalnızca üretkenliğimizle ölçemeyeceğimizi hatırlatması.
Bu üç romanı da gönül rahatlığıyla, sık sık gülümseteceğini de düşünerek öneriyorum sevgili Gaye. Ve şifa olmalarını umuyorum.