EDEBİYAT

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için kitap reçetesi

Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.

ASLI PERKER
DUENDE · 9 EKİM 2026
4 DK OKUMA
READ IN ENGLISH →

"Yedinci sınıfa giden bir oğlum var. Dün bir olay oldu ve çok ama çok kitap okuyan bir çocuk olmasına rağmen kendini hiç ifade edemediğini gördüm. Maalesef sınıfındaki arkadaşlarında da benzer sıkıntılar var. Üstelik onlar hiç kitap okumuyorlar. 13 yaş grubu için kendi duygularını tanımak ve ifade edebilmek üzere onlara kitap önerebilir misiniz?
Evren"

Sevgili Evren,

Öncelikle oğlunuzun çok kitap okumasına sevindim. Okuduğu kitapların kendisine bir şeyler kattığına eminim. Kendini ifade etmesiyle ilgili kaygınızı da anlıyorum, her ebeveyn gibi siz de onun bu dünyada özgüvenle var olmasını istiyorsunuz ancak size bir sorum olacak: Biz yetişkinler duygularımızı ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? 

  • Örneğin birine kırıldığımızda bunu söylemek yerine susmuyor muyuz? Kızgınlığımızın altında yatan korkuyu, kıskançlığımızın ardındaki yetersizlik duygusunu, uzaklaşma isteğimizin içindeki incinmişliği kolayca dile getiriyor muyuz? 

Bazen bir meseleyi günlerce, hatta haftalarca düşünüyor ama ilgili kişiyle beş dakika konuşamıyoruz. Zihnimizde tartışmalar yapıyor, sorular sorup cevaplarını veriyor, söyleyeceklerimizi defalarca prova ediyoruz. Sonra o kişiyle karşılaştığımızda hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz.

Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Bir anlamda, düşünerek sosyalleşmekten kaçıyor.

Psikolojide “entelektüelleştirme” adı verilen bir savunma mekanizması var. Kişi kendisini zorlayan bir duyguyla doğrudan temas etmek yerine onu düşünsel bir meseleye dönüştürüyor. Acısını açıklıyor, korkusunu analiz ediyor, hayal kırıklığını neden-sonuç ilişkileri içinde değerlendiriyor. Bütün bunları yaparken de duygunun kendisine belli bir mesafede duruyor.

Buna bir de “ruminasyon”, yani “düşünceye saplanıp kalma” eklendiğinde, aynı düşüncelerin etrafında dönüp durabiliyoruz. Birinin söylediği cümleyi tekrar tekrar hatırlıyor, neden öyle söylediğini düşünüyor, başka türlü cevap verseydik ne olacağını hesaplıyoruz. Zihnimizde bütün ihtimalleri tüketiyoruz. Fakat gerçek hayatta hiçbir şey değişmiyor. Çünkü bütün konuşmaları tek başımıza yapıyoruz.

Şimdi gelelim 13 yaşındaki oğlunuza. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Gelişim psikoloğu David Elkind’in ortaya attığı “hayalî seyirci” kavramını duymuş muydunuz? Ergenlerin zaman zaman kendilerini sürekli başkalarının gözlemlediği, değerlendirdiği hissine kapılmalarını anlatıyor. Biz de bunu yaşadık, hatırlayın: Bir arkadaşımızın önünde küçük düşmek, sınıfta yanlış cevap vermek, hoşlandığımız kişinin bizi beğenmemesi dünyanın sonu gibi gelebiliyordu. Dolayısıyla “Kırıldım” demek yerine “Umurumda değil” demek çok daha güvenli olabiliyordu.

Üstelik ergenlik, insanın bir yandan anlaşılmak istediği, diğer yandan da iç dünyasını başkalarından saklamaya çalıştığı bir dönem. Çocuk bağımsızlaşmak istiyor. Kendisine ait, kimsenin giremediği bir alan yaratmaya çalışıyor. Bazen susması, ne hissettiğini bilmediğinden değil, bunu kimseyle paylaşmak istemediğinden de kaynaklanabilir. İkisini birbirinden ayırmak önemli.

Bir de duyguların adını koyma meselesi var. Kötü hissettiğimizi bilmekle hayal kırıklığına mı uğradığımızı, aşağılanmış mı hissettiğimizi, korktuğumuzu mu, yoksa yalnız mı kaldığımızı ayırt etmek aynı şey değil. Psikolojide buna “duygusal ayrıştırma" deniyor. Bir çocuğun kelime hazinesi çok geniş olabilir, yüzlerce kitap okumuş olabilir, ama kendi duygularını adlandırmakta yine de zorlanabilir. Çünkü edebi kelime dağarcığıyla duygusal kelime dağarcığı her zaman aynı hızda gelişmiyor.

Burada biraz da biz anne babalara iş düşüyor. Çocuklar bizim birbirimizle nasıl konuştuğumuzu, öfkelendiğimizde ne yaptığımızı, üzüldüğümüzde bunu nasıl gösterdiğimizi, hata yaptığımızda özür dileyip dilemediğimizi gözlemliyorlar. Ebeveynlerin duygu sosyalleştirmesi olarak ele alınan bu süreç, çocukların duygusal gelişiminde önemli bir yer tutuyor.

Misal, bazı ailelerde öfke serbest ama korku yasak. Bazılarında üzüntüye yer var ama kıskançlığa yok. Bazı evlerde herkes birbirini seviyor fakat kimse sevgisini söylemiyor. Bazılarında ise kırgınlıklar konuşulmuyor, zamanla geçmeleri bekleniyor. Çocuklar böylece yalnızca hangi duyguların kabul edilebilir olduğunu değil, hangilerinin saklanması gerektiğini de öğreniyorlar.

Bir de dinlemek var tabii. Çocuğumuz konuştuğunda hemen öğüt veriyor, yanlışını düzeltiyor, neden öyle hissetmemesi gerektiğini anlatıyor olabilir miyiz? Bazen çocuklar ne hissettiklerini bilmedikleri için değil, söylediklerinde nasıl karşılanacaklarını bildikleri için susarlar. Gelelim önerilerime. İlk ikisini oğlunuzla birlikte okuyabilirsiniz. Üçüncüsünü ise size, hatta hepimize öneriyorum.

Joe Dunthorne'dan 'Denizaltı'

İlk tavsiyem Joe Dunthorne’un Denizaltı romanı. Kahramanımız Oliver 15 yaşında, son derece zeki, gözlemci ve kendisinin farkında olduğunu düşünen bir çocuk. Anne babasının evliliğini, annesinin başka bir erkeğe duyabileceği ilgiyi, babasının ruhsal durumunu ve sevgilisi Jordana’yla ilişkisini neredeyse bilimsel bir araştırma yürütür gibi inceliyor.

Oliver’ın zihni sürekli çalışıyor. İnsanların davranışlarından sonuçlar çıkarıyor, ihtimalleri hesaplıyor, olayları sınıflandırıyor. Hatta bazen çevresindeki insanları kendi kafasında yazdığı bir hikayenin karakterlerine dönüştürüyor. Ancak bütün bu zihinsel faaliyet onu duygusal olarak daha becerikli biri yapmıyor. Başkalarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırken ne hissettiklerini gerçekten anlamayı ihmal edebiliyor.

Dunthorne’un mizahı büyük ölçüde buradan kaynaklanıyor. Oliver kendisini olağanüstü bir gözlemci sanırken aslında ne kadar sınırlı bir bakış açısına sahip olduğunu ele veriyor. Okurken gülüyorsunuz ama bir süre sonra bu çocuğun ne kadar yalnız olduğunu da fark ediyorsunuz.

  • İnsanların davranışlarını çözümlemekle onlarla ilişki kurmak aynı şey değil. Kendimiz hakkında uzun uzun konuşabilmemiz de kendimizi gerçekten tanıdığımız anlamına gelmiyor. Oliver'ın en büyük yanılgısı galiba bu. Zekasının kendisini duygusal karmaşadan koruyacağını sanıyor.

Şimdi bir düşünün, çevrenizde böyle yetişkinler yok mu? Bir ilişkinin neden yürümediğini saatlerce anlatabilen ama karşısındakine “Beni sevmemenden korkuyorum” diyemeyenler. Oliver'ı tanımak, kendi zihnimizde kurduğumuz hikayelerin ne kadarına güvenebileceğimizi sorgulatabilir.

Kitabı bitirdikten sonra oğlunuza Oliver’ın neden bu kadar çok düşündüğünü sorabilirsiniz. Ama hemen ardından kendisinin de öyle yapıp yapmadığını sormayın. Bırakın önce Oliver hakkında konuşsun. Belki kendi hikayesine de sıra gelir.

Stephen Chbosky’den 'Saksı Olmanın Faydaları'

İkinci tavsiyem Stephen Chbosky’den Saksı Olmanın Faydaları. Charlie 15 yaşında, hassas, içe dönük, başkalarını dikkatle gözlemleyen bir çocuk. Roman boyunca kimliğini bilmediğimiz birine mektuplar yazıyor. Arkadaşlıklarını, ailesini, ilk aşklarını, korkularını, utançlarını, anlamlandıramadığı deneyimlerini anlatıyor. Charlie’nin söyleyecek o kadar çok şeyi var ki... Fakat bunları günlük hayatında çevresindeki insanlarla paylaşmakta zorlanıyor. Mektuplarında ise son derece açık.

İşin doğrusu bana da yazının başındaki soruyu sorduran romanın ortalarına doğru öğretmeni Bill arasında geçen bir konuşma oldu: Charlie’ye sadece okuyarak ve düşünerek sosyalleşmekten kaçmaya çalışıp çalışmadığını soruyor.

Peki bu çocuk neden bir yabancıya içini döküyor? Yakınlık, beraberinde kaybetme ihtimalini de getirdiği için olabilir mi? Bizi tanımayan birinin hakkımızda ne düşündüğü hayatımızı pek değiştirmeyebilir. Oysa sevdiğimiz birinin bizi zayıf, yetersiz ya da korkak bulması, kendimizle ilgili kurduğumuz bütün dengeyi sarsabilir.

Ayrıca bu roman Charlie’nin bütün davranış kalıplarını anne ve babasından, ama özellikle de babasından nasıl öğrendiğini de mükemmel örneklerle gösteriyor. M.A.S.H adlı yıllarca süren dizinin son bölümünü ailecek seyrederlerken babası mutfağa sandviç yapmaya gidiyor. Ve bu aile tarihlerinde ilk kez yaşanan bir şey. Charlie babasını takip ettiğinde onun orada ağladığını görüyor ve babası ona bunun aralarında bir sır olacağını söylüyor. Bilmem anlatabildim mi? 

Oğlunuz duygularını hemen bir başkasına anlatamıyorsa önce kendisine anlatmayı deneyebilir. Yazmak, günlük tutmak, bir karakterin yaşadıklarında kendi duygularımızı fark etmek, konuşmaya giden yolun başlangıcı olabilir. Yalnız küçük bir uyarıda bulunayım. Roman travma ve cinsel istismar gibi ağır konular da içeriyor. Dolayısıyla 13 yaşındaki bir çocuğa vermeden önce anne babasının okumasını, çocuğun hazır olup olmadığını değerlendirmesini öneririm.

Gelelim bir başka önemli konuya: İnsan yalnızca söyleyecek kelimeleri bulamadığı için susmaz. Bazen karşısında o kelimeleri taşıyabilecek birini bulamadığı için de susar.

Sally Rooney’den 'Normal İnsanlar'

Üçüncü kitabım Sally Rooney’den Normal İnsanlar romanı. Bunu özellikle yetişkinlere öneriyorum. Çünkü büyüyünce duygularımızı ifade etmeyi kendiliğinden öğrenmediğimizi hatırlatıyor.

  • Connell ve Marianne aynı kasabada büyüyen, farklı toplumsal çevrelerden gelen iki genç. Connell okulda popüler, Marianne ise dışlanmış biri. Aralarında güçlü bir yakınlık doğuyor, ancak Connell başkalarının ne düşüneceğinden çekindiği için ilişkilerini gizli tutuyor. Üniversiteye gittiklerinde toplumsal konumları değişiyor ama birbirlerine duydukları yakınlık ve kendilerini anlatmakta yaşadıkları güçlükler sürüyor.

Rooney’nin romanında pek çok şey söylenmediği için oluyor. Birinin dile getiremediği ihtiyaç, diğerinin yanlış yorumladığı bir davranışa dönüşüyor. Birinin utancı, diğerinde reddedilmişlik hissi yaratıyor. İkisi de aynı ilişkiye büyük önem verirken birbirlerinin ne istediğini anlamakta tekrar tekrar başarısız oluyor.

Yine oğlunuza uygun olup olmadığını gözden geçirdikten sonra eğer ona bu kitabı vermeyi düşünürseniz roman onun gerekli iletişim kurulmadığında neler kaybedebileceğini görmesine belki yardımcı olabilir.

Umarım derdinize biraz olsun derman olmuşumdur. Sevgilerimle. 

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.