Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Bir soruyla başlayalım: "Postmodernizmin sorduğu ancak kendisini yanıtlamakta başarısız kaldığı sorulara biz nasıl yanıt verebiliriz?"
Biliyoruz ki postmodernizmin topluma en önemli katkılarından biri; modernitenin akıl, ilerleme, evrensellik ve nesnel hakikat üzerine kurduğu büyük anlatıları sorgulamasıdır. Lyotard, bilginin meşruiyetini, Foucault iktidarla hakikat arasındaki ilişkiyi, Derrida ise dilin anlamı nasıl ürettiğini ancak sabit bırakmayıp sürekli değiştirdiğini tartışmaya açar. Ancak bütün bu sorgulamalar bir başka önemli soruyu öne çıkarır:
Yazının devamı Aposto Premium'da.
Premium üyeler tüm yazıları okur. Üye değilseniz, Magazine'e kaydolup kapakları ve seçilmiş yazıları e-postanızda alabilirsiniz.