GÜNCEL SANAT

Derinlikte saklı olan üzerine: 'ARKHE: Karanlık'

Özge Kahraman yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü mağara araştırmaları aracılığıyla yeraltını, varlığın başlangıcını düşünmeye çağıran bir eşik olarak ele alıyor. İzleyiciyi yüzeydeki görünür dünyadan uzaklaştıran ve derindekileri düşünmeye davet eden sergiyi sanatçıdan dinledik.

BURCU DİMİLİ
DUENDE · 6 MAYIS 2026
5 DK OKUMA

Söyleşi: Burcu Dimili

Özge Kahraman’ın ARKHE: Karanlık adlı sergisi 12 Mayıs’ta MERKUR’de ziyarete açılıyor. Yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü mağara araştırmaları aracılığıyla yeraltını yalnızca keşfedilen fiziksel bir alan olarak değil, varlığın başlangıcını düşünmeye açılan bir eşik olarak ele alan sanatçı son sergisinde var olan her şeyin kökenini ifade eden arkhe kavramından yola çıkıyor. 

İzleyiciyi yüzeydeki görünür dünyadan uzaklaştırarak derinlikte saklı olan başlangıcı düşünmeye davet eden sergiyi sanatçıdan dinledik.

Sergiye adını veren arkhe kelimesi var olan her şeyin kökenini ifade ediyor. Bu kavramsal çerçeve sizin işlerinizle nasıl bir diyalog kuruyor?

Arkhe, benim için varlığın altında sessizce işlemeye devam eden, her biçimin, her oluşun ve her dönüşümün içinde titreşen asli kuvveti düşünmenin bir yolu. MERKUR’de yer alan kişisel sergim ARKHE: Karanlık da tam olarak bu düşünceden doğdu. Şeylerin görünür yüzeyinden çok, onları mümkün kılan derin yapıya yaklaşma arzusu, üretimimin temel motivasyonu. Bu anlamda kökeni geçmişte kalmış bir ilk an olarak değil; dünyanın maddesinde, karanlığında, jeolojik katmanlarında ve zamansal derinliğinde hâlâ etkin olan canlı bir süreç olarak ele alıyorum.

Felsefi olarak arkhe, Presokratik düşüncede varlığın ilkesi olarak tartışılır; Thales için su, Herakleitos için ateş ve sürekli oluş, Anaksimandros için ise sınırlandırılamayan apeiron. Beni etkileyen de bu sonsuz açıklık fikri. Çünkü mağaraya her inişimde, özellikle dikey inişlerde ya da dar geçitlerden sürünerek geçtiğim anlarda, dünyanın sabit bir nesne değil; hâlâ oluşmakta olan canlı bir organizma olduğunu hissediyorum. Kaya yüzeyine dokunduğunuzda milyonlarca yıllık bir zamanla temas ediyorsunuz. O anda “köken”, soyut bir kavram olmaktan çıkıp bedensel olarak hissedilen bir gerçekliğe dönüşüyor.

Aynı zamanda arkhe’yi, yalnızca her şeyin çıktığı bir kaynak olarak değil, her şeyin yeniden döndüğü bir temel olarak da düşünüyorum. Mağaranın içinde, damlayan suyun sesi ya da kayanın iç dokusundaki katmanlaşma, varlığın görünmez bir ritimle kendini sürekli kurduğunu hissettiriyor. Üretim pratiğimdeki tekrar, sabır ve yoğunlaşma da bu ritme eşlik etme biçimi.

Mağarayı yalnızca fiziksel bir mekan değil, bir “eşik” olarak tanımlıyorsunuz. Bu eşik, izleyici için neyin eşiği: bilgi mi, sezgi mi, yoksa varlığın henüz adlandırılmamış hâli mi?

Ben mağarayı, algının biçim değiştirdiği bir eşik olarak düşünüyorum. Günlük yaşamda dünya ile ilişkimiz çoğunlukla bilgi, tanım ve görsel hakimiyet üzerinden kuruluyor. Oysa mağaranın karanlığı bu düzeni askıya alıyor. Görme duyusunun merkeziliği geri çekilirken, beden mekanı başka yollarla algılamaya başlıyor; yankı, nem, sessizlik ve dokunsal hisler daha baskın hâle geliyor. Bu durum insanı bilgiden çok sezgiye, açıklamadan çok deneyime yaklaştırıyor.

Aktif mağaracılık pratiğimde bunu çok güçlü biçimde deneyimledim. Kaskta yer alan ışık kaynağını kapattığınızda karşılaştığınız mutlak karanlık, yalnızca görsel bir yokluk değil; insan algısının yeniden kurulduğu bir alan. İlk başta yön duygunuz çözülüyor, zaman hissiniz silikleşiyor, bedeniniz çevreyle başka bir ilişki kurmaya başlıyor. Felsefede arkhe'nin adlandırılamayan, biçimlenmeden önceki ilke olarak düşünülmesiyle bu deneyim arasında derin bir bağ görüyorum. Çünkü mağara, bizi tam da henüz dilin tam olarak sahiplenemediği bir varoluş alanına yaklaştırıyor.

Bu eşik aynı zamanda insan merkezli bakışın kırıldığı bir alan. Yeraltında ilerlerken bedeniniz, doğaya hükmeden bir özne olmaktan çıkıp onun ritmine uyumlanan kırılgan bir varlığa dönüşüyor. Mekanı siz belirlemiyorsunuz; kaya, daralan boşluk, suyun yönü ve toprağın hafızası size yön veriyor. Benim işlerimde izleyiciyle kurmak istediğim ilişki de buna benziyor: izleyicinin işi "okumasından" çok, onun içinde yönünü yeniden hissetmesi.

Noktalama tekniğinizde tekrar eden binlerce iz, zamanın birikimini mi temsil ediyor, yoksa zamanın askıya alındığı bir yüzey mi kuruyor?

Tekrar eden her nokta, benim için zamanla kurulan ilişkinin maddesel bir kaydı. İlk bakışta bu tekrar bir birikim hissi uyandırıyor; ama aslında benim ilgilendiğim şey kronolojik bir zaman akışı değil, yoğunlaşmış bir süre duygusu. Her nokta tekil bir hareket; fakat binlercesi biraraya geldiğinde çizgisel zamanı aşan, katmanlı ve derinlikli bir ritim oluşuyor. Bu, daha çok jeolojik zamana yakın bir his: İlerleyen değil, çöken, biriken ve içe doğru derinleşen bir zaman.

Mağara oluşumlarına baktığınızda da aynı ritmi görüyorsunuz. Bir damlanın binlerce yıl boyunca kireçtaşını dönüştürmesi, sarkıtların ve dikitlerin neredeyse fark edilmeyecek bir yavaşlıkla büyümesi, zamanın başka bir mantıkla işlediğini gösteriyor. Presokratiklerin “oluş” fikri burada çok belirleyici; özellikle Herakleitos’un akış düşüncesi, sabit görünen şeylerin bile sürekli dönüşüm içinde olduğunu hatırlatıyor. MERKUR’deki ARKHE: Karanlık sergisinde kullandığım tekrarlar da bu jeolojik sabrın ve görünmeyen hareketin estetik karşılığı gibi düşünülebilir.

Karanlığı “potansiyel” olarak yeniden düşünmek, çağdaş dünyadaki görünürlük takıntısına karşı nasıl bir öneri sunuyor?

Bugün görünür olmak, neredeyse var olmanın koşulu gibi dayatılıyor. Her şeyin açığa çıkması, hızla dolaşıma girmesi, tanımlanması ve tüketilebilir hâle gelmesi bekleniyor. Ben ise karanlığı bir eksiklik ya da yokluk olarak değil; henüz biçimlenmemiş olanı taşıyan üretken bir alan olarak düşünüyorum. Karanlık, olasılığı koruyor; belirsizliğe, yavaşlığa ve henüz adını bulmamış olana alan açıyor.

Mağarada deneyimlenen karanlık bunu çok somut biçimde öğretiyor. Orada karanlık, boşluk değil; duyuların yeniden örgütlendiği yoğun bir ortam. Zaman yavaşlıyor, dikkat keskinleşiyor, beden en küçük titreşimleri bile fark etmeye başlıyor. Felsefi olarak bu, Anaksimandros’un apeiron kavramını hatırlatıyor bana: Sınırlandırılamayan, henüz belirli bir biçim almamış ama bütün biçimlerin potansiyelini taşıyan alan. ARKHE: Karanlık sergisinde karanlığı bir tema olarak değil, varlığı taşıyan ana zemin olarak düşünmemin sebebi de bu.

Aynı zamanda karanlık, çağdaş hız kültürüne karşı bir yavaşlama etiği öneriyor. Hemen görünür olmayan şeyle birlikte kalmayı, hemen anlamlandırılamayanı zorlamamayı ve belirsizlik içinde dikkat geliştirmeyi öğretiyor. Benim için karanlık, saklayan değil; derinleştiren bir alan. İhtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak bu: Her şeyi aydınlatmak değil, bazı şeylerin karanlıkta olgunlaşmasına izin vermek.

Yeraltına inmek, çoğu zaman bilinçdışına yapılan bir yolculuk olarak da okunur. Sizin mağara deneyiminiz, psikolojik bir derinleşmeden çok ontolojik bir arayışa mı karşılık geliyor?

Mağaranın bilinçdışıyla ilişkilendirilmesi güçlü bir okuma; çünkü karanlık, kapalılık ve derinlik doğal olarak içsel alanlarla bağ kuruyor. Ancak benim mağarayla kurduğum ilişki daha çok ontolojik bir düzlemde şekilleniyor. Benim için asıl mesele sadece “iç dünyama inmek” değil; varlığın kendisini, yani var olmanın koşullarını başka bir ölçekte deneyimlemek.

Teknik inişlerde, dikey boşlukta ip üzerinde asılı kaldığınız anlar vardır; bedeniniz taş ile boşluk arasında bir eşikte durur. O an insanın kendi merkeziliği çözülür. Sessizlik, nem, kayacın soğukluğu ve derinlik hissi size ne kadar geçici bir varlık olduğunuzu hatırlatır. Bu deneyim bana sık sık Heidegger’in varlık sorusunu düşündürüyor: “Varlık nedir?” Belki de mağara, bu sorunun teorik değil, doğrudan bedensel olarak hissedildiği nadir alanlardan biri. Burada beni etkileyen şey, mağaranın insanı içe kapatması değil; aksine onu kendinden çıkarıp daha geniş bir varoluş ağına yerleştirmesi. Yeraltında, suyun sabrı, kayanın hafızası, oluşumların sessiz büyümesi ve karanlığın yoğunluğu karşısında insan kendi ölçeğini yeniden kavrıyor. 

Eserlerinizde temsil ile oluşum arasında bir gerilim hissediliyor. Bunu nasıl tanımlarsınız?

Benim için yüzey, yalnızca bir imgenin taşındığı yer değil; aynı zamanda bir oluş alanı. Elbette işlerimde mağaraya, kaya dokularına, jeolojik katmanlara ya da tortusal yapılara dair çağrışımlar var. Ancak amacım onları temsil etmek değil; onların oluş mantığını, yani zamanla, basınçla, tekrar ve yoğunlaşmayla şekillenen varoluş biçimlerini üretim sürecinin içine taşımak.

Bu gerilim, aslında kontrol ile teslimiyet arasında da kuruluyor. Bir noktadan sonra yüzeyi yalnızca ben biçimlendirmiyorum; malzemenin direnci, ritmin kendi akışı ve tekrarın açtığı sezgisel alan da işe müdahil oluyor. Mağarada da benzer bir durum var: Siz yöneldiğinizi sanarsınız ama çoğu zaman mekan sizi yönlendirir. Merkür’deki ARKHE: Karanlık sergisinde temsil yerine oluşu öne çıkarmamın nedeni, sanatı tamamlanmış bir ifade değil; canlı bir karşılaşma alanı olarak görmem.

“Karanlık” burada bir yokluk değil, bir taşıyıcı olarak konumlanıyor. Bu yaklaşım, üretim sürecinizde belirsizlikle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Belirsizlik benim için üretimin temel koşullarından biri. Çünkü her şeyi baştan bildiğim bir yerde süreç, keşif olmaktan çıkıp yalnızca uygulamaya dönüşüyor. Oysa ben yüzeyin, tekrarın, malzemenin ve sezginin beni önceden tasarlamadığım bir yere taşımasına izin vermek istiyorum. Üretim sürecindeki canlılık, tam da bu açıklık hâlinden doğuyor.

Belirsizlikle kurduğum bu ilişki, aynı zamanda güvenle de ilgili. Her şeyi görmek zorunda olmadığınız ama yine de ilerleyebildiğiniz bir alan açılıyor. Mağarada karanlığa gözün yavaş yavaş uyum sağlaması gibi, üretimde de biçim hemen ortaya çıkmıyor; zamanla beliriyor, derinleşiyor ve kendi iç mantığını kuruyor. Bu yüzden benim için karanlık, görünmezliğin değil; henüz tam olarak görünür olmamış olanın taşıyıcısı.

Eğer arkhe'ye ulaşmak hiçbir zaman mümkün değilse sanat pratiğinizi bu imkansızlığa yaklaşma biçimi olarak mı görüyorsunuz?

Evet, hatta sanatın en temel gücünün burada yattığını düşünüyorum. Bazı şeyler tam anlamıyla kavranamaz; yalnızca çevresinde dolaşılabilir, izleri takip edilebilir ya da titreşimleri hissedilebilir. Arkhe de benim için böyle bir alan. Mutlak olarak ulaşılabilecek bir öz değil; fakat yaklaşılabilecek, sezilebilecek ve farklı biçimlerde duyulur kılınabilecek bir derinlik.

Mağaraya her iniş de biraz böyle. Ne kadar çok deneyimlerseniz deneyimleyin, yeraltı her zaman kendine ait bir kapalılığı korur; bütünüyle açılmaz. Bu durum, felsefedeki ilk ilke arayışına çok benziyor: Yaklaşılır ama tamamen sahip olunamaz. Sanat pratiğimi de bu nedenle bir “bulma” eyleminden çok, bir “yaklaşma disiplini” olarak görüyorum.

Belki burada önemli olan ulaşmak değil, yaklaşırken dönüşmek. Çünkü kökeni ararken aslında yalnızca dünyayı değil, kendi algımızı da yeniden kuruyoruz. İlk ilke arayışıyla mağaraya iniş deneyimi arasında bu yüzden güçlü bir bağ hissediyorum; ikisi de görünür olanın ardındaki düzeni sezme çabası. ARKHE: Karanlık, benim için tam da bu arayışın mekansal ve estetik bir karşılığıydı: kökene ulaşmak için değil, onun yankısını duyabilmek için açılmış bir alan.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.