MÜZİK

DJ İlkay Şencan: Globalde tanınmak için önce köklerinize dönmelisiniz

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

EDA SOLMAZ
DUENDE · 26 EKİM 2026
6 DK OKUMA

İlkay Şencan, yeni EP’si Origin'de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Spotify’da aylık dinlenmesi iki milyondan fazla olan DJ’in Mahmut Orhan ile remikslediği Erkin Koray parçası “Şaşkın”ı geçen yaz her yerde işitmiştik.

Şencan, yeni EP’sinde de global sahnede tanınmak için köklere dönmenin önemine vurgu yapıyor. İlkay Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Elektronik müzik kariyerinize başladığınızda hedefiniz hep global sahne miydi? Bu, en başından beri planladığınız bir strateji miydi yoksa zaman içinde gelişen bir hikaye mi?

Elektronik müzik yapmaya başladığım günden beri hedefim yurt dışında bir şeyler yapmaktı. 17 yaşımdan beri elektronik müzikle ilgileniyorum. Dinlediğim sanatçılar, çalışmak istediğim plak şirketleri ve sahneye çıkmayı hayal ettiğim yerler hep yurt dışındaydı. Dolayısıyla öncelikli hedefim globalde bir şeyler yapmaktı. Ancak o zamanlar, önce kendi ülkenizde belirli bir dinleyici kitlesine ulaşmanın, ardından yurt dışına açılmanın daha doğru bir yol olduğunu bilmiyordum. Kafamızda hep, "Spinnin’ Records’tan bir şarkım çıkarsa hayatım değişir” düşüncesi vardı.

Benim hikayem Post Malone’un “Rockstar” şarkısına yaptığım remiks ile değişti. Şarkı önce Türkiye dışında, Balkanlar ve Rusya tarafında büyüdü. Bu anlamda şansın da etkisi vardı. Ancak yaptığım müziğin hitap ettiği kitle de o coğrafyalara uygundu. Şarkı oradan Türkiye’ye geldi ve burada da çok büyük bir başarı yakaladı.

Beyaz yakalılıktan sahnelere geçiş

Sizi DJ’liğe çeken neydi? Gece hayatının ve popülerliğin de etkisi var mıydı, yoksa asıl ilginiz prodüktörlüğe miydi?

Aslında DJ’lik yapmaya ilk kez sahneye çıkmadan bir gün önce başladım. Benim asıl alanım prodüksiyondu. Müziğe org çalarak başladım. Bir arkadaşım beni elektronik müzikle tanıştırdı. Sesleri, hareketi ve sound’u çok ilgimi çekti. Bunun üzerine kendi kendime müzik prodüksiyonu yapmayı öğrenmeye çalıştım.

2007 civarında FL Studio’yu buldum ve hobi olarak müzik yapmaya başladım. DJ olmak, belirli kulüplerde çalmak gibi büyük hedeflerim yoktu. Müzik yapmak benim için daha çok bir meditasyon alanıydı. Bir telekomünikasyon şirketinde beyaz yaka bir işte çalışıyordum. İşe gidip geliyor, geceleri de müzik üretiyordum.

2013’te Marmaris’te tatildeyken beyaz yakalı işimi bırakmaya karar verdim. Kulüp ortamını sevmiştim. “Komi de olsam, garson da olsam bu ortamda kalacağım” diye düşündüm. Ardından Bodrum’da beş yıl boyunca Katamaran’da garsonluk yaptım. Elektronik müzikle iç içeydim ama bir yandan da prodüksiyona devam ediyor, şarkılarımı başka DJ’lere satıyordum.

2017’den sonra müziği profesyonel olarak yapmaya başladım. Parçalarımı daha iyi DJ’lere satıyor, farklı sanatçıların mix ve mastering çalışmalarını üstleniyordum. Aralarında uluslararası ölçekte işler yapan isimlerin de bulunduğu sanatçılar için çalıştım.

İlk kez sahneye nasıl çıktınız?

“Rockstar”ın büyüdüğü dönemde menajerimle tanıştım. Bana birkaç sahne ayarladı. Ben de çalacağım cihazı nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Sahneye çıkmadan bir gece önce DJ arkadaşlarımın yanına gittim ve “Bana bu cihazı öğretin, nasıl çalışıyor?” dedim. O gece öğrendim. Ertesi gün biraz korkarak sahneye çıktım ama sonra açıldım.

Bunu anlattığımda bazen DJ’lerden tepki alıyorum; sanki DJ’liğin çok kolay bir şey olduğu algısını yaratıyormuşum gibi düşünüyorlar. Oysa ben hayatını prodüksiyona adamış biriydim. Sesin nasıl çalıştığını, parçaların nasıl kurulduğunu biliyordum. Bu altyapı, cihazı öğrenmemi kolaylaştırdı. Ama iyi DJ’lik yalnızca iki şarkıyı birbirine bağlamak değil. Şarkı seçimi, kabinde nasıl durduğunuz ve insanları nasıl okuduğunuz da önemli.

Sahneye çıktıktan sonra bu müziğe bakışınız değişti mi?

Kesinlikle. Sahneye çıkınca orada yaşadığım duyguyu keşfettim. Bir de DJ’liğin prodüksiyonum için çok önemli bir avantajı olduğunu gördüm. Ben aynı zamanda sound designer’ım. Splice isimli, müzik prodüktörlerinin ses paketleri kullandığı platformda kendi paketlerim var. Diyelim ki bir şarkı yaptım ve ertesi gün sahnem var. Parçanın 40 saniyesini çalıyorum, insanların tepkisini görüyorum ve eksiklerini not ediyorum. Sonra stüdyoya dönüp gerekli düzenlemeleri yapıyorum. Benim için sahne, müziğimi test ettiğim bir laboratuvar gibi. Lab Recordings adının hikayesi de biraz buradan geliyor.

'Ben size duymadığınız güzel şeyleri vadediyorum'

Yeni EP’niz Origin'de Türk ve Latin müziğini harmanlıyorsunuz. Bu projeyi hazırlarken çıkış noktanız neydi?

Aslında global arenadaki başarımın önemli unsurlarından biri, Türk müziğinin motiflerini kullanmam. 300 milyon dinlenmeye ulaşan “Don’t Say Goodbye” gibi işlerimde de bu yaklaşımın izleri bulunuyor.

Bana müziği sevdiren, çocukluğumda dinlediğim sanatçılar benim için çok özel. Barış Manço, Erkin Koray, Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe bunlardan bazıları. Onların müziğinde duyduğum melodileri, çocukken yaşadığım duyguları bugün kendi müziğimin içinde yeniden kurmak istiyorum.

Günümüzde Afro house ve tech house gibi türleri dinliyor, bu sound’lardan besleniyorum. İsteğim, kendi müziğimizin melodilerini bu altyapılar üzerinde duyurmak ve dünyanın farklı yerlerindeki insanlarla buluşturmaktı. Çünkü güzel olan bir şey güzeldir. Bunun Türk, Hint ya da Arap müziği olmasının önemi yok. O melodiyi doğru sound’la, doğru zamanda ve doğru şekilde verdiğinizde insanlara hitap ediyorsa karşılığı vardır. Origin'i de çocukluğumdan gelen tutkular doğrultusunda hazırladım. EP’deki “Şaşkın”dan “Rakkas”a kadar bütün parçaların benim için ayrı bir hikayesi var.

Globalde başarı kazanmak için önce kendi köklerinize dönmeniz gerektiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Aslında bugüne kadar yapmak istediğim şey buydu ama bazı parçalar buna izin vermedi. İşin içine anlaşmalar ve plak şirketleri girdiğinde her zaman istediğiniz müzikal tercihi yapamayabiliyorsunuz.

Örneğin “Not So Bad” adlı parçamın içinde Türk müziği motifleri yok. Ama ben tek bir türün içine sıkışmış bir müzisyen değilim. Dinleyenler bir parçayı duyduklarında “Bu, İlkay Şencan’ın şarkısı” diyebilsinler istiyorum. Bununla birlikte bugün neyi duymak istiyorsam onu yapabilmek de benim için önemli. Origin bu açıdan yapmak istediğim şeyleri daha özgürce hayata geçirdiğim bir proje oldu. Kendi kültürümü ve müzikal hafızamı global bir sound’la buluşturmak istedim.

EP’deki şarkıların çoğu oldukça neşeli. İtiraf etmek gerekirse bu kadar mutlu şarkıları dinlemek beni biraz zorladı...

Evet, normalde çok mutlu şarkılar yapan biri değilim. Beni ben yapan işlerin çoğu daha depresif, daha minör karakterli parçalar. Bu EP’de ise daha neşeli bir dünya kurdum. Bunu bir konsept projesi olarak düşünmek gerekiyor.

Çocukken akrabalarımızın düğünlerine gittiğimizde canlı müzik yapan orkestralar olurdu. O günlerde yaşadığım mutluluk, müzikal olarak hafızamda kaldı. Bugün “Unico Color” gibi bir parçayı yaparken o günlere dönüyorum. “Aşklar Hep Yalan Dolan” gibi şarkılarda da benzer duygular var.

Benim yaptığım şey, o anıları bugünün sound’larıyla yeniden kurmak. Bu EP’yi hazırlarken sevdiğim şarkılardan yola çıktım. İki parça da şimdiden güzel başarılar elde etti. Örneğin Tiësto, “Şaşkın”a remiks yaptı ve Erkin Koray’ın sesini dünyanın farklı yerlerindeki dinleyicilerle buluşturdu. Bu benim için çok heyecan verici.

Mahmut Orhan da “Şaşkın”ın hikayesine dahil oldu...

EP’yi tamamlamaya yaklaştığım dönemde bir haftalığına Los Angeles’a gittim. Orada bir müzik kampı yaptık. Mahmut Orhan’a da uğradım ve EP’deki parçaları dinlettim. “Şaşkın”ı çok beğendi ve birlikte yayımlamayı önerdi. Ben de kabul ettim. 

EP’deki vokal tercihleri nasıl şekillendi?

Oldukça spontane... Örneğin “Rakkas”ta Laçin Martinov var. Buray da “Sevmek Zamanı” şarkısını “Mi Amor” olarak İspanyolca seslendirdi. Bu şarkıyı Türkçe yapmak istedik ama sözleri konusunda izin alamadık. Konu pazarlık aşamasına bile gelmedi. Müzik için Goran Bregović’ten gerekli izni alarak parçanın sözlerini İspanyolca olarak hazırladık.

“Unico Color” için de Türkçe bir vokal düşünmüştüm ama sonunda farklı bir tercih yaptım. EP’de yer almasını istediğim “Dönence” için de izin alamadım. Bazen bir parçayı nasıl hayal ettiğinizden bağımsız olarak, haklar ve izinler belirleyici olabiliyor.

'Artık DJ’den bir tür içerik üretmesi de bekleniyor'

DJ’likte başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz? Bir dönem başarı, büyük festivallerde sahne almak ve önemli plak şirketleriyle çalışmakla ölçülüyordu. Şimdi ne oldu?

Bir dönem en büyük hedefim Shazam Global listesinde üst sıralara çıkmak, Spinnin’ Records’tan şarkı yayımlamak ve Tomorrowland gibi festivallerde çalmaktı. Bunlar benim için çok büyük hedeflerdi. Shazam Global’de aylarca bir numarada kaldım. 2021’de Spotify’da aylık dinleyici sayım 8 milyona ulaşmıştı.

Büyük festivallerde çalmak, önemli DJ kolektiflerine dahil olmak sanatçının hedefleri ve motivasyonu açısından çok değerli. Ama günün sonunda geriye eserler kalıyor. Sizi dinleyen, sahnenize bilet alıp gelen insanlar da yaptığınız işin değerini belirliyor.

“Spinnin’ Records’tan şarkı çıkardım, çok iyiyim” ya da “Tomorrowland’de çaldım, artık çok büyük bir sanatçıyım” demek yeterli değil. Bunları yaşayarak görüyorsunuz. Bence önemli olan sanatçının vizyonu, o vizyonda ısrarcı olması, gerektiğinde hayır diyebilmesi ve istikrarlı biçimde kendine özgü işler üretmesi. 

Bugün büyük festivallerde çalmak mı, daha küçük ama müziği gerçekten dinleyen bir kalabalığa ulaşmak mı sizi daha çok heyecanlandırıyor?

Şu anda daha küçük, sıcak bir ortamı seçerdim. Bunun nedenlerinden biri büyük festival sahnelerinde henüz çok fazla deneyim yaşamamış olmam. DJ’lik aslında çok yalnız bir iş. Sahnedeyken karşınızda binlerce insan var ama onlarla aranızda mesafe bulunuyor. Bir de sektörün beklentileri değişti. Beş yıl önce insanların DJ’den beklediği, kulaklığını takıp iyi müzik çalmasıydı. Bugün ise sahnede yalnızca müzik sunmanız yetmiyor. İnsanlar aynı zamanda video çekmeye değer anlar, sosyal medyada paylaşabilecekleri görüntüler istiyor. Artık DJ’den bir tür içerik üretmesi de bekleniyor. Bu, işin müzikal tarafının yanına farklı bir sorumluluk ekliyor.

Seyircinin setinize müdahale etmeye çalıştığı oluyor mu?

Sürekli oluyor. Birisi “Şaşkın”ı istedi. Çalmadım. Sonra kulise gelip fotoğraf çektirmek istedi ve yine “Şaşkın’ı çalmadın” dedi. Ben de ona bu remiksin bana ait olduğunu bilip bilmediğini sordum. Bilmediğini söyledi. Yani şarkıyı benden istiyor ama şarkının benim olduğunu bilmiyor. Bu da ilginç bir durum.

'Elektronik müzik dinleyicisinin kalitesi arttı ama komünite hâlâ zayıf'

Sizin tarzınızdaki DJ’lere Türkiye’deki festivallerde neden daha az yer veriliyor?

Türkiye’de uzun süre liyakat yerine network ilişkilerinin, tanıdıkların ve bağlantıların etkili olduğunu düşündüm. Ancak global tarafta da durumun çok farklı olmadığını gördüm. Network gerçekten çok önemli.

Elbette herkes her seviyede sahne alamaz. Özellikle büyük festivallerin headliner’larının o noktaya gelmesinde müzikal başarı ve kariyer belirleyici olmalı. Ama headliner’dan önceki isimlerin belirlenmesinde ilişkiler, birlikte çalışılan ajanslar ve kolektifler etkili olabiliyor.

Ben de kendi etkinliklerimde ekibimden isimlere yer veriyorum. Bir DJ kolektifinin ya da plak şirketinin etrafında oluşan topluluğun kendi sanatçılarını desteklemesi doğal. Ancak çok büyük etkinliklerde sahneye çıkacak kişilerin gerçekten orada olmayı hak etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’de elektronik müzik dinleyicisinin son yıllarda değiştiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de elektronik müzik dinleyicisinin müziği dinleme kalitesinin arttığını gözlemliyorum. Ancak sosyal medyanın yarattığı bir algı da var. Gerçekten elektronik müzik dinlemeyen, o müziğe özel bir ilgisi olmayan ama etkinlikte bulunmak ve hikaye paylaşmak için gelen ciddi bir kitle de oluştu. Bu insanlara kızmıyorum. Sonuçta onlar da bizim işimizi besliyor. Etkinliğe geliyor, eğleniyor ve bundan keyif alıyor. Herkesin bir etkinliğe aynı nedenle gelmesi gerekmiyor.

Ama elektronik müzik komünitesi olarak baktığımızda hâlâ çok zayıf olduğumuzu düşünüyorum. Eskisine göre daha iyi bir noktadayız ama gelişmemiz gereken çok alan var. Bir etkinliğe gelmek için herkesin bu düzeyde bilgi sahibi olması gerekmiyor. Kimisi müziği ayrıntılarıyla takip etmek, kimisi de yalnızca eğlenmek için geliyor. İkisi de mümkün.

'Burak Yeter ve Mahmut Orhan globale kapı açtı'

Aklınızda nasıl bir kariyer hayali var?

Şu anda yayımlanmayı bekleyen yaklaşık 25 parçam var. Bunların hepsi Origin'deki gibi Türk müziği motiflerine dayanmıyor. Bugün neyi duymak istiyorsam onu yapıyorum. Her seferinde dünyayı yeniden keşfetmek zorunda değilsiniz. Var olan bir fikri alıp kendinize uyarlayabilir, başka bir şeye dönüştürebilirsiniz. Müzik de sanat da biraz böyle ilerliyor.

Origin de benim için çocukluk hayallerimden birini tamamlamak anlamına geliyor. Bundan sonra çok güzel işbirlikleri ve farklı projeler var. Ama yarın ne olacağını bilmiyorum. Hayalim, yalnızca benim headliner olduğum, insanların özellikle beni dinlemek için geldiği çok büyük bir sahnede çalmak. Yakın gelecekte yapacağımız Volkswagen Arena etkinlikleri gibi projeler bu hayalin başlangıç noktalarından biri olabilir. Bunu zamanla büyütüp belki bir gün stadyum ölçeğine taşımak isterim. Öncelikle Türkiye’de, ardından global ölçekte böyle bir sahne hayal ediyorum.

Global başarıya ulaşan Türk DJ’ler açısından kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Burak Yeter ve Mahmut Orhan, Türk DJ’ler için global kapıyı açan isimler oldu. Bir dönem “Sen Türksün, buradan bir şey çıkmaz. O topluluğa giremezsin” gibi bir algı vardı. Burak Yeter’in ve Mahmut Orhan’ın başarıları bunu değiştirdi. Ben de bu başarıları görünce “Demek ki olabiliyormuş” diye düşündüm.

Şimdi benim de global ölçekte başarılı işlerim var. Bunu gören başka müzisyenler de kendilerine aynı soruyu sorabilir: “Onlar yaptıysa ben neden yapamayayım?” Bence bunun görülmesi çok önemli. İnsanlar vazgeçmemeli.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.