Fadime Uslu: 'Yeni bir hafıza türetilmeye çalışılan bu çağda geçmiş ne anlama gelir?'
Zaman, Fadime Uslu öykülerinin dinamik bir kahramanı gibi. Hemen her öyküde boy gösteriyor. Yeni yayımlanan altıncı öykü kitabı "Bir Kıyıda"nın ise iki yakadaki sesleri duymak için bir durma noktası olmasını istediğini söylüyor Uslu. Yazar bu öykülerde "Bizden önceki kuşakların bize bıraktığı mirası nasıl taşıyoruz?", "Yeni bir hafıza türetilmeye çalışılan bu çağda geçmiş ne anlama gelir?" sorularını kendine has tarzıyla ele alıyor.

Fadime Uslu, hikayelerinin anlatıcılığını zamana havale etse de bir sözcük hamalı olarak zaman zaman eski öykülerini dönüp okuduğunu söylüyor. Uslu bu hissiyatı "eski bir dostla karşılaşmak" ifadesiyle karşılıyor. Zaman, Fadime Uslu öykülerinin dinamik bir kahramanı gibi. Hemen her öyküde boy gösteriyor, doğal olarak bundan yazar da nasibini alıyor.
Yeni yayımlanan Bir Kıyıda’dan önceki kitabının kapağında zaman ölçenlerine dair kullandığı ifade öyle zarif ki:
"Ay eskir gün ışırken!"
Zaman, yaşanan her değişimi, değişimler de zamanı kayıt altına alıyor. Ama Uslu bazen, zamanın belli belirsiz titreşimlerini Bir Kıyıda'nın son öyküsü "Yarınsız Gecenin Ufkuna Doğru"da olduğu üzere adeta sözcükleri bile rahatsız etmeksizin tarif ediyor:
"Yaşam sahiplenemediği tek şeydi... Yolculuk hazırlığı, içindeki taşlaşmış ölü zamanların uyanışıydı. Keşfe çıktığı kentlerin geniş meydanlarında, bakımlı seyirlik parklarında, müzelerdeki tablolarda canlanır gibi olan yaşamın yuvasını görüyordu ama o yuvalanan yerlerde bulduğu, mezarsı sessizlikti. Ölüme ait değildi bu sessizlik. Tadına varılmış hayatın doygunluğu, dile gelmemiş arı bir duyguyu biçime dökebilmenin rahatlığı, evrensel betiğe soluğunu ekleyebilmenin huzuru..."
Fadime Uslu'nun çocuk öyküleri ve romanları da var; yakın zamanda yayımlanan Bir Kıyıda ise yazarın altıncı öykü kitabı. 2019 tarihli Büyük Kızlar Ağlamaz'dan sonra sırasıyla Gölgede Yaşamak (2012), Yaz Korkuları (2014), Yüzen Fazlalıklar (2016) ve Ay Eskir Gün Işırken (2019) adlı öykü kitaplarını yayımladı.
Onunla zamandan, hayattan, içinde çırpınıp durduğumuz dönemlerden, yeni öykü kitabından ve kimi öykülerinin bıraktığı derin izlerden konuştuk.
Ülkenin yaşadığı hızlı değişim ve dönüşümlere maruz kalan kuşaktansınız. Bütün bunlar edebiyat anlayışınıza ve öykülerinize nasıl yansıdı?
İlk öykümün yayımlanmasının üzerinden 20 yıl geçti. Ve onca şey öykülerime doğrudan yansıdı. Elbette doğal bir hat bu. Sanat zamana verilen bir yanıttır sonuçta. Sadece işlediğimiz meseleyle değil, tercih ettiğimiz tarzla da veririz yanıtımızı. Yazılarımızda tanıklığımızın dili şekillenir. Tanıklığımız sadece bugünü değil geçmişi de kapsıyor. Bizden önceki kuşakların mirasını da taşıyoruz üzerimizde.
Sanatçı vakanüvis değildir ama içinde soluk alıp verdiği döneme kayıtsız da değildir. Ülkemizde ve dünyada olan biteni nereden, ne boyutta, nasıl görüyor ve yorumluyoruz? Yazıyla kurduğumuz dünyalar bu türden soruları karşılıyor.

Bu bağlamı bir kitabınızla örneklendirir misiniz?
Yedi yıl önce yayımlanan Ay Eskir Gün Işırken kitabım, yazı yolculuğumda bir dönüm noktasıydı. Bu kitaptaki öyküler sakınmasız, net, keskin bir dille doğdu. Dönemin koşulları dert ettiğim meseleyi de anlatma yöntemimi de belirliyor. Gün geçtikçe yazımın sorumluluk alanının genişleyip derinleştiğini söyleyebilirim.
Birçok öykünüzde popüler müzikler var ve hatta çoğu zaman bunlar birer yan karakter gibi. Müzik ve yüreğinizin playlist'leri, yazı uğraşınız ve ruhunuz için ne ifade ediyor?
Müzik iyi bir eşlikçi. Ama rolü bu kadar değil. Sanatımı aktif biçimde yönetmesine teslim olduğum alan ses ve müzik. Her şeyden önce, bir hikayenin soluğunu, nefes alışverişindeki düzeni, sesindeki havayı onun müziğiyle duyumsarım.
Hikayenin ruhunu var eden zerrelerin hareketinde kendiliğinden olan o yabanıl müzikten söz ediyorum. Düşüncenin, duygunun, sezgiyle kavranabilen şeylerin doğasındaki çarpışmalardan. Doğanın ya da nesnenin iç zamanındaki bilginin akışkanlığından.
Hikayenin dile gelme tarzıyla ilgili şeyler bunlar. Ona ait herhangi bir parçanın sesini duyduğum anda öykü daveti aldığımı anlarım. Metnin zihnimde, gönlümde şekillenmesi böyle başlar. Dil onunla doğar, onunla hayat bulur. Yazı yolculuğumun tetikleyicisidir müzik. Sözcüklerle düzenlediğim resimsel görüntünün iç gerçeğidir aynı zamanda. Metnin mimari düzenini kurarken yararlandığım teknik imkanın destekçisi.
Müziğe özel bir uzam bahşettiniz mi?
Sonuçta müzik kelimeleri aşan bir yerdedir; soyut, mistik bir noktada değildir sadece. Akılla şekillenen aklı şekillendiren bir yerde. Müziğin dünyevi, hayata müdahale etmek amacıyla hareket kuran eylemci yönü beni daha çok ilgilendiriyor. Bu yüzden isimleriyle, fiziksel varlıklarıyla öykülerimde yer alıyor. Biraz da genele bakalım. Edebiyat söylem kadar söylemi kuran enstrümanları düzenleme işidir.
Bunu örneklendirirsek daha etkili olabilir tespitiniz...
Nâzım Hikmet’in şiirindeki güçlü ses, güçlü müzikalitesiyle de ilgiliydi. Nâzım gibi Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener de müziğin dilini biliyorlardı. Bilgilerini seslerin örgüsüne, cümlelerin düzenlemesine uyarladılar. Öte tarafta Jan Garbarek’in saksafonu ya da Âşık Veysel’in sesinde, bağlamasında kendiliğinden kurulan atmosferde edebiyatın dokusunu buluruz.
Türü ne olursa olsun okuduğum metinlerde, yazarın dilinde derdinin tınısını duymak istiyorum. Yazar söylemini nasıl bir ses rengiyle dile getiriyor? Derdini hangi bilinçle, bilincin hangi tonlarıyla aktarıyor? Bu türden sorulara daha çok eğilsek keşke. Çoğunluğa ulaşabilsek... Sesle yönetilen bir ülkede seslerin ardındaki başka sesleri irdeleyebilsek.
Bazı öykülerinizde müzik gibi anısallığı da hissetmemek mümkün değil.
Anıların etkisi bir biçimde öyküye sızıyor tabii. Fakat öykü anlayışımı tamamen bunun üzerine kurmadım. Öyküyü başlı başına bir yaşam alanı olarak görüyorum. Onun ürettiği gerçekliği esas alarak yazıyorum. Zaman zaman eski öykülerimi dönüp okuyorum. Bu, eski bir dostla karşılaşmış gibi hissettiriyor bana, özel birer hatırlatıcı oluyorlar.
Yaz Korkuları'ndaki "Yazı Tura" tasvir gücü ve yarattığı ambiyansıyla beni çok etkilemişti. Sizin için öyküde tasvirin yeri nedir?
Tasvir, öykünün duyu kanallarını açıyor. Duyumsamanın, çeşitli düzeylerdeki düşünceye ulaşmanın biricik yöntemi. Edebiyat bütün sanatların yansıdığı muazzam bir ayna. Öyküyü resmin ve müziğin alanından ayrı görmüyorum.
Yüzen Fazlalıklar'daki on satırlık "Uyku Yılanı" ise minimalizme bir saygı duruşu gibi.
Minimal öyküye önce Çinli filozof Trang-Su’nun bir hikayesiyle bakalım. Bir gün çıraklarından biri ustasının yanına gelip şöyle der: “Üstadım, elli yıl çalıştıktan sonra suyun üzerinde nasıl yürüneceğini öğrendim.” Usta onu şu sözlerle yanıtlar: “Bravo, ama vazgeçebilir misiniz?”
Minimal öyküler vazgeçiştir. Öteki cümlelerden, sahnelerden kopuş. Geriye kalan billurlaşmış, rafine hâldeki yapıda an konuşmaya başlar. Neredeyse bütün zamanların çekirdeği.
Uzun öykülerde ya da romanda doğal olarak ilerleme duygusunun içine gireriz. İlerlemenin üç evresi; agôn, pathos ve anagnorisis etrafında şekillenir hikayeler. Yani, sırasıyla savaş alanı, tanıma tarzı, gerçekleştirme ve bütünsel kabul.
Minimal öyküler benim pathos'umdur. Olanı tanıma tarzım. Uzun öykülerimin içinde de neredeyse haiku'ya yaklaşan kısacık öyküler gizlidir. Vazgeçemediğim bir vahadır bu kopuşlar.

O öyküdeki "Hep birlikte zamanı yiyorlardı" cümlesine takıldım. Birçok öyküde zamana vurgular yapıyorsunuz. Zamana dair takıntınız, bir tefekkürünüz var mı?
Evet, zaman özel takıntımdır ve zaman kavramsal biçimlenişiyle, yaşantısıyla her öykümün ruhundadır. Bu konuda tefekkürlerim, problem ve çözümlerim, kabullerim var. Zamanla ilgili sorgularım sürüyor. Bitmesinden yana da değilim.
Genel olarak şunu söyleyebilirim: Zamanı yorumlamadan kaynaklanan rasyonel, sezgisel ya da tinsel bilgilerimiz veya duyuşumuz sanatımızın çizgisini belirliyor. Yaratım sürecini yönetmesi gibi eleştirel okumalarımızı yönlendiriyor yorumumuz. Zamanın felsefi yorumlarındaki çeşitliliğine nasıl baktığım, hangi düşünce yollarının yazınımı etkilediği başlı başına bir sohbet konusu.
Kısaca zaman, bir deneyim biçimi olarak öykülerimi yönetir. Tam da şu anda beliren zamanın ise bilincin, varlığın ve değişimin birlikte deneyimlenme biçimi olduğunu.
Zamandan söz etmişken, yazmak zamanı yavaşlatan bir teselli mi, yoksa ona karşı açılan umutsuz bir savaş mı?
Zamanla yarışmak ya da onu yavaşlatmaya veya durdurmaya çalışmak aynı yanılgıdır. İkisinde de zamanı dışımızda bir olgu olarak kabulleniş vardır çünkü. Zamanın içinde ya da dışında değil de biz zamanız diyebiliriz. Yazma sırasında an ile bir olmanın deneyimini tadarız. Yazı, zamanın gerçekleştiği yer olur böylece.
Yazı bir yandan kalıcılığı işaret ederken bir yandan da geçiciliğin bıraktığı izi gösterir. Zamanın geçtiğini görünür kılar. Yazarken bunu kabulleniriz. Zamana katılır, onunla akarız. Yazmak, yazarın da zamanın da kendini fark ettiği andır. İçinde kaldıkça genişleyen, yok olan, tanımların ve sınırların alanından çıkılan o büyülü bölge.
Ay Eskir Gün Işırken'de, bazı öykü kahramanları farklı öykülerde boy gösteriyor. Üstelik birer roman karakteri gibi ayrıntıyla ve özenle işlenmiş. Bu öyküler art arda mı yazıldı?
Her öykünün kendine ait zamanı var. Kendi koşullarının ilerleme ve durma biçimi. Geriye dönme ve oradan aldıklarıyla daha ileriye atılma yöntemi. Bir de dönemi. Farklı tarihlerin ve koşulların ürünü bu öykülerin biraraya gelme hikayesinin zamanı.
Tespitiniz kitabın yüreğinde olanı söylüyor. Ay Eskir Gün Işırken başlı başına zaman kitabıdır. Felsefi düzeyde de matematiksel düzeniyle de. Bu kitap yaşamla ölümün, akılla duygunun hayatımda en sert, en keskin kesiştiği bir dönemde doğdu.
Hayatı ve öyküyü var eden yakalayabildiğim bütün parçaların birbirinin içinde olması, birbirinden doğması biraz da bununla ilgili. Bu kesişmelerin yakasını bırakmış değilim. Farklı yakalarda olanları, aynı hattı paylaşanları Bir Kıyıda kitabında da biraraya getirdim.
Leyla'sı ve Belgin'iyle bir roman olabilirdi Ay Eskir Gün Işırken. Var mı bir roman fikriniz?
Sözüm olsun. Roman yazıp tamamladığımda ilk size vereceğim haberini.
Yeni kitabınıza gelelim... Begonvil Gölgesinde, son yılların sosyopolitiğine tutuyor spot ışığını...
Evet, bu öykü tek sesli bir iktidar monoloğu. Buradaki asimetrik konuşma düzenini bugünün dünyasının aynası olarak tasarladım. Öyküde klasik bir hegemonya sahnesi kuruluyor. Konfor, güven, dil ortaklığı, anlatı, itaat… Rıza üretimini destekleyen yumuşak iktidar. Bu iktidarın stratejik aklının deşifresi beliriyor aynada. Güç, kendini doğal, pedagojik ve ahlaki kanıtlama yoluna giderek gösteriyor. Modern ideolojik iktidarın kemikleşmiş dili.
Öykümüzün kahramanı olan hanımefendinin vaadindeki birlik ayrım üretir sürekli. Hegemonik dilin klasik çelişkisiyle baş başa kalırız. Diyalektik soru da işte burada başlıyor. Bu süreç geri döndürülemez mi? Hiçbir egemenlik biçimi sonsuz değildir. Çünkü her egemenlik, kendi çelişkisini üretir. Öyküde konuşan hegemonya temsili de geçmişin çelişkisinden doğmuştur.
Peki, baskılanan taraf geri dönülmez yolda mı? Elbette hayır. Egemenlik biçimleri yıkılmaz, dönüşür. Baskılanan taraf geri dönmez, yeniden kurulur. Hegemonya şekil değiştirir, dil değiştirir, biçim değiştirir. Çoğu zaman kendi içinde dönüşür. Burada önemli olan hegemonyaya karşı takınacağımız tavırdır.

Bazı öykülerinizdeki geçip giden hayatlardan yükselen sessiz çığlıkları işitmemek mümkün değil. Mesela Hikayeniz'deki şu ifadeler... Sahiden de "nehirde, bulutta gezinen" bir sesi var mı birilerinin? "Dingin akan suyun sessizliğinde geçip gitmek mi" bize kalan şey?
Ölüm, ölü için sessizdir ama geride kalanlar için gürültülüdür. Yankılanır, gümbürder, bir zafer marşına ya da yenilginin ağıdına dönüşür. Bu, taraf olma meselesidir. Bir yanda cinayeti işleyenler var. Ona göz yumanlar. Bir yanda katledilenler, göz göre göre ölüme terk edilenler. Onların sesi hiç kesilmez.
Nehirde, bulutta gezinen sesleri su kadar yaşamsal olabilir geride kalanlara. Yol gösterici birer kılavuz. Durgun, belki alçak sesli, ama iktidarların bağıran seslerinden çok daha etkili. Ona katılır ya da katılmayız. Bize bırakılan, dingin akan suyun sessizliğinde geçip gitmenin hüznünde mi kalacağız? Yoksa, bize kalan suyu yeni kaynaklar aça aça çoğaltacak mıyız? Bu temel sorunun işaretidir bu tamamlanmamış cümleler.
"Gücün kutsandığı yerde zayıf olan her şey, sinsi sinsi her şeyin içine girer..." Bu ifade şu dönemdeki ruh hâlimize pek uyuyor sanki...
Bu cümle, hayati bir iktidar paradoksu. Nereye baksanız her yerde güç performansı üretme sahnesi görüyorsunuz. Herkes güçlü, mutlu, başarılı görünmek zorundaymış gibi. Gücün kutsandığı yerde insandan, çoğunluktan geriye ne kalır? Geriye kalanın adına ne denir?
Zayıflık biçim değiştirerek saklanır, yer altına çekilir, öfke politikası olarak geriye döner. Güvensizlik, rekabet, kör şüphe, bireysel kurtuluş çabası… İnsanlık güç kaybeder böylece. Yönü sapmış öfke sinsice toplumsal alana yayılır. Gücün kutsanması aklın tutulduğu yerde başlar.
Bu arada masal tadında kısacık öyküleriniz dikkati çekiyor...
Kitabın bütününde öykü geniş bir karşılaşma alanı açıyor. Masalın, şiirin, haber metinlerinin, telgrafın, denemenin, mektubun dili yapıyı kuruyor. Öykünün dayatması, baskısı, müdahalesi yok burada. Bir tür, öteki üzerinde tahakküm kurmuyor. Bu sonuca ulaşmak için türleri çeşitlendirme yoluna gittim.
Masal, masal biçiminde var oluyor. Ama okuyup bitirdiğimizde geriye kalan alanda öykünün estetiğinden parçalar buluyoruz. Masal formu hikayedeki ironiyi sırtlıyor, ona yeni bir pencereden bakma imkanı sağlıyor. Başka bir dünya tasarlama hakkına sahip olduğumuzu hatırlatıyor bize. "Yerini bil, yerinde kal" komutunu hiçe sayıyor. Kitaptaki neredeyse bütün öykülerin ruhuna işleyen bir karşı duruş bu.
Bir Kıyıda, alıntıları, göndermeleri ile Batı sanatı, müziği ve edebiyatıyla yakınlıklar kuruyor. Borges'ten Michelangelo'ya, Jan Garbarek'ten Pessoa'ya, Kate Chopin'den Caravaggio'ya kadar birçok sanatçıya konuk ediyorsunuz bizi. Bütün bunlar bir hatırlama çabası da içeriyor olmalı...
Evet, gerçekten de öyle. Defterlere, kitaplardaki boş alanlara yazdığım sayısız notlar, çalışmakta olduğum öykünün ilerlemesinde destek kuvveti oluyor genellikle. Alıntılar, göndermeler, işaret edişlere gelince... Bir Kıyıda’nın iki yakadaki sesleri duymak için bir durma noktası olmasını istedim. Bugünde geçmişin, birinde ötekinin olması bu yüzden. Sesler akisleriyle var hep. Kimi zaman anımsatıcı. Kimi yerde de bilincin katmanlarında gölgeler olarak.
Bizden önceki kuşakların bize bıraktığı mirası nasıl taşıyoruz? Kültürel birikimin ya da yüklerin bugündeki karşılığı nedir? Yeni bir hafıza türetilmeye çalışılan bu çağda geçmiş ne anlama gelir? Doğrudan söylemediğim bu vurgularla ilerliyoruz öykülerde.
"Yarınsız Gecenin Ufkuna Doğru" benim gibi bir okur için nadide bir parça. Bu öyküyü yazarkenki hissiyatınızı çok merak ettim...
Sezginin derinleştiği yerden bakmışsınız öyküye. Anlayışınızla kucaklamışsınız onu. Ne mutlu bana. Bu öykü bir manifesto gibi. Öteki öykülerimin derdini kapsayan bir çekirdek gibi. Dünyanın uğultusunu ahenkli bir yapıya dönüştürme tutkusu var bu öyküde. Kurulu düzene reddin coşkunluğu. Kelimenin tam anlamıyla görmenin, duymanın, olan biten haksızlıklara tanık olmanın, karşı duruşun, isyanın sesi. Yükselmenin ve durmanın bilinci. Yaşananların tortusu, yaşanamayanların arzusu.
Bir Kıyıda kitabı asıl burada, bu öykünün kalbinde olanla başlıyor. Buradaki kesişmelerde. Ay Eskir Gün Işırken’de söylediğim gibi: Bazen başlangıçlar sonra gelir. Bir Kıyıda’nın finaline yaklaştığımız yerde yükseliyor bu ses. Çünkü öncesi hazırlıktı. Yamaçlarda yürümek gibi. "Yarınsız Gecenin Ufkuna Doğru" bir zirve durağı. Fark ediş noktası. Uyanış. Diriliş hazırlığı. Bir eşik. O eşiği evrensel doğrulardan, insani değerlerden, eşitlik ve herkes için tarafsız adaletten yana, doğadan yana, adaletsizliğe boyun eğmeyen halktan yana olarak aşmak. Farkına varışları zedelemeden, örtmeden, susturmadan. Büyüterek, çoğaltarak.
Gecenin ufku ne vakit gerçek bir aydınlığa kavuşacak? Bugün, bu bozuk düzeni reddeden, iktidarın tarafında olmaya boyun eğmeyen sıradan insan nasıl yaşıyor? Kime insan diyor bu düzen? Kimi ayıklıyor? Böyle bir düzende yarın, yaşamanın temel hakları, birçoğunu bir kenara bırakalım, hayatta kalabilme hakkı kimlere kalacak? Bu yakıcı sorular kafamda döne döne yazdım bu öyküyü. Dertlenişlere bağlı düşüncenin prangasından kurtulmaya bir çağrı sesi olur, sesime başka sesler yankı olur belki diye.