Mehtap Baydu ile yeni sergisi 'Seni Sevmek Çok Zor!' üzerine
Mehtap Baydu’nun Selen Ansen küratörlüğünde hazırlanan Türkiye’deki ilk kurumsal sergisi "Seni Sevmek Çok Zor!" Arter’de izleyici ile buluştu. Baydu, sergide bedeni biyolojinin ötesine götürerek kültürel, politik ve duygusal yüklerin taşıyıcısı olarak yeniden kurguluyor. İzleyiciyi tekinsiz ama yakın bir karşılaşmaya davet eden Baydu ile üretim sürecini konuştuk.

Mehtap Baydu’nun Selen Ansen küratörlüğünde hazırlanan Türkiye’deki ilk kurumsal sergisi Seni Sevmek Çok Zor! Arter’de izleyici ile buluştu. Baydu, sergide bedeni biyolojinin ötesine götürerek kültürel, politik ve duygusal yüklerin taşıyıcısı olarak yeniden kurguluyor.
- Bir bedenin bıraktığı iz ne kadar süre yaşamaya devam eder? Nefes bir mekanı doldurabilir mi, ten bir hafıza yüzeyine dönüşebilir mi?
Bu soruların peşinden giderken boşluk, kırılganlık, aidiyet ve kimlik arasında dolaşan bir sanat pratiğini bedenin içinden farklı disiplinlerdeki üretimleri ile okuyan Mehtap Baydu, izleyiciyi tekinsiz ama yakın bir karşılaşmaya davet ediyor.
Seni Sevmek Çok Zor!, 15 Kasım 2026’ya kadar Arter’de izlenebilir.
Türkiye’deki ilk kurumsal serginiz Seni Sevmek Çok Zor! başlığı ile Arter’de açıldı. Sergide duygusal, mekansal ve bedensel, performatif bir yaklaşımla ürettiğiniz eserlerinizi izliyoruz. Özellikle sergi başlığını da düşünerek serginin anlatısını nasıl kurguladınız?
Sergi başlığı aslında bir karşılaşmanın, hararetli bir yazışmanın tortusu. Selen Ansen ile ortak bir dostumuzla aramızda şekillenen diyalogdaki “Seni Sevmek Çok Zor!” cümlesi, serginin hem duygusal hem de politik yükünü sırtlayan bir omurgaya dönüştü.
İzleyiciyle kurduğum etkileşimde "sevmek", sadece romantik veya olumlu bir duygu değil; içinde direnci, yabancılığı ve kabullenme sürecini de barındıran bir eylem; belki de bir kimliğe, bir coğrafyaya veya bir sanat yapıtına temas etmenin barındırdığı o direnç ve teslimiyet dengesi. Buradaki "zorluk", sadece romantik bir imkansızlığı değil; bir kimliği kabul etmenin, bir bedene çarpmanın, toplumsal normların ağırlığı altında bir "ötekiyle" tekinsizce kurulan ilişkinin sancısını temsil ediyor.
Serginin anlatısı da tam bu zorluğun, yani birini ya da bir şeyi sevmenin, tanımanın ve onunla hemhal olmanın getirdiği o şiddetli ama bir o kadar da samimi yükün etrafında şekillendi. Sergi, arzunun ve direncin, yakınlığın ve mesafenin iç içe geçtiği bir anlatı sunuyor.

Sergide performans, heykel, fotoğraf, video ve yerleştirme gibi farklı disiplinlerden eserlerinizi çeşitli bağlamlar ve geçişkenlikler içinde izliyoruz. Buradan beden ve nesne arasında kurulan katmanlı ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanatsal pratiğimde beden ile nesne arasındaki sınır oldukça geçirgendir. Bedenimi bir nesne gibi işliyorum: Onu döküyorum, kalıba alıyorum, fotoğraflıyor, bazen kumaşla dikiyor, bazen camla kırılganlaştırıyorum. Bu disiplinlerarası geçişkenlik, aslında üstünde durduğum konuların tek bir anlatım formuna sığmamasından kaynaklanıyor. Kendi bedenim, benim en iyi bildiğim ve en işlevsel bulduğum "araç"; bir "anlamlar ve duygular arşivi". Ancak bu araç, bir sanat nesnesine dönüştüğü, onun bir parçası hâline geldiği ölçüde biriktirdiği bütün anlamlar ve duygularla birlikte ben olmaktan özgürleşiyor. Nesne, bedenimin bıraktığı bir kabuk ya da iz olduğunda, o artık cansız bir madde değil, bedenimin hafızasını devralan bir özne, yaşanmış bir eylemin tanığı hâline geliyor. Bedenim bir nesneye, nesne ise—izleyicinin hafızası ve duyguları ile çarpışarak etkileşen—yaşayan bir hafıza kaydına dönüşüyor.
Bu katmanlı ilişki, izleyiciyi "nesneleşmiş beden" ile "canlı nesne" arasında bir tekinsizliğe davet ediyor; ki bu ikilemi benim yapıtlarımda "nesneleşmiş bellek" ve "canlı bellek" olarak ele alabiliriz.
Sergide yer alan eserlerinizde bedeninizin farklı parçalarını birarada izliyoruz. Özellikle beden bütünlüğünüzü parça parça esere dönüştürdüğünüz bir yaklaşım üzerinden tüm parçalar yeni bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Burada bedeninizin parçalarını kullanma, çoğaltma ya da yeniden eklemleme sizin için nasıl bir kavramsal anlatıdan doğuyor?
Bedenin parçalanması, aslında modern insanın toplumsal, dinî ve siyasi etkilerle sürekli parçalanan, yeniden kurulan kimliğiyle ilgili. Parçalama eylemi, bütünü yok etmek için değil, onun üzerindeki katmanları, toplumsal cinsiyet rollerini ve kültürel yükleri daha çıplak bir şekilde ifşa etmek için var.
Elimi, yüzümü veya bir uzvumu kalıba döktüğümde, onu bütünden koparıp bağımsız bir form olarak inceliyorum. Bu parçaları yeniden biraraya getirdiğimde ise artık "doğal" olanı değil, kültürel ve kavramsal olarak inşa edilmiş "yeni bir bedeni" temsil ediyorlar. Bu bir çoğaltma değil, bir nevi bedeni üzerindeki bütün anlam yüküyle birlikte yeniden kurgulama eylemidir.

Bedeninizden kalıp alma ve üretim sizin pratiğinizde teninizi bir hafıza yüzeyine dönüştürüyor. Kendi bedeninizin izini almak zaman içinde sizin için nasıl bir dönüşümü sundu?
Ten, iç dünya ile dış dünya arasındaki sınır. Kalıp alma süreci, o anki varlığımın dondurulması gibi; bir tür "şimdi"nin sınırlarının —ben ve her şey arasındaki mesafenin— kaydı. Zaman geçtikçe bu kalıplar, kendi geçmişime ve değişen fiziksel varlığıma dışarıdan bakmamı sağlayan birer hafıza nesnesine dönüştü. Kendi izimi almak, kendime yabancılaşma ve bu yabancılık üzerinden yeniden tanışma sürecini başlattı. Mahremiyet ve görünürlük arasındaki o ince çizgide yürüyen bu süreç, bedenimin sadece bana ait olmadığını, —tıpkı ormandaki bir ağacın kalıbını aldığımda bunun aynı zamanda bütün etkileri ile birlikte ormanın bir kalıbı olması gibi— toplumsal bir yazıt olduğunu öğretti. Bu, "ten"i sadece biyolojik bir sınır olmaktan çıkarıyor; içine doğduğumuz dinin, siyasetin ve geleneğin izlerini taşıyan canlı bir arşiv hâline getiriyor. Bu arşivi her izleyici kendi durduğu yerden, birikimi ve kültürel yükü ile birlikte kendisini de içinde yaşadığı toplumu da yansıtan bir biçimde okuyor.
Nefes (Atem) performansınızı Berlin’de kamusal bir vitrinde sergiledikten sonra bu kez Arter’de serginiz açıldıktan sonra 20 gün boyunca ara ara devam edeceğiniz bir performans olarak kurguladınız. Eseriniz bulunduğu mekanı dolduran bir nefes ile görünmezlik ve canlılık arasında bir diyalog kuruyor. Görünmez olan nefes belirli bir ritim ile giderek mekanı kaplayan fiziksel bir varlığa dönüşüyor. Bu performansta beden, nefes ve mekan arasındaki ilişki sizin için nasıl dönüşüyor?
Atem, görünmez olanın (nefesin) fiziksel bir kütleye dönüşerek beni kendi alanımda sıkıştırmasıdır. Berlin’de sokakla kurulan o direkt temas, Arter’de kurumun içindeki ana "buluşma noktasına" taşındı. Bu temas Arter’de daha kurumsal ama yine de kamusal bir karşılaşma alanına evrildi.
Nefes, en temel hayatta kalma belirtisidir ama aynı zamanda görünmezdir. Balonun şişmesiyle görünür hâle gelen aslında benim bedenimdeki boşluğun ya da hacmin mekana transferidir. Nefesimle mekanı işgal ederken, aslında kendi yaşam alanımı daraltıyorum. Buradaki cam sınır, izleyici ile aramdaki "atmosferik sınırı" belirliyor. Mekanın benim kendi nefesimle dolması ile benim varlık alanımın yokoluşu arasındaki o ince çizgide bir diyalog kuruluyor. Pek çok durumda içimizdekini dışarı vurmamız, nefes vermek kadar kendiliğinden olsa da önemli ölçüde dinsel ve politik belirleyicilerin sınırlarını belirlediği sosyokültürel alanda kendi söylemimiz de kendi yaşam alanımızı daraltır.

Wirbelsäule (Omurga Sütunu) eserinizde anatomik beden parçalarından mimariyi çağrıştıran bir yapı kurguluyorsunuz. Eserde omurga; biyolojik, tarihsel ve kültürel bir taşıyıcı olarak nasıl bir kavramsal referans taşıyor?
Omurga bizi ayakta tutan temel aks; hem biyolojik hem de sembolik olarak bir "direniş" hattı. Etik bir duruşun bu kırılgan sembolü, "dik durmak" ya da "eğilmek" üzerinden okunan kültürel bir koddur.
Bu yapıtta anatomik parçaları mimari bir formla birleştirerek, bedenin çok sayıda çoğaltılan bütün parçaları ile birlikte bir yapı, bir sütun kurguladım. Bu sütun, hem bireyin kendi çoğaltılmış beden parçaları ile taşınan belleğinin ve karakterinin taşıma yükünü hem de toplumsal aidiyetlerin, normların belirleyici ağırlığı karşısında dik durması gereken yapısını temsil ediyor.
Wirbelsäule, bedenimin bireysel belleği oluşturan; yüklendikleri her şeyle birlikte çoklu etkenlerin izini taşıyan parçalarını kolektif bir yapıya dönüştürme çabasıdır.
Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme adlı eserinizin kavramsal arka planı, disiplinlerarası yönü ve doğa ile insan arasındaki ilişkisini nasıl kurguladınız? Burada doğa ve insan ikiliğini deri-kabuk dualitesi üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsan teni ile ağaç kabuğu arasında dokunsal ve yaşamsal bir benzerlik var. Her ikisi de korur, her ikisi de zamanın izini taşır ve her ikisi de yenilenir. Toplumun izlerini taşıyan insan, ormanın izlerini taşıyan ağaç... Doğa ile insanı karşı karşıya getirmek yerine, bir "alışveriş" ve "geçirgenlik" üzerinden ilişki kurmayı seçtim.

Kabuk değiştirmekten söz etmişken, uzun yıllardır Türkiye ile Almanya arasında yaşayan ve üreten bir sanatçısınız. Özellikle Osman karakteri üzerinden düşündüğümüzde, aidiyet, yabancılık ve kültürel geçişler pratiğinizde nasıl bir bedensel hafızaya dönüşüyor?
Uzun zamandır Almanya’da yaşıyorum ve sanatsal üretimimin çoğu da orada hayata geçiyor. Osman karakteri, toplumsal cinsiyet rolleriyle ve kültürel kodlarla oynadığım bir kimlik inşasıydı.
Osman olduğumda, o bedensel hafıza (yürüyüş, oturuş, bakış) bir yabancının değil, o yabancılığı kendi içinde taşıyan birinin performansına dönüşüyor. Erkek egemen dünyaya bakışım ve kimliklerarası geçişkenlik bu karakterde somut hâle geliyor. Performans, çokkültürlü zeminde, toplumsal cinsiyet rolleri ve hassas dinî/siyasi konulara odaklanan, interaktif yöntemlerle izleyiciyi uyarmayı, hatta kışkırtmayı amaçlayan performatif sanat pratiğimi öne çıkarıyor. Kültürel, cinsel aidiyetler arasında bu geçişler benim sanat pratiğimde önemli bir yeri olan bedenimde yeni hafıza katmanları oluşturuyor .
Üretimlerinizde birbirinden farklı disiplinleri birarada kullandığınız cam, bronz, kumaş, kağıt ya da seramik gibi farklı malzemelerin düşünsel karşılıkları sizin için nasıl oluşuyor?
Her malzemenin kendisine has fiziksel özelliklerinin olduğu gibi kültürel hafızadaki yerinin de yapıta yansıması vardır. Burada benim ana malzememin kendi bedenim olduğunu vurgulamam gerekir. Camın kırılganlığı ve geçirgenliği, bronzun kalıcılığı, kağıdın hafifliği ile seramiğin toprakla olan bağı gibi fiziksel özellikler ya da mühür mumunun yalıtılmışlık, gizlilik ve mahremiyeti, basma pazenin kadına has olması gibi kültürel anlamları... Hangi malzemenin kullanılacağına, üzerinde durduğum konsept ve benim vurgulamak istediğim anlam ya da duygu bağlamında karar veriyorum. Malzeme seçimi, fikrin bedenselleşme sürecindeki en kritik karardır.

Eserlerinizde genellikle beden kalıplarınızda doluluğun zıttı boşluk, görünmeyenin karşıtı görünen, yakınlık ve uzaklık, varlık ve yokluk gibi kavramlarla, dualiteler ile üretimlerinizi sürdürüyorsunuz. Burada özellikle bu ikiliklerdeki maddesel ve sezgisel yaklaşımı nasıl irdeliyorsunuz?
Yakınlık ve uzaklık, varlık ve yokluk gibi kavramlar, benim sanatsal pratiğimin merkezine koyduğum toplumsal roller ve davranışlar, cinsiyet rolleri gibi konuları işlerken kullandığım karşıtlıklar. Bir kalıp aldığınızda, bedenin bıraktığı izle orada olana olduğu gibigeriye kalan boşlukla orada olmayana da tanıklık ederiz. Basit bir işlemle insan vücudundan —onun iç ve dış dünyasının en ince sınırından— alınan maddesel kalıp, vücudun geriye bıraktığı izle ve boşlukla ya da kalıbın içerisinden dökümle çıkarılan kopya ile mahremiyet, yakınlık ve mesafe gibi karmaşık sezgisel kavramları sorguya açar. Maddesel olan kalıp, sezgisel olana, yokluğun verdiği hisleri tetikler. İzleyici bütün boşlukları kendi bildiği gibi doldurur, karşıtlıkları kendi sezgileri ile oluşturur.
Eserlerinizde beden çoğu zaman toplumsal normların, cinsiyet rollerinin ve kültürel beklentilerin taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Bedeni hem kişisel hem kolektif bir hafıza alanı olarak nasıl düşünüyorsunuz?
Bedenim benim özelim ama aynı zamanda ailemden, kültürümden ve toplumdan gelen tüm o görünmez yüklerin taşıyıcısı. Annemin, anneannemin, içinde büyüdüğüm toplumun izlerini taşıyor. Üzerimize giydirilen roller, dinî ve siyasi baskılar bedenimizi şekillendirir. Taşıdığım kıyafetten, duruşuma kadar her şey kolektif bir tarihin sonucu. Benim bedenim, bu coğrafyanın ve kültürün bir parçası olduğu için kendi kişisel hikayem aslında kolektif bir hikayenin de yansımasıdır. Kadınlık rolleri, beklentiler, sınırlar...
Bedenim üzerinden yaptığım her üretim, aslında bu kolektif suskunluğun ya da direncin birer yansıması. Herkesin kendinden bir parça bulabileceği ortak bir metin... Performanslarımda izleyiciyi de sürece dahil ederken, kişisel olanın nasıl kolektif bir anlatıya dönüştüğünü göstermeye çalışıyorum.

Performanslarınızın ardından geriye çoğu zaman bir iz, bir kabuk, bir boşluk ya da maddesel bir tortu kalıyor. Sizin için performansın zamanı ne zaman sona eriyor? Eylem bittikten sonra eser yaşamaya nasıl devam ediyor?
Performansın zamanı, fiziksel eylem sonlansa da aslında hiçbir zaman tam olarak bitmez; aksine, geriye kalan o "tortu" ile; eylemin nesneye ve izleyiciye aktarıldığı bellekle yeni bir yaşam döngüsüne girer.
Örneğin, Dilek Taşları performansında insanların dileklerini yüklediği taşları mühür mumuyla kapatıp saklamam, o anlık arzuyu sonsuz bir bekleyişe ve mahremiyete dönüştürmektir. Ya da Şahmaran'da kadınların gönderdiği kumaş parçalarını yılanın pullarına, derisine dönüştürürken, aslında o kadınların yaşanmışlıklarını ve ten temaslarını mitolojik bir bedende yeniden canlandırıyorum. Bu sergide yer alan Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme işinde ise, ağaçtan aldığım kalıpla kendi derimi örterken, kendi izimi ağaca bırakmam; bedenin ve doğanın sınırlarının birbirine karıştığı, karşılıklı bir hafıza alışverişi amaçlıyorum.
Eylem bittiğinde geriye kalan kabuk veya nesne, artık cansız bir form değil; mühürlenmiş bir sır, giyilmiş bir hafıza veya yer değiştirmiş bir tendir. Eser, izleyicinin bu boşluklara kendi duygularını ve toplumsal yüklerini yerleştirmesiyle, o "sessiz tanıklık" içinde yaşamaya ve dönüşmeye devam eder. Her mühür, her yama ve her kalıp, fotoğraf, video performansın bitişi değil, kolektif hafızadaki sürekliliğidir.
Son olarak Seni Sevmek Çok Zor! sergisinde yapıtlarınız arasındaki ilişkiler, mekansal yerleşim, sergi tasarımı, izleyicinin deneyimi açısından oldukça güçlü bir dramaturji kuruyor ve sergiyi çarpıcı biçimde sunuyor. Selen Ansen ile yürüttüğünüz küratöryel süreçte, serginin mekansal ve fikirsel kurgusu nasıl şekillendi? Bu diyalog sergiyi ve üretimlerinizi nasıl etkiledi?
Selen Ansen ile yürüttüğümüz küratöryel süreç, serginin isminde de olduğu gibi, tutkulu ve derinlikli bir fikir alışverişine dayandı. Selen ile aramızdaki diyalog, sadece eserlerin mekana yerleştirilmesi değil, o eserlerin birbirleriyle ve izleyiciyle nasıl bir "gerilim" kuracağı üzerineydi. Sergi başlığı olan "Seni Sevmek Çok Zor!" cümlesi, aslında bu sürecin duygusal ve kavramsal izleğini çıkardı.
Bu diyalog, üretimlerime bir kez daha dışarıdan bir gözle bakmamı sağladı; mahremiyet, bellek, görünürlük ve mesafe kavramlarının sadece benim pratiğimde değil, sergi mekanında ve izleyicinin bakışında nasıl somutlaştığını gördüm. Sergi tasarımı, izleyiciyi hem tanıdık hem de tekinsiz bir karşılaşma alanına davet etti.