SİNEMA VE TV

MUBI Fest'te neler izledik?

İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

EMRE EMİNOĞLU
DUENDE · 7 EYLÜL 2026
4 DK OKUMA

MUBI’nin haklarını elinde bulundurduğu dikkat çekici yapımları dijital ya da vizyon gösterimlerinden önce bir festival deneyimi içinde izleyiciyle buluşturduğu MUBI Fest’in kökleri 2022’ye dayanıyor. İlk kez São Paulo’da düzenlenen, ertesi yıl İstanbul dahil dünyanın farklı kentlerine uğrayan festival, 2026’ya gelindiğinde kök salmaya başlayan uluslararası bir etkinlik serisine dönüştü bile. 

Festival bu yıl Napoli ve Chicago’nun ardından hafta sonu İstanbul’daydı; sırada São Paulo, Guadalajara, Berlin, Santiago, Buenos Aires ve Londra var.

MUBI Fest 2026

İstanbul, MUBI Fest’in ilk uğradığı kentlerden biri olsa da festivalin buraya dönmesi uzun sürdü. Aralık 2023’te İstanbul Modern’de düzenlenen ilk edisyon, büyük ölçüde halihazırda MUBI’de izlenebilen ya da başka festivallerde gösterilmiş popüler yapımları yeniden perdede izleme olanağı sunan, görece sönük bir etkinlikti. Kasım 2024’te düzenlenmesi planlanan ikinci edisyonun ise daha büyük ve Türkiye prömiyerleri bakımından daha zengin bir etkinlik olması hedefleniyordu. Fakat Türkiye’de ilk kez izleyici karşısına çıkacak Queer filminin açılış gösterimi son dakikada yasaklandı. MUBI, tek bir filmi seçkiden çıkarmak yerine tüm festivali iptal ederek sansür karşısında ilkeli bir tutum sergiledi ve izleyicisiyle arasındaki güveni pekiştirdi.

Sinemayı ve sinefil olma hâlini içtenlikle seven bir ekibin elinden çıktığı her detayından belli olan etkinlikleri çok seviyorum. 22 ay sonra, 4-6 Eylül 2026 tarihlerinde Paribu Art’ta düzenlenen, İstanbul’daki üçüncü MUBI Fest de tam böyleydi; bir film festivalinden çok sinemayı çok seven arkadaşların buluştuğu bir yaz kampı gibi... 

Festival programında geçen yılın en çok konuşulan yapımlarından Sirat (yön. Oliver Laxe), 25. yılına özel restore edilen kopyasından gösterilen Amores Perros (yön. Alejandro González Iñárritu), bu Cuma Başka Sinema dağıtımıyla gösterime girecek The Unknown / L’inconnue (yön. Arthur Harari) ile Sandra Hüller’in ödüllü performansıyla çok konuşulan, daha önce İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterilen Rose (yön. Markus Schleinzer) da yer alıyordu.

MUBI Fest 2026 | Fotoğraf: MUBI Türkiye

Öte yandan MUBI Fest’i heyecanla beklememin esas sebebi, bu yılki Cannes Film Festivali seçkisinden merakla beklediğim dört filmdi. Bunlardan bazıları Ayvalık Uluslararası Film Festivali veya Filmekimi’nde de izleyiciyle buluşacak; ardından her biri önümüzdeki aylarda MUBI kataloğundaki yerini alacak. Festivale yetişmese de yılın öne çıkan ve Cannes’da prömiyer yapan filmlerinden birinin daha yakında MUBI’de olacağını hatırlatayım: Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü Paweł Pawlikowski ile paylaşan Javier Ambrossi ve Javier Calvo’nun, nam-ı diğer Los Javis’in The Black Ball / La bola negra filmi... İkilinin sinema diline hazırlık yapmak isterseniz ses getiren dizileri The Messiah / La Mesías da kısa süre önce MUBI’de yayımlandı.

Coward | Kaynak: MUBI

Coward

İlk iki filmi Girl ve özellikle de Close’u çok sevdiğim Lukas Dhont, yeni filminde I. Dünya Savaşı sırasında cephe gerisinde askerlerin moralini yükseltmek için tiyatro gösterileri hazırlayan Francis ve birliğe yeni katılan Pierre arasında filizlenen aşka odaklanıyor. Cannes’da Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a ortak En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran film, savaşın alışıldık cephe tasvirleri yerine askerlerin yaratıcılığını, arzularını ve savunmasızlığını öne çıkaran yaklaşımıyla dikkat çekti. 

Coward da tıpkı Close gibi, toplumun ve “insanlar ne der” düşüncesinin iki erkek arasındaki saf yakınlığa ne yaptığını büyük bir incelikle anlatıyor. Savaş sahnelerine ihtiyaç duymadan savaşın açtığı yaralara ve perde arkasında yaşananlara odaklanan filmin en büyüleyici yanı ise tüm yıkıcılığına rağmen savaşın bitmesini istememenin yükünü kuir karakterleri üzerinden taşıması: Pierre ve Francis için “normal” hayata dönmek, birbirlerine sarılmalarının dahi hoş görülmeyeceği bir dünyaya dönmek demek. Dee Rees’in Mudbound’da siyah Amerikalı askerler üzerinden kurduğu benzer çelişkiyi hatırlatan bu trajediyi Dhont’un etkileyici kamera ve müzik kullanımıyla, iki başrol oyuncusunun olağanüstü performansları daha da güçlendiriyor.

Fatherland | Kaynak: MUBI

Fatherland

Ida ve Cold War’da birlikte çalışan Paweł Pawlikowski ile görüntü yönetmeni Łukasz Żal’ı yeniden siyah-beyaz bir filmde buluşturan Fatherland, 1949’da sürgünden dönen yazar Thomas Mann ve kızı Erika’nın, harabeye dönmüş Almanya’nın batısından doğusuna uzanan yolculuğunu takip ediyor. Pawlikowski’ye Cannes’da Los Javis’le paylaştığı En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran film; görüntüleri, güçlü anlatımı ve Sandra Hüller’in Erika Mann rolündeki keskin performansıyla öne çıkmıştı. 

Bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama filmin benim için tek olumsuz yanı, 82 dakikalık süresinin yetmemesi olabilir. Fatherland, işlenen korkunç suçların ardından normalleşmenin ne kadar imkansız olduğunu ve savaş sonrası Almanya’nın kaybolmuşluğuyla ikiyüzlülüğünü çok iyi anlatıyor; Nazi iktidarını “başka seçenekleri olmadığı” gerekçesiyle desteklediklerini savunan sanatçılara Thomas ve Erika Mann’ın verdiği yanıtlar, hatta attığı tokatlar içimin yağlarını eritti. Sanatçının politik olmak zorunda olup olmadığı tartışılabilir belki ama insan olmanın ve insanlığın iyiliğinden yana durmanın sorumluluğu tartışılamaz: Film bana, tüm dünyanın gözleri önünde Filistinlilere yapılanlar karşısında susanların, dahası zalimin yanında saf tutan sanatçıların utançtan yerin dibine gireceği günleri umut ettirdi. Pawlikowski’nin her zamanki gibi müziğe ve şarkılara önemli bir yer verdiği filmin Joanna Kulig sürprizi de ayrıca çok tatlı.

Hope | Kaynak: MUBI

Hope

The Chaser, The Yellow Sea ve The Wailing gibi filmleriyle Güney Kore tür sinemasının en önemli yönetmenlerinden birine dönüşen Na Hong-jin, on yıl aradan sonra çektiği Hope’ta Kuzey Kore sınırına yakın bir köyde ortaya çıkan gizemli bir tehditle mücadele eden yerel polisleri izliyor. 

Cannes’ın ana yarışmasında gösterilen film, türler arasında savrulan cesur anlatımı, görsel ihtişamı ve çılgın enerjisi kadar 160 dakikalık süresi ve tamamlanmamış hissi veren görsel efektleriyle de tartışma yaratmıştı. Korkunun kaynağını ve yaratıkların neye benzediğini göstermeyen ilk 45 dakika, bilinmezlikten beslenen büyüleyici bir sinema deneyimi yaşatıyor; fakat yaratıklar ortaya çıktığında, bilinçli olarak kötü yapılmaya çalışılsa bile bu kadar kötü olamayacak CGI efektleri bütün büyüyü bozuyor. 

Na’nın ve birçok Güney Koreli yönetmenin yozlaşmış polis teşkilatıyla meselesi malum; burada da ana karakterlerin polis olması, onların çaresizliği ve beceriksizliği tematik olarak iyi çalışıyor. Tehlikenin Kuzey Kore’den geldiği düşünülürken asıl tehdidin Batılı oyuncuların canlandırdığı dış dünyadan gelmesindeki metaforu sevsem de göz kanatan efektlerin rahatsız ediciliği ve ikna edemezliği benim için kabul edilebilir ya da affedilebilir değil. Michael Fassbender ile Alicia Vikander’ın Na Hong-jin’e ne kadar borcu varmış, gerçekten çok merak ediyorum.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma | Kaynak: MUBI

Teenage Sex and Death at Camp Miasma

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow pek benlik olmasa da, o film olmasaydı Teenage Sex and Death at Camp Miasma’yı bu kadar sevmeyebilirdim. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün açılışını yapan ve Kuir Palmiye’yi kazanan film, yıllardır devam eden bir slasher serisini günümüze uyarlamakla görevlendirilen genç yönetmen Kris’in, serinin ilk “final girl”ü ve artık gözlerden uzak yaşayan Billy’yi yeniden kamera karşısına çıkarmaya çalışmasıyla başlayan kanlı ve psiko-seksüel bir hikaye anlatıyor. 

İki film birarada düşünüldüğünde, çocukluğu televizyon karşısında hapsolarak geçmiş trans bir çocuğun zihninde ve psikolojisinde açılan yaraları hayal eden çok iyi bir double feature oluşturuyor; ilk filmdeki televizyon programlarının yerini burada slasher serileri ve VHS kasetler alırken Schoenbrun’un tekinsiz, hipnotik görsel dili değişmiyor. 

Gillian Anderson ile Hannah Einbinder’ın hem ayrı ayrı performansları hem de aralarındaki uyum çok etkileyici. Filmin bütün bu fikirleri önyargılara ve transfobiye direnmeye çalışan trans kodlanmış bir katilin içinden çıkarması da onu tekrar tekrar izleme ve üzerine düşünme isteği uyandırıyor. Daha da ilginci film, endüstrinin steril, pazarlanabilir bir “woke”luk ve politik doğruculuk anlayışının karşısına “Belki de cinsiyet normlarını ve temsili bir kenara bırakmalı, her şeyin etten ve sıvılardan ibaret olduğunu kabul etmeliyiz” düşüncesini yerleştiriyor; kurtuluşun ise bunlardan birini seçmekten değil, doğru temsil ile bedensel ve dizginlenemez arzunun birarada var olabilmesinden geçtiğini düşündürüyor.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.