GÜNCEL SANAT

OMM'un yeni sergisi 'Ferahfeza': İyisiyle kötüsüyle bir sofra etrafında buluşmak

Odunpazarı Modern Müze’nin (OMM) yeni sergisi "Ferahfeza", bir sofra etrafında şekillenen çoğul ve canlı duyguları odağına alan bir anlatı sunuyor. Yağmur Elif Ertekin küratörlüğündeki sergi, izleyiciyi metaforik bir sofra etrafında hem kendi hafızasına hem de ortak bir duygu topluluğuna doğru yolculuğa davet ediyor.

MELİKE BAYIK
DUENDE · 12 ARALIK 2025
5 DK OKUMA

Odunpazarı Modern Müze’nin (OMM) yeni sergisi Ferahfeza, bir sofra etrafında şekillenen çoğul ve canlı duyguları odağına alan bir anlatı sunuyor. Yağmur Elif Ertekin küratörlüğündeki sergi; gündelik hayatın neşesinden kutlamanın hafifliğine, dostluk ve komşuluk ilişkilerinden birlikte olmanın kırılgan ama birleştirici hâline uzanan duygudaşlıkları aynı masada buluşturuyor. Geçmişle bugünün ritüellerini yan yana getiren Ferahfeza, izleyiciyi metaforik bir sofra etrafında hem kendi hafızasına hem de ortak bir duygu topluluğuna doğru yolculuğa davet ediyor.

Antik ritüellerden Akdeniz’in gündelik sofra kültürüne uzanan bir çizgide, farklı kuşak ve disiplinlerden 40’ın üzerinde sanatçıyı biraraya getiren sergi; organik, içten ve çoğul bir buluşma alanı kuruyor. OMM’un kendine özgü mimarisi içinde bir “misafirlik” deneyimine dönüşen, 13 Eylül'e kadar sürecek bu karşılaşma, dostluğu, biraradalığı ve gündelik hayatın hafifleten duygularını buluşturarak izleyiciyi kalbin ferahlayacağı ve hislerin paylaşılacağı bir sofraya davet ediyor. Serginin hikayesini küratör Yağmur Elif Ertekin ve OMM direktörü Defne Casaretto'dan dinledik.

Ferahfeza sergisinde sofrayı yalnızca bir yemek mekanı değil, kolektif hafızanın ve duygulanımın örgütlendiği bir ritüel alanı olarak ele alıyorsunuz. Bu kavramsal çerçeve ilk olarak nasıl belirdi ve araştırma sürecinizde hangi tarihsel ya da kültürel okumalardan etkilendiniz?

Yağmur Elif Ertekin: Uzun zamandır bir kutlama sergisi yapma fikri aklımızdaydı; birarada olmanın verdiği umut, hafiflik ve keyif duygusunu hatırlatan bir seçki… Bu duyguların buluştuğu yer olarak sofra çok erken bir aşamada merkezde belirdi. Çünkü sofra sadece yemek yenilen bir yer değil; ilişkilerin kurulduğu, duyguların paylaşıldığı ve tüm insani duygulara bir şekilde ev sahipliği yapan bir “mekan” aslında.

Özellikle Akdeniz kültüründe, biraraya gelinen hemen her durumun arka planında bir sofra görürüz. İş toplantıları, cenazeler, düğünler, arkadaş buluşmaları, eski adı ile sayfiyeler günümüzdeki yaygın kullanımı ile yazlık siteler, deniz kenarındaki halk plajları, lokantalar, barlar, meyhaneler, piknik alanları, parklar, bahçeler... Hepsinin kendine özgü bir sofrası ve ritüelleri var ve tam da bu yüzden sofra, bahsetmek istediğimiz her duygu ve anın ortak bileşeni idi. Sadece iyi ve umut verici duyguları kutlamıyoruz elbette, insana ait her duygunun kutlanmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Hazırlık sürecinde ilk başvurduğum kaynaklar, aslında teorik metinlerden önce 20. yüzyıl sanatçılarının dünyasıydı. Özellikle Cihat Burak ve Fikret Muallâ gibi gündelik hayatın neşesini, gerçekliğini ve kırılganlığını resmeden isimler üzerine yazılan tezler ve okumalar beni çok besledi diyebilirim. Bununla birlikte, Cumhuriyet öncesi ve sonrası kent hayatı üzerine yapılan araştırmalara da yöneldim. Anadolu kentlerinde değişen sosyalleşme biçimleri, eğlence kültürü, meyhane ve kahvehane geleneğinin dönüşümü ve tüm bunların günlük yaşama yansımaları bu süreçte önemli referanslarım oldu.

Metinde symposion ve convivium referansları yer alıyor. Antik dünyanın bu kutlama, sohbet ve paylaşım ritüelleri ile günümüzün meyhane, kahvehane, bar ve ev sofraları arasında nasıl bir duygusal veya sosyolojik süreklilik kuruyorsunuz?

Yağmur Elif Ertekin: Symposion ya da convivium gibi antik ritüelleri incelediğinizde, bu buluşmalar yalnızca yemek ve içki etrafında şekillenen bir eğlence değil; konuşmanın, tartışmanın, düşünmenin ve birlikte vakit geçirmenin kurumsallaşmış, hatta törenleşmiş biçimleriydi. Masaya oturmak, hem sosyal bir statü hem de bir tür ortak akıl ya da ortak duygu üretim biçimiydi. Bu da bugünün biraradalık ve sofra ritüellerinden çok da uzak bir yerde değil.

40'ı aşkın sanatçı ve çok çeşitli disiplinlerin biraraya geldiği bu heterojen yapıda, "sofra"yı formal bir ortaklık yerine duygulanımsal bir buluşma alanı olarak kurgularken nasıl bir küratöryel seçki yöntemi benimsediniz? Sofranın yalnızca paylaşım ve neşeyi değil çatışma, yas, ayrılık ya da yalnızlık gibi daha zor duyguları da barındırdığı düşünülürse, sergideki duygu skalasını—ferahlık ve kutlamadan bu kırılgan alanlara uzanan—hangi yaklaşımlarla dengelediniz?

Yağmur Elif Ertekin: Az önce bahsettiğim her hisse, ana ve duruma; farklı jenerasyonlardan, farklı coğrafyalardan ve pratiklerden sanatçıların okumaları aracılığıyla, bu kadar yakından ve birarada şahit olmak beni çok heyecanlandırdı. Şatafatlı bir şölen sofrasının birçok farklı bakıştan seçkiye dahil edilmesi—Sinan Orakçı’nın Ziyafet isimli eseri ve Hans op De Beeck’in Kutlama isimli eseri gibi—de tam olarak bu çeşitlilik ama ortak payda üzerinden bir okuma.

Hem geçmişe hem günümüze bakmak; bunu yaparken de değişen, eksilen, artan, form değiştiren öğeleri ve hisleri de görmek. Modern dönem sanatçılarının içinde var olduğu koşullardan bağımsız, "an"ın coşkusunun ve mevcudiyetinin karşısında, günümüze yaklaşırken belirli endişelerin, farklı duygusal okumaların, eleştirilerin de yer almasını izlemek. Bunlar bende çok farklı düşünce pencereleri açtı ve seçkide önemli bir yol yarattı.

Sofra tabii ki bu serginin ana mekanı fakat sadece bu mekana da takılıp kalmak, yapmak istediğimiz kutlamayı eksik bırakırdı. Sergide sofra ile ilişkisi olmayan, sadece biraradalığa, "hayatın yatay olabilme ihtimaline" ya da sadece iyi bir hisse ait; bunlardan bahseden, aynı titreşimi taşıyan işler de var. Bu eserler, bahsettiğin duygulanımsal ortak paydaya ait hisler barındırıyor.

Bununla beraber, "sofra" her bireyin çok kişisel bir yerden deneyimlerini de barındırıyor. Kimi için "sofra" çok neşeli, kahkahalı, göğsünü genişleten anları andırırken, başka biri için bir an önce ayrılmak istenecek kadar iç sıkıntısı veren ve gerginlikle kaplı anılara ev sahipliği yapan bir yer olabiliyor kalbinde, aklında ve anılarında. Bazı aileler için cenazeler ağıtlarla ve kuru pidelerle hafızaya kazınan günler olarak yaşanabiliyor, bazı aileler ise bunu kaybettikleri sevdiklerinin hayatını kutlamak için bir toplanmaya çevirebiliyor. Bunlar serginin anlatımının bir parçası.

Buna istinaden sergi metninde, "salonlar, meyhaneler, kahvehaneler ve barlar" gibi gündelik alanlardan bahsediliyor. OMM’un mimarisi ve dolaşım kurgusu, bu hafıza mekanlarını çağrıştırmak için nasıl kullanıldı? İzleyici, sergiyi gezerken bir tür "misafirlik" veya "masa etrafında toplanma" hissiyle karşılaşıyor mu?

Yağmur Elif Ertekin: OMM’un mimarisi ve dolaşım yapısı, alışılageldik müze mimarisinden oldukça farklı. Kengo Kuma and Associates’in tasarımında yer alan ahşap strüktürler, katmanlı mimari ve farklı ölçeklerdeki galeriler zaten başlı başına "yakınlık, sıcaklık ve gündeliklik" hissi taşıyor. Bununla birlikte, gün ışığıyla etrafındaki yapıları, ışıkları ve şehri de içine alan bir mekan olduğu için "white cube" teriminden de çok uzakta. Bu da misafirlerimize zamandan ve etrafından bağımsız kalmayarak eserleri izleme fırsatı sunuyor. 

Tüm bu öğeler, seyircinin eserlerle ve müzeyle bağını daha içten kurmasını sağlıyor. Kurulduğumuz günden itibaren altını çizdiğimiz #OMMdayaşarsın şiarı da buradan geliyor hâliyle. OMM, dış dünyadan kopartarak sizi içine alan geçici bir mekan değil, tüm alanları ile birlikte gününüzü geçirebileceğiniz, tekrar ve tekrar farklı zamanlarda ziyaret edip günlük rutininize dahil olabilecek bir yaşam alanı. Bu da hem bu serginin hem de diğer sergilerimizin içeriğinde ve akışında önemli bir yer tutuyor.

Yemek kültürünün inanç sistemlerini, iklimi, sosyal ilişkileri ve kültürel kodları taşıyan sessiz bir simge dili olduğu vurgulanıyor. Bu simge dilini çağdaş sanatçıların üretimlerinde okurken özellikle dikkat ettiğiniz görsel, ses, materyal veya metaforik işaretler neler oldu?

Yağmur Elif Ertekin: Seçkiyi oluştururken spesifik olarak aradığımız işaretler ya da materyaller olmadı. Bahsettiğim gibi, önce sofraya ve biraradalığına; ardından da benzer duyguları farklı mekanlarda betimleyen eserlere odaklandık. Fakat tek bir duyguya ya da duruma bağlı kalmak, seçkide eksikliğe ve tek taraflı bir bakışa yol açardı. Yani sadece iyi tarafa bakamazdık.

Bu nedenle, örneğin Fırat Engin’in İstila işi aslında bahsettiğimiz o birarada olma hâlinin, sofranın biraraya getirme gücünün aksine; modern dünyanın hızına ve tüketim kültürünün dayattığı alışkanlıklara işaret ediyor. Öte yandan, TUNCA’nın Desire serisi ise yeme içmenin toplumsal hafıza, damak tadı ve kültürel ritüellerle kurduğu ilişkiye çok yönlü bir bakış sunuyor. Doğrudan sofrayla bağlantısı kurulmuyor gibi görünse de, aslında kavramın evrenselliğine bambaşka bir yerden temas ediyor.

Ferahfeza sergisi sofra temasını topluluk, paylaşım ve karşılaşma ekseninde ele alıyor. Yerel Eskişehir izleyicisi ile ulusal–uluslararası ziyaretçiler arasında bu tema üzerinden nasıl farklı etkileşimler bekliyorsunuz? Serginin şehrin kültürel hafızasında kalıcı iz bırakması için hangi projeleri, eğitim programlarını veya mekansal stratejileri benimsiyorsunuz?

Defne Casaretto: Farklı izleyici profillerinin sergi mekanıyla ve eserlerle biraraya gelişleri bir duygusal çeşitliliğe zemin olacaktır. Sofra, Anadolu kültüründe güçlü bir birliktelik ve misafirperverlik sembolü. Bununla birlikte tüm kültürlerde birleştirici bir rolü var. Farklı kültürlerde farklı ritüelleri olsa da insanları biraraya getiren sosyal ve kültürel bir mecra olarak benzer rolleri üstleniyor. 

Ziyaretçiler sergide sofra kültürü etrafından çoğalan ve birarada olduğumuz pek çok duyguyu da bulacaklar. Sergi içinde yer alan anlatı odaklı işler, ziyaretçilerin kendi sofralarına, aile geleneklerine ve toplumsal hafızalarına dair kişisel hikayelerini anımsamalarını teşvik ediyor. Dolayısıyla yerel ve yabancı izleyiciler arasında kültürel farklılıklar olsa da ortak bir zeminde buluşacaklarını düşünüyoruz.

Sergiye paralel eğitim programlarımız ve konuşma serilerimiz olacak. Bu anlamda hem kentin hafızasına, hem yemek ve sofra kültürüne dair paylaşımların olacağı konuşma serisinin yanı sıra bu doğrultuda planlanmış her yaş grubu için atölyelerimiz olacak. 

Sofranın merkezinde olduğu ancak bununla sınırlı kalmayan, kente ve mekanlara uzanan, değişen kültürel kodlarla eski ve yeni, üretim ve tüketime de değinen içeriklerimiz olacak. Geleneksel mutfaktan, bölgesel mutfak kültürüne kadar pek çok konuya yıl boyunca yer vermeyi, sanatçı buluşmaları ve atölyeleri ile de ziyaretçilerimizle birarada olmayı planlıyoruz.

OMM her yıl düzenlediği sergiler, söyleşiler ve kamusal etkinliklerle Eskişehir sanat ortamına önemli katkılar sunuyor. Kentin son yıllardaki kültürel dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz? OMM olarak kente sunduğunuz programların yerel sanat ekosistemi, izleyici profili ve kültür politikası açısından nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Defne Casaretto: Eskişehir kültür sanat alanında temelleri güçlü olan bir şehir. Ancak son yıllardaki hem kent dinamiklerinin olgunlaşması hem de kültür kurumlarının çeşitlenmesiyle ivme kazanan çok katmanlı bir sürecin içinde. Kent, genç nüfusun yoğunluğu, üniversitelerin bu anlamdaki üretimi ve sanatın görünürlüğüne dair oluşan pozitif yaklaşım sayesinde, Anadolu’da çağdaş sanatın en canlı odak noktalarından biri hâline geliyor. Bu dönüşüm sadece sanata dair yeni mekanların artmasıyla değil, katılımcı kültürün güçlenmesi, yaratıcı endüstrilerin gelişmesi ve sanatın gündelik yaşamla daha organik biçimde buluşmasıyla da besleniyor. 

OMM olarak Eskişehir’e sunduğumuz programları, yalnızca izleyiciyi hedefleyen bir etkinlik takvimi olarak değil, şehrin yaratıcı ekosistemini besleyen ve birlikte geliştiğimiz bir durum olarak görüyoruz. Sanatçı konuşmaları, atölyeler, performanslar ve sergilerimiz aracılığıyla kentin üretim ve tartışma ortamını zenginleştiriyoruz. Yerel sanatçılar, öğrenciler ve araştırmacılar için ulusal ve uluslararası sanatçılarla doğrudan temas kurabilecekleri karşılaşma alanları yaratıyoruz. 

Ayrıca, atölye ve eğitim programlarında birlikte olmaktan keyif aldığımız Eskişehir’den sanatçı ve akademisyenlerimizin süreçlerimize aktif olarak dahil olması şehrin değerli isimlerinin katkısını ve gençlere destek olmamızı da sağlıyor. Programlarımızla çocuklardan üniversite öğrencilerine, kentte müze deneyiminin dönüşümünü ve alışkanlıklarını gözlemliyoruz. Bununla beraber Eskişehir pek çok kültürel mekanı ile öne çıkarken OMM ile uluslararası kültürel haritada konumunu güçlendiriyor.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.