EDEBİYAT

Ötekilerin Arkeolojisi: İsmail Gezgin ile kadim çağlardan bugüne zamanın labirentlerinde

Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

SONER CAN
DUENDE · 24 TEMMUZ 2026
6 DK OKUMA

Okuma eylemi bir yönüyle de arkeolojik bir eylem. İnsan okuyarak, düşleyip boşlukları doldurarak, sorularla hayatta yeni boşluklar açarak, şimdiyi, kadim zamanları, eski ve yeni anlamları ortaya çıkarıyor.

Arkeolog, akademisyen ve yazar İsmail Gezgin, kitaplarında sizi arkeolojiden mitolojiye, psikolojiden edebiyat ve felsefeye farklı sosyal bilimlerde geçmişin labirentlerinde gezdirirken aynı şu temel soruları sorarken buluyorsunuz kendinizi:

"Niye yaşıyoruz, niye varız? On binlerce yıldır, değirmeninde milyarlarca insanı, sayısız canlıyı öğüten hayat ne anlama geliyor? Geçmiş, bugün ve gelecek bizim için ne ifade ediyor? Sanatla mitoloji, arkeolojiyle felsefe birbirlerine ne ölçüde etki ediyor, düşünme biçimimizi nasıl besliyor?"

Elbette bu soruları uzatmak mümkün. Ama Gezgin ile sohbet ederken insan sadece geçmişin mirasını, genlerimizde taşıdığımız alışkanlıkları, inanışları, kabulleri değil hayatın bizatihi kendisini de sorguluyor. 

Söyleşimiz Kharon'un Kayığı, Sanatın Mitolojisi, Uygarlaşan İştah, Gılgamış, Ötekilerin Arkeolojisi ve Homo Narrans minvalinde şekillenmişken bir yeni kitap daha geldi hocadan: Şölen Var.

'Söz uygarlıktan çok daha eski'

Homo Narrans / İnsan Niçin Anlatır ünlü bir deyişle başlıyor: "Her şeyden önce söz vardı." Sahiden öyle miydi?

Farklı toplumların zihninde farklı karşılıklar bulan bir söz bu; semavi inançların diliyle, sözüyle varlığın her şeyi yaratan tanrıya borçlu olunması gibi.

İncil'den çok önce yani...

Bilimin uygarlık olarak tanımladığı yaşamın ilk adımları, yaklaşık 12 bin yıl önce, küçük bir coğrafyada kalabalık olmayan bir grup insan tarafından atılmıştı. Bu tanım çok problemli çünkü uygarlığa, bu yaşam biçimine sahip olmayan veya onu benimsemeyenleri küçümseyen hatta aşağılayan bir “olumlu anlam” yüklenmiştir. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı uygarlıklar şeklinde yaşam kurmuş pek çok toplum var ve hepsinin de dilleri, sözleri bulunmakta. Söz “uygarlıktan” çok daha eskidir. 

Bu kitap o kadim geçmişte mi iz sürüyor?

Homo Narrans’ta insanın ne zaman “sözlendiğinin” peşine düştüm. Başlangıçta konuşan bir canlı olmayan insanı yardan uçuran şeyin onun dillenmesi, konuşması olduğu sonucuna vardım. Hatta kendisinin evrim ağacındaki konumunu sorgulama arzusunun onun dillenmesinde tetikleyici unsur olduğunu fark ettim. İnsan kimliğini yitirmişti ya da yeni bir kimlik edinmek istiyordu ki ona bu olanağı dilin sunacağını anlamış, dil dünyasında kendine hatırı sayılır bir varlık alanı açmaya çalışmıştı. Bu yüzden insan, konuşmaya, kendini dil dünyasında tanımlamaya başlamasını bir milat olarak kabul etmişti. 

Ya öncesi?

İnsanlık, dil öncesini hayvanlık olarak kodlamış ve reddetmişti. Dil onun, metafizik bir düş kurmasına yardım ettiği gibi bu söz evreninde kendi konumunu da diğerlerinden üstte, canlılar dünyasıyla tanrılar arasında bir noktaya konumluyordu. Dünyadaki tüm topluluklar ve kültürler, dili bu dünyayı inşa edebilmek için kurmuşlardı.

Uygarlaşan İştah mutfaktan bakarak irdeliyor uygarlığı. Yeme içme kültürü, belleğe nasıl kazır izlerini?

Beslenme biçimi, geçim kaynakları, uygarlığın birinci derecede belirleyenidir. Besin ve yiyen arasındaki ilişki, dilde öyle ifade edilse de yiyeni özneleştirmediği gibi besini de pasifleştirmez. Besinler girdikleri her bedende çözünür ve yiyeni de dönüştürür. Bu, işin biyolojik boyutudur. Bir de meselenin yaşamsal boyutu var ki kültürün yönelimini belirler. Elde etme, toplama, üretme sürecinde besin kendi sürecini bir kültür ve devinim olarak üretene, yiyene dayatır. 

Örneğin insanın tahıl tüketimini yaşamının merkezine koyması onun tarımsal kültüre geçişinin önünü açmıştı. Bu, insanın yeni bir eylemlilik, devinim ve takvime mahkum edilmesi anlamına geliyor. Ağaçlar ve çalılar sökülecek, tarlalar açılacak, toprak kabartılacak, uygun bir zamanlamayla tahıl ekimi yapılacaktır. Yaklaşık sekiz ay sonraki hasada kadar ürünler zarar görmesin diye korunacaktır. Kaldı ki bu süreç insana çalışmayı da zorunlu kılmıştır. Büyük emek gerektiren üretim süreci topluluktaki kültürel alt yapıyı belirlemiştir. Tahılın üretim koşulları insanın yaşam koşullarına dönüşmüş, bu ilişkide tahıl etkin bir rol yüklenmiştir. 

Sadece andığınız alanlarda mı etkili oldu bu süreçler?

Elbette hayır! Tarımsal üretim sürecindeki ilişkiler, dayanışma, ahlak, hukuk gibi toplumsal değerlerin üretimini de sağlamış, yaşamı tümüyle belirlemeye başlamıştı. İçinde bulunduğumuz inanç dünyası, siyasal iktidar, cinsiyet rolleri, ahlak, hukuk bu kültürün zaman içinde evrilerek günümüze kadar gelen unsurları. "Ne yersen o’sun" sözünün kültürel ifadesi budur, geçim kaynakları değiştiğinde yaşam biçimi ve kültür de değişir.

O zamanlardan bugüne değişmeden gelen tarifler, yeme-içme adabına dair yaşayan âdet ve usüller var mı?

Geçim kaynakları değişmemişse Antik Çağ'ın pek çok kültürel öğesinin binlerce yıl boyunca yaşaması normal. Beslenme sistemini yüklenen tarımsal kültürün dayattığı bir kültürün içindeyiz. Yoğun emek gerektiren tarım, bireyleri çok çocuklu bir aile sistemine sürüklemişti. Eril bir içerikle yoğrulan kültürün iktidarını ellerinde tutanlar, bu zorunluluğu kadın kimliği atanmış bireyleri şeyleştirerek üreme ve akrabalık nesnesine dönüştürmüştü. Dolayısıyla başlık parasından berdele pek çok kültürel örüntü en azından Hitit metinlerinden bildiğimiz kadarıyla binlerce yıldır varlığını sürdürmüştü. Çalışmak ibadete, ürün nimete dönüştürülerek kutsallaştırılmıştı. Bu elbette karın doyurma ve yemek sürecine de yansımıştı.

Hiç değişmeden mi?

Ürünün izin verdiği ölçüde diyelim. Benzer yemek kültürünü devam ettiriyoruz. Yemek hazırlamadaki temel işlemler büyük ölçüde aynı kavurma, haşlama ya da kızartma yönteminden ibaret. Neolitik Dönem yerleşimi Çatalhöyük’ten bu yana kabaca aynı işlemle besinleri yemeğe dönüştürüyoruz. Çorba, haşlama gibi sulu yemekler yaklaşık 9-10 bin yıl önce çömlekçiliğin başlamasıyla hayatımıza girdi. Binlerce yıl önce başlayan peynir, tereyağı yapımı da aynen devam ediyor. İçecekler de şarap ve bira endüstriyelleşmiş olsa da eski düzeni takip ediyor.

'Yaşanan şey, gelenek aktarım kırılması'

Sanatın Mitolojisi'nde "Mitos, kültürün DNA'sını teşkil eder" diyorsunuz. Lakin bu topraklarda yaşıyoruz ancak binlerce yıllık kültür mirasından zerre kadar nasiplenmemişiz...

Mitoslar kesinlikle kültürün DNA’sıdır. Üretim sürecinde rol üstlenen emekle güç ilişkilerini elinde bulunduran sınıfın çatışmasından elde edilen kültürel değerlerin aktarımını sağlar. Özellikle de inanç gibi üstyapı unsurları mitlerde hayat bulur ve onlar sayesinde aktarılır. Kültürün kırılma noktaları, paradigma değişimleri kültürü de etkiler, kültürel mirası değiştirir, dönüştürür. 

Bizden örneklerle açıklamanız mümkün mü bunu?

Buna pek çok örnek verebiliriz; sanayileşme, kapitalizm ve neoliberal politikalar gibi ancak bizde bu dejenerasyonu açığa çıkaran, bir gelenek aktarım kırılması yaratan özel bir durum var. Ulus devlet düşleri içinde renkleri yitirmemize neden olan şey, nüfus mübadelesi, tehcirler ve göçlerin meydana gelmesidir. Mardin’in, Urfa’nın taş ustaları, Kapadokya’nın icatçı, Ege’nin serinletici mimarları, Doğu Anadolu’nun anıtsal mimarisinin ustaları ve daha pek çoğu 20. yüzyılın daha ilk çeyreğinde ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldılar. Hikayenin gerisini biliyorsunuz.

Biliyor muyuz?

Tabii ki. Mesela müzelerin aynı dejenerasyona maruz kalması. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni istisna kabul edersek Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş neredeyse tüm müzeler, estetik yoksunu olmalarının yanı sıra dayanıksızdılar da. Bugün hepsi yenilendi veya yenileniyor. Ölümsüz eserlerin teşhir edildiği müze binalarının estetikten yoksun ve 40-50 yıl içinde çürüyecek bir ömre sahip olması bu gelenek kırılmasının bir sonucudur. 

'Cinsiyetçi şiddet ve ayrımcılığın kökleri çok eskilerde'

Size Ötekilerin Arkeolojisi'ndeki "ötekiler"in kim olduğunu da sormak isterim...

Bu kitaba çalışırken hareket noktam bugün içinde yaşadığımız sistemde tanıklığını yaptığımız hatta zaman zaman bilerek ya da bilmeyerek üretimine katkıda bulunduğumuz sınıflı yapının bugüne ait olmadığı, binlerce yıllık bir geçmişi olduğu düşüncesiydi... Yoksulluğun, kötü işlerde olumsuz koşullarda çalışmaya mahkum edilmenin, cinsiyetçi bir ayrıma ve şiddete maruz bırakılmanın bugünün sorunu olmadığını devraldığımız kültürel mirasın içinde binlerce yıl öteden geldiğini anlatmaya çabaladım. Bu kitapta “Yoksulluk bir uygarlık icadıdır” dedim. 

İnsanlık nasıl yaşadı bu sonuca getiren süreci?

Çünkü binlerce yıldır uygarlığın iktidarını ellerinde bulunduranlar, sınıflar ve kimlikler icat ettiler; bu durum nüfusun büyük çoğunluğunu ötekileştirdi. Çünkü kendilerini ve kurdukları sistemi sürekli var edebilmek için buna ihtiyaçları vardı. Karnını doyuracak bir iş bulmanın zorluklarıyla yaşamı çalışmaktan ibaret olanların varlık sebebi, hiç çalışmadan lüks içinde yaşayan küçük azınlıkların daha fazlasını yiyebilmesini sağlamaktı.

Kitabın girişinde Brecht'in (çevirisiyle de) enfes bir şiiri var "ötekiler"in ruhunu yansıtan. Bu kitabın düşündürdüğü şeylerden biri de edebiyat-mitoloji-arkeoloji ilişkisi sanki. 

Edebiyat denildiğinde akla elbette modern edebiyat geliyor ama edebiyatı daha genel anlamıyla ele aldığımızda Antik Çağ'ın derinlerine kadar gitmek mümkün. Elbette eski Yunanca veya Latince yazılmış pek çok roman ve hikaye var ama bunun ötesinde Homeros gibi ozanların eserlerini, Herodotos gibi tarihçilerin kitaplarını ve hatta yazılı olmayan sözlü gelenekleri de aklıma getiriyorum. Yüzyıllar boyunca sözlü olarak okunup söylenmiş İlyada örneğin yepyeni bir kültürün kuruculuğunu yapacak denli etkileyici. Kısacası, 19. yüzyılda yoğunlaşan etnik kimlik tartışmaları, Avrupa’nın “kültür atası” olarak gördüğü Antik Çağ'ın Yunan ve Roma kültürlerinin mimari, sanat ve diğer alanları gibi edebiyatı ve hatta düşünce dünyasını da derinden etkiledi. 

'İnanç da mitolojik bir meseledir'

Gılgamış Destanı, güncel din tartışmalarımızın odaklarından biri. Siz bu destanı doğrudan Homo sapiens ile ilişkilendiriyorsunuz. Din ile mitos arasındaki ilişkiye dair ne söylersiniz?

Mitoslar Marx’ın da dediği gibi doğaya düzen dayatır. Yeni bir ontoloji olanağıyla metafizik dünyanın yaratımına olanak sağlarlar. Ölümlü bir bedende ölmeyi istemeyene ölümsüzlük evreni kuracak bir düşü mümkün kılarak ölümü bir son değil yeni ve sonsuz bir yaşamın başlangıcına dönüştürür. Bu yüzden mitoslar, insanın yanıtlayamadığı ontolojik sorulara yanıt veren, bir hayvandan insan yaratan öykülerdir. 

Bu hâliyle mitoslar dinî öykülerdir, bir inancı taşırlar. Hıristiyanlığın “yeni bir düzen getirdiği” iddiasıyla Antik Çağ mitik anlatılarını küçümseyen indirgemeci tavrı sonucu, mitler paganik anlatılar olarak değersizleştirilmiştir. Roma’nın Hıristiyanlığı resmî din ilan etmesinin ardından İncil’in siyasallaştırılarak bir iktidar dini hâline getirilmesiyle, eski inanç söylemleri küçümsenip etkisizleştirilmişti. Ancak bugün görüyoruz ki Antik Çağ inancına ve söylemlerine karşın Hıristiyanlığın getirdiği hiçbir yenilik yoktur. Platon metinlerinde zikredilen inanç ve evren tasavvuru mitik anlatılarda paganik kahramanlardan ayrıştırılarak aynen korunmuştur. Dolayısıyla inanç, doğası gereği mitik anlatılarla varlık bulan mitolojik bir meseledir.

'Ölüm, yaşamın enerjisidir'

Kharon'un Kayığı, din-insan ilişkisinin kadim köklerine eğiliyor. Neredeyse her şeyin bilinir olduğu günümüzde din alabildiğine siyasallaştı. Dini siyasal alandan izole etmenin bir yolu var mı?

Bu kitabımda inancın siyasallaşmasının yerleşik tarıma dayalı yaşam biçimine geçilmesiyle yaşandığını ifade etmiştim. Göbeklitepe, Karahantepe ve diğerlerindeki kutsal alanları inançları yaşamın içine taşıdığını ve yasaya dönüştürdüğünü anlattım. Bu değişim, göksel dünyayla ilişki kuran ayrıcalıklı şamanik insanların telkiniyle yaşandı. Yaşama hükmetmeye başlayan inancın yasalarının kontrolü ve denetlenmesi, gücünü göklerden alan iktidarı da siyasal olarak güçlendirdi. Ölüm sonrasına ödül ve ceza unsurlarının yerleştirilmesi bu ihtiyaçtan icat edildi. İktidar toplum üzerindeki gücünü, etkisini, bu yasaların karşılığı olarak ölüm sonrasına yerleştirdiği ceza ve mükafatlarla güçlendirmişti. Her iki dünyanın da iktidarını elinde bulunduran siyasal iktidar, özellikle ölüme yüklediği cezalarla, yaşamı sınırlayıp cehenneme çevirmişti. İnancın siyasallaşması son 7-8 bin yılın meselesi. 

Günümüzdeki durum için ne denebilir?

Doğu Akdeniz coğrafyasında cehennem hukukunu kuşanmış iktidarlar halen iş başında. Bundan kaçınmanın bir yolu elbette var. Bunun için yukarıda da söylediğim gibi insanın süreçsel bir varlık ve bir dönüşüm canlısı olduğunu görerek ve kabul ederek, ona yüklenen anlamları reddetmekle başlayabiliriz. İnsanın herhangi bir metafizik kahramanın eseri olmadığını, evrimsel süreçte pek çok paydaşla birlikte bu varlık akışı ilişkisinde hayat bulduğunu ve ileride de dönüşmeye devam edeceği bilgisinin farkındalığını sağlamak lazım. 

Sanırım ölüm korkusuyla hizaya çekilip, terbiye ediliyor insan.

İnsana dair sınıf, cinsiyet, etnik kimlik gibi hiçbir özellik kendine içkin değildir. Tersine sosyal ve siyasal atamalardır. Diğer bir mesele de ölüm sonrasına yüklenen ve iktidarın elini güçlendiren anlamın da gerçeklik değil siyasal olduğunu görmeliyiz. Çünkü içinde varlık alanı bulduğumuz yaşam, sonlu bir yaşam değildir. Ölüm ne bir sondur ne de ceza veya ödül. Ölüm, iktidarın argümanı değil, yaşamın enerjisidir.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.