'Öten Muhabbet Kuşu'ndan 'Neşe Makinesi’ne: Kylie Minogue ve yanlış anlaşılan pop
Netflix'in üç bölümlük yeni belgeseli "Kylie", uzun yıllar yalnızca sarışın bir pop müzik figürü olarak anılan Kylie Minogue'un hikayesini anlatıyor. Kylie'nin hikayesi, küresel bir pop yıldızının kişisel başarı öyküsünün ötesinde kadınların kamusal alanda nasıl temsil edildiğine, medyanın onları nasıl konumlandırdığına dair muazzam bir kültürel dönüşüm kaydı, adeta bir popüler kültür arkeolojisi.

Kylie Minogue'un İstanbul'a konsere geleceğini duyduğumda, o dönemlerde kendimi pop müzik dairesinin pek içinde konumlandırmasam da heyecanlanmıştım. Farklı bir şeyler vardı onda. Sonra, o günlerde bir söylenti yayıldı: "Burayı çöplüğe benzetmiş, gelmiyormuş." Doğruluğunu, arkasını önünü hiç sorgulamadığımız bu hikaye, uzun yıllar Kylie adıyla birlikte zihnimin bir köşesinde asılı kaldı. Parlak bir yıldızın bizi beğenmemesi, bizi "kirli" veya "eksik" bulması fikri, 90'lar Türkiyesi'nin o kronik, sancılı özgüven sorunlarına, o derin beğenilme arzusuna tam da en pis yerinden dokunuyordu. Bizi beğenmeyeni hemen yerel bir hınçla taşlamaya dünden hazırdık.
- Yıllar sonra dönemin arşivlerine alıcı gözle bakınca net bir şekilde görüyoruz: Peş peşe iptal olan uluslararası konserlerin yarattığı o büyük toplumsal hayal kırıklığı, kontrolsüz magazin söylentileriyle birleşmiş ve ülkeye ayak basmayan birçok yabancı sanatçının üzerine yapışan absürt şehir efsaneleri üretmişti. Muhtemelen Kylie de bu kolektif kuruntunun, o nevrotik defans mekanizmamızın kurbanlarından biriydi.
Geçen gün Netflix'teki Kylie belgeselini izlerken tam olarak bunu hatırladım ve fark ettim ki aslında Kylie Minogue'un kendi küresel hikayesi de bizim buradaki yerel anlatımıza benzer yanlış okuma hikayeleriyle, hoyratça üretilmiş klişelerle dolu. Biz Kylie hakkında yanlış bir hikayeye inanmıştık; dünya da öyle...
Müzik endüstrisi ve ana akım medya, uzun süre Kylie’yi yalnızca fabrikasyon, hafif, tehlikesiz ve tüketilip atılacak sarışın bir pop figürü olarak gördü. İngiliz tabloid basınının onu küstahça “Öten Muhabbet Kuşu” (Singing Budgie) ilan ederek aşağıladığı, kendi kararlarını verebilen, derinliği olan gerçek bir sanatçı olabileceğine asla inanmadığı o vahşi dönem, belgeselde harika bir şekilde hikayeleştirilmiş. Üç bölümlük bu mini seriyi izlerken zamanın ruhunun nasıl radikal, hatta acımasız bir şekilde değiştiğini ve Kylie'nin bu öğütücü çarkın içinden nasıl sessiz bir zaferle çıktığını çok net görüyorsunuz.

Beni belgeselde en çok irkilten şeylerden biri de tam olarak bu kültürel dönüşüm oldu. Bugün ekranda izlediğimiz o eski arşiv röportajlarının çoğunda Kylie’ye yöneltilen sorular, dönemin pek çok kadın sanatçısına reva görülen sıradan, buram buram mizojini kokan sorulardı. Gazetecilerin bir sanatçıya müziğini değil, ısrarla vücut hatlarını sorduğu, kalçasını dönemin "ulusal kültür varlığı" ilan edecek kadar nesneleştirdiği ya da entelektüel kapasitesini açıkça küçümsediği o röportaj anları tam bir turnusol kağıdı. O yıllarda kimse bunları tuhaf bulmuyor; aksine eğlenceli, kıvrak ya da bir gazetecilik başarısı olarak görüyordu. Bugünden, yani temizlenmiş bir bilinçle bakınca ise insan ister istemez dehşete düşüyor.
- Belki de belgeselin en çarpıcı tarafı burada yatıyor. Kylie'nin hikayesi yalnızca küresel bir pop yıldızının kişisel başarı öyküsü değil; kadınların kamusal alanda nasıl temsil edildiğine, medyanın onları nasıl konumlandırdığına dair muazzam bir kültürel dönüşüm kaydı, adeta bir popüler kültür arkeolojisi.
Ancak belgeselin satır aralarında gezinirken, beni üzerine düşünmeye zorlayan kısım, Kylie’nin alternatif ikonlarla kesişmeleri oldu. Michael Hutchence ve Nick Cave gibi müzik tarihinin en nevi şahsına münhasır, en tekinsiz figürleriyle yolları kesişen; kendi sanatsal derinliğini rüştünü ispatlamış erkeklerin dünyasında sürekli kanıtlamak zorunda kalan kafası karışık bir kadın gördüm karşımda.
- Popun en parlak, en hafif simgelerinden biri sayılan Kylie'de bu iki karanlık ve alternatif figür, tam olarak ne görmüştü?
Hutchence ve Cave, onda yalnızca seksi bir pop ikonu mu bulmuşlardı; yoksa abartılı, kusursuz camp estetiğinin altında gizlenen o derin melankoliyi, kırılganlığı ve bitmeyen sanatsal arayışı mı fark etmişlerdi? Belki de asıl soru Kylie'nin neden onlara çekici geldiği değil, bizim neden yıllarca Kylie'yi yalnızca düz bir pop şarkıcısı olarak kodladığımız... Çünkü bugün geriye dönüp baktığımızda, yanlış okunanın Kylie'den çok pop müziğin kendi doğası olduğunu düşünmeden edemiyorum.

1989-1991 yılları arasında Michael Hutchence ile yaşanan ilişki, Kylie’nin “iyi kız, cici pop prensesi” imajında ilk ciddi depremi yaratmıştı. Stock Aitken Waterman fabrikasının bant üretiminden çıkan şirin Avustralyalı kızdan bedenini, cinselliğini ve en egoistçe kararlarını sahiplenen, sanatsal riskler alan bir kadına geçişin ilk tohumları burada atıldığını görüyoruz.
- Hutchence’in rock’n’roll kaosu ve ödün vermeyen yaşam tarzı, Kylie’ye medyanın ve endüstrinin boğucu sınırlarının dışında "özgürce hissetme" izni vermiş.
Asıl büyük, sarsıcı ve entelektüel hiyerarşileri altüst eden kırılma ise 1995’te geliyor. Nick Cave’in “Where the Wild Roses Grow” düeti için Kylie’nin kapısını çalması, popüler kültür tarihi için adeta bir kültürel meşruiyet belgesi. Cave o dönemde karanlık, edebi, gotik ve son derece saygın bir yeraltı figürüydü. Pop hiyerarşisinin en tepesindeki, en "hafif" sarışını alıp kendi murder ballad (cinayet şarkısı) dünyasına davet etmesi, rock aristokrasisinin ezberini bozan çok cesur bir hamleydi.
Kylie belki de ilk kez, o kibirli dış dünyadan “Ben de gerçek bir sanatçı olabilir miyim?” sorusuna güçlü bir onay alıyordu. Nick Cave onun o aşırı renkli hitlerindeki, mesela "Better the Devil You Know", neşeli melodilerin ardına gizlenmiş o teslimiyetçi, karanlık gotik şiirselliği çoktan deşifre etmişti çünkü.
Kylie hiçbir zaman tamamen yeraltına çekilip alternatif bir sanatçı olmadı, buna ihtiyacı da yoktu. Ama alternatif dünyanın ona duyduğu o gizli, hayranlık dolu çekim, onun sandığımızdan çok daha katmanlı bir figür olduğunu kanıtlıyor bana kalırsa. Camp estetiğinin neşeli maskesinin altında yatan o varoluşsal melankoliyi ve karanlığı, o dönemin sert rock figürleri çok daha berrak görmüş meğer.

Bu ikili etkileşimin, o içsel kazının en olgun meyvesi ise şüphesiz Impossible Princess (1997) albümüdür. Trip-hop, indie-rock ve elektronik altyapılarla bezeli bu albüm, yayımlandığı dönemde İngiliz basını tarafından "haddini aştığı" için adeta cezalandırıldı ve yeterince anlaşılamadı. Medya ona "Popçusun sen popçu kal" diyerek kibirli bir sınır bekçiliği yapıyordu. Oysa bugün o albüm, Kylie’nin pop ile ciddiyetli sanat arasındaki sınıfsal duvarları nasıl yıktığını gösteren en cesur, en samimi başyapıtı olarak yeniden keşfedilmeyi hak ediyor.
Nick Cave’in yıllar sonra bile Kylie’den bir "Joy Machine" (Neşe Makinesi) diye bahsetmesi boşuna değil. O, Kylie’nin içindeki saf, kolektif neşeyi ayağa kaldıran gücü hafife almadı; aksine o pırıltının içindeki deha düzeyindeki sanatsal hafifliği gördü. Çünkü karanlıkta kalıp ağır cümleler kurmak entelektüel bir konfordur; asıl maharet o karanlığı bir neşe makinesinin akışkanlığıyla yüzeye çıkarabilmektedir.
90'larda ve 2000'lerin başında büyüyen birçok insan için müzik sadece dinlenen bir şey değildi; bir kimlik biçimiydi. Ne dinlediğin, hangi kültürel kümeye ait olduğunun göstergesi sayılırdı. Rockçıysan rockçıydın. Metalciysen metalciydin. Alternatifsen alternatif. Pop ise çoğu zaman daha hafif, daha az ciddi ve daha az değerli kabul edilirdi.
İşte tam da bu yüzden, o katı sınırlara rağmen gizli gizli ya da açıkça Kylie dinlediğimi söylediğimde rockçı arkadaşlarımın benimle dalga geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. O yaşlarda bu sınırlar doğal görünürdü. Çünkü müzik zevki estetik bir tercihten çok aidiyet meselesiydi. Sevdiğimiz şeyleri değil, ait olmak istediğimiz dünyaları seçiyorduk çoğu zaman.
- Bu yüzden yıllar sonra dönüp baktığımda asıl ilginç olanın Kylie'nin Nick Cave'e ya da Michael Hutchence'a yakınlaşması olmadığını düşünüyorum. Asıl ilginç olan, o dönemin pek çok müzik dinleyicisinin ve eleştirmeninin göremediği şeyi onların görebilmiş olması.
Belki de kültürel özgüven tam olarak budur. Kendi zevklerini koruyabilmek için başkalarının zevklerini küçümsemeye ihtiyaç duymamak. Gerçek sanatçılar çoğu zaman sınır bekçiliği yapmaz; tam tersine sınırları ihlal eder. Cave ve Hutchence'ın Kylie'de gördüğü şey de bu sınır ihlaliydi muhtemelen. Popun da hüzünlü, şiirsel, karanlık ve karmaşık olabileceği gerçeği...
Bugün Kylie'nin hikayesi bana bir pop yıldızının ciddiye alınma mücadelesinden daha fazlasını anlatıyor. Pop ile alternatif kültür arasındaki o sert ayrımların ne kadar yapay olduğunu hatırlatıyor. Yıllarca hafife aldığımız şey belki de Kylie değildi, popun kendisiydi.