EDEBİYAT

'Öyle Uzak ki Evim': Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı'dan evden uzakta tekinsiz bir ada anlatısı

Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı'nın ilk romanı "Öyle Uzak ki Evim"de olaylar, düşsel bir adada geçiyor. Aşkın, pişmanlıkların, geçmişin sırlarının kayıplara ve yeni kayıplara eklendiği tekinsiz bir deniz esaretinde bir roman üzerine Balkanlı'yla sohbet ettik.

SONER CAN
DUENDE · 15 MAYIS 2026
6 DK OKUMA

Uzun yıllar reklamcılık sektöründe metin yazarlığı yapan Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı, 1979 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. İlk romanı Öyle Uzak ki Evim çıkana kadar, farklı mecralarda yayımlanan öykü ve inceleme yazılarıyla edebiyat macerasını sürdürdü. Doğduğu şehirde yaşamaya, yeni hikayeler kurgulamaya devam eden yazar, İstanbul'un, hayatı ve yazarlığı üzerindeki etkisini şöyle anlatıyor:

"Yazarlık artık ilk ve öncelikli işim. Ama şehirde tek başıma uzun yürüyüşler yapmak kesinlikle onun kadar önemli. Özellikle, Beyoğlu, Asmalımescit, Eski İstanbul civarında dolanıp fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Yürüyüşler dışında, gündelik hayatta, insanları gözlemlemek, diyalogları dinlemek, duyduğum diyalogların sahiplerini hayal etmek gibi alışkanlıklarım da var."

Balkanlı ile ilk romanı Öyle Uzak ki Evim'e dair söyleşirken bu çağda ve bu coğrafyada kadın olmayı ve bir ülkede "öteki" ilan edilmenin ne anlama geldiğini de konuştuk.

Edebiyat uğraşının bir okuma ve bir de yazma tarafı var. Okumak uğraşın konforlu alanı. Ama siz zor olanı da seçmişsiniz...

Bir bakıma öyle ama edebiyat aynı zamanda dünyanın gürültüsünden ve gündelik hayatın üzerimize bıraktığı hantal yükten bir sıyrılma aracıdır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de yaşanan siyasi sarsıntılar, bitmeyen kavgalar… Hatta kendi içimizde, kimi zaman ailelerimizdeki o çözülmemiş meseleler, bir kitabın kapağını açtığımda ya da bilgisayar başına sadece “yazmak” için geçtiğimde tamamen dışarıda kalıyor. Dünyanın yorucu gerçekleri hep var olsa da özellikle yazarken bu hakikati arka planda bırakıp kendi dünyama kapanabiliyorum. Roman yazmak da bu kapanmanın en yoğun hâli. Evet, zor ancak bu içeriye hiçbir şeyin sızmasına izin vermeyen kapanma hâli için her şeye değer.  

İlk kitap en zorudur derler, yazım sürecinde çok bunaldığınız zamanlar oldu mu?

Hâliyle... Her ne kadar beni doğru yönlendirdiğine emin olduğum bir rehberle ilerlesem de içimden zaman zaman, “Oluyor mu, oldu mu, doğru mu ilerliyorum?” gibi sorular hep yükseldi. Onları susturup disiplinli bir şekilde çalışmaya devam ettim. 

Bir de ilk kitabıyla yazarı arasındaki bağı sormak isterim. Kendinizden ve duygularınızdan kaçabildiniz mi bu romanı yazarken?

Evet böyle bir söylem var… İnsanlar “yazmak benim için terapi” de derler. Ben özellikle böyle bir katarsisten özellikle kaçındım. Roman her ne kadar serbest bir tür olarak görünse de bence bizim kişisel meselelerimizi, duygularımızı boca ettiğimiz bir alan olmamalı. Hikayeye otobiyografik izler bırakmayı da düşünmedim. Hayatımın çok ilgiye şayan olduğunu düşünmüyorum. En azından şimdilik. (Gülüyor.)

İnsanlar çok farklı motivasyonlarla yazabiliyor. Şöhret, para vs. Sizin amacınız neydi?

En başından beri olabildiğince nitelikli bir edebiyat ürünü yaratabilmekti amacım. Bunu başarabilmek için gereğinden fazla çabaladım. sonunda birikim ve tecrübesine inandığım bir rehberle çalışmayı seçtim. Yani karakterden çıkıp azıcık yazarın sesini duyurduğunuzda çalıştığınız editörünüz sizi zaten uyarıyor. Roman ilerledikçe ve yapı oturduğunda, kurmaca ile kendi duygularınızı ayırma meselesi iyice oturuyor. Ben Öyle Uzak ki Evim'de bu savaşı kazandığımı düşünüyorum. 

Uzun yıllar reklamcılık sektöründe metin yazarlığı yaptınız, şimdi kurmaca alanındasınız. Çok keskin bir viraj, daha doğrusu birbirine çok zıt iki disiplin değil mi?

Kesinlikle öyle. Sıradan sözcükler bile bu iki farklı alanda önem, anlam ve misyon kazanır. Bu yüzden bundan sıyrılmak önemliydi. Zaten ilk başlarda uzun yıllar zihnime yerleşmiş olan reklamcılık dilinden uzaklaşmam zaman aldı. Bunu sürekli yazarak ve yazdıklarımın reklam diline kaydığı yerleri fark edip yeniden yazarak, daha ağır bir çalışma temposu ve özenle devam ederek aştım. Ve yazdıkça kurmaca diline daha da alıştım. 

Uzak ve kozmopolit bir mekan arayışı


Akşit Göktürk "ada" imgesinin edebiyatta çok güçlü ve tekrar eden bir tema olduğunu vurgular. Siz de romanınıza mekan olarak düşsel bir adayı seçtiniz. Stevenson, Defoe, Bilge Karasu ve Hikmet Hükümenoğlu gibi... Siz ne anlamlar yüklediniz "ada" fikrine?

Gerçekten de klasik İngiliz edebiyatında "ada" metaforu çok güçlüdür. Sözgelimi Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunda bir nevi hayatta kalma mücadelesi varken, Stevenson Define Adası’nı ilk yazdığında önce bir ada kurgulamamış, sonradan oğlu ile çizdiği bir ada haritasından yola çıkarak romanın mekanını adaya dönüştürmüş. 

Ya sizin adanız?

Mekanın ada olacağı romanımın daha ilk satırlarını yazarken belliydi. Uzak ve kozmopolit bir mekana ihtiyacım vardı. Bunun için en uygununun ada olduğunu baştan beri bilsem de romana hazırlık aşamasında edebiyattaki ada kavramı üzerine okumalar yaptım. Akşit Göktürk de okuma listelerimin başında gelen bir isimdi.

Bir mekan olmanın ötesinde metafor olarak özel bir anlam da yüklediniz mi adaya?

Ben Öyle Uzak ki Evim’deki adanın, benim zihnimdeki adaların birleşiminden oluşan bir yer olmasını istedim. Gevenli otundan türettiğim bu isimle aslında gerçekte var olmayan, Aslı’nın dedesinin bir zamanlar yaşadığı Gevenli adasını ortaya çıkardım. Romanı yazarken de bu haritayı kendimce çizdim. Yazma sürecim boyunca, zihnimde canlanması ile yetinmeyip karşımda duran renkli haritaya ara ara bakarak zihnimdeki imgeyi kuvvetlendirdim. Benim kurguladığım ada dışardan gelenlerin istila ettiği bir macera alanından daha çok, karakterlerin kendileri ve geçmişleri ile yüzleştiği bir ada.

Adanın karakterlerinize bir etkisi oldu mu?

Ada fikri romanımda metaforik anlamlarla yüklüdür diyemem. Ancak karakterlerin, özellikle de Aslı ve Çiçek’in iç dünyasını daha iyi anlatabilmek için ada mekan olarak daha uygun olacaktı. 

Neden?

Çünkü adada insan dış dünyadaki karmaşaya kapalıdır ve kendi içine daha rahat dönebilir.

'Tekinsiz bir ada anlatısı'


Bir miras için adaya gelen kahramanınızın serüveninde olaylar polisiye nitelik de kazanıyor. Bu romana polisiye diyebilir miyiz?

Evet romanın geneline gerilim ve merak unsurunun hakim olduğunu söyleyebiliriz. Ama yine de Öyle Uzak ki Evim'e tam bir polisiye romanı diyemem. Sanırım romanım, psikolojik, sosyolojik taraflarının ve kirli gerçekçiliğe kayan yanlarının yanı sıra tekinsiz bir ada anlatısı. Ben yazarken iyi bir edebiyat romanı çıkarabilmenin, meselemi okuyucuya tüm parçaları ile eksiksiz anlatabilmenin derdine düştüm daha çok. Şimdi siz sorduğunuzda da sadece tek bir türün şemsiyesi altına koyamıyorum.

Romanın biraz daha içine girmek gerekirse... Aslı'yı bir yana bırakalım ama öteki karakterler iyi ve kötünün arasında adeta nötr kişilikler...

Aslı’yı bir kenara bırakmadan önce onun 13. sayfada söylediği ve editörümün de (Ercan Gülmez) arka kapağa da taşıdığı romanın kilit cümlesini tekrarlamak istiyorum: “Bir insan hakkında her şeyi bilmek mümkün mü?” Belki de roman boyunca okuyucu bu soruyu hep bir şekilde duyacak… 

Yaşamda yeri geliyor en yakın arkadaşımız ya da ailemizden biri bizi çok şaşırtıyor, tanıyamıyoruz onu. Hayatta var olan bu belirsiz hisler romanda da var. Aslı’nın Arman üzerindeki şüphesi, çelişkili düşünceleri biraz da ailesinden alamadığı güven ve sevgi duygusundan kaynaklı. Ailesine bile güvenemezken bir yabancıya nasıl güvenecek? Aslında Arman’ın küçücük bir hareketi ile ona güvenmeye çoktan hazır. Üstelik sadece Arman’da değil romanın hemen hemen bütün karakterlerinde bu muallak durum hep var. Bir karakter için tam anlamı ile iyi ya da tam anlamı ile kötü diyemiyoruz.

İşte bunun nedenini merak ediyorum...

Bunun sebebi, gerçek hayatta insanlarında her iki özelliği de barındırdıklarını düşünmem. Ben karakterlerin tek boyutlu tiplemelere dönüşmesi yerine kanlı canlı gerçek insanlar olması için çaba gösterdim. Aslı’nın çocukluğundan gelen duyguları da Arman’a yönelttiği çıkışlar sonrası aldığı tepkiler de hayatta hepimizin karşılaşabileceği türden insani durumlar…

'Geçmiş hepimizin hayatında yoğun bir süreç'


Öyle Uzak ki Evim’de "geçmiş" bir roman kahramanı gibi hissettiriyor kendini. Bu rolü ona bilerek mi verdiniz?

"Geçmiş, zihnimde bir yerlerde, hep çağrılmayı bekliyor. Gelince de gitmek bilmiyor" diyen Aslı’nın da bizlerin de hakikatinde geçmişin varlığının hep baskın olduğunu düşünüyorum. İyi ki de öyle! Geçmiş sadece, gizemli, kötü, duyguları da barındırmıyor bence… Geçmişin varlığı, bağlar, kökler… Her insanın var oluşu için önemli. Bu romanda da sadece Aslı’nın değil bütün karakterlerin geçmişlerine dair izler var. Karakterlerin romandaki anlarını yazarken de detaylı olarak geçmişlerini bilmem gerekiyordu. Geçmiş yaşamlarının tamamını romanda vermesem de ben onları tüm yönleri ile tanıyordum. Yine de geçmişin yoğunluğu, Aslı’nın geçmişi dışında baştan kurguladığım bir şey olmasa da ayrı ayrı tüm karakterlerin geçmişlerine dair izler üst üste binerek bu yoğunluğu artırdı.

''Biz' kimdi 'öteki' kim?'

Düşsel ada kozmopolit yapısıyla dikkat çekiyor. Kahramanların önemli kısmı adanın yerlisi Rumlar. O kozmopolit ortamı kurmak için farklı okuma ve gözlemler yaptınız mı?

Tabii ki. Özellikle, Gevenli adasının kültürel, toplumsal atmosferini oluşturabilmek adına kitaplar, filmler, içerikler seçtim. Gökçeada, İmroz’daki Dereköy’ün tarihindeki dönüm noktalarına ve toplumsal hafızamıza ışık tutan yayınlar izledim.

Bir örnek verebilir misiniz?

Dido Sotiriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya isimli eseri, hafıza, kimlik, yitirilmiş topraklar gibi kavramların adeta edebi bir manifestosu gibidir. O eser, kayıp duygusunu, o dönemde yaşananları daha iyi bir şekilde anlayıp içselleştirebilmemi sağladı. Öte yandan Ilias Venezis’in Eolya Toprağı’nın atmosferi ve Benden Selam Söyle Anadolu’ya’daki paralel yaşam öyküsü ile beni romanı yazmadan önce besleyen çok değerli bir kitaptı. Özellikle bu kitaplarda ana meselelerimden biri olan "kimin öteki olduğu" sorusu ile defalarca yüzleştim.

Ya hayattan süzülüp gelenler?

Çocukluğumun büyük bir bölümü, Kadıköy Yeldeğirmeni'nde geçti. Orası da tıpkı Beyoğlu gibi Türk, Rum, Ermeni, Yahudi toplulukların birarada mutlu bir şekilde yaşadığı kozmopolit, eski köklü mahallelerden…

Evimizin hemen karşısındaki Arditi Apartmanı, sokağımızın sonunda, köşedeki binada yaşayan Ermeni Takuhi Hanım… Avlusundan sürekli geçtiğimiz Hemdat İsrail Sinagogu, pazarları çalan kilise çanları, Terzi Salomon, karşı komşumuz olan, iki kız kardeş, Bebe ile Aden… Onlara gittiğimde karşılaştığım, antika eşyalar, pirinç kapı kulpları… Sanırım o günlerden kalan, kişisel hafızamda yer eden anılar ve yaşanmışlıklar, sanırım kendiliğinden benim kaynaklarım oldu.

'Baskıyı yapan da baskı altında!'


Baş kahramanınız Aslı, "... kadın olmak mı? Annem mi? Hangisi daha çok yoruyor beni?" diye dert yanıyor. Bu çağda, bu ülkede kadın olmaya dair vurgular da var romanda!..

Olmaması mümkün mü? Roman başlar başlamaz duyduğumuz Sevil Hanım’ın (Aslı’nın annesi) sesi toplumsal baskının ilk belirtisi. Baskıların çoğu ilk olarak çekirdek ailede başlıyor. Burada baskıyı gösteren kişinin üzerinde de var olan toplum baskısı hayatımızın her yerinde! Aslı’nın annesi ile yaşadığı sadece baskı da değil üstelik. Anne o baskının altında, yeterince sevgisini de gösteremiyor. Gösterse bile bu Aslı’nın beklentisini karşılamıyor. Anne-kız arasında daha sağlam bir ilişki olsaydı her şey farklı olabilirdi. Üstelik bu fark sadece Aslı için değil, romandaki diğer karakterler için de geçerli. Oya, Çiçek… Anneniz olmayabilir. Vefat etmiştir, göçüp gitmiştir… Bunu kabullenip, bir şekilde yaşamaya devam edersiniz. Ama var olan annenin yokluğu, kolayca birinin hayatını alt üst edebilir.

'Bir fotoğraf için öykü yazdım'


Romanınızda fotografik etkiler de çok güçlü. Son noktayı fotoğraflarla koyalım arzu ederseniz…

Biraz önce geçmişe vurgu yapmıştık. Geçmiş dediğinizde benim ilk aklıma gelen şeylerden biri fotoğraf. Günümüzdeki art arda çekilen ve film rulolarında saklananlar değil; basılı, elimize alabildiğimiz, karşımıza koyup içinde bir hikaye bulabildiğimiz kareler… Öyle Uzak ki Evim’de de Aslı’nın ailesine ait bir iz olarak aradığı şey de Çiçek’i ilk görebildiği yer de hep bu tarz fotoğraflar… 

Romanın tanıtım sürecinde de eski fotoğrafları kullandınız...

İlk aşamada böyle bir amacım yoksa da kitabın arka kapağına taşıdığımız, "...geçmişin tozlu çekmecelerinden çıkan fotoğraflar" cümlesinde olduğu gibi, bu öğeler bir yapbozun parçaları gibi kendiliğinden yerlerini buldu.

Fotoğraflarla edebiyat arasındaki özel bir bağ var mı?

Hem de nasıl... Ayrıca fotoğrafların bende de etkisi çok derindir. Görsel hafızam oldukça kuvvetlidir. Bir fotoğraf karesi, çok rahatlıkla beni bir duyguya, başka bir dünyaya taşıyabilir. Mesela Renkli Kolonya adlı öykümü, geçmiş yıllarda Balat’ta çektiğim bir fotoğraf üzerinden yazmıştım.

Öyle Uzak ki Evim / Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı / Edisyon Kitap - İstanbul 2026

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.