SİNEMA VE TV

Rock En Seine sahnesinde dünyanın karanlığına karşı: 40 bin kişilik The Cure korosu

Paris’te düzenlenen Rock En Seine festivalinin son gününde The Cure, 40 binden fazla kişiye 3 saate yakın süren bir performans sundu. 67 yaşındaki Robert Smith’in sesi, geçen yıllara rağmen daha da güçlü ve bir o kadar kırılgan. Karanlığın, yalnızlığın ve umudun şarkılarını birlikte söyleyen binlerce kişiyle birlikte yazı The Cure’un müziğiyle uğurluyoruz.

EDA SOLMAZ
DUENDE · 7 EYLÜL 2026
6 DK OKUMA

Fransız yazar Albert Camus, Başkaldıran İnsan kitabında dünyanın saçmalığı karşısında sanatın insanın kendi varoluşuna biçim verme ve başkaldırma yolu olduğunu vurgular. The Cure tişörtü giymiş her yaştan insanla Paris metrosunda, festivale doğru yola çıkarken bunu düşünüyorum. Bu grubun müziği sadece bana değil bu metro vagonundakilere de dünyanın karanlığına dair yalnız olmadığının hissini veriyor.

Günlerden 30 Ağustos ve 40 binden fazla müzikseverle Rock En Seine festivalinin son gününde yazın kapanışını The Cure ile yapacağız. Grup, Primavera Sound’da başladığı 31 konserlik “Summer Tour 2026”nin bitişine de imza atacak. Festival alanına girdiğim an her yaştan, ırktan, kültürden insanın efsanevi The Cure için özel olarak hazırlandığına şahit oluyorum.

  • Gotik makyajı yapmış gençler, Robert Smith gibi saçını kabartıp siyah kalem çeken 50 yaş üstü Fransızlar, el ele çiftler, ergen çocuklarını getirmiş aileler, sahne önünde beklerken oturmak için taburesi ile alana girenler, simsiyah kıyafetleri ile minik çocuklar… Adeta The Cure üyelerinden herhangi biri olmanın cosplay partisindeyim. 

Peki, hangimiz Robert Smith’in müziğinin izlerini daha çok üzerimizde taşıyoruz? Sonuçta benim de bu konser için İstanbul’dan kalkıp Paris’e geldiğim düşünülünce insan çeşitliliğinden etkilenmemek elde değil.

Fotoğraf: Marina Viguier

En son 21 yıl önce Rock’n Coke’ta izlemiş olduğum The Cure ile yeniden buluşacak olmanın heyecanıyla sahne önüne yakınlarda kendime yer kapmaya çalışıyorum. 29 şarkılık listede en sevdiğim parçalara yer verdiklerine çok emin bir şekilde… 

Ve 20.45’te yaklaşık üç saat sürecek performansın ilk notaları duyulmaya başlıyor. Konser grubun yeni albümünden “Alone” ile açılıyor. Ve o sırada darmadağınık makyajı ve kabartılmış saçları ile Robert Smith sahnede beliriyor. Smith, 3 dakika süren uzun intro boyunca sahneyi boydan boya yürüyor ve kendini sevgiyle karşılayan kalabalığa uzun uzun bakıyor. Bu utangaç adamın sözsüz “hoş geldiniz”i de bu… 

Smith’in sesinin ortama girmesi ise herkesi oldukça duygulandırıyor. Çünkü 67 yaşındaki sanatçının mucizevi bir şekilde hiç bozulmamış, 80’lerdeki kadar güçlü ve bir o kadar da kırılgan bir vokali var. “Alone” ise yalnızlık, izolasyon ve kaotik bir dünyada anlam arayışını anlatıyor. Smith, bu derin ve içsel yolculuğuna bizi de dahil ederek mükemmel bir açılış şarkısı sunuyor. 

“Alone”un kara bulutlarını ise “Pictures of You” ile dağıtıyor. Smith’in şarkılarını söylerken hâlâ bu kadar duygulanması ve her kuşaktan dinleyici kitlesine aynı hissi geçirebilmesi ise tarif edilemez bir başarı. 

Bas gitarda Simon Gallup, klavyede Roger O’Donnell ve davulda Jason Cooper da Tim Burton filmindeki karakterler gibi. Ayrıca Gallup’un 36 yaşındaki oğlu Eden Gallup da sahnede. Tabii ki her şarkıda kusursuz bir icra sunuyorlar. Beni en çok şaşırtanlardan biri de ses sisteminin mükemmelliği. Tüm konser boyunca ses kalitesinde netliğini kaybetmedi ve tek bir pürüzlü ses bile işitmedik.

Robert Smith’in sesi her şarkıda kusursuz

“Lovesong”da Fransızlar sevgiyle öpüşüyor, “Fascination Street” ile alanda çığlık sesleri daha da yükseliyor. Yazın bu son gününde duygusal “The Last Day of Summer”, “A Night Like This”, “Play for Today” gibi birçok şarkıya hep bir ağızdan eşlik ediyoruz. Ergen çocuklar anılarına eşlik etmiş bu şarkılarla dans eden annelerini videoya çekiyor. Artık bu parçaların onlar için yeni bir anlamı var.

Fotoğraf: Marina Viguier

Encore’dan hemen önce duygu anlamında “ölüm üçlüsü” olarak adlandırılan “A Forest”, “From the Edge of the Deep Green Sea” ve “Endsong” ile tüm atmosfer değişiyor. Alana sessizlik çöküyor ve karanlık bir hava üzerimizi kaplıyor.

Bu hayatta en sevdiğim The Cure şarkısı “From the Edge of the Deep Green Sea”dir. Smith’in bu parçayı albümdeki kayıtlardan çok daha güçlü bir vokal ile seslendirmesi ve “Never” haykırışlarında sesinin asla detone olmaması tüylerimin diken diken olmasına neden oluyor. Bu yeteneğin sadece çalışma ile değil bir lütuf olarak da ona verildiğini düşündürüyor.

Duygu yoğunluğu “Endsong” ile zirveye çıkıyor. Şarkının introsu yaklaşık 6 dakika. Vokaller ve sözler ne kadar hüzünlüyse şarkıdaki gitarlar bir o kadar vahşi ve sert. Şarkı Smith’in kollarını iki yana açarak söylediği “nothing” kelimesiyle son buluyor. Sanatçı, bir konserinde bu şarkıyı seslendirirken gözyaşlarını tutamamıştı; bunun aynısını o an ben de yaşıyorum. Tüm o duygu yoğunluğu ile artık gözyaşlarıma hakim olamıyorum...

Sahnede utangaç ve kırılgan bir çocuk gibi 

Encore sonrası The Cure’un müzikal kimliğini en iyi yansıtan biraz neşeli biraz da karanlık “Lullaby” ile giriş yapıyorlar. Konser artık daha hareketli şarkılarla devam ediyor; “Wrong Number”, “The Lovecats”, “Friday I’m in Love”ı sıralıyorlar. Robert Smith, “Close to Me”de gitarını kenara bırakıyor. Sahneyi ileri geri yürüyerek adeta küçük bir çocuğu andıran minik bir dans hareketi sergiliyor. Ona, 40 bin kişi aynı anda çığlıklarla karşılık veriyor. 

Son şarkıya girmeden hemen önce ekranlarda Eyfel Kulesi gözüküyor. Çünkü bu muazzam konser o sırada Fransa’nın ulusal kanalı France 4’te ve france.tv platformunda canlı olarak yayımlanıyor. Robert Smith, “Burası gerçekten muhteşem bir yer. Bu yazı en iyi şekilde sonlandırmamı sağladınız” dedikten hemen sonra “Boys Don’t Cry” ile turnesini ve geceyi sonlandırıyor.

Fotoğraf: Roxane Mo

Şarkı bittiğinde The Cure, yaklaşık 10 dakika boyunca alkışlanıyor. Bu muazzam kalabalığın alkışları arasında Smith, mahcup ve utangaç hâliyle seyircilere yeniden teşekkür ediyor, kendine sarılarak sözsüz bir şekilde bizi kucakladığını göstermek istiyor.

Öte yandan Robert Smith, o gece çaldığı ve tüm grubun imzalayacağı gitarını da Sınır Tanımayan Doktorlar yararına düzenlenen çevrimiçi bir piyangoyla çekilişe sundu. Bu anlamlı kampanya ile toplanan tüm gelirin, insani yardım çalışmalarına aktarılacağını duyurdu.

The Cure hiçbir zaman gösterişli şovların grubu olmadı. O gün de sahneye alevler, konfetiler fırlatıp sağa sola koşuşturmadılar. Farkı yaratan şey grubun şarkıları ve müziğinin yoğunluğuydu hep. Hayran olduğum bir grubu, 21 yıl sonra aynı kusursuzlukta çalarken söylerken izlemek bugünün kısmen vasatlaşan müzik endüstrisinde mucize! Alandan ayrılırken müziğin bu vahşileşen dünyada, nasıl derin bir tutku ve bir anlam ifade ettiğini bir kez daha hissediyorum. Teşekkürler Robert Smith, bizi hayal kırıklığına uğratmadığın için...

Festivalden notlar

Beş gün boyunca toplam 175 bin müzikseveri ağırlayan Rock en Seine’de 4 ayrı sahnede toplam 71 grup ve solo sanatçı sahne aldı. İzlediğim birçok konserden aklımda kalanlar...

Sağanak yağmurun altında sahneye çıkan Lykke Li, yeniden en parlak dönemini yaşıyor ve gençlerin sevgilisi. Geçmiş yıllara nazaran sahnede çok daha vahşi. Kapanış şarkısı “I Follow Rivers”ta kapüşonunu taktı, bir sigara yaktı ve izleyicilerin yanına atlayarak performansını sonlandırdı. 

“Stranger Things”in başrolü Djo, sıradan bir performans sundu. Kesinlikle kalabalığın beklediği tek şarkı ise interneti esir alan “End of Beginning”ti.

Fotoğraf: Olivier Hoffschir

Lorde, Virgin albümünün dünya turnesi kapsamında Paris’teki en büyük konserini verdi. Yeni Zelandalı şarkıcı sadece şarkı söylemedi günümüzde video kültürünün bir sahnede nasıl kullanılması gerektiğini de gösterdi. Tino Schaedler tarafından tasarlanan sahnede hareketli küpler, dev dijital ekranlar ve lazerler kullanılarak yüksek teknolojili, tiyatral bir görsel şov sundu. Lorde, performans boyunca el kameraları ve yakın çekim efektleriyle şarkılarındaki samimiyeti ve duygusal derinliği dev ekranlara doğrudan yansıttı. “Royals” gibi ilk hitlerinden “Green Light” ve Charli XCX iş birliği “Girl, So Confusing”e uzanan şarkı listesi ile dans ve pop müziğinin günümüzdeki müzikli fotoğrafını bize çekti.

ABD’li ikonik gruplardan Wilco’nun efsanevi gitaristi Nels Cline’ın “Impossible Germany” şarkısında virtüözlüğünü konuşturduğu gitar çalışına şahit olmak eşsiz bir deneyimdi. “Jesus, Etc.” şarkısının zamansız olduğunu da bize hatırlattılar.

Nick Cave, The Bad Seeds ile çıktığı “Wild God” turnesini Paris’te sonlandırdı. Biletlerin tükendiği bu festival gününde kalabalığın arasına tereddütsüz dalması hayranlık vericiydi. Arkamda konseri izleyen gençler, “68 yaşında bu enerji ve ses nasıl olabiliyor” diyordu. Enerjisini düşürmedi ama yorulduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Bu turnede çok yoruldum. Bir süre seyahat etmek istemiyorum. Sonunda turne bitti, Fucking Paris.” Aslen PJ Harvey ile düeti “Henry Lee”de Janet Rasmus kendisine muhteşem bir şekilde eşlik etti.

Festivalin en çamurlu, en metal günü 29 Ağustos Cumartesi’ydi. Benim maalesef kaçırdığım ama o günün ana sahnesinin açılışını yapan Lambrini Girls, Fransız aşırı sağcı siyasetçi Marine Le Pen’e gönderme yaparak devasa bir “Fuck Marine Le Pen” yazısını ekrana yansıttı. Ertesi gün manşetlerde bu yazı vardı. Festivalin yöneticileri ise “Söylemleri nefrete teşvik etmediği sürece grupların ifade özgürlüğüne müdahale etmeyeceğiz. Burada söz konusu olan politik bir ifadedir” dedi.

Nu-metal’in Fransa’daki en önemli temsilcisi Landmvrks, Yunan heykelleriyle sahneye çıktıkları gösteride yüksek enerjili bir performans sundu. Bu grubu radarınıza alın.

Amyl and the Sniffers’ın müziği çok eğlenceli ama sahne almadan önce ekranlarında yayımladığı mesaj da çok önemliydi. Grup herkesin konserden keyif alabilmesi için cinsel saldırı, taciz ve her türlü ayrımcılığa karşı sıfır tolerans politikası uyguladıklarını duyurdu. Herkesin birbirine saygılı davranması gerektiği vurguladı ve “Birbirinize sahip çıkın” dedi.

Fotoğraf: Olivier Hoffschir

Festivalin en iyi performanslarından biri hardcore müziğin artık en büyük gruplarından biri olan ABD’li Turnstile’a aitti. Çünkü grup her canlı performansında eşi benzeri olmayan bir deneyim sunuyor. Konser sırasında sahnenin kenarındaydım ve biraz da önlerdeydim. Çünkü ortada dev bir mosh pit dalgasının döneceğini biliyordum. Fakat sandığım gibi olmadı. Grup, “BIRDS” ile açılışı yaptığı an tüm alan koca bir mosh pit dalgalanmasıyla bir ileri geri gitmeye başladı. Kol kola girdiğim kadınlarla bir yandan birbirimizi kollarken bir yandan da zıpladık. 

“ENDLESS”, “I CARE”, “DON’T PLAY” sıralanırken alanın ortasındaki izleyiciler artık çamurun içine kendini atmıştı. Stage diving dalgasıyla onlarca insan da sahne önüne doğru sürükleniyordu. Grubun alametifarikası hâline gelen ve Turnstile’dan çok izleyiciyi gösteren büyük ekranlar yine çok etkileyiciydi. Gürültü önleyici kulaklık takmış önlerdeki küçük çocukları “NEVER ENOUGH”a eşlik ederken izlemek de eşsiz bir andı. Bu kan ter içinde kalmış kalabalığın arada nefes alabilmesi için grup, atmosferik ses duraksamalarıyla ortamı sakinleştirdi. Fakat kısa bir süre yeniden büyük bir müzik patlamaları ile konser alanı saf kaos ortamına dönüştü. Bu popülariteye sahip nadir hardcore gruplarından biri olan Turnstile, kesinlikle artık dev sahnelerin ismi.

Deftones, şu günlerde ikinci baharını yaşıyor ve 2000’lerdeki kadar popüler. Hatta alt grup olarak çaldıkları çoğu festivalde ana isim oldular. Fakat Paris’te Chino Moreno’nun sesini tam anlayamadım çünkü kulağa çok boğuk geldi. Grubun turnesine göre de konser daha kısa sürdü. Ama yine de her şey makine gibi işledi, gitarlar ateş etti ve Moreno, vokal çığlıklarını eşsiz bir şekilde attı. Yeni albümleri private music'ten çaldıkları her şarkının “My Own Summer”, “Change”, “Sextape” klasikleri kadar sevildiğine şahit oldum. 

Slowdive’ın “Dagger”, “Sugar of the Pill” gibi klasikleri bir akşam meltemi gibi suratımızı okşadı. Rachel Goswell ise zarifliği ile hâlâ hayran olunası.

Interpol, yeni albümü This Mirror Weighs a Ton'un yayınlanmasından iki gün sonra sahnede. Şık siyah takımlarını çeken grup, The Cure’u bekleyen kalabalığa karşı çalmanın zorluğunu yaşadı. Interpol’u birçok kez canlı izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki bu müziği evinizde dinleyin, hiçbir konserine gitmediyseniz bir şey kaçırmadınız. Paul Banks, sahnede aşırı ruhsuz bir müzisyen. Başka bir sahnedeki Mogwai aslında ana sahnede olmalıydı. 

Festivale dair dip notum ise Fontaines D.C. tişörtlülerin çokluğuna dairdi. Bu festivalde çalmamalarına rağmen grubun merch’ünü giymiş birçok müziksever ile karşılaştım. İrlandalı grubun yeni albümleri öncesi artık başka bir ligde olduğu kesin…

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.