Seyfettin Tokmak ile 'Tavşan İmparatorluğu' üzerine: 'Kaçış bir anlamda fantastik bir eylem'
Ödüllerle dolu festival yolculuğunun ardından 6 Mart'ta gösterime giren "Tavşan İmparatorluğu"nun yönetmen ve senaristi Seyfettin Tokmak ile filmin yapım sürecini, gerçek ve fantastikle ilişkisini ve görsel dünyasını konuştuk.

Tavşan İmparatorluğu’nun yaklaşık bir buçuk sene önce iki ödülle ayrıldığı Tallinn’de başlayan festival yolculuğu Türkiye’de Antalya Altın Portakal Film Festivali ve Ankara Film Festivali’nde uzandığı büyük ödüllerle devam etti. Katmanlı senaryosundan ruhuna uygun müziklerine, büyüleyici görüntü yönetiminden özenli sanat yönetimine, oyuncu performanslarına kadar her ayrıntısıyla bu başarıları hak eden film, şimdi gösterimde.
- Tavşan İmparatorluğu, devletten maaş alabilmek uğruna, babası tarafından engelli taklidi yapmaya zorlanan Musa’nın kendini ve kendisi gibi doğasından koparılıp tazı yarışlarında yem olarak kullanılan yaban tavşanlarını kurtarmak için verdiği mücadeleyi konu alıyor.
Simgelerini gözümüze sokmadan karanlık ama umut ışığının görüldüğü bir masal anlatan film, Elazığ’ın doğasını ve Meksikalı görüntü yönetmeni Claudia Becerril Bulos’un dehasını çok iyi kullanıyor.
Güçlünün şiddeti ve istismarı ile ezilen çocukların, kaderlerinden kaçmaya çalıştığı masalsı büyüme hikayeleri, dünya sinemasında sıklıkla tekrara düşmeye başladı. Seyfettin Tokmak’ın filmi ise hem kendisini farklılaştıran ayrıntılarla dolu hikayesi hem de teknik başarısıyla kendi yolunu çiziyor. Yönetmen ile, filmin yapım sürecini, gerçek ve fantastikle ilişkisini ve görsel dünyasını konuştuk.

Seyfettin Tokmak’ın Tavşan İmparatorluğu filmi Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 7 ödül kazanmıştı.
Özel eğitime ihtiyacı olan çocukların yaşam ve eğitim şartlarıyla ilgili ne kadar/nasıl bir araştırma yaptınız? Filmdeki istismar hikayesi gerçeklere mi dayanıyor?
Hikayeyi kurduktan sonra hem devlet hem de özel kurumlar olmak üzere farklı yerlerde araştırmalar yaptım. Özellikle İstanbul’un dış semtlerinde bu meselenin gerçekliğini ve derinliğini anlamaya çalıştım. Rehberlik Araştırma Merkezleri’nde (RAM) yöneticilerle görüştüm, bazı süreçlere doğrudan tanık oldum. Açıkçası bu araştırmalar sırasında oldukça tuhaf ve sarsıcı bilgilerle de karşılaştım—bir okul müdürünün bir Cumhuriyet altını karşılığında çocuğunu okula kaydettirmek isteyen ailelerle yaptığı pazarlıklar, yıllar önce askerlikten muaf tutulabilmesi için alınmış sahte bir engelli raporunu oğlunun hayatını etkilediği için iptal ettirmek isteyen bir kadın…
Zaten Türkiye gündemine biraz dikkatle bakıldığında sahte engellilik raporlarıyla ilgili birçok haber görmek mümkün: sahte rapor çeteleri, bu nedenle açılan davalar, farklı şehirlerde yapılan operasyonlar… Dolayısıyla araştırmalarım sırasında karşılaştığım şeylerin bütünüyle hayal ürünü olduğunu söylemek zor.
Ancak şunu özellikle vurgulamak isterim: Filmde kurduğum dünya bu gerçeklerle birebir örtüşen bir temsil değil. Filmi başından itibaren zamansız ve mekansız bir atmosfer üzerine kurmak istedim. Mekan tasarımı sürecinde de kullanılmayan, terk edilmiş bir yapıyı okul gibi düşünerek dönüştürdük, kurmaca bir okul yarattık. Bu tercih, çocukların iç dünyasındaki sıkışmışlık ve yalnızlık hissini daha güçlü hissettirebilmek içindi.
Ben açıkçası birçok rehabilitasyon merkezinin böyle yerler olduğunu düşünmüyorum. Ya da bir okulun yarısının sahte raporlarla, yarısının gerçek öğrencilerle dolu olduğunu iddia etmiyorum. Ama bu tür şeylerin dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkabilme ihtimalinin de tamamen imkansız olduğunu düşünmüyorum.
Peşinde olduğum hikaye sadece rehabilitasyon okullarıyla sınırlı bir mesele değil. Ben daha çok çocuklara yönelik istismarın, onları yok saymanın, dünyaya ait olmayan varlıklarmış gibi görmenin yarattığı öfkenin filmini yapmak istedim. Çocukların maruz kaldığı istismarı yalnızca bu kurumlar üzerinden okumak meseleyi daraltır. Bu nedenle ben çocuklukta yaşanan travmaların toplamından süzülen, daha rafine bir hikaye kurmaya çalıştım. Filmdeki okul da bu büyük meselenin yalnızca bir parçası, bir yapı taşı.

Alpay Kaya, Tavşan İmparatorluğu
Alpay ile yolunuz nasıl kesişti, onda bu rol için sizi etkileyen hangi özellikleri oldu?
Alpay’la yolumuz Musa karakteri için yaptığımız uzun arayış sırasında kesişti. Bende ilk dikkat çeken şey yüzündeki masumiyetin neredeyse hiç deforme olmamış olmasıydı. Gözlerindeki merak, duygusallık ve mahremiyet duygusu çok canlıydı. Günümüzde çocukların dünyası giderek birbirine benzemeye başladı. Şehirde de kasabada da çocuklar benzer kültürel etkilerle büyüyorlar; televizyon, internet ve popüler kültür onları ortak bir ifade ve düşünme biçimine doğru yaklaştırıyor. Özgün bir çocukluk hâlini yakalamak giderek zorlaşıyor.
Alpay ise bu anlamda çok farklı bir çocuktu: Dağlarda yaşayan, yılın büyük bir bölümünü çobanlık yaparak geçiren bir çocuk ve bu hayatın ona kazandırdığı çok özel özellikler var. Mesela yalnız kalabilme kapasitesi. Bu çoğu yetişkinde bile zor bulunan bir şey. Alpay uzun süre tek başına, hayvanlarla birlikte doğada kalabilen bir çocuk. Bu, Musa karakteri için benim açımdan çok önemliydi.
Musa’yı nasıl bir çocuk olarak hayal ettiğimi biliyordum; biçimsel olarak çok uygundu ama duygusal olarak ne kadar karşılık verebileceğini görmek istedim. Deneme çekimleri sırasında ona küçük bir doğaçlama önerdim: “Annesini kaybetmiş bir çocuk ne hisseder?” diye sordum. Yıkık bir evin içinde, bir ağacın üzerine uzanmasını istedim ve bu duyguyu düşünmesini söyledim. Birkaç saniye içinde gözlerinin dolduğunu gördüm. Ardından sessizce birkaç damla yaş geldi. O an çok etkileyiciydi. Çünkü Alpay’ın Musa’nın ruh hâline gerçekten eşlik edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu fark ettim.
Musa ve Nergis dışındaki diğer çocukları nasıl seçtiniz, aralarında profesyonel oyuncu var mı?
Aslında filmin en kritik meselelerinden biri buydu. O yüzden bu soruyu sormana ayrıca sevindim. Filmde sınıfta gördüğümüz çocukların bir kısmı gerçekten rehabilitasyon merkezinde eğitim alan, farklı engel gruplarından gelen çocuklardı. Biz bu çocuklarla kurumlarında buluştuk, öğretmenlerinin de desteğiyle bazı denemeler yaptık. Onlara doğrudan oyunculuk yaptırmaktan çok, nasıl bir hikayenin içinde olacaklarını anlatmaya ve birlikte bir iletişim dili kurmaya çalıştım. Çünkü farklı engel gruplarından çocuklar vardı ve hepsiyle ortak bir çalışma zemini kurabilmek için biraz zaman geçirmek gerekiyordu. Bir süre o sınıf ortamında onlarla birlikte vakit geçirdik, denemeler yaptık ve film için en uygun olan, iletişim kurma potansiyeli en yüksek çocuklarla yola devam ettik.
Onlar benim için bu filmin en mucizevi taraflarından biri oldu. Gerçekten inanılmaz bir dikkat ve odaklanma gösterdiler. Çoğu zaman biz yetişkinler hata yaparken, onların sahneleri çok büyük bir titizlikle ve şaşırtıcı bir hafızayla taşıdıklarını gördüm. Bu beni çok etkileyen bir deneyimdi.
Filmde bir de engelli olmayan çocuklar var. Onları seçmek için Elazığ merkezde birçok okul gezdim. Bazı sınıflarda vakit geçirdim, çocukları gözlemledim. Öğretmenlerin de yardımıyla sinematografik olarak güçlü yüzleri olan, kamerada etkili bir varlık gösterebilecek çocukları seçmeye çalıştım. Hem fiziksel özelliklerini hem de karakterlerini göz önünde bulundurarak sınıf içindeki rollerini düşünmeye başladım: Kim sınıfın haylazı olabilir, kim daha geri planda durur, kim grubun enerjisini taşır… Bu seçimleri yaptıktan sonra onlarla da uzun süre çalıştık.
Filmde yer alan çocukların hiçbirinin daha önce oyunculuk eğitimi yoktu; daha önce herhangi bir film ya da projede de yer almamışlardı. Ama ben her birini sınıf içindeki konumlarına göre, farklı kriterlerle seçmeye çalıştım. Gerçek engelli çocuklar ve sınıftaki diğer öğrenciler için yaptığımız arayışların hepsi farklı yöntemlerle ilerledi. Sonuçta ortaya tamamen amatör ama çok sahici bir çocuk topluluğu çıktı.

Tavşan İmparatorluğu
Sinemada çocuklarla ve hayvanlarla çalışmak zordur derler, bu filmin ise neredeyse tamamında çocuklar ve hayvanlar var. Nasıl zorlukları oldu ve nasıl üstesinden geldiniz?
Evet, ilk bakışta insan kendine “Neden bu kadar zor bir işin içine giriyorsun?” diye sorabilir. Ama filmde hem çocuklar hem de hayvanlar hikayenin merkezindeydi. Onları sahici bir şekilde kuramadığınızda film çok daha zayıf bir şeye dönüşebilirdi.
İlk uzun metrajımdan önce yaptığım kısa filmlerde ve belgesellerde çok sık çocuklarla çalıştım. Çocukluk meselesi benim sinemamda zaten merkezde duran bir tema olduğu için onların duygu dünyasını ve tepkilerini zamanla daha iyi tanımaya başladım. Bu yüzden aramızda oldukça dürüst bir ilişki kurabildiğimizi düşünüyorum. Onların beni anladığını, benim de onları anladığımı hissediyordum. Böyle bir ilişki kurulunca süreç aslında düşündüğüm kadar zor olmadı.
Tavşanlar meselesini Bursa’da Tahsin Işık adlı bir yetiştirici sayesinde çözdük. Tavşanların temini ve bakımı konusunda ciddi katkısı oldu. Tazılar konusunda ise Urfa’da çok güçlü bir destek aldık. Bölgede bu işi bilen, yıllardır tazılarla yaşayan insanlar var. Onların hayvanlarla kurduğu ilişki zaten çok doğal ve güçlü olduğu için bizim için de işleri kolaylaştırdı.
Aslında en büyük zorluk hayvanların kendisinden çok, o atmosferi yaratmaktı. Daha önce tazı yarışlarını hiç görmemiştim. Dolayısıyla o dünyanın organizasyonunu, ritmini ve mizansenini kurmak ciddi bir çalışma gerektirdi. Yarış ortamının sinemasal olarak inandırıcı bir atmosfer kazanması için çok sayıda insanın katkısıyla büyük bir hazırlık yaptık.
Sonuçta zorlu bir süreçti ama hem çocukların hem de hayvanların getirdiği o sahicilik filmin ruhunu kuran en önemli şeylerden biri oldu.

Tavşan İmparatorluğu
Gerçek dünyanın acılarından ve kötülüklerinden kaçan çocukların hikayeleri ya da hayat şartlarının acımasız olduğu büyüme hikayeleri genelde fantastik sinemada çok karşımıza çıkıyor. Musa’nın da kaçış için kullandığı, kendine ait bir büyülü dünyası var. Bu dünyayı fantastik öğelerle ele almayı hiç düşündünüz mü?
Filmin en başından itibaren oldukça gerçekçi bir zemin üzerine kurulduğunu söyleyebilirim ama içinde yer yer fantastik bir damar olduğunu da söylemek mümkün. Özellikle Musa’nın tavşanlarla kurduğu ilişki ve mağaradaki dünya bir anlamda bunun en belirgin alanı. Ama buna rağmen filmi başından itibaren fantastik bir türün içine yerleştirmeyi hiç düşünmedim. Belki de hikayenin duygusal gerçekliğini korumak benim için daha önemliydi. Ama bu süreçte fantastik edebiyattan da bazı okumalar yaptım. Alice Harikalar Diyarında ve Watership Tepesi’ni yeniden okudum ve etraflarında yazılmış teorik tartışmalara baktım.
Sorun gerçekten ilginç bir bakış açısı sunuyor. Çünkü düşününce, Musa’nın dünyası—tazı yarışları, okul, tavşanlar ve mağara—aslında rahatlıkla fantastik bir anlatının parçası olabilecek unsurlar taşıyor. Bazı yapısal değişikliklerle bu hikayenin çok daha geniş kitlelere ulaşabilecek bir fantastik ya da animasyon anlatıya dönüşmesi de teorik olarak mümkün görünüyor. Bu açıdan bakınca gerçekten ilginç bir ihtimal.
Nitekim filmi izleyenlerden de bu yönde yorumlar duydum. Farklı ülkelerde benzer çağrışımlar yapan izleyiciler oldu. Mesela Meksika’daki gösterimlerde film bu anlamda oldukça yoğun bir ilgi gördü, filmi Pan’s Labyrinth ile ilişkilendirdiklerini söylediler. Muhtemelen hikayenin içindeki metaforik ve masalsı damar bu tür çağrışımları güçlendiriyor.

Tavşan İmparatorluğu
Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri görüntü yönetmenliği oldu. Özellikle erkeklerin bu kadar ön planda olduğu bir hikayede kadın bakışının filmi olumlu anlamda bambaşka bir yere taşıdığını düşünüyorum. Türkiye dışından, kadın bir görüntü yönetmeniyle çalışmaya nasıl karar verdiniz ve ortaya çıkan sonuç hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Filmin en başından itibaren kafamda çok net olan bir şey vardı: Hikayenin merkezinde neredeyse hiç kadın karakter olmayacaktı ama buna rağmen filmin yaratıcı dünyasını mümkün olduğunca kadınlarla birlikte kurmak istiyordum. Bu yüzden filmi tasarlarken özellikle kadın sanatçılarla ve kadın ekip üyeleriyle çalışmayı bilinçli bir tercih olarak düşündüm. Bu noktada en kritik karar da doğal olarak görüntü yönetmeninin kim olacağıydı.
Avrupa başta olmak üzere farklı ülkelerden birçok kadın görüntü yönetmeni üzerine araştırma yaptım, bazılarıyla temasa geçtik. Tam o sırada eşim bana bir Meksika filmi önerdi: Identifying Features. Filmi izlediğimde gerçekten çok etkilendim. Görsel dili, atmosferi ve duygusal tonu benim anlatmak istediğim dünyayla çok güçlü bir akrabalık kuruyordu. Filmin görüntü yönetmeni Claudia Becerril Bulos’tu.
Yaptığı diğer işleri de inceledim ve özellikle çok az ışık kullanarak son derece estetik ve şiirsel bir atmosfer kurabilme becerisi beni çok etkiledi. Claudia da senaryoyu okuduğunda filmin duygusunu çok sahiplendi. Ardından birlikte filmin görsel dünyasını tartışmaya başladık ve süreç doğal bir şekilde ilerledi.
Claudia’nın en önemli özelliklerinden biri, görüntü yönetmenliğine yalnızca teknik bir mesele olarak bakmaması. Elbette teknik olarak son derece güçlü ama onun asıl odağı görüntünün duygusal katmanı. Filmin metaforik yapısı ve katmanlı dünyası da aslında böyle bir yaklaşımı gerektiriyordu. Çekim sürecinde aramızda çok güçlü bir duygu dili oluştu. Bugün filme dönüp baktığımda bu işbirliğinin ne kadar doğru bir karar olduğunu daha net görüyorum. Film şu ana kadar üç farklı festivalde en iyi görüntü yönetmenliği ödülü aldı. Ayrıca uluslararası basında çıkan yazılarda da Claudia’nın kurduğu görsel dünyanın filmin duygusuyla çok güçlü bir bütünlük kurduğundan özellikle söz ediliyor.
Benim için de çok değerli bir deneyim oldu. Bir kadın görüntü yönetmeniyle çalışmanın filme önemli bir katkı sağladığını düşünüyorum. Hatta şimdiden bir sonraki projede de birlikte çalışabilmek için konuşmaya başladık.

Tavşan İmparatorluğu
Coğrafya da filmde büyük önem taşıyor. Bir yandan mağaralar, bir yandan göl, Musa’nın içe kapanma ve kaçma durumundan umuda doğru olan yolculuğunu çok iyi yansıtıyor bence. Çekimleri nerede yaptınız ve burayı nasıl seçtiniz?
Demin de söylediğim gibi, filmi tasarlarken en başından beri zamansız ve mekansız bir atmosfer yaratmaya çalıştım. Hep şöyle bir imge vardı zihnimde: Sanki Sovyetler dağılmış ve biz dünyanın bir köşesinde, savaş sonrası bir yıkıntının içinde dolaşan bir çocuğun hikayesini izliyoruz. Bu nedenle mekan seçimleri ve coğrafya, anlatmak istediğim duygunun kurulmasında çok kritik bir rol oynadı.
Başta bozkır merkezli bir coğrafya düşünüyordum. Bu yüzden İç Anadolu’daki birçok şehri gezdim; bir süre sonra rotamı Doğu Anadolu’ya çevirdim. O noktada da kendime şu soruyu sordum: Neden bu filmi doğduğum yerde çekmiyorum? Bu aslında oldukça zor bir filmdi ve içinde çok fazla yapı, çok fazla detay vardı. Dolayısıyla daha iyi tanıdığım, bağlantılarımın olduğu ve üretim açısından daha rahat kontrol edebileceğim bir yerde çalışmak mantıklı görünüyordu. Böylece filmin ana merkezini Keban olarak belirledik. Keban’ın ilginç bir hikayesi var: 1970’lerde oldukça canlı ve önemli bir ilçe iken yıllar içinde giderek içine kapanmış, daha kapalı devre yaşayan bir yere dönüşmüş. Bu süreç de geride çok sayıda terk edilmiş mekan bırakmış. Sinematografik açıdan son derece güçlü görüntüler sunan bir coğrafya bu. Dolayısıyla bu mekanları kullanmak film için çok anlamlıydı.
Filmin görsel tasarımında ayrıca senaryonun matematiğinde de bulunan bir dairesellik duygusu var. Bu daireselliği özellikle bir çıkışsızlık hissi yaratmak için tercih ettim. Musa’nın bulunduğu coğrafya her tarafı dağlar ve sularla çevrili bir yer; yani aslında kaçabileceği bir alan yok. Kameranın kullandığı kadrajlar, mekanların konumları ve peyzajın yapısı hep bu duyguyu destekleyecek şekilde tasarlandı: Bir çemberin içindesin ve o çemberden çıkman neredeyse imkansız. Bence Keban ve çevresi bu çember duygusunu çok güçlü bir şekilde yarattı. Bu da filmin atmosferini belirleyen en önemli unsurlardan biri oldu.

Tavşan İmparatorluğu
Tavşan İmparatorluğu beni umuda dair biraz ikilemde bıraktı; kaçış bir umuttur ama geride kalanlara dair de bir umutsuzluk da barındırır. Siz izleyicinin salondan nasıl bir hisle ayrılmasını isterdiniz?
Filmin finali konusunda bilinçli bir tercih yaptım. Filmin diğer gerçekçi katmanlarından biraz ayrılarak sonu daha fantastik bir eyleme dönüştürmek istedim. Çünkü film boyunca Musa’da gördüğümüz kırılma ile onun içindeki direniş arzusu birlikte ilerliyor ve bu iki durum aslında farklı duygular yaratıyor. Musa açısından bakıldığında bu kaçış bir anlamda fantastik bir eylem. Ama aynı zamanda filmin içinde başından beri var olan o masalsı tonu da devam ettiren bir tarafı var.
Seyircide bitmemişlik hissi bırakan bir son olmasını arzuladım. Film bittiğinde izleyicinin hikaye üzerine düşünmeye devam etmesini, kendi zihninde o yolculuğu sürdürmesini istedim. Şimdiye kadar filmi izleyen herkesin kendine ait bir son kurduğunu görüyorum. Herkes o duygunun peşinden giderek hikayeyi kendi içinde tamamlıyor. Bir yönetmen için aslında en güzel şeylerden biri de bu: Filmin her izleyicide farklı duygular ve düşünceler yaratması.
Benim açımdan bakıldığında seyircinin filmden birkaç duygu ile ayrılabileceğini düşünüyorum. Öncelikle kadınların olmadığı bir dünyanın ne kadar yoksullaştırıcı ve bedbaht olabileceğini fark edebilirler. Öte yandan bir çocuğun direnişinin ne kadar umut verici olduğunu da görebilirler. Ve belki de en önemlisi, herkesin kendi içinde bir “mağara”ya ihtiyaç duyduğunu hissedebilirler. Bu illa fiziksel bir mağara olmak zorunda değil; bazen insanın kendi içine dönüp yaralarını sarabileceği, kendisiyle baş başa kalabileceği bir iç mekan. Filmin izleyicide böyle bir düşünme alanı açmasını umuyorum.