GÜNCEL SANAT

Shiva Zahed ve Ahmad Rafi'yle yeni bir karşılaşma alanı yaratmak ve 'görünmeyeni aramak' üzerine

İstanbul'da yeni açılan İran çağdaş sanatına odaklanan Shiva Zahed Gallery'nin ikinci sergisi "Against Transparency", Ahmad Rafi'nin resimleri aracılığıyla günümüzün görünürlük ve şeffaflık takıntısına karşı opaklığın imkanlarını araştırıyor. Serginin küratörü Shiva Zahed ve sanatçı Ahmad Rafi'yle biraraya geldik.

MELİKE BAYIK
DUENDE · 12 HAZİRAN 2026
5 DK OKUMA

İstanbul'da yeni açılan İran çağdaş sanatına odaklanan Shiva Zahed Gallery'nin ikinci sergisi Against Transparency, Ahmad Rafi'nin resimleri aracılığıyla günümüzün görünürlük ve şeffaflık takıntısına karşı opaklığın imkanlarını araştırıyor. Şubat sonunda Beyoğlu'nda açılan galerinin kurucusu ve serginin küratörü Shiva Zahed ve sanatçı Ahmad Rafi'yle biraraya geldik.

İranlı sanatçıların uluslararası görünürlüğünü, İstanbul'un yeni bir karşılaşma alanı olarak taşıdığı potansiyeli ve resmin görünmeyen katmanlarını; ulusal sınırların ve olağan sanat anlatılarının ötesini konuştuk. Ahmad Rafi'nin Against Transparency sergisi 5 Temmuz 'a kadar Shiva Zahed Gallery'de görülebilir.

Galerinizi İstanbul'da açma kararını aldığınız dönemde bölge oldukça çalkantılıydı. İran'da siyasi ve toplumsal gerilimler sürüyordu; kısa süre sonra başlayan İran-İsrail çatışmaları yeni bir belirsizlik ortamı yaratmıştı. Böyle bir dönemde yeni bir galeri açmak birçok kişi için riskli bir karar gibi görünebilir. Siz bu süreci nasıl yaşadınız? İstanbul’da İranlı sanatçılar için yeni karşılaşmaların ortaya çıkması da amaçlarınız arasında mı?

Shiva Zahed: Zamanlama gerçekten oldukça zorluydu. Galeriyi açmaya karar verdiğimde bölge zaten ciddi bir belirsizlik içindeydi; açılışımızın hemen ardından İran-İsrail çatışmasının başlaması da bu sürece yeni bir istikrarsızlık katmanı ekledi. Doğal olarak birçok kişinin “Acaba yeni bir galeri açmak için doğru zaman mı?” diye sorguladığı anlar oldu.

Benim için bu koşullar projenin önemini azaltmak yerine tam tersine daha da görünür kıldı. Bu galeriyi kurma motivasyonlarımdan biri, İranlı sanatçıların siyasi gündemlerin ötesinde, doğrudan eserleri aracılığıyla karşılaşılabileceği bir alan yaratmaktı. Aynı zamanda kültürel diyaloğun, tüm gerilimlere rağmen devam edebileceğine inandım.

Bence belirsizlik dönemlerinde sanatsal paylaşım ve karşılaşma imkanı sunan mekanlar çok daha kıymetli hâle geliyor. Bu nedenle yaşananlar beni projeden uzaklaştırmadı; aksine neden böyle bir alana ihtiyaç duyduğumuzu daha net hissettirdi.

Tahran uzun yıllardır güçlü bir sanat üretim merkezi olmasına rağmen, sanatçıların uluslararası görünürlük kazanması her zaman kolay olmuyor. İstanbul ise son yirmi yılda bölgesel bir sanat merkezi hâline geldi. Sizce bugün bir İranlı sanatçı için İstanbul ne ifade ediyor? Bir geçiş noktası mı, ikinci bir merkez mi, yoksa Tahran'da mümkün olmayan karşılaşmaların yaşanabildiği özel bir alan mı?

Shiva Zahed: İstanbul gerçekten kendine özgü bir konuma sahip. Ne Tahran’ın yerine geçen bir şehir ne de sadece bir geçiş noktası. Farklı kültürel geçmişlerin biraraya geldiği, farklı coğrafyalardan insanların anlamlı karşılaşmalar yaşayabildiği bir buluşma alanı.

Birçok İranlı sanatçı için İstanbul, bölgede başka yerde kolayca bulunamayacak görünürlük, diyalog ve etkileşim fırsatları sunuyor. Benim için en önemli nokta ise sanatçıların kendi kültürel ve entelektüel kökleriyle bağlarını korurken aynı zamanda daha geniş, uluslararası bir sanat ortamında görünür olabilmeleri.

Son yıllarda İranlı sanatçıların işlerine baktığınızda hem bir galerici hem de bir koleksiyoner olarak en çok neyin değiştiğini hissediyorsunuz? Meseleler mi, kullandıkları dil mi, geleceğe bakışları mı? Eğer bir değişim varsa bu değişimin yaşanan savaşlar, yaptırımlar, göçler ve toplumsal dönüşümlerle ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Shiva Zahed: Bence birçok sanatçı artık sabit kimlik tanımlarından çok belirsizlik, hafıza ve bireysel deneyimlerle ilgileniyor. Toplumsal gerçeklikleri doğrudan anlatmak yerine, bu gerçekliklerin algımızı ve dünyayı görme biçimlerimizi nasıl şekillendirdiğini araştırıyorlar.

Benim özellikle etkileyici bulduğum şey ise görsel dilin giderek daha rafine ve katmanlı bir hâl alması. Günümüz sanatçıları artık yalnızca ne gördüğümüzü değil, nasıl gördüğümüzü de sorguluyor. Bu yüzden üretilen işler bana daha incelikli, daha çok katmanlı ve farklı yorumlara açık geliyor.

Aslında bu da izleyiciyle kurulan ilişkiyi zenginleştiriyor çünkü eserler tek bir anlam sunmak yerine, farklı okumalara ve kişisel deneyimlere alan açıyor. Bu da çağdaş sanatı benim için oldukça heyecan verici kılan unsurlardan biri.

İranlı sanatçılar uluslararası alanda görünür olduklarında, bazen işlerinden önce ülkeleri konuşuluyor gibi geliyor bana. Siz de böyle bir durumla karşılaşıyor musunuz? 

Shiva Zahed: Evet, oldukça sık karşılaşıyorum. Elbette bağlam önemli ve sanatçıları içinde yaşadıkları gerçekliklerden tamamen bağımsız düşünmek mümkün değil. Ama bir yandan da İran hakkında yapılan konuşmaların sadece siyasetle başlayıp siyasetle bitmesi gibi bir risk olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman İranlı sanatçılar, eserleriyle değil, önce manşetlerle tanıtılıyor.

Ben ise hem galerinin kurucusu hem de bu serginin küratörü olarak, sanat eserinin konuşmaya yön verdiği koşulları yaratmayı önemsiyorum. Bana göre en anlamlı karşılaşma, izleyicinin önce eserin kendi karmaşıklığıyla, diliyle ve sunduğu deneyimle ilişki kurması; daha sonra isterse onun daha geniş bağlamı üzerine düşünmeye başlamasıyla yaşanıyor. Çünkü sanatçının geldiği coğrafya elbette önemli, ancak eserin kendisi bundan çok daha fazlasını söyleyebilir. Benim amacım da izleyicinin önce bu çok katmanlı anlatıyla karşılaşmasını sağlamak.

Galeriyi yeni açtınız ama merak ediyorum, beş yıl sonra dönüp bugüne baktığınızda neyi başarmış olmayı umuyorsunuz? İnsanların Shiva Zahed Gallery'den söz ederken ilk hatırladıkları şeyin ne olmasını istersiniz?

Shiva Zahed: Shiva Zahed Gallery’nin, önemli sanatçıları yeni izleyici kitleleriyle buluşturan ve entelektüel derinliği olan, uzun vadede de anlamını koruyan sergiler üreten bir kurum olarak anılmasını isterim.

Tek tek sergilerin ötesinde, galerinin farklı sanat çevreleri ve coğrafyalar arasında daha derin kültürel diyalogların kurulmasına katkı sağlamasını umuyorum. Ayrıca her serginin merkezine fikirleri, araştırmayı ve karşılıklı diyaloğu yerleştiren küratöryel yaklaşımıyla tanınmasını da isterim.

Ama sanırım her şeyden önemlisi, buranın önemli sanatsal seslerin keşfedildiği, desteklendiği ve ciddiyetle ele alındığı bir yer olarak hatırlanması. Eğer yıllar sonra insanlar galeriyi böyle anarsa, bunun benim için en anlamlı başarı olduğunu söyleyebilirim.

Ahmad Bey bugün neredeyse her şey görünür olmaya, açıklanmaya ve kendini anlatmaya zorlanıyor. Serginizdeki Against Transparency başlığında ve resimlerinizde ise tam tersine gizlenen, geri çekilen ya da kendini tam olarak ele vermeyen bir taraf var. Merak ediyorum, sizi bu belirsizliğe çeken şey ne?

Ahmad Rafi: Bence resmin kendine özgü, bağımsız bir dili var. Bu dil, gündelik yaşamda ya da toplumsal alanda kullandığımız dilden biraz farklı işliyor. Sanatta, tıpkı felsefede olduğu gibi, yoğunlaşmış ve katmanlı bir düşünce alanı söz konusu.

Benim için sanat, belirli bir düşünme biçiminin ya da tavrın araştırıldığı bir deney alanı gibi. Bu da hem sanatçının yaşadığı sanatsal deneyimlerden besleniyor hem de onun özgünlüğüyle doğrudan bağlantılı. Bir iş tamamen açıklanabilir ve şeffaf hâle geldiği anda, bence içindeki gerilimi kaybetmeye başlıyor. Hatta o noktada daha doğmadan etkisini yitirmiş oluyor.

Bu yüzden iyi bir resmin her zaman bir belirsizlik alanında doğduğunu düşünüyorum. Beni etkileyen işler, görüntünün içinde açıkça görüneni tekrar etmekten çok, görünmeyene işaret eden; izleyiciyi o görünmeyeni hissetmeye ve düşünmeye davet eden işler oluyor.

İran-Irak Savaşı sırasında cephede geçirdiğiniz yılların ardından İran’dan ayrıldınız ve hayatınıza Avrupa’da devam ettiniz. Savaş, yer değiştirme ve sürgün deneyimleriniz, resimlerinizdeki görünürlük ve gizlenme temalarına nasıl yansıyor?

Ahmad Rafi: İlk soruda da değindiğim gibi, bir sanatçının yaşadığı tüm deneyimler bir şekilde üretimine sızıyor. Ancak bu doğrudan olmuyor; her şey bir filtreden geçiyor ve sanatın diline dönüşüyor.

Çocukluğumun izleri de var işlerimde, savaş ve sürgün deneyiminin etkileri de. Ama resimlerimde bunları hikaye anlatır gibi aktarmaya çalışmıyorum. Daha çok yaşanmış bir deneyimin ya da soyut bir duygunun dönüşerek resimsel bir forma bürünmesiyle ilgileniyorum.

Bence sanatın gücü de burada yatıyor. Gerçek anlamda görünür olan şey, çoğu zaman sanatın saklı katmanlarında ortaya çıkıyor. Bir iş her şeyi doğrudan söylemek yerine belli ölçüde gizli kaldığında, izleyicinin onunla kendi ilişkisini kurabileceği bir alan açılıyor.

Benim için eser ile izleyici arasındaki gerçek etkileşim de tam olarak bu noktada doğuyor; anlamın hazır olarak sunulduğu yerde değil, birlikte keşfedildiği yerde.

Resimlerinizde figürlerle izleyici arasında her zaman küçük bir mesafe var gibi hissediyorum. Bu mesafe sizin için daha çok estetik bir tercih mi, yoksa bugün görüntülerin çok hızlı tüketildiği dünyaya karşı bir tür yavaşlama önerisi mi?

Ahmad Rafi: Bunu sorunuzda çok güzel ifade ettiniz aslında. Ben de resimlerimde kurduğum atmosfer aracılığıyla izleyicinin içine girebileceği estetik bir alan oluşturmaya çalışıyorum.

Ama bu alana girebilmek için önce belli bir mesafe kurmak gerekiyor. Hemen kavramaya çalışmak yerine, o alanın içinde yavaş yavaş dolaşabilmek, ona adım adım yaklaşabilmek önemli. Ancak o zaman görünmeyeni arama süreci başlayabiliyor.

Benim için bütün mesele de bu zaten. Sanat eserinin sunduğu şey yalnızca bir görüntü ya da bir mesaj değil; başlı başına estetik bir deneyim. İzleyicinin eserle kurduğu ilişki, o deneyimin içinde yavaş yavaş şekilleniyor ve derinleşiyor.

Pratiğiniz zamanla antika sanat tarihi kitapları üzerine yaptığınız çalışmalardan film ve müziği biraraya getiren enstalasyonlara kadar genişledi. Buna rağmen resim hep merkezde kaldı. Sizi resme döndüren şey ne?

Ahmad Rafi: Benim için resimle uğraşmak, anne karnında olmak gibi bir deneyim. Son derece temel ve içgüdüsel bir alan; performansın, filmin, müziğin ve enstalasyonun da içinde birleşebildiği bir yer.

Sergi, çalışmalarınızı Édouard Glissant'ın "Opaklık Hakkı" kavramı üzerinden yeniden okumayı öneriyor. Bugün herkes kendini göstermeye, açıklamaya ve görünür olmaya çalışıyor. Sizin resimleriniz ise sanki tam tersini öneriyor. Bir şeyi tamamen anlayamamanın ya da görememenin de değeri olabilir mi?

Ahmad Rafi: Daha önce de söylediğim gibi, resim soyut bir fikri aktaran, kendine özgü ve bağımsız bir dil. Bunu daha iyi anlamak için belki René Magritte’in şu meşhur işini düşünmek gerekir: Bir pipo resmi vardır ve altına da "Ceci n’est pas une pipe" (Bu bir pipo değildir) yazılmıştır. Bunu çözebilmek için bazen bir artı birin üç ettiğini anlamak gerekir.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.