Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine
İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.
Sinopale 2006’da başladığında Anadolu’da bienal fikrinin kendisi bile oldukça sıra dışıydı; Anadolu’da kurulan ilk bienal ve bugün ise Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından biri olarak 20. yılına ve 10. edisyonuna ulaşıyor. Yirmi yıl önce Sinop’ta mümkün olduğuna inandığınız şeyle bugün mümkün olduğunu gördüğünüz şey arasında ne değişti? Bir bienalin başarısını sergilediği eserlerden çok, yirmi yılın sonunda kentte bıraktığı ilişkiler, hafıza ve dönüşüm üzerinden ölçersek Sinopale geride nasıl bir iz bıraktı?
Elif Kuli: Sinopale, çağdaş sanatın yalnızca bir sergileme pratiği değil; toplumsal empatiyi derinleştiren, eleştirel düşünmeyi tetikleyen ve özellikle gençler üzerinde yaratıcı bir dönüşüm yaratan gücüne duyduğumuz sarsılmaz inançla filizlendi. Bu tür ilişki odaklı ve sivil modellerin ülke genelinde yaygınlaşabileceği öngörüsüyle yola çıkarken, T. Melih Görgün’ün Sinoplu olması ve kentin yerel dinamiklerini yakından tanımamız sebebiyle odağımıza Sinop’u aldık; Sinop ile Bienal kelimelerini hem kavramsal hem de mekansal bir bütünleşmeyle biraraya getirerek Sinopale adını oluşturduk.
Yirmi yıllık bir perspektiften baktığımızda Sinopale; yerel gençliğin ufkunu genişletme, kentsel farkındalık yaratma ve toplumsal bir öğrenme alanı açma hususunda koyduğu temel hedeflere fazlasıyla ulaştı. Bununla birlikte, Sinopale’nin özünü oluşturan "imece" ruhunun gereği olarak; yerel yönetimlerin ve kent bileşenlerinin süreci daha güçlü bir sahiplenmeyle kucaklamasını, radikal ve sürekli bir katılım kültürünün kentte daha derinlemesine nüfuz etmesini arzulardık. Yine de katettiğimiz bu yol, birlikte öğrenmenin ve dönüştürmenin ne kadar kıymetli bir imkan olduğunu bize her gün yeniden gösteriyor.
'Sinop, bienale ev sahipliği yapan bir mekan değil; bienalin birlikte üretildiği bir özne hâline geldi'
Mahir Namur: Aslında 2006’da başladığımızda Sinopale’nin bugünkü hâline evrileceğini bilmiyorduk. Belki de Sinopale’nin en önemli özelliği budur. Her şey 2005’te Melih’in sanat çevresinden bir grup insanı Sinop’a davet etmesiyle başladı. Onlara çok basit bir soru yöneltti: “Sinop’ta birlikte ne yapabiliriz?” İlk bienal, bu soruya birlikte cevap aramanın sonucunda ortaya çıktı.
Sonraki yıllarda da Sinoplularla, dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılarla, araştırmacılarla ve uzmanlarla aynı sorunun peşinden gitmeye devam ettik. Her seferinde yeniden sorduk, yeniden düşündük ve yeniden cevaplar ürettik. Çünkü katılımcılığın en büyük gücü, önceden tasarlanmış bir sonucu uygulamak değil; kimsenin tek başına öngöremeyeceği süreçleri mümkün kılmasıdır. İnsanlar birlikte düşündükçe ve birlikte ürettikçe yeni ihtiyaçlar görünür oluyor; o ihtiyaçlar yeni fikirleri, yeni ilişkileri ve yeni imkanları doğuruyor. Sinopale de böyle gelişti. Yaparak öğrendik, öğrendiklerimiz yeni ihtiyaçları görünür kıldı, o ihtiyaçlara cevap verdik ve her cevap yeni soruların önünü açtı. Yirmi yıl boyunca bizi ileri taşıyan şey de bu döngü oldu.
Sinopale’nin başarısını yalnızca sergilenen işlerle ölçersek, hikayenin önemli bir kısmını kaçırırız. Çünkü bir sergi birkaç hafta sürer; ama insanlar arasında kurulan güven, birlikte çalışma alışkanlığı, ortak hafıza ve yeni düşünme biçimleri yıllarca yaşamaya devam eder. Bir festival ya da bienal, sadece bir program üretmez; aynı zamanda insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu, bir kente nasıl baktığını ve birlikte nelerin mümkün olabileceğini de dönüştürür. Bu, yıllar içinde oluşan bir ekosistemdir.
Bugün Sinopale’nin bıraktığı en önemli izin de burada olduğunu düşünüyorum. Yirmi yıl boyunca binlerce sanatçı, gönüllü, öğrenci, mahalle sakini, uluslararası partner ve kurum aynı deneyimin parçası oldu. Bazıları yalnızca bir edisyonda yer aldı, bazıları yıllarca birlikte yürüdü; ama her biri Sinop’un kültürel hafızasına bir katman ekledi. Kent, yalnızca bienale ev sahipliği yapan bir mekan olmadı; bienalin birlikte üretildiği, öğrenildiği ve yeniden tanımlandığı bir özne hâline geldi.
Dönüp 2006 yılına baktığımda uzun zaman bakımsız kalmış, yavaşlamış olan bir şehir hatırlıyorum. Bugün ise festivalleriyle, kültür kurumlarıyla, sahip çıkılmış kültür mirası yapılarıyla, butik otelleri ve kafeleriyle, mütevazı, güzel, bakımlı bir turizm ve kültür kenti görüyorum. Bunda Sinopale'nin yarattığı dinamizm, vizyon ve işbirliği ruhunun önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

T. Melih Görgün: 2006’da doğduğum ve büyüdüğüm bu kente baktığımda gördüğüm şey, potansiyeli yüksek fakat sanatsal ve kültürel dolaşımın merkez dışı kaldığı, bir bakıma kendi içine çekilmiş bir kıyı kentiydi. O gün mümkün kılmak istediğimiz şey; merkezin steril sanatsal hiyerarşilerini bozarak, Sinop’u küresel ve yerel düşüncenin, sanatsal araştırmanın ve katılımcı pratiklerin kesiştiği canlı bir "lab-kent"e (laboratuvar kente) dönüştürmekti.
Bugün geldiğimiz noktada mümkün olduğunu gördüğümüz şey ise son derece heyecan verici: Sanatın yalnızca sergilenen bir ürün değil, toplumsal dokuyu onaran, kentsel hafızayı harekete geçiren ve bireylerin mekanla kurduğu ilişkiyi dönüştüren politik ve estetik bir müşterekleşme aracı olabileceğini kanıtladık.
Yirmi yılın sonunda Sinopale’nin geride bıraktığı en somut iz, fiziki sergi mekanlarının çok ötesinde, kent insanının özgüveninde ve zihinsel coğrafyasında yaşandı. Sinop artık sadece coğrafi bir periferi (çevre) değil; dünyanın dört bir yanından sanatçıların, düşünürlerin ve yerel halkın eşit koşullarda biraraya geldiği, imece felsefesiyle yatay ağlar ördüğü bir karşılaşma ve öğrenme alanıdır. Biz bu süreçte sanatı elitist kalıplardan çıkarıp gündelik yaşamın organik bir parçası hâline getirirken; Sinop’un kendi özgün ritmini, tarihsel katmanlarını ve insan kaynağını çağdaş sanatın odağına yerleştirdik.
Bıraktığımız en büyük miras; sürekli kendini üreten bir kolektif hafıza, kent hakkına sahip çıkan bir toplumsal farkındalık ve geleceğe dair birlikte düşünebilme cesaretidir.
Sinopale artık yirmi yıllık bir hafızaya sahip; fakat yaşayan bir yapının geçmişini koruması kadar, gerektiğinde kendi alışkanlıklarını bozabilmesi de önemli. Siz Sinopale’nin yeni kuşağı, Melih ve Mahir’den sonra gelen direktörleri olarak bu mirasın hangi tarafını korumak, hangi tarafını değiştirmek istiyorsunuz? Bundan sonraki yirmi yılda Sinopale’yi hâlâ genç, deneysel ve Sinop’la birlikte dönüşebilen bir yapı olarak tutmak nasıl mümkün olacak?
Çağatay Şimşek & Yiğit Bahadır Kaya: Yirmi yıllık geçmiş, yalnızca düzenlenen bienallerden ya da düzenlenen sergilerden oluşmuyor. Bu süreçte kurulan ilişkiler, paylaşılan deneyimler, birlikte üretme biçimleri ve kentle gelişen bağlar, en önemli mirası oluşturuyor. Bizim için asıl mesele, bu mirası olduğu gibi muhafaza etmekten ziyade, onu ortaya çıkaran değerleri koruyarak Sinopale’nin değişmesine ve gelişmesine alan açabilmek.
Sinopale ile ilk kez tanışanlar için bu yapıyı anlamak ve ona uyum sağlamak her zaman kolay olmuyor. Çünkü Sinopale, alışılmış bienal organizasyonlarının işleyişinden farklı, kendine özgü bir üretim ve dayanışma modeli üzerine kurulu. Sinopale ile yeni tanışan birçok kişi başlangıçta, daha önce deneyimledikleri ya da ideal olduğunu düşündükleri organizasyon modellerinden hareketle çeşitli değişiklikler öneriyor. Ancak sürecin içine girdikçe, Sinopale’nin neden farklı işlediğini, bu farklılığın yalnızca koşullardan kaynaklanmadığını, aynı zamanda bilinçli olarak korunması gereken bir değer olduğunu deneyimleyerek gördüklerini belirtiyorlar.
Elbette bu, Sinopale’nin mevcut çalışma biçimlerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmiyor. Aksine, her yeni edisyonda kendi yöntemlerimizi yeniden değerlendirmemiz, aksayan yönlerimizi geliştirmemiz ve değişen dünyanın sunduğu olanakları takip etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Teknolojiden organizasyon süreçlerine, uluslararası işbirliklerinden yeni kuşakların katılımına kadar pek çok alanda kendimizi geliştirmek zorundayız. Ancak bunu yaparken Sinopale’yi farklı kılan kolektif üretim anlayışından, gönüllülük kültüründen, yerel bilgiyle kurduğu ilişkiden ve insan odaklı yaklaşımından ödün vermemek gerekiyor. Asıl zorluk da burada başlıyor: Daha sistemli ve sürdürülebilir bir yapı oluştururken Sinopale’nin kendiliğinden gelişen, karşılaşmalara ve birlikte düşünmeye açık karakterini kaybetmemek.
Bu yapının ne kadar kıymetli olduğunu özellikle sergi açıldıktan sonra daha iyi anlıyoruz. Aylar süren hazırlıkların, birlikte aşılan güçlüklerin ve zaman zaman oldukça yorucu olabilen üretim süreçlerinin ardından sanatçılarla, ekip arkadaşlarımızla ve katılımcılarla biraraya geldiğimizde, ortaya çıkan şeyin yalnızca bir sergiden ibaret olmadığını görüyoruz. Sürecin sonunda hissedilen ortak tatmin, kurulan dostluklar ve paylaşılan deneyimler, Sinopale’nin neden bu şekilde var olmaya devam etmesi gerektiğini bize yeniden hatırlatıyor. Özellikle Sinopale’ye dahil olan kişilerin bir sonraki edisyon için heyecanı duymaya başlamaları, sanatçı olarak katılmasalar bile farklı roller üstlenerek yeniden bu sürecin parçası olmak istediklerini söylemeleri bizim için çok kıymetli. Gelecek yirmi yılda Sinopale’nin genç ve deneysel kalabilmesinin yolu da bu deneyimi yeni kuşaklara aktarırken onların kendi yöntemlerini geliştirmelerine ve yapıyı dönüştürmelerine alan açmaktan geçiyor. Sinopale’nin geleceğini, geçmişte olduğu gibi, Sinop’un ve onunla birlikte üreten insanların değişen ihtiyaçları, fikirleri ve hayalleri şekillendirecek.
Sinopale, bugün 10. edisyonuna ulaşırken yalnızca bir bienal değil, kentle birlikte gelişen bir ilişki ve dayanışma ağına dönüştü. Dünyada bienaller giderek daha büyük bütçeler, görkemli sergiler ve ziyaretçi sayılarıyla anılırken Sinopale, birlikte üretmenin, yerel bilginin ve samimi karşılaşmaların değerini hatırlatıyor. Bienalin kurucusu olarak en başından beri kentle, doğayla ve Sinoplularla kurduğunuz bu yatay ilişkiyi nasıl hayal ettiniz? Bugün geriye dönüp baktığınızda, ilişkisel estetiğin yalnızca sanatsal bir yaklaşım değil, Sinopale'nin varoluş biçimine dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?
T. Melih Görgün: Sinopale’nin 20 yıllık serüveninde bütçelerin ve niceliksel büyüklüklerin ötesinde kurduğumuz o hakiki ilişki üzerinde durmak istediğimiz zemini çok iyi yakalıyor. Bizim hayalimiz, kentin ekolojisiyle, coğrafyanın kendi varoluşuyla ve Sinop insanının gündelik yaşamıyla çatışmayan; aksine onunla hemdem olan bir sanatsal varoluş biçimi bulmaktı.
Sinopale’nin doğrudan kendisi, bir "özen ve bakım etiği" üzerine inşa edildi. Nesneye ve sergiye odaklanan steril sanat anlayışının aksine; odağımıza insan-insanla, insan-kentle ve sanatçı-coğrafyayla nasıl temas eder, birlikte nasıl dönüştürücü bir dil üretir sorularını koyduk.
Bugün geldiğimiz noktada görkemli gösterilerin ve yüksek bütçeli endüstriyel bienallerin yarattığı geçici heyecanların aksine; Sinopale’nin kentte bıraktığı iz, kolektif yaşamı yeniden düşünebilme cesaretidir. Kentin kendi yerel bilgisini, gündelik pratiklerini ve sivil inisiyatiflerini sanatın kurucu ögesi haline getirmek, bienalin sadece yöntemi değil, varoluşunun ta kendisidir.
Sinopale’de sanatçı kente hazır bir eserle gelip onu bir sergi mekanına yerleştirmiyor; çoğu zaman iş, Sinop’ta karşılaşılan insanlar, bilgiler, malzemeler ve koşullar aracılığıyla ortaya çıkıyor. Bu durumda küratörün rolü de değişiyor mu? Sinopale 10'un küratöryel sürecinde bu açık uçlu çalışma biçimi senin pratiğinde nasıl karşılık buldu?
Deniz Kırkalı: Benim küratöryel pratiğim için bu aslında çok tanıdık bir yaklaşım. 2019'dan beri eş direktörlüğünü yaptığım Garp Sessions ve 2025 yılında tamamladığım pratik-bazlı doktora araştırmam da çok benzer ruha sahip küratöryel modeller. Bu nedenle benim için küratörün görevi tam olarak da karşılaşmalara böyle bir alan açmak. Bu alan içerisinde koşullar ve ilişkiler işin gidişatını şekillendiriyor, yani küratörün zemini kurup sonrasında kontrolü bırakması gerektiğini düşünüyorum. Daha doğrusu ben böyle çalışıyorum. Sinopale'nin açık uçlu çalışma biçimi benim için yabancı bir şey değil, kendi pratiğimin başka bir ölçekte devamı. Ancak tabii bir bienal kurumsal ölçeği, takvimi ve beklentileri beraberinde getiriyor. Burada da sanatçıların üretim süreçlerine destek olmak önemli ve büyük bir gönüllü ekiple çalışmak çok yardımcı oluyor. Sinop’ta karşılaşılan malzeme ve yöntemler birçok kararın yolda verilmesine ve değişmesine sebep oluyor. Örneğin Ezgi Tok’un sergideki yerleştirmesi neredeyse tamamen Sinop’ta bulduğu malzemelerle ortaya çıktı ve önceden planlanmış olmamasına rağmen Sinop’ta bir seramik atölyesiyle çalışıp yeni bir mecrayı ilk kez deneyimledi. Bu kararlara alan açmak ve zaman baskısına rağmen sanatçıları pratiklerinde yeni olanı denemesi için cesaretlendirmek gerekli diye düşünüyorum.
Çağdaş sanatın uluslararası dolaşımı giderek hızlanıyor: sanatçılar bir bienalden diğerine, eserler ve kavramlar bir coğrafyadan diğerine taşınıyor. Sinopale ise bunun tersine sanatçıdan yavaşlamasını, bir yerde kalmasını ve o yerle ilişki kurmasını talep ediyor. Bienalin ritmi ve öngörüsü ile üretmek, aynı zamanda kendi dinamiklerine ve sanatçıların üretim alanına dair mutfakta olmak sergiyi planlama, kurma yöntemini nasıl şekillendirdi?
Deniz Kırkalı: Evet, üretimin büyük bir kısmının Sinop’ta yapılması sanatçıların üretim ritmini oldukça değiştiriyor. Aylarca bütün küratörlerle süren konuşmaların sonunda orataya bir kavramsal çerçeve çıkıyor ve bu çerçeveyle diyalog hâlinde işbirliğine açık üretim pratikleri olan sanatçılar davet ediliyor. Sanatçıların aklında işlerine dair bizimle paylaştıkları bir fikir olsa da çok şey serginin açılmasına günler (hatta saatler) kala Sinop’ta yaşanan karşılaşmalarla belirleniyor. Bu çok kendine özgü bir üretim süreci. Ben sanatçılarla uzun süreli diyalog ve ilişkiler kurmaya çok önem veriyorum, o nedenle sanatçının üretim sürecine yakından dahil olmak da tercih ettiğim bir şey.
Ancak Sinopale’de dediğin gibi bu yerel bağlamda kalmak ve ilişki kurmak çok ön planda olsa da çok hızlı bir üretim süreci aslında. Yaklaşık 10 gün içinde çok hızlı kararlar veriliyor, koşullarla müzakere hâlinde ortaya bir iş çıkıyor. Bir yerle birlikte düşünmek benim çok değer verdiğim ve çok uzun zamana yaymayı sevdiğim bir pratik, burada ise nasıl sanatçılarla ve işbirlikçileri ile yanyana sürekli değişen koşullara ve durumlara adapte olup bir yol çizebiliriz diye düşünmek çok keyifliydi benim için. Bu ilişkiler ve koşullar her zaman sanatçının veya küratörün aklındakine uygun olmayabiliyor, birçok iş ilk gördüğümüz taslak projelerden çok farklı yerlere gitti. Bu da tabii esnek olmayı öğretti hepimize diyebilirim.
Sinopale 10, Avrupa merkezli çağdaş sanat dolaşımına karşı Gürcistan, Kazakistan, Güney Kore ve başka coğrafyalar arasında yeni hatlar kurmayı özellikle önemsiyor. Sen de Gürcistan’dan gelen bir sanatçı ve eş-küratör olarak bu yapının içindesin. Çağdaş sanatın haritasını İstanbul, Berlin, Londra gibi merkezlerden değil de Sinop, Tiflis ya da Karadeniz üzerinden çizmeye başlasaydık nasıl başka bir sanat dünyası görürdük? Sinopale’nin bu haritayı değiştirebilme potansiyelini nerede görüyorsun?
Mariam Natroshvili: Sinop ve Tiflis gibi yerler arasında, bu ilişkilerin tanınması ve kabul görmesi için yerleşik sanat merkezlerinden geçmek zorunda kalmadığımız, doğrudan ilişkiler kurabildiğimiz bir sanat dünyası hayal etmek isterim. Bu durum, nelerin ilgi gördüğünü de değiştirebilir. Yerel meseleler, bilgi birikimleri ve deneyimler, kendi özgün koşulları ve bakış açıları doğrultusunda sanat dünyasındaki tartışmaları şekillendirebilir.
Benim için Sinopale’nin potansiyeli, bu karşılaşmaların sürekliliğinde yatıyor. Sanatçılar kentte zaman geçiriyor, orada yaşayan insanlarla birlikte çalışıyor ve bazen yeniden geri dönüyor. Böylece ilişkiler, bienalin farklı edisyonları boyunca gelişmeye devam edebiliyor. Ben de bunu bizzat deneyimledim; Sinopale’ye ilk olarak bir sanatçı olarak katıldıktan sonra bu kez eş küratör olarak geri döndüm. Sanat dünyasının haritasını yeniden şekillendirmek, bu bağların sürdürülmesiyle başlıyor. Böylece her karşılaşma, gelecekteki iş birlikleri için bir temel oluşturuyor.

Sinop da farklı uygarlıkların, göçlerin, cezaevi hafızasının ve Karadeniz'in biraraya geldiği çok katmanlı bir kent. Sinopale 10'da hem sanatçı hem de eş küratör olarak bu hafızayla nasıl ilişki kurdun? Bir önceki bienalde kenti sanatçı olarak deneyimlemiş, yerel halk ile biraraya gelmiş, kenti dinlemiş ve üretmiştin. Kentte karşılaştığın, belki de başlangıçta öngörmediğin bir hikaye ya da iz, küratöryel yaklaşımını nasıl şekillendirdi?
Mariam Natroshvili: Daha önce Sinop’ta çalışmış olduğum için kente kendi kurduğum ilişkiler ve anılarımla geri döndüm. Ancak bir yeri biraz tanımak, aynı zamanda o yer hakkında henüz ne kadar çok şeyi anlamanız gerektiğinin de farkına varmanızı sağlıyor. Sanatçıların, benim fark etmemiş olabileceğim şeyleri keşfedebilmeleri için alan açmak istedim.
Aklımda kalan, belirli bir karşılaşmadan ziyade, kentin tarihinin gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürme biçimiydi. Sinop’ta zaman geçirmek ve insanların hikayelerini dinlemek, bu tarihsel katmanları keşfetmenin ve bunların belirli mekanlarla kurduğu ilişkileri anlamanın farklı yollarını sundu. Sanatçılar da yerel bir efsaneden göçmen kadınların ev ve aidiyet deneyimlerine kadar uzanan farklı başlangıç noktaları buldular. Eserleri biraraya geldiğinde, Sinop’u tek bir anlatıya indirgemeden anlamanın farklı yollarını ortaya çıkardı.
'Sanatın asıl gücü nesnenin kalıcılığında değil, kentsel bilincin ve toplumsal tahayyülün katmanlarında bıraktığı dönüşüm cesaretinde'
Sinopale bittikten, eserler kaldırıldıktan ve sanatçılar evlerine döndükten sonra geriye ne kalmasını istiyorsunuz? Bir bienalin gerçek etkisi açıldığı gün mü, yoksa ortadan kaybolduktan sonra mı anlaşılır?
Marina Fokidis: Belki de Sinopale'nin uluslararası sanat dünyasına daha geniş ölçekte sunabileceği şeylerden biri de burada yatıyor. Uluslararası sanat dünyasından daha fazla insanın, zaten uluslararası bir topluluğu oluşturan sanatçı ve küratörlerin ötesinde, Sinop'a yalnızca açılış için değil, atölyeler sırasında ve eserlerin gerçekten geliştirilmekte olduğu süreçte de gelmesini çok isterim. Burada sergilerin nasıl üretilebileceğine, ilişkilerin nasıl küratöryel yöntemin bir parçası hâline gelebileceğine ve uluslararası etkileşimin son derece özgün bir yerel bağlamdan nasıl gelişebileceğine dair öğrenilecek çok şey var.
Sinopale'nin bundan sonraki adımının tam da bu olmasını umuyorum: Yalnızca nihai sergisi etrafında değil, üretim sürecinin kendisi etrafında da çok daha güçlü bir uluslararası etkileşim kurulması. Burada yirmi yıl boyunca biriken bilgi, çok daha geniş çevrelere ulaşmayı hak ediyor. Bunun için de devletin, kurumların ve özel vakıfların daha güçlü desteğine ihtiyaç var. Sinopale'nin bu desteği fazlasıyla hak ettiğini ve bana göre bu desteğin son derece yerinde olacağını düşünüyorum.
Deniz Kırkalı: Sinop’tan, denizden, sezgisellikten öğrenilenler mutlaka kalır diye düşünüyorum. Sergideki birçok sanatçı için farklı bir üretim süreciydi ve zorlayıcı olmasına rağmen koşullara adapte olmak, yeni işbirliklerine açık olmak ve yeni malzeme/yöntem ve yaklaşımlar denemek açısından ilham verici bir süreç olduğunu biliyorum. Sanat dünyasının içerisinde nasıl farklı şekillerde çalışabiliriz sorusuna yeni cevaplar bulmuşlardır umarım. İzleyici açısından da bedenimizden ve sezgilerimizden de öğrendiğimiz, çevremize ve başka canlılara merakla yaklaşırsak bilmenin veya bilgiye ulaşmanın çok farklı yönleri olduğunu hatırlatmasını umarım.
T. Melih Görgün: Sorduğunuz bu soru, çağdaş sanatın zamanla ve mekanla kurduğu ontolojik ilişkiyi sorgulamak adına son derece hayati. Bir bienalin gerçek etkisi, görkemli açılış gününün heyecanında veya eserlerin sergilendiği o sınırlı zaman diliminde kalmamalı; aksine, ışıklar söndüğünde, geçici strüktürler söküldüğünde ve kent kendi yalın ritmine geri döndüğünde kalan iz görünür hâle gelir.
Fiziki eserler kaldırılıp sanatçılar kentten ayrıldığında Sinopale’den geriye kalan şey; kentsel mekanın ve hafızanın dokusuna sızmış, nesneleşmemiş bir zihinsel dönüşüm ve özgürleşme alanıdır. Bir yapının neye dönüşebileceğine dair uyanan farkındalık, bir sokak köşesine yüklenen yeni anlam ya da kentsel haklara dair gelişen o kolektif refleks, bienal bittikten çok sonra da sessizce işlemeye devam eder.
Dolayısıyla Sinopale, fiziki olarak görünmez olduğu anlarda bile Sinop’un kılcal damarlarında yaşayan, kentin eleştirel bakışını ve dönüştürücü potansiyelini sürekli besleyen gizli bir dip akıntısıdır. Sanatın asıl gücü de nesnenin kalıcılığında değil, kentsel bilincin ve toplumsal tahayyülün katmanlarında bıraktığı bu dönüşüm cesaretindedir.
Mariam Natroshvili: İlişkilerin kalıcı olduğunu biliyorum. Sinopale’de benim için en önemli olan da bu: Sanatçılar, kentte yaşayan insanlar ve bienalin düzenlenmesini mümkün kılan herkes arasında kurulan bağlar. Eserler kaldırılıyor, ancak bu ilişkiler sohbetler, dostluklar ve gelecekteki işbirlikleri aracılığıyla yaşamaya devam ediyor.