Sözcükler ve anlamlar ormanında kaybolmak: Ertuğ Uçar'ın bilinç akışına takılan metinler
"Bir yeri terk etmek" sert, "ayrılmak" edilgen, "bırakmak" etken bir eylem içerir. Ertuğ Uçar, "Bilinç akışımdan dallara takılan metinler" olarak değerlendirdiği ve geçen yıl yayımlanan kitabı "İstanbulin"in ardından "Ormanda Kaybolmak"ta okurlarını dil, anlam ve edebiyat arayışının ufuk çizgisine davet ediyor.

Ertuğ Uçar, geçen yıl çıkan İstanbulin'de çok kişisel bir şehir kılavuzunun örneğini vermişti. Bu kitapta şehir izlenimlere dair kısa öykücükler, yazarın bizzat çizdiği eskizlerle sunulmuştu. Benzer bir biçim, Uçar'ın yeni kitabı Ormanda Kaybolmak'ta da var.
Okuru dil, anlam ve edebiyat arayışının ufuk çizgisine çağırdığı kitapta yine kısa metinlere yazarın çizdiği figürler eşlik ediyor. Uçar'la sözcükler, anlamlar ve çağrışımlar ormanında küçük bir geziye çıktık.
Ormanda Kaybolmak da bir önceki kitabınız İstanbulin gibi özgün biçimi ve konuları "kendince" ele alışıyla dikkat çekiyor. Uzun bir tasarımın ilk kitabı mı Ormanda Kaybolmak?
Aslında başta hikayeler bile yoktu. Eşanlamlılar sözlüğünden bir grup yakın anlamlı kelime seçip onların aralarındaki farka işaret eden soyut eskizler karalıyordum. Sonra bunlar biriktikçe, onlara eşlik eden hikayeler de birikmeye başladı. Kimi kısa, kimi daha uzun, bazen diyaloglar ve monologlar. Bunların kaynağı bir gün önce gördüğüm bir rüya, dinlediğim bir haber, bir arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesi veya o esnada okuduğum kitabın zihnime ektikleri olabilir. Bilinç akışımdaki dallara takılanları topladım diyelim.

Ama bazıları var ki sanki büyük öykü nüvelerini saklıyor içlerinde...
Evet, bazısı öykü sinopsisleri gibi. Uzatmaya uygunlardı. Ama bu kitabın bir kuralı var: Öykü ve eskizler karşılıklı iki sayfaya sığacak. Bu zorluğun da bir güzelliği var. Okuru yakalarsa hikaye, öykü onun zihninde uzar gider. Boşa gitmez yani.
'Üslupçuluk bilinçli bir yapaylık'
Mimarlık estetik ve faydayı, en minimal alanda tasarlar. Bu minimalizm Ormanda Kaybolmak için de geçerli. İki mesleğiniz arasındaki büyük bir etkileşim var sanki, bu doğru mu?
Verimlilik, fazlalıklardan arınmış olmak ve gereksiz numaralardan kaçınmak benim mimarlıkta ve yazıda kendime yakın bulduğum şeyler. Üslupçuluğu sevmiyorum. Bilinçli bir yapaylık gibi geliyor. Yazı ve mimarlık birbirlerini etkiliyorlar tabii ki. En kısa hâliyle: Mimarlık, fazlasıyla özgür yazı alanında kaybolmamı engelleyecek sınırlar çizmemi sağlıyor sanki. Yazı da fazlasıyla sınırlarla örülü mimarlık alanında daha özgür davranma konusunda beni eğitiyor. Birbirlerine iyi geliyorlar ki ikisi de devam ediyor.
Bu soru bir önceki kitabınız İstanbulin için de geçerli; Ormanda Kaybolmak'taki metinlerle eskizlerin arasındaki ilişkiler nasıl gelişti?
Tabii ki hepsinde güzergah farklı oluyor. Ama bir örnekle anlatmak en güzeli. “Terk etmek, ayrılmak, bırakmak” mesela. Bu üçü arasındaki farkı açığa çıkaran eskiz denemelerini yaparken belirmişti hikaye kafamda, bulutumsu bir şekilde. Bir yeri terk etmek daha serttir, zaten sözcük de sert. Ayrılmak, daha istemsiz ve edilgen, bırakmak ise daha etken, bu farkları düşünürken mesela bir kadın gelmişti gözümün önüne: Garda trene biniyor, atkısı boynunda, elinde bir valiz. Uğurlayanı yok. Üzgün. Kararsız. Yaptığından emin değil. Ve kendi kendine soruyor: “Ben burayı terk mi ediyorum, buradan ayrılıyor muyum yoksa buraları bırakıyor muyum?” İlişki bu kadar. Daha doğrusu ben arada bırakıyor, daha fazla yorum yapmıyorum. Gerisi her okuyanda farklı devam edebilir.

Biraz da kitaptaki maddelerle ilerleyelim söyleşimizde... "Acele - Çabuk - Hemen - Hızlı": Bunları sarmaşık sürgünüyle anlatıyorsunuz. Zamanla bir hesaplaşma yaşıyor musunuz? Kurmaca zamanı ile yazarın zamanı arasında bir fark var mı?
Böyle bir hesaplaşmam olduğunu söyleyemem. Belki de zamanı gelmemiştir. Kurmacada zamanla oynamak çok çekici bir şey. Çok özgür. Bir anın içine girip, Woolf gibi oradan genişlemek mümkün. Kurguda, bir günü anbean anlatmak gibi bir asrı nesil nesil anlatmak da olası. Oradan oraya atlamak, zıplamak, ileri geri gitmek. Ben bu konuda kendimi tecrübesiz sayarım. Ama zamanla oynamayı, zaman kaymalarını, eğip bükmeleri hikayemin omurgası yapmak ilgimi çekmedi hiç. Ben daha çok doğal olanı, doğal şekliyle ve doğal akışıyla, mümkünse zamanda ileri doğru anlatmakla, varsa görünenin önünde örtüler, onları çekip almakla ilgileniyorum. Mesela İstanbulin öyleydi, flashback’ler yok. Yolda yürüyor ve anı yaşandıkçae anlatıyorsun.
"Aklına Gelmek - Düşünmek - Hatırlamak": Yaşadıkça zihinlerde resimler birikiyor ve birer hatırlatıcı olarak anlam yüklüyoruz onlara. Ama bu maddede resimlerin bizi ele geçirmesinden söz ediyorsunuz...
Bence bu resimler yaşlandıkça beliriyor veya netleşiyor. Woolf’un Varolma Anları’nda şöyle bir kısım var. Kardeşi Vanessa diyor ki, annem ve babamı anlatmazsan geç olacak, ya unutacak ya da ölüp gideceksin. O da yazmaya, daha doğrusu önce düşünmeye koyuluyor ve kendi kendine şu soruyu soruyor. "Sahip olduğum ilk anı ne?" İlk resim aslında aradığı. İlk belirgin sahne. Fotoğraflardan görüp kurduğu bir şey değil ama bahsettiği. Ve sonra onu bulup anlatıyor. Bunu okuduğumda ben de ilk belirgin resmimi aramıştım. Onu çocukluğumda buldum, genelde öyle olur. Altı yedi yaş civarında, anneanemin evindeydim. Woolf’un izinde kitabımda anlattım. Sonra başka kareler de buldum. Ararsanız siz de bulursunuz. Üzerine düşündükçe netleşir, renklenir bunlar. Daha da önemlisi bunlar her yıl hafiften değişir, biz yaşadıkça. Hafıza sabit bir kayıt değil çünkü, devamlı değişip yenileniyor. Kimi sahneler dibe batarken, diğerleri su yüzüne çıkıyor, biraz kurcalamak, üzerine düşünmek lazım.
"Büyü - Gözbağı - Sihir": Hayatım boyunca okuduğum en kısa öykülerden. Bence kesinlikle bir sözlük maddesinden ziyade öykü. Demek ki bir öyküyü kısalttıkça kısaltabiliriz. Bunun bir ölçüsü var mı?
Bir metin eğer okuyanın zihninde hikayeleşebiliyorsa öyküdür. Alt sınır olmaz. Şu anda yazdıklarımdan bir örnek aklıma geldi. “Kedi ve ben uzamış gitmiş gölgelerimizin ardından seyirttik.” Bu tek bir cümle görünüşte ama bir öykü aynı zamanda. Çünkü iki karakter var, bir olay var, zaman da var. Gölgelerinin ardından seyirtebiliyorlarsa bayağı uzundur gölgeleri. Demek ki güneş batmak üzere, ufka bayağı yaklaşmış. Uzun gölgeler. Demek ki mevsimlerden yaz. Hatta burası İzmir olabilir. Çünkü ancak güneşin denizden veya ovadan battığı yerlerde gölge bu denli uzayıp gider. Okuyanın zihninde bir sahne yaratabilen her şey öyküleşme gücüne sahip bence.

"Hayatı hafifletme çabası": Bu kısa metinler, ironi gücüyle de dikkat çekiyor. Sizin edebiyat anlayışınızda ironinin yeri nedir? İroni çaresizliğe, bıkkınlığa ve endişelere karşı bir sığınak mı yoksa konvansiyonel bir silah mı?
Hayat zor. Sorunları çok ciddiye alıp büyütmek, sertleştirmek mümkün, öte yanda onları arada bir hafifletmek, sıkletimize uygun hâle getirmek, yumuşatmak da öyle. Tabii ki bu aralıkta bir denge olmalı. Aşırı gevşemek ve katılaşmak arasında. Ben şeylerin, olayların, küçük anların başka taraflarını görebilir miyim diye onların etraflarında dönüyorum. Farklı bakış açıları, ilk anda akla gelmeyecek bağlantılar bulmaya çalışıyorum. Hayatı yaşama yollarından biri diyelim buna.
'Gotik aslında yanı başımızda'
Ormanda Kaybolmak'ta gotik ögeler de var. Mesela "Bilmek, Sanmak, Tahmin Etmek" ve "Bozulma Kayma Seğirme"de. Bunların varlık sebebi hayatın acı gerçeğinden kaçma çabası olabilir mi?
Bir önceki soruyla bağlantılı bu konu. Hayır, hayattan kaçmak demezdim ben. Olayların etrafında dönüp farklı taraflarını görmeye anlamaya çalışırken bazen gotik dediğiniz şeyin tam da burada, içimizde, yanıbaşımızda olduğunu görüyorum. Mesela yazı yazarken birden yazı yazan elimin işaret ve baş parmakları arasındaki perdenin seğirmesi ve benim bunu durduramamam pekala buna bir örnek. Her uzvumuzun konumu, düşüncelerimiz ve hareketlerimiz üzerinde tam kontrol sahibiyken bu kasımızın kendi başına takılmasından ürkerim. Ona bakar kalır, seğirmenin geçmesini beklerim.
Yeni neler tasarlıyorsunuz? Bir sonraki kitap ne zaman gelir, türü ve konusu nedir, bize bilgi verebilir misiniz?
İstanbulin bir üçleme olsun istiyorum. Biraz daha şehirde dolaşmak ve yazıp çizmek istiyorum. Daha olgunlaşmış bir şey yok ama.