SİNEMA VE TV

Suç makinesine dönüşen Meksikalı kız kardeşlerin hikayesi: Ölü Kızlar

Meksikalı yazar Jorge Ibargüengoitia'nın "Ölü Kızlar" adlı romanı, adeta organize suç örgütüne dönüşen genelev patronu iki kız kardeşin işlediği ve işlettiği akıl almaz cürümleri anlatıyor. Yazarın ölümünden tam 42 yıl sonra, romanın Türkiye'de yayımlandığı sıralarda Netflix bu hikayeyi diziye çekiyordu. İlk kez bir eseri Türkçe’ye çevrilen Jorge Ibargüengoitia için "2666" romanının yazarı Roberto Bolaño'nun öncülü, "Kartal Koltuğu"nun yazarı Carlos Fuentes'in çağdaşı denebilir.

SONER CAN
DUENDE · 31 EKİM 2025
3 DK OKUMA

Okuru provoke etmek, hassas noktalarına seslenmek dil işçiliği açısından zor olsa da bilinen ve sıkça başvurulan bir yöntemdir. Ama aynı etkiyi alabildiğine bir yalınlık içinde verebilmek… Asıl beceri sanırım bu. Edebiyat serüvenine oyun yazarı olarak başlayan Meksikalı yazar Jorge Ibargüengoitia'nın Ölü Kızlar adlı romanında yaptığı tam da bu. Sanki birilerini izlemek üzere tutulmuş bir özel dedektifin notlarını okuyorsunuz…

Ölü Kızlar, can alıcı öyküsüyle bir anda sarıyor sizi. Ekranlardaki sabah programlarında izleyip işittiklerimize benzediği için konusu da tanıdık gelecektir. Kolay ve çok para kazanma hevesiyle ve biraz da tesadüflerin yönlendirmesiyle genelev patronluğuna soyunan iki kız kardeşin yasadışı ve kanlı yöntemlerle büyük bir fuhuş imparatorluğu kurmasını, ardından bu imparatorluğun eli kanlı organize bir suç örgütüne dönüşümünü anlatan romanın dilinin yalınlığını vurgulamak önemli. Çünkü yazar, olayları bize tanık ifadeleri, polis ve savcılık kayıtlarının sadeliğiyle aktarıyor. Roman, okuru üslubundan ziyade anlattıklarıyla avlıyor.

Romanın baş melekleri ve bir alık karakter

Jorge Ibargüengoitia'nın iki önemli karakterinin yani kardeşlerin ve bazı kahramanların adlarının ilginç çağrışımları var. Romandaki ve olaylardaki ağırlıklarına ve misyonlarına dair göndermeler içeriyor. Ben adların etimolojik kökenlerini aktarayım, takdir sizin.

Serafina: “Tutkulu biri olarak doğduysam suç benim mi?” diyor romanın baş kahramanı Serafina. Bu onun karakterini kendince ifade edişi ve o korkunç olayların temelde yatan sebebinin itirafıdır. Bu ismin etimolojisine gelince... Serafina, İbranice serafim kelimesinden türeyen seraphinus'tan geliyor. İncil'de bu terim, "Yeşaya 6"da anlatılan altı kanatlı melekler için kullanılıyor. Öte yandan "yakmak" anlamına gelen saraf kelimesinden türemiş serafim'in, İbranice saraf kelimesinin çoğul hâli olduğu tahmin ediliyor. Serafina'yı tanıdıkça ismine ne kadar layık olduğunu hayretler içinde göreceksiniz. Sanırım her amansız suçlunun yüreğini derin bir yalnızlık bürümüştür. İleride suç, kolektif bir biçime evrilse bile. Bu yüzden kriminoloji tarihine, medyaya ve edebiyata mal olmuş ünlü suçluların katıksız birer yalnız olduğunu düşünürüm hep. Suçlarıyla başbaşa kalmış Serafina da bunlardan biri.

Arcángela: Baş melek anlamına gelen arcangelo kelimesinden türetilen İtalyanca kökenli bir isim. "Baş melek" terimi, semavi dinlerde mertebesi yüksek bir makamın sahibini ifade eder. Ancak bu meleği Cebrail/Gabriel/Gavri’el ile karıştırmamak gerek. Bu isim Katoliklerde kız çocuklarına verilir ve ebeveynlerin kızlarının baş melek gibi bir güç ve dayanıklılık sergilemesini arzulamalarını yansıtır. Tıpkı Arcángela gibi. Romandaki Zampara karakteri, onun için şu ifadeleri kullanmıştı:

"O bir filozoftu. Örneğin, öldüğümüzde ruhumuzun, bizi tanıyanların hafızasında bıraktığımız anılara göre, değişen bir süre boyunca havada asılı kaldığına inanıyordu. Onun gözünde, kötü bir anı ruha ıstırap verir, iyi bir anı ise ruhu neşelendirirdi..."

Ticho: Saf olduğu için getir götür ve gözcülük gibi küçük ve önemsiz  işlerde kullanılan Ticho ifadesinde "Görevim bir sandalyede oturmak ve her an her şeye hazır olmaktı" demişti. İspanyolca'da Ticho’nun "kaba, kültürsüz, aptal ve ahmak" anlamlarına geldiğini öğrenince bu ismin ona ne kadar yakıştığını düşünmeden edemiyor insan.

Baladro (Arcángela ve Serafina kardeşlerin soyadı): Çığlık, feryat ya da korkunç bir ses anlamına gelen Baladro, romanın temasına ve ritmine ne uygun bir soyadı.

Tiyatrodan ve oyunculardan nefret eden oyun yazarı

Yazarın edebiyat kariyerine tiyatro için oyunlar yazarak başlamasından ziyade bundan nasıl vazgeçtiği enteresan. 70'li yılların sonunda kendisiyle Londra'da röportaj yapan Marco Aurelio Carballo'dan duygularını hiç gizlememiş, öfke ve kavgalarla geçen tiyatro tecrübesini şöyle anlatmıştı:

"10 yıl boyunca çok az başarı elde ederek oyun yazarlığı yaptım. Bazı oyunlar sahnelendi, bazıları sahnelenmedi. Sonrasında herkesle kavga ettim. Kimseyle anlaşamadım. Oyunculardan nefret ettim..."

Bu kararını El Atentado (Saldırı) adlı oyunuyla ödül alması bile engellememişti. Babası erken yaşta öldüğü için kadınların büyüttüğü biriydi Jorge Ibargüengoitia. Belki de hayatında ve eserlerindeki ironik boyutu da buna borçlu, tiyatro ve tiyatrocu nefretine.

İngiliz ressam Joy Laville ile evlendikten sonra Paris'e yerleşmişti. Orada yaşarken Kolombiya'da düzenlenen bir edebiyat konferansına davet edildiğinde gitmeye pek de hevesli değildi. Onu Bogota'ya ulaştıracak uçak Madrid'den kalkacaktı. Bu yüzden Paris'ten aktarma uçağına bindiler. Bindiler diyorum çünkü uçakta Dikenli Tel romanıyla tanıdığımız Perulu şair ve yazar Manuel Scorza ile Latin Amerika’nın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden Urguaylı Ángel Rama da vardı. Hepsi Madrid'e doğru alçalmaya başlayan o uçakta can verdiler.

Netflix’le 42 yıl sonra gelen şöhret

Yine ilginç bir tesadüf, roman Türkiye'de yayımlandığı sırada Netflix, Ölü Kızlar'ı diziye uyarlamıştı. Dizinin başrollerinde Meksika sinemasının önemli oyuncularından Paulina Gaitán, Arcelia Ramírez ve Joaquín Cosío rol alıyor. Yapım, konusu gereği +18 etiketi taşıyor.

Romanın dizi uyarlamasıyla Meksikalı yazarın ülkemizde ve uluslararası edebiyat çevrelerinde daha fazla tanınıp konuşulması kimseyi şaşırtmayacaktır.

  • Jorge Ibargüengoitia'ya dair son bir not: Yazarın Ölü Kızlar'ın dışında Maten al León (1969), Estas Ruinas que Ves (1975), ve Dos Crímenes (1979) adlı henüz Türkçeye çevrilmemiş romanları vardır. Yazar bu romanlarında, suçla her daim iç içe olmuş Meksika'nın tarihine tıpkı Ölü Kızlar'da olduğu gibi yalın ama ironik bir dille ışık tutar. 

Jaguar Mucizesi’ne dair...

Butik yayınevleri, edebiyatımız ve okurlarımız için büyük bir şans. Onların gayretleriyle dünya edebiyatının nadide eserlerini okuma şansı buluyoruz. Jaguar bu anlamda çok seçkin bir yere sahip. Behlül Dündar’ın adeta tek kişilik bir ordu olarak 2012 yılında kurduğu ve şu ana kadar Olvido markasıyla yayımlananları da dahil edersek 13yılda 228 kitaplık bir kataloğa ulaşan Jaguar, adını bir Eliot Weinberger şiirinin iki dizesinden alıyor:

"Rüyanda bir jaguar görüyorsan, insanlar gelmektedir.
Eğer jaguar seni ısırırsa, gelenler insan değil."

Sloganını (belki de varlık mottosunu) ise, Stendhal'in kitaplarını okurlarına takdim ederken kullandığı ithaftan ödünç almış:

"Mutlu azınlığa!"

Sahiden de okumak bir azınlık eylemi ve kesintisiz bir mutluluk kaynağı. Jaguar, göz okşayan minimalist kapaklarıyla da canlılık ve farklılık getirdi yayıncılığımıza. Zaman zaman uluslararası grafikerlere kapak hazırlatıyor Jaguar. Bu başlı başına bir özveri konusu zaten. Ancak bir isim daha var o şık kapakların gerisinde.  Jaguar ailesinin içinden bir ismin, Ölü Kızlar'ın da kapağını yapan Natalia Suvorova'nın minimalist bakış ve yorumunun bu şıklıktaki payı çok büyük.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.