'The Dog Stars': Post-apokaliptik dünyada yası kişiselleştirmeye hakkımız var mı?
Ridley Scott, "The Dog Stars"ta salgın sonrası bir dünyada yas, yalnızlık ve umuda dair güçlü fikirlerin peşine düşüyor; fakat bu fikirleri taşıyabilecek inandırıcı bir dünya yaratmakta zorlanıyor.

Film: The Dog Stars
Yönetmen: Ridley Scott
Yapım yılı: 2026
Süre: 118 dakika
Peter Heller’ın 2012 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan The Dog Stars, dünya nüfusunun büyük bölümünü yok eden bir salgının ardından Colorado’daki terk edilmiş bir havaalanında yaşayan Hig (Jacob Elordi), köpeği Jasper ve hayatta kalma konusunda kendisinden çok daha katı kuralları olan Bangley’nin (Josh Brolin) hikayesini anlatıyor.
- Geçmişte kaybettiklerinin yasını hâlâ taşıyan Hig için Jasper’la yaptığı uçuşlar, av gezileri ve telsizden duyduğu belirsiz bir sinyal, hayatta kalmanın ötesinde bir yaşamın hâlâ mümkün olabileceğine dair umut kırıntıları sunuyor. Fakat Hig’in yaşadığı dünyanın içine girmek, onun kayıplarının ağırlığını paylaşmaktan çok daha zor.
Salgının geride nasıl bir dünya bıraktığını, dışarıda kimlerin yaşadığını, karşılarına çıkan insanların neden tehdit oluşturduğunu film çoğu zaman yalnızca karakterlerinin bildiği bir bilgiymiş gibi ele alıyor; izleyicinin de aynı boşlukları kendiliğinden doldurmasını bekliyor. Mesele bu soruların yanıtlarını diyaloglarda alamıyor olmak diye düşünmeyin. The Dog Stars’ın sorunu anlatmadıkları değil; anlatmamayı gizem, boşluk bırakmayı atmosfer, parçalı olmayı da derinlik sanması.

Jacob Elordi, The Dog Stars | Kaynak: 20th Century Studios
Bu belirsizlik filmin yarattığı dünyaya dair en basit detaylarda dahi kendini gösteriyor. Hig’in keşif uçuşlarından birinin ardından Bangley’ye Denver’da gördüğü birtakım işaretlerden söz ettiği sahne, örneğin, dışarıdaki tehdide dair önemli bir bilgi edinmişiz gibi kurgulanıyor. Oysa fotoğrafladığı duvarı kaplayan işaretlerin neden önemli olduğunu, kimlere ait olduğunu ya da neyin habercisi olduğunu anlamak neredeyse imkansız; gördüğümüz şey pekala terk edilmiş bir şehirdeki herhangi bir graffiti de olabilirdi.
Benzer şekilde Hig ve Bangley’nin karşılaştığı insanların kim oldukları, nasıl bir düzenin parçası oldukları ya da salgın sonrası dünyanın onları neye dönüştürdüğü de çoğu zaman belirsiz kalıyor. Bir noktada bunun Peter Heller’ın romanını okumamış olmamdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını düşünmeden edemedim. Fakat Ridley Scott’ın Blade Runner’ını Philip K. Dick’in romanını, The Martian’ını Andy Weir’ın romanını okumadan izlediğimde bu dünyalara girmekte zorlanmamıştım.
İyi bir uyarlamanın kaynak metindeki tüm bilgileri izleyiciye aktarması gerekmiyor; kendi dünyasını sinemanın araçlarıyla okunabilir kılması gerekiyor. The Dog Stars’da eksikliğini hissettiğim şey açıklamalar değil, inandırıcı bir dünya yaratımı.

Margaret Qualley, The Dog Stars | Kaynak: 20th Century Studios
Filmin özellikle ilk yarısındaki monotonluk, bir süre sonra sorunun benim post-apokaliptik bir anlatıdan daha fazla aksiyon ve tehdit beklemem olup olmadığını da düşündürdü bana. Fakat The Last of Us’ın enfekteleri hiç görmediğimiz, aksiyonun yerini tamamen karakterlere ve diyaloglara bıraktığı bölümlerini hatırlamak bu ihtimali elemek için yeterliydi. Üstelik The Dog Stars’ın Harry Gregson-Williams imzalı müzikleri de sık sık Gustavo Santaolalla’nın The Last of Us için bestelediği ikonik müzikleri hatırlatıyor; filmin gerçekten çalışan birkaç unsurundan biri olan müzik, böylece pek de lehine olmayan bir karşılaştırmanın kapısını aralıyor.
The Last of Us’ta karakterler terk edilmiş şehirlerden, evlerden, otellerden ve otoyollardan geçerken kaybettikleri dünyanın izleriyle sürekli karşılaşıyor, kişisel yasları insanlığın kolektif yasından hiç kopmuyor. The Dog Stars ise karakterlerini çoğunlukla doğanın içinde, birbirinden izole hayatlara yerleştiriyor. Kolektif bir felaket yaşanmış olsa da yas kolektif olarak tutulamıyor; herkes kendi kaybıyla baş başa kaldıkça kendi acısının diğerlerininkinden daha büyük olduğu yanılsamasına kapılabiliyor.
- İki yapım arasındaki bu fark, The Dog Stars’ın eksikliğini aksiyonda değil, dünyasını karakterlerinin yaşadığı kayıpları taşıyabilecek kadar güçlü kuramamasında aramak gerektiğini bir kez daha gösteriyor.

Josh Brolin, The Dog Stars | Kaynak: 20th Century Studios
Tüm bunların bir Ridley Scott filminde yaşanmasıysa hayal kırıklığımı daha da büyütüyor. Scott, her filminde yönetmenlik imzasını öne çıkarmaya ihtiyaç duyan bir sinemacı değil; iyi bir senaryonun ya da daha kişisel projelerin hizmetinde gerektiğinde geri planda kalabildiğini defalarca gösterdi.
Fakat bilimkurgu ve Ridley Scott isimleri yan yana geldiğinde, Alien ve Blade Runner’dan The Martian’a uzanan bir filmografinin ardından güçlü bir dünya yaratımı, prodüksiyon tasarımı ve teknik işçilik beklemek pek de haksızlık sayılmaz. The Dog Stars ise Scott’ın kendini gösterebilmesi için önüne çıkan en büyük fırsatı, Grand Junction’da geçmişe saplanıp kalmış tuhaf bir toplulukla karşılaştığımızda dahi değerlendiremiyor.
Karikatürize edilmiş 80’ler havaalanı estetiğiyle kurulan bu dünya, Ridley Scott sinemasının kötü bir taklidi gibi görünüyor; asıl şaşırtıcı olansa bu kötü Ridley Scott taklidini bizzat Ridley Scott’ın çekmiş olması. Erik Messerschmidt’in görüntü yönetiminde, Hig’in uçağının dağların ve vadilerin üzerinde süzüldüğü nefes kesici görüntüler filmin görsel açıdan gerçekten etkileyici olduğu nadir anları yaratıyor. Ne var ki bir Ridley Scott bilimkurgusunda perdeye yansıyan en etkileyici şeyin bu büyük sinemacının dünya yaratımından değil, doğanın kendisinden gelmesi kabul edilemez.

The Dog Stars | Kaynak: 20th Century Studios
Yine de The Dog Stars’ın anlatısal bir eksiklik gibi görünen izolasyonu, tüm bu sorunların arasında söylediği tek ilginç şeyin kaynağına dönüşüyor: Yasın kime ait olduğu. Hig’in geçmişte kaybettiklerine tutunmasının en somut karşılıklarından biri olan Jasper’ı da kaybetmesi, onu bir kez daha kendi acısının içine kapatırken yolculuğu sırasında tanıştığı Cima (Margaret Qualley) bu yalnızlığı kırabilecek yeni bir hayat ihtimalini temsil ediyor.
Cima’nın Hig’e söylediği "You can’t monopolize grief." (Yası tekeline alamazsın.) cümlesi filmin bence en güçlü cümlesi. Milyonlarca insanın birilerini kaybettiği bir dünyada Hig’in yası neden diğerlerininkinden daha özel olsun ki? Öte yandan bir felaketin kolektif olması onun yarattığı acıyı daha az kişisel kılmıyor; milyonlarca insanın aynı deneyimi paylaşması sevdiğimiz birini kaybetmenin ağırlığını hafifletmiyor. Belki de mesele yası kişiselleştirip kişiselleştirmemek değil, onu yalnızca kendimize ait sanıp sanmamak. The Dog Stars bu çelişkinin içinde geçmişe tutunmakla yeniden yaşamaya ve umut etmeye izin vermek arasında gerçekten güçlü bir hikayenin izlerini taşıyor. Bunca eksikliğin arasında, filmin ulaşabileceği çok daha iyi bir versiyonunun ihtimalini görebiliyor olmak yarattığı hayal kırıklığını daha da büyütüyor.

The Dog Stars | Kaynak: 20th Century Studios
Nerede izleyebilirsin? The Dog Stars, 28 Ağustos’ta gösterime girdi.
Alternatif işler:
- The Road (2009, John Hillcoat)
- The Last of Us (2023-..., Neill Druckmann, Craig Mazin)