SİNEMA VE TV

'The Unknown': Bir bedeni aynı insan yapan nedir?

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.

EMRE EMİNOĞLU
DUENDE · 11 EYLÜL 2026
2 DK OKUMA

Film: The Unknown / L’inconnue
Yönetmen: Arthur Harari
Yapım yılı: 2026
Süre: 139 dakika

Justine Triet ile birlikte yazdığı, önce Cannes’da Altın Palmiye’ye, ardından Akademi Ödülleri’nde En İyi Özgün Senaryo Oscar’ına uzanan Anatomy of a Fall / Anatomie d’une chute’un ardından Arthur Harari yönetmen koltuğuna geri döndü. 

Yönetmenin üçüncü uzun metrajlı filmi The Unknown, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yaptı; büyüleyici ve tekinsiz bulanlar kadar fazlasıyla kapalı ve kafa karıştırıcı bulanların da olduğu bölünmüş bir tepkiyle karşılandı. Türkiye’de ilk kez geçen hafta sonu MUBI Fest kapsamında gösterilen filmi izledikten sonra, benim de ikinci grupta yer aldığımı söyleyebilirim.

The Unknown, fantastik bir beden değiştirme fikrini gerçekçi bir kent kroniği, kimlik soruşturması ve melodramla buluşturuyor. Hikayenin merkezinde, kırk yaşına yaklaşan, yalnız ve içine kapanık bir fotoğrafçı olan David Zimmerman var. Arkadaşlarının sürüklediği bir partide gizemli bir kadınla tanışan David, birlikte geçirdikleri gecenin ardından kendisini bu yabancının bedeninde buluyor.

The Unknown | Kaynak: Başka Sinema

"Beden değişimi" dendiğinde aklımıza ister istemez Freaky Friday, The Hot Chick ve It’s a Boy Girl Thing gibi 2000’lerin ana akım sinemasında sıkça rastladığımız o formül geliyor. Çoğunlukla karakterlerin alışık olmadıkları bedenlerle yaşadıkları uyumsuzluktan komedi üretmek için kullanılan bu motif, Harari’nin elinde fiziksel tedirginliğin ve varoluşsal bir kimlik krizinin aracına dönüşüyor. 

Filmin insan bedenini, içindeki hafızayı ve ruhu taşıyan bir tür "kap" olarak ele almasını sevdim. Harari, yaşanan olanaksızlığı görsel efektlerden çok hareketlere, bakışlara ve kişinin kendi bedenine yabancılaşmasına yaslıyor. Léa Seydoux ve Niels Schneider de birbirlerini taklit etmek yerine, tanıdığımız bedenlerin artık başka bir bilinç tarafından kullanıldığı hissini veren etkileyici performanslar sergiliyor. Böylece film, dışarıdan aynı görünen bir bedende hafıza ve ruh değiştiğinde karşımızdakine hâlâ aynı insan deyip diyemeyeceğimizi sorguluyor. Bu soru yalnızca karakterlerin bedenlerinde değil, David’in Paris ve banliyölerinin dönüşümünü belgelediği fotoğraf projesinde de karşılığını buluyor.

David’in fotoğraf projesi, Paris ve banliyölerindeki aynı noktaları farklı dönemlerde gösteren üç görüntüyü yan yana getiriyor. Eski bir kartpostal, yıllar sonra babası tarafından çekilmiş bir fotoğraf ve David’in aynı kadrajı bugün tekrarladığı yeni bir kare. Harari’nin çocukluğunda ailesinin evinde görüp etkilendiği Un siècle passe adlı gerçek fotoğraf kitabından doğan bu proje, yönetmenin film için geliştirdiği kurmaca bir geçmişle David’e ve babasına bağlanıyor. 

Bu görüntülere baktığımızda ilk refleksimiz benzerlikleri bulmaya, aradan geçen zamana rağmen aynı kalanlara tutunmaya yöneliyor. Oysa David’in projeye adanmışlığını açıklarken söylediği gibi asıl amaç, "kaybettiklerimizi görebilmek". Artık orada olmayan insanları, değişen işlevleri ve silinen kent hafızasını... Aynı bina, sokak ya da meydan görünüşünü korusa bile içinde taşıdığı hayat ve hafıza değiştiğinde oraya hâlâ aynı mekan diyebilir miyiz? Film, fotoğraflar aracılığıyla mekanlara yönelttiği bu soruyu bedenler için de tekrarlıyor:

"Görüntü aynı kalsa bile içindeki hafıza ve ruh değiştiğinde karşımızdaki hâlâ aynı insan olabilir mi?"

The Unknown | Kaynak: Başka Sinema

The Unknown’un kimlik, hafıza ve hakikat üzerine sordukları, Harari’nin yazarı olduğu Anatomy of a Fall’u da akla getiriyor. Biri mahkeme filmleri alt türünü, diğeri beden değiştirme anlatısını araç olarak kullanırlarken, türün vadettiği kesin çözüme ulaşmaktan çok "Bir insan hakkında neyi gerçekten bilebiliriz?" sorusuna yöneliyorlar. Üstelik ikisi de bu sorunun peşine kayıtlar aracılığıyla düşüyor: Anatomy of a Fall’da bir evliliğin dışarıdan bilinmeyen geçmişini açığa çıkardığı düşünülen ses kaydı, The Unknown’da ise bedenlerin ve mekanların dışarıdan görünmeyen geçmişini muhafaza eden fotoğraflar belirleyici rol oynuyor. Ne var ki kayıtların nesnel kanıtlar gibi görünürken bağlamdan, hafızadan ve insan deneyiminden koparıldıklarında eksik kalmaları, iki filmi benzer sorulardan oldukça farklı sonuçlara götürüyor. 

Filmlerin sonunu belirsiz bırakan ya da seyirciden iki olası final arasında seçin yapmasını bekleyen anlatılarla son zamanlarda giderek daha sık karşılaşıyoruz. Anatomy of a Fall bu yöntemi başarıyla kullanıyordu; çünkü bir mahkemedeki yargıç gibi kendi sonucumuza varabilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz tüm ifadeleri, kayıtları ve olasılıkları önümüze koyuyordu. The Unknown ise seyircisine aynı imkanı tanımıyor. Beden değişiminin ne olduğunu ve neden yaşandığını, bu aktarımın kurallarını, hatta eksik beden ve ruhların nerede bulunduğunu bilmezken iki olasılık arasında bilinçli bir seçim yapmamız mümkün değil. Dolayısıyla filmden kendi finalimizi seçmiş ya da kendi yargımıza varmış olarak değil, eksik parçaları tamamlayamadığımız için kafamız karışmış şekilde ayrılıyoruz. Fotoğraflarla bedenler arasında kurduğu ve zihnimde çalışmayı sürdüren güçlü paralelliğe rağmen The Unknown’un gizemi, benim için yoruma açık olmaktan çok eksik bırakılmış bir denkleme dönüşüyor.

Nerede izleyebilirsin? The Unknown, MUBI Fest’teki gösteriminin ardından 11 Eylül’de Başka Sinema salonlarında gösterime girdi.

Alternatif işler:

  • Under the Skin (2013, Jonathan Glazer)
  • Possessor (2020, Brandon Cronenberg)

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.