SİNEMA VE TV

Urchin: Kendinden kaçabilir misin?

Harris Dickinson, ilk uzun metrajlı filmi "Urchin" ile Britanya sosyal gerçekçiliğini psikolojik bir karakter incelemesine dönüştürerek yılın en etkileyici ilk yönetmenliklerinden birine imza atıyor.

EMRE EMİNOĞLU
DUENDE · 26 HAZİRAN 2026
3 DK OKUMA

Film: Urchin
Yönetmen: Harris Dickinson
Yapım yılı: 2025
Süre: 100 dakika

Harris Dickinson’la ilk karşılaşmam, Eliza Hittman’ın Beach Rats’i ile olmuştu. Film, beni en çok erkeklik, aidiyet ve kimlik meselelerini yargılamadan ama karakterine de romantik bir gözle bakmadan ele alışıyla etkilemişti. Harris Dickinson’ın yönettiği ilk uzun metrajlı filmi Urchin’i izlerken aklıma sık sık Beach Rats’in düşmesinin sebebi yalnızca Dickinson’ın iki filmin kesişim kümesinde yer alması değil. 

  • İki film de dışarıdan bakıldığında toplumun kıyısında yaşayan genç erkekleri anlatıyor gibi görünürken aslında çok daha derinde, kendileriyle kurdukları ilişkiyi ve çıkamadıkları psikolojik döngüleri inceliyor.

Harris Dickinson, kamera arkasına ilk kez geçen pek çok oyuncunun aksine kendisini kanıtlamaya çalışan gösterişli numaralara başvurmuyor. Açıkçası, dünyanın en güzel erkeklerinden biri olup oyunculuk yeteneğiyle bu avantajının ötesine geçen birinin, üzerine bir de iyi bir yönetmen olmasının biraz haksızlık olduğunu düşünmüyor değilim. 

Çünkü bu filmle, fiziksel güzelliğinin ötesinde gerçekten iyi bir oyuncu olduğunu nasıl defalarca kanıtladıysa yönetmenliği de yalnızca oyunculuktan gelen şöhretine yaslanan bir yan proje olarak görmediğini kanıtlıyor. Aksine Urchin, sinema dili son derece gelişmiş, ne yapmak istediğini bilen bir yönetmenin doğuşunu haber veriyor.

Kağıt üzerinde Urchin’in hikayesi oldukça tanıdık. Londra sokaklarında evsizlik, bağımlılık ve işsizlik arasında sıkışıp kalmış Mike, hapis cezasının ardından yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Sosyal hizmetler, rehabilitasyon, yeni bir iş ve yeni insanlarla tanışması, izleyiciye onun nihayet bu döngüyü  kırabileceğini düşündürüyor. İlk bakışta Britanya sosyal gerçekçiliğinin yıllardır anlattığı hikayelerden biriyle karşı karşıyaymışız gibi görünüyor.

Ancak Dickinson’ın ilgisini çeken şey, Mike’ın neden evsiz olduğu ya da sistemin onu bu noktaya nasıl getirdiği değil. Daha doğrusu, bunları inkar etmiyor; tam tersine, hepsini filmin doğal zemini olarak kabul ediyor. Urchin’in asıl merak ettiği soru başka:

"Bütün bunları yaşamış bir insanın zihninde neler oluyor? Yıllarca evsizlik, bağımlılık, reddedilme ve yalnızlıkla mücadele etmiş biri, kendisi hikayesini nasıl anlatıp, bundan sonraki yolunu nasıl çiziyor?"

Filmin neyi anlattığına değil, neyi anlatmayı seçtiğine bakınca, Dickinson’ın aslında kamerasını sürekli Mike’ın zihnine çevirdiğini görüyoruz. Uzun uzun sosyal politikalara odaklanmak ya da sistem eleştirisini gözümüze sokmak yerine Mike’ın kendi içinde tekrar ettiği düşünceleri, insanlarla ilişki kurmakta neden zorlandığını, en umut verici anlarda bile kendini nasıl sabote ettiğini, yaptığı hataların ardından içine gömüldüğü utancı ve zaman zaman gerçeklikle rüya arasında dolaşan görüntüler aracılığıyla onun ruh hâlini izliyoruz. Filmin ritmini belirleyen şey de tam olarak bu: Umut, kısa süreli bir denge, ardından yeniden kendi elleriyle gelen yıkım...

Bu yüzden Urchin, görünüşte bir Britanya sosyal gerçekçi filmi olsa da, özünde bir psikolojik karakter incelemesi. Dickinson, "Mike neden evsiz kaldı?" ya da "Mike neden bir bağımlı?" diye sormaktan çok "Evsizlik, bağımlılık ve reddedilme Mike’ın benlik algısını nasıl değiştirdi?" sorusunun peşine düşüyor. Belki de filmi benzerlerinden ayıran en önemli tercih de bu. Toplumsal eleştiriyi dışarıda bırakmıyor; onu karakterinin bilincinin içine taşıyor.

Bu yüzden Urchin’i Ken Loach, Mike Leigh ya da Andrea Arnold geleneğine yerleştirmek mümkün olsa da, Dickinson o çizginin dışına taşmayı başarıyor. Toplumsal gerçekçiliğin gözlemci kamerasını korurken zaman zaman gerçeklikle rüya arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor; Mike’ın iç dünyasını yalnızca diyaloglarla değil, görüntülerle de anlatıyor. 

En çarpıcı örneklerinden biri, Mike’ın hapiste geçirdiği zamanı tarif ettiği sahne. Hücresini, duş giderinden aşağı doğru inen, dibi görünmeyen bir kuyuya ya da sonsuz bir tünele benzetiyor; özgürlüğünü ise sonunda ışığa ulaşıp mağaradan çıkmak gibi tasvir ediyor. Bu metafor, filmin temel meselesini de özetliyor aslında. Mike’ın asıl hapishanesi beton duvarlardan ziyade yıllardır içinde yaşadığı zihinsel döngü.

Ne var ki tünelin ucundaki ışığı görmek, oraya ulaşmak anlamına gelmiyor. Hapisten çıkarken gardiyanın ona söylediği "Umarım seni bir daha burada görmem" cümlesi bir iyi dilekten çok karamsar bir kehanet ve hatta malumun ilamı gibi duyuluyor. Film ilerledikçe bağımlılığın ya da travmanın doğrusal bir iyileşmesi olmadığını anlıyoruz. Ayağa kalkan Mike, gözlerimizin önünde yeniden düşüyor; tam bu kez başardı diye düşündüğümüzde aynı döngünün içine çekiliyor. Düşman sistem kadar, yıllardır içine yerleşmiş kendini sabote etme biçimleri de aynı zamanda. 

Mike’ın döngüsünün kökleri film boyunca yavaş yavaş belirginleşiyor. Mike’ın koruyucu ailede büyümüş olması ve özellikle koruyucu annesi tarafından istenmediğini hissetmesi, filmin açık açık psikolojik açıklamalar yapmadan çizdiği en önemli arka planlardan biri. Mike’ın sevgiyle kurduğu ilişkinin neden bu kadar kırık olduğunu anlamamız için ipuçlarını takip etmemiz yetiyor. Sürekli reddedilmiş olan Mike, sonunda kendisini de reddetmeye başlıyor.

Filmin en güçlü sahnelerinden birinde Mike, sosyal hizmet görevlisinin yanında getirdiği arabulucuya "Benimle konuşurken ses tonun değişiyor. Sanki yaramaz bir çocukla konuşuyormuşsun gibi davranıyorsun. Benimle normal bir insan gibi konuş" diyor. Bu isyan, filmin adının neden Urchin olduğunu da açıklıyor. Bu sözcük, Charles Dickens romanlarından alışık olduğumuz Victoria dönemi İngilteresi’nde sokakta yaşayan yoksul çocuklar için kullanılıyor. 

Mike çocuk değil ama toplum onu hâlâ öyle görüyor. Sürekli düzeltilmesi, yönlendirilmesi, terbiye edilmesi gereken biri gibi... Dickinson’ın seçtiği başlık yalnızca Dickens’a değil, bugün de toplumun kıyısında yaşayan insanların nasıl çocuklaştırıldığına işaret ediyor. (Dickens ve Dickinson soyadlarının yarattığı çağrışım çok hoş bir tesadüf, değil mi?) Sanki Victoria dönemi Londra’sının "street urchin"leri bugünün Londrası’nda yaşamaya devam ediyor.

Urchin’in bu kadar etkileyici bir ilk film olmasının nedeni, yönetmenin karaktere duyacağımız saf acıma hissinden beslenme derdinde olmaması bana kalırsa. Ona karşı sevgi ya da öfke de hissetmemizi, bazen onun bizi hayal kırıklığına uğratmasını istiyor, göze alıyor. Frank Dillane’in olağanüstü performansı sayesinde Mike hiçbir zaman yalnızca mağdur ya da suçlu hâline gelmiyor. Sürekli hata yapan, insanları kendinden uzaklaştıran ama yine de insanlığını hiç kaybetmeyen biri olarak kalıyor.

Dickinson, kurtuluşun tek bir büyük karar ya da mucizevi bir dönüm noktasıyla gelmediğini biliyor. Üstelik, mutlu sonlara inanmıyor. İyileşmenin bazen yalnızca ertesi güne ulaşabilmek anlamına geldiğini, bazen de insanın en büyük düşmanının kendi zihni olduğunu anlatıyor. Bir ilk film için bu kadar olgun, sabırlı ve kendinden emin bir bakış gerçekten de hayranlık uyandırıcı. Belki de bu yüzden Urchin, son yıllarda izlediğimiz bağımlılık filmlerinden ayrışıyor. Harris Dickinson’ın oyuncu olarak ne kadar parlak bir kariyeri olacağını zaten biliyorken, Urchin bundan sonra onu yönetmen olarak da çok yakından takip etmemiz gerektiğini söylüyor. 

Nerede izleyebilirsin? Urchin, bugün gösterime girdi.

Benzer işler:

  • Beautiful Boy (2018, Felix von Groeningen)
  • Bird (2024, Andrea Arnold)

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.