SİNEMA VE TV

Yıldız Tozu | Meryl Streep sinemasının ortak paydası: Seçimler

Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.

MEHMET SİNDEL
DUENDE · 13 AĞUSTOS 2026
5 DK OKUMA

1976 yılında, King Kong filmi için yapılan seçmede, ünlü yapımcı Dino De Laurentiis oğluna döner ve ona İtalyanca olarak, "Bunu bana neden getirdin? Bu kız çok çirkin (Che brutta)!" der. Cevap ise kültürlü, zeki, zarif ve odadaki asıl gorilin vasat fikrinin aksine pek de güzel olan o genç ve mağrur kadından, üstelik şiir gibi bir İtalyancayla gelir:

"'King Kong' filmi için olunması gerektiği kadar güzel olmadığım için çok üzgünüm…"

İşte bu muhteşem kadının filmografisi; Erving Goffman’ın toplumsal hayatı roller ve performanslar üzerinden düşünmesiyle, Simone de Beauvoir’ın kadınlığın toplumsal bir varoluş biçimi olduğuna ilişkin yaklaşımıyla ve Hannah Arendt’in “insanın kamusal alandaki eylemleri aracılığıyla görünür hâle geldiği” fikriyle derin bir yakınlık taşır. 

Zira kraliçemizin arz-ı endam ettiği filmlerde insan—tıpkı yaşamın kendisinde olduğu gibi—tek ve değişmez bir kimlikten ibaret değildir. Anne, eş, âşık, yönetici, işçi, rahibe, gazeteci, hatta başbakan… Bu unutulmaz karakterler, hayatın her birimize sunduğu ya da dayattığı rollerle içimizde taşıdığımız kırılgan benlik arasında yaşarlar.

Meryl, 1949 yılında New Jersey’de doğar. Annesi Mary Wilkinson Streep, reklam ve yayıncılık alanında çalışan bir grafik sanatçısı ve sanat editörü; babası Harry William Streep Jr. ilaç sektöründe yöneticidir. Meryl, Vassar College’da başladığı eğitimini, Yale School of Drama’da yüksek lisansla sürdürür. New York tiyatrosunda, Shakespeare’den Çehov’a uzanan yoğun bir repertuvarın içinde yetişir. 

Kamera karşısındaki yükselişi ise olağanüstü hızlı olur: 1978’de The Deer Hunter ile ilk Oscar adaylığını, ertesi yıl da Kramer vs. Kramer ile ilk Oscar’ını alır. Henüz otuz yaşındayken Amerikan sinemasının merkezine yerleşmiş; üstelik Robert Benton, Michael Cimino, Karel Reisz, Alan J. Pakula, Mike Nichols, Sydney Pollack, Clint Eastwood, Robert Altman, Spike Jonze, Stephen Daldry, Steven Spielberg ve Adam McKay gibi “hiçbenzemez” sinemacıların dünyalarının parçası olmuştur bile…

Streep, bir oyunculuk üslubuna saplanmak yerine, oyunculuğun kendisini yeniden biçimlendirir sürekli. Aksan, ses tonu, beden dili, mimik-rol, duruş, bakış, yürüyüş, yaş, sınıfsal davranış vesaire kodlarından oluşan oyunculuk cephanesinin her unsuru, Streep için karakterin üzerine geçirilen süslerden çok, karaktere ulaşmanın yollarına dönüşür. Bu yüzden Streep denildiğinde akla ilk gelen kelimelerden biri hep “dönüşüm” olur… Ama bu dönüşüm meselesinin daha derin bir tarafı vardır elbette…

Streep’in can verdiği karakterler sık sık, toplum tarafından kendilerine atanmış bir kimlikle, kendi hayatlarına dair var olabileceğini hissettikleri başka bir ihtimal arasında sıkışırlar. Ve tam burada, filmografisinin en önemli sorularından biri belirir:

"İnsan, kendisine verilmiş hayatın ne kadarını gerçekten kendisi seçmiştir?"

Kramer vs. Kramer’daki Joanna Kramer, bunun çok güçlü örneklerinden biridir. Joanna’nın evi terk etmesi, aslında annelik ile kadınlık arasındaki bağıntının sorgulanmasıdır. 1970’lerin sonunda, Amerikan toplumunda giderek görünür hâle gelen kadın özgürleşmesi, aile kurumunun dönüşümü ve bireyselleşme tartışmaları, tek bir kadının “gitme” kararı içinde yoğunlaşır. Streep burada Joanna’yı, ne fedakar anne ne de ailesini terk eden kadın kalıbına teslim eder. Karakteri, tam da bu iki toplumsal hükmün arasındaki huzursuz bölgede tutar.

Sophie’nin Seçimi ile mesele çok daha karanlık bir yere taşınır. Sophie, dehşet verici bir geçmişin içinde yaşamaya devam eden bir bedendir. Toplama kampında kendisine dayatılan imkansız seçim, ahlak felsefesinin en korkunç sorularından birini sordurur: Seçme özgürlüğünün bütünüyle ortadan kaldırıldığı bir durumda insan, yaptığı seçimin sorumluluğunu nasıl taşır? Sophie’nin suçluluğu tam da burada trajikleşir. Streep, travmayı büyük dramatik patlamalardan önce küçük davranışlara, seslere, bakışlara ve bedensel kırılmalara yerleştirir. Karakterin geçmişi anlatıldıkça o kabus, geçmiş olmaktan çıkar, şimdiki zamanın içine sızar.

Silkwood ise Streep sinemasının politik damarını açar. Karen Silkwood, nükleer endüstrinin karşısında kırılgan lakin mağrur bedeniyle duran bir işçidir. Direniş sürecinde iktidar soyut bir kavram olmaktan çıkar. Şirket; çalışma koşulları, radyasyon, bilgi üzerindeki denetim ve insan bedeninin ekonomik sistem içindeki değeri üzerinden somutlaşır. Karen’ın bedeni, giderek bir mücadele alanına dönüşür. Kapitalizmin üretim ilişkileri ile insan hayatının değeri arasındaki çatışma, Streep’in oyunculuğunda son derece fiziksel bir hâl kazanır.

Ve sonra The Bridges of Madison County… Francesca Johnson belki de Streep filmografisinin en sade görünen, fakat varoluşsal açıdan en güçlü karakterlerinden biridir. Ortada savaş, tarihsel felaket ya da büyük politik mücadele yoktur. Bir ev, bir evlilik, çocuklar ve sadece birkaç gün süren bir aşk… Ama Kierkegaard’ın seçim üzerine bütün o düşüncesi, sanki bu küçük Iowa mutfağının içine sıkışmıştır. Zira Francesca hangi hayatı seçerse seçsin, diğer hayatı kaybedecektir. Otomobilin kapısını açabileceği o meşhur anın gücü de buradan gelir. Özgürlük, haddizatında seçmediğin hayatın yasını ömür boyu taşıyabilmekten ibaret değil midir zaten? İşte Streep, o birkaç saniyelik tereddüdün içine, yaşanmamış koskoca bir hayat yerleştirir.

2000’lerle birlikte Streep’in oyunculuğunda başka bir dönem açılır. Artık genç ya da orta yaşlı kadınların toplum içindeki yerlerinden çok, iktidar sahibi kadınların bunun bedelini nasıl ödedikleri sorusu öne çıkmaya başlar.

The Devil Wears Prada’daki Miranda Priestly, bunun popüler kültürdeki en güçlü örneğidir. Etrafına korku saçan patron vasfıyla Miranda, kapitalizmin metalaşmış estetik üretme biçiminin ete kemiğe bürünmüş hâli olmuştur. Moda endüstrisi üzerinden zevkin, sınıfın, tüketimin ve kültürel hiyerarşinin nasıl üretildiğini temsil eder. Andy’nin küçümsediği mavi kazağın, aslında yıllar süren bir endüstriyel ve estetik kararlar zincirinin sonucu oluştuğunu anlattığı sahne, bu yüzden filmin merkezidir. 

  • Miranda’nın iktidarı, sakin bir zorbalıkla inşa edilir. Sesini alçaltır, mimiklerini azaltır, çevresindeki insanları onun en küçük jestini okumaya çağırır adeta. Streep, gücü göstermek için hareketlerini çoğaltmak yerine azaltarak, oyunculukta çok ilginç bir tersine dönüşe imza atar.

Doubt’taki Sister Aloysius ise bambaşka bir iktidarın sembolüdür. Bu kez mesele, bilgi ile inanç arasındaki sınırdır. Bir rahibin suçlu olduğuna inanır fakat kesin bilgiye sahip değildir. Film ilerledikçe seyirci de aynı epistemolojik kapanın içine girer:

"Bir insan hakkında hüküm verebilmek için neyi, ne kadar bilmek gerekir? Sezgi nerede biter, ön yargı nerede başlar?"

  • Streep, karakteri katı bir otorite figürü olarak kurmadığı için mesele daha da karmaşıklaşır. Aloysius’un sertliği, dünyayı kontrol altında tutma ihtiyacının dışa vurumuna dönüşür.

The Hours’daki Clarissa Vaughan ise bambaşka bir Streep karakteridir. Kurulu hayatı dışarıdan bakıldığında düzenli ve başarılıdır. Fakat Virginia Woolf’un dünyasından geçen o görünmez soru, Clarissa’nın gündelik hayatına da sızar:

"Yaşamak ile gerçekten yaşadığını hissetmek aynı şeyler midir?"

Streep’in burada yaptığı şey, büyük bir trajediyi gündelik hayatın küçük hareketlerine dağıtmaktır. Çiçek almak, yemek hazırlamak, eski bir sevgiliyle konuşmak… Modern insanın varoluşsal boşluğu bazen tam da kusursuz düzenlenmiş hayatların içinde belirmez mi zaten?

Streep’in kariyerindeki en ilginç dönüşümlerden biri de yaş alma süreciyle birlikte ortaya çıkar. Hollywood’un kadın oyuncular için uzun süre bir dezavantaj olarak gördüğü ileri yaş, onun için yeni bir karakter alanı açar. The Devil Wears Prada, Doubt, Julie & Julia, The Iron Lady, The Post ve hatta Mamma Mia! birbirlerinden tamamen farklı biçimlerde, orta ve ileri yaştaki kadınları anlatının merkezine taşıyan filmlerdir. Streep’in kariyeri böylece, Hollywood’un kadın yıldızlara biçtiği biyolojik takvimi de aşan ender örneklerden birine dönüşür.

The Post’taki Katharine Graham bu hattın belki de en anlamlı duraklarından biridir. Bir gazetenin sahibi olmasına rağmen yıllarca erkeklerden oluşan iktidar çevrelerinin içinde kendi otoritesinden emin olamayan bir kadın, filmin sonunda tarihî bir karar vermek zorunda kalır. Graham burada, Streep’in yıllardır canlandırdığı tüm kadınların izdüşümüdür.

Joanna’nın gitme kararı, Francesca’nın kalma kararı, Sophie’nin zorlu seçimi ve Katharine’in yayımlama kararı… Streep sinemasında kadınlar tekrar tekrar bir eşikte dururlar. Hayat, onlardan hep bir seçim ister. Ve hep zorlu seçimler…

Streep’in yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerinin ödül sayısı zaten başlı başına sinema tarihi niteliğindedir. 21 Akademi Ödülü adaylığıyla oyunculuk kategorilerinde rekor sahibi olmasının yanı sıra Kramer vs. Kramer, Sophie’s Choice ve The Iron Lady ile üç tane de Oscar kazanır. Televizyondan tiyatroya uzanan çalışmalarını sinemayla birlikte sürdürür; Kennedy Center Honors, National Medal of Arts ve Presidential Medal of Freedom gibi onurlara layık görülür. 2024 Cannes Film Festivali de bu kariyeri Onursal Altın Palmiye ile taçlandırır.

Fakat bütün bu ödüller, kuşkusuz Streep’in sinema tarihindeki asıl yerini anlatmaya yetmez… Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir. 

Bir kadının anne olduğunda kendisinden vazgeçip vazgeçmeyeceğini, âşık olduğunda mevcut konforunu terk edip edemeyeceğini, iktidara ulaştığında kimliğinin ne kadarını koruyabileceğini, geçmişin ağırlığı altında yaşamaya devam edip etmeyeceğini sorgular. Kısacası Meryl Streep sinemasının ortak paydası “seçimler”dir… Gitmek ya da kalmak. Konuşmak ya da susmak. Yayımlamak ya da boyun eğmek. Aşkı seçmek ya da kurulu düzenin tutsaklığına teslim olmak. İktidarı kullanmak ya da onun tarafından biçimlendirilmeye izin vermek. Ve tüm bu kadınlar hep aynı soruyu sorarlar:

"Bir hayatı gerçekten 'bizim' yapan şey, başımıza gelenler midir yoksa onlar karşısında yaptığımız seçimler mi?"

İşte Meryl Streep’in yarım yüzyıllık filmografisi, bu sorunun peşinde ilerleyen bir insanlık galerisidir…

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.