MODA VE TASARIM

Restoranlar, enstalasyonlar, halılar: Londra Tasarım Müzesi'ni bir günlüğüne devralan konferans

2000'den bu yana İstanbul'da düzenlenen MARKA konferansı, 13 Ekim'de ilk kez yurt dışına, Londra'daki Design Museum'a taşındı. Restoran işletmeciliğinden mimarlığa, üretimden tasarıma geniş bir yelpazede, hızlı tempolu sohbetlerle geçen bir günün ardından mesaj netti: Bugün lüksü, sahip olduğumuz nesnelerle değil, bize hissettirdikleriyle ölçüyoruz.

APOSTO MAGAZİNE
APOSTO MAGAZİNE · 24 EKİM 2026
4 DK OKUMA

Fotoğraflar: Richard Heald

13 Ekim Salı günü, sonbahar serinliğinde Kensington High Street'ten Holland Park girişini geçip Design Museum'a gitmek isteyenler, müzenin o gün kapalı olduğunu fark etti. İstanbul doğumlu bir fikir platformu olan MARKA Konferansı, mekânı bir günlüğüne devraldı. Yurt dışındaki ilk etkinliğini Londra'da tek günlük bir "kapsül" buluşmayla yapan MARKA; iki ülkenin tasarım, marka ve kültür alanlarındaki yaratıcı, yenilikçi ve dinamik isimleri biraraya getirdi.

  • MARKA London, Design Museum'da 4 Nisan 2027'ye kadar sürecek "Es Devlin: Other Worlds" retrospektifiyle iç içe kurgulanmış. Ödüllü sanatçı Es Devlin'in adını, şu sıralar Zorlu PSM'de Halit Ergenç'in başrolünü oynadığı Satıcının Ölümü'nün çarpıcı sahnesinin tasarımcısı olarak da duymuş olabilirsiniz. STEPEVI'nin de destekçileri arasında yer aldığı "Es Devlin: Other Worlds", sanatçının Avrupa'daki ilk retrospektifi.

Katılımcılar, etkinliğin uluslararası sponsoru olan halı markası STEPEVI'nin artık iplikleriyle yapılmış, nilüfer yaprağını andıran küçük halı minderlerde oturuyordu; konuşmacılar ise sanatçı Alfhild Külper'in iplik ve karışık medya enstalasyonunun içine yerleştirildi.

Etkinlik, MARKA'nın 2000'den bu yana moderatörü olan girişimci BJ Cunningham'ın iki sorusuna farklı alanlardan cevapları biraraya getirdi: Kültür, tüketim seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor? Lüks, bugün tüketici için ne anlama geliyor? Gün boyunca restoran işletmecilerinden mimarlara, sanatçılardan üreticilere kadar herkes, bu soruları kendi deneyimleri üzerinden cevapladı.

London Design Museum'a kurulan sahne

Sanat ve tasarım: Kusur ve utanç, yaratıcılığın doğal unsuru

Bu sorulara ilk cevap, günün ilk oturumunda, Design Museum küratörü Johanna Agerman Ross'un Es Devlin ile yaptığı sohbette geldi. Sanatçının retrospektifine referansla, insanları düşünerek, yaparak, yaratarak ve aralarında bağ kurarak biraraya getirme konusuna odaklanan sohbette Devlin, ritüele ve biraraya gelmeye olan ilgisinin, pagan 1 Mayıs geleneklerinin hâlâ yaşatıldığı Rye kasabasında, Katolik Pazar ayinlerinde yardımcılık yaparak geçen çocukluğuna dayandığını söyledi. O yıllardaki eğitim sisteminin sunduğu seçenekleri kabul edememesinin, kendisine yeni seçenekler yaratmak için itici güç sağladığını anlattı.

  • Kariyerinin başladığı tiyatro sahne tasarımından öğrendiği "asgari katılım kurallarını" (biraraya gel, telefonu kapat, birlikte baktığın şeye dikkat et) galerilere, Gucci Cosmos ve Cartier Londra aktivasyonu gibi marka projelerine, Beyoncé ve U2 dahil onlarca sanatçının sahne tasarımlarına, İngiltere'nin Olimpiyat sahnesine, dünyanın her yerinde her tür yaratıcı projeye taşıdığını da ekledi. Yaratıcı süreçlerde utanmanın ("humiliation") kullanışlı olduğunun altını çizen sanatçı, bu sözcüğün etimolojik kökeninin humus (toprak) olduğunu, yani toprağa, yere indirilmek anlamına geldiğini hatırlattı. Yani yaptığımız şeyden biraz utanmak, tam emin olamamak, sürecin büyüsünün bir parçası.

Endüstriyel tasarımcı Sebastian Conran, kendisinden önce konuşanlara katıldığını söyleyerek başladı söze:

"Tasarımda bir alçakgönüllülük vardır, çünkü hiçbir tasarım pişmanlık duyulmadan bitmez."

"Tipik düşünceyle Nobel ödülü kazanılmaz" diyen Conran, çocukken yaşadığı ağır disleksinin yaratıcılığını olumlu etkilediğini anlattı. Conran'a göre ürün tasarlamanın ve üretmenin en önemli prensibi, ürünlerin "yüzde 80" hazır ve uygun olmasıyla yetinmek. Bir de uyarısı vardı:

"Bir şeyleri değiştirmek için iyimser olmalısınız, ancak tasarımınızın öngörülemeyen sonuçları konusunda da her zaman sorgulayıcı kalmalısınız."

Yaşadığımız yılların en yenilikçi tasarımcıları, böylelikle, yaratıcı süreçlerimizdeki kusurları ve eksiklikleri, bunları bilmekten gelen mahcubiyeti kabullenip benimsememiz gerektiğini hatırlatmış oldular.

The Ivy, Le Caprice ve The Wolseley gibi restoranların kurucusu Jeremy King

Yeme-içme: Restoranlar nadiren yemekle ilgilidir

Etkinlikte Londra restoran dünyasının en önemli isimlerini dinleme fırsatımız oldu. Duayen restaurateur Jeremy King, yeme-içme sektörü yazarı ve tarihçisi Dylan Jones ile "Restoranlarda Geçen Bir Hayattan Dersler" sohbetinde, mekanlarını hayalî karakterler etrafında kurguladığını anlattı: Colbert'te patronunun kızını baştan çıkardığı için Paris'ten kovulan bir Fransız, The Beaumont'ta Amerikan içki yasağından kaçan biri. Restoranlarının tasarım kararlarında referans noktası böyle senaryolar. Gerçekten yaratıcı olan her konseptin tek bir cümleyle özetlenebileceğini savunan King, restaurateur titrini restoran sahipliğinden şöyle ayırdı:

"Restoran sahibi işi yönetim odasından yapar, restaurateur ise salondan."

King'in mekanlarını tasarlayan iç mimar Shayne Brady ise restoran tasarımına yaklaşımını şöyle özetledi: Tasarladığınız mekan, dikkat çekmek için bağırmamalı, ama yakından incelendiğinde de kusursuz çıkmalı. Bir restoranda kahvaltıdan gece yarısına değişen ışığı yönetmenin zorluğunu anlatan Brady, ilginç bir formül verdi:

"Aydınlatmanın anahtarı gölgedir. Restoranları davetkar kılan, yeterli sayıda karanlık alanın bulunmasıdır."

Akşam, Brady'nin stüdyosunun tasarladığı Simpson's in the Strand'deki Nellie's'in loş ışıkları ve yumuşacık kadife kaplamasıyla, bu formülü canlı gözlemleme şansımız da oldu.

Table Hopping: The Secret History of London's Restaurants kitabının yazarı Dylan Jones ise insanlar arasındaki organik bağların servis sektöründeki rolünü şöyle özetledi:

"Restoranlar çok nadiren yalnızca yemekle ilgilidir; aslen insanların kendilerine ait bir topluluk bulmak ve kamusal alanda nasıl davranacaklarını öğrenmek için gittikleri yerlerdir."

Londra sofralarıyla ilgili yüzlerce söyleşinin ardından Jones, Londra restoranlarının geleceğinin ince kâr marjlarıyla çalışan genç şeflerde olduğunu da ekledi:

"Kültürü her zaman karanlık köşelerde bir şeyleri kıran gençler yönlendirir."

Alex Eagle

Gayrimenkul ve mimarlık: Bina değil, yer inşa etmek

Londra'nın birçok semtindeki potansiyeli başkalarından önce görebilen girişimci Harry Handelsman'ı Clerkenwell'in loft tipi konutlarından, St Pancras'tan veya Stratford'dan tanıyor olabilirsiniz. Handelsman'ın hikayesi sebat üzerine kurulu. Bir otel projesi için gözüne kestirdiği binayı ihalede kaybetti; kısa süre sonra Marylebone'daki eski bir itfaiye binasını buldu. Sonuç, bugün Londra'nın en ünlü otel ve eğlence merkezlerinden biri olan Chiltern Firehouse. Handelsman, yaklaşımını tek cümlede topluyor:

"Altyapısı olmayan bir bina inşa ettiğinizde, o yapı boş bir arsadan farksız hâle gelir."

Nick Jones'un birçok mekanının yanı sıra 180 The Strand'in iç mekanlarını tasarlayan Alex Eagle de lüksü yakınlık üzerinden tanımladı: "Lüks, ihtiyaç duyduğunuz şeylerin hemen yakınınızda olmasıdır."

  • Bir de uyarısı vardı: "Sürekli size evet diyen insanlarla çevriliyseniz, gelişmek zordur."

Skidmore, Owings & Merrill'den mimar Kent Jackson ise geleceği inşa etmekle ilgili oturumunda konuyu sürdürülebilirliğe taşıdı. "Sürdürülebilir olmayan güzel değildir" diyen Jackson, betona alternatif malzemelerden, karbon salımını kendi içinde nötrleyebilen yeni bina denemelerinden ve uzayda inşa edilebilecek döngüsel tasarımlardan örnekler verdi.

MARKA London sahne tasarımı

Halı ve tekstil: Hayatta kalmak için yumuşaklık

Etkinliğin uluslararası sponsoru, çağdaş lüks halı markası STEPEVI'ydi. Öğlen oturumunda markanın anne-kız yöneticileri, tasarımın gündelik yaşamla kurduğu ilişkiyi konuştular. İstanbul'da doğan, Isparta'da üretilen ve merkezi Paris'te bulunan marka, kendi hikayesini "kırılan kalıplar" üzerinden anlatıyor. Önce halının bir ürün olarak geleneksel sınırlarını zorlayan, ardından köklü aile adını geride bırakıp yeni bir isimle markalaşan STEPEVI, şimdi de halının insanları biraraya getiren ve duygusal bağ kuran yönünü öne çıkarmayı hedefliyor. STEPEVI Yönetim Kurulu Başkanı Ayşegül Yürekli Şengör'ün deyişiyle:

"Kırmak istediğimiz bir sonraki kalıp, halıların duygusal yönünü STEPEVI dünyasına taşımak."

Marka, aynı zamanda tekstil sanatçısı Alfhild Külper ile tasarım ortaklığı içinde. Milano Tasarım Haftası'nda sergilenen A Soft World'de ziyaretçiler, fabrika zemininden süpürülen iplik kırpıntılarıyla kendi mutlu anılarını bir duvara işledi. Hafta başında boş olan duvar hafta sonunda doldu; kırılgan ve kullanılıp atılacak bir şey olan iplikler, sağlam ve kalıcı bir şeye dönüştü. Eser şimdi STEPEVI'nin Isparta'da, valiliğin 50 yıllığına tahsis ettiği bir binada kurduğu sanat ve kültür merkezine gidiyor. Fabrika çalışanları da süpürdükleri kırpıntıların neye dönüştüğünü orada görebilecek.

Markanın bir diğer ortaklığı da tekstil sanatçısı Tom Atton Moore ile. İlk halılarını yatak odasında dokuyan Moore için bir halının kenarında kalan beyaz bir iplik, bir yönteme dönüştü: "Hatalar nasıl işin ana parçası olabilir?" Moore, gittikçe "beje bulanan" bir dünyaya karşı; bir mekanın, tüm renkleriyle, kapısını açtığınız anda sizi içine çekmesini istiyor.

Ayşegül Yürekli Şengör ve Ayşe Şengör STEPEVİ'nin hikâyesini anlatıyor

Londra ile İstanbul arasındaki köprü

MARKA London'ın kendisi bir köprü gibi kurgulandı; gün boyunca bu köprünün iki yönde de işlediğini gördük. Londralı bir tasarımcı olan Es Devlin'in imzası bu sezon Zorlu PSM sahnesindeyken, İstanbul'da doğan bir fikir platformu Londra'nın en önemli tasarım müzesini bir günlüğüne devraldı. STEPEVI'nin yurt dışındaki ilk durağı da 20 yıl önce Londra oldu: Kings Road 274'teki mağaza bugün hâlâ markanın şehirdeki ayak izi.

Bu iki yönlü ilişkiyi en iyi "The Istanbul Effect" oturumunda dinledik. Madame Malachite'in kurucusu İrem Kınay, İstanbul etkisini "farklılıkları biraraya getirip birlikte var olmalarını sağlamak" olarak tanımladı. İstanbul ile Londra arasında çalışan sanatçı Seda Gazioğlu ise köprüyü bir metafor olarak kullandı: Ona göre İstanbul'da çelişkiler yan yana duruyor, ama bitişme yerlerindeki dikişler, tıpkı Boğaz'ın köprüleri gibi görünür kalıyor. Restoran girişimcisi Cem Mirap da İstanbul'u, Doğu ile Batı'yı tek yapıda buluşturan binaların şehri olarak anlattı.

Londra'nın bize mekanlarını açtığı, İstanbul'unsa tasarıma ve birlikteliğe bakışını getirdiği bu gün, ülkeler, disiplinler ve kuşaklar arasındaki köprülerle tanımlandı.

Design Museum'dan ayrılırken aklımda kalanlar

Gün boyunca farklı oturumlarda aynı fikir yükseldi: Mesele ürün değil, verdiği his ve kurduğu bağ. Restoranda ışık ve gölge, binada mahalle, halıda anı, tasarımda alçakgönüllülük ve cesaret. Lüks, artık sahip olduğumuz şeyle değil, bir yerden ayrılırken bize eşlik eden hisler, fikirler ve açılan kapılarla ölçülüyor.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.