Aposto

5 Ekim 2022, Çarşamba
5 Ekim 2022, Çarşamba
TURNA BİLDİRİYOR
YİNE TURNA BİLDİRİYOR
KONUK: ESER ECE ALTINKAYA

Yeni yılın ilk bülteninden selamlar,

Bu sayıda Müzikli Mevzular adına ben Turna, Tuğçe’siz sesleniyorum sizlere. Kapalı Hollanda’dan salgının yeniden arşa çıktığı Türkiye’ye seyahat planı içinde olan Tuğçe’nin gündemi biraz yoğun, başı kalabalık. Bir sonraki sayıda yeniden buralarda olacak. 

Ben 2022’ye, yılın ilk saatlerinde Covid testimin pozitif olduğunu öğrenerek girdim. Böylelikle 2. kez Covid olmayı başarmış bulunuyorum 2021’de giderayak da olsa. Hafif geçiyor, iyi dilekleriniz için peşinen teşekkür ederim.

Bu sayıya sevgili arkadaşım Eser Ece Altınkaya konuk oldu, misafirliği için teşekkür ederim. Arctic Monkeys ile ilişkisini anlattı şahsına münhasır yazımıyla.

Ben de hastalık vesilesiyle uzun zamandır kendime ayırmadığım vakti ayırıp yeni şeyler keşfettim. Epeydir heybeden yiyordum açıkçası, stokları yenileme vakti gelmiş de geçiyordu. Umarım hoşunuza gider keşiflerim.

2022’de önce sağlık, sonra diğer dileklerinizin gerçekleşmesi umuduyla…

Ve unutmadan, iyi ki doğdun Barış Manço, iyi ki geçtin hayatlarımızdan!

İyi okumalar, dinlemeler ve izlemeler!

TURNA BİLDİRİYOR

Keşfetmeyi Unutmuşken Gözüme Takılanlar, Kulağıma Kaçanlar

Uzun zamandır yeni müzikler dinleyemediğimden, yeni şeylere açık olamayışımdan şikayetçiydim. Sanırım bu problemi sonunda aştım, ihtiyacım olan biraz sükunetmiş meğer. Bu vesileyle son günlerde gözüme takılıp kulağıma kaçanları paylaşmak isterim. 

Uzun süredir Rusça öğrenmek istiyorum. Bunun birden çok sebebi var, ama en önemlilerinden biri, biraz klişe olacak ama, “dünyayı anlamak”. Malum, yüz ölçümsel olarak dünyanın en geniş ülkesinin dilini öğrenmek, hele ki Sovyet dönemi bünyesinde bulunan onlarca farklı ülkeyi ve kültürü de düşününce, herhalde haksız bir heves sayılmaz Rusça öğrenmek. 

Yine bir gün gaza gelip internetten Rusça öğrenmeye çalışırken, kendimi ilginç bir YouTube kanalında buldum. Ermeni asıllı (dönemine göre “Sovyet”) animasyoncu Robert Sahakyants’ın çizgi filmlerinin olduğu bir kanal. Yeni nesil dijital animasyonları sevmeyen, biraz eski kafalı, analog bir insan olduğumdan, bu 70-80li yıllardan çizgi filmler beni hemen cezbetti. Üstelik konuları da halk hikayeleri ve masallardı. Özellikle aşağıda paylaştığım ve bir kralın bir çeşit kemane çalmasıyla başlayan bu çizgi filme kayıtsız kalamazdım.(Çizgi filmin ilerleyen dakikalarındaki cezvede kahve gibi “buralı” detaylara da dikkatinizi çekerim.) 

Buyurun sizler de izleyin, saati biraz gecikmeli de olsa yeni yılın ilk pazar gününün çizgi filmi olsun. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
YİNE TURNA BİLDİRİYOR

Kişisel Bir Ud Güzellemesi

Keşiflerimden bahsederken bir de enstrüman eklemiştim o listeye, lakin yazdıkça aldı başını gitti bu konu. Apayrı bir başlık açmak farz oldu. Gönül isterdi ki burada az bilinen bir çalgıdan bahsedeyim, mesela yüzyıllar öncesinden veya dünyanın ücra köşesindeki bir topluluğun yerel bir sazından… Ama maalesef, adeta Amerika’yı yeniden keşfederek size “ud”dan bahsedeceğim, bildiğimiz ud… Zira ben bu çalgıyı adeta yeniden keşfettim, daha doğrusu yanlış tanımışım, bu elim hatayı sonunda düzelttim. Haliyle, sizlerle de paylaşmak istiyorum bu sonradan keşfimi. 

Udun tarihi ya da organolojik bilgisine çok detaylı girmek istemem, ama kabaca diyebilirim ki “lute”(lavta) ve gitar gibi telli enstrümanların atası ve belki de kuzeni sayılabilecek bu çalgı, özellikle Orta Asya coğrafyasında çok yaygın. Malum, ülkemiz de bu coğrafyanın ayrılmaz bir uzvu olduğundan hepimizin kulaklarının gayet aşina olduğu bir çalgı aslında ud. Zaten çalgının virtüözlerinin önemli bir kısmı da ülkemiz ve yakın coğrafyalarından. Birazdan birkaç örnek de paylaşacağım. (Ara not: “Lute” yahut lavta nedir bilmeyenler için bir örnek linki burada, ben gitarla udun aşk meyvesi olarak görüyorum ve bilhassa Barok ve Rönesans dönemlerinden çok telli olanlarına bayılıyorum, bir ara lavta da konuşuruz detaylıca :) 

Konumuza dönelim, İstanbul’a yeni taşınıp konar göçer yaşadığım dönemde, yani bu yaz, müzisyen bir dostumun udu ile haşır neşir olmuştum bir süre. Çok merak ettiğim bu enstrüman ile ilk buluşmamdı ve telli sazlardan herhangi birini çalanın diğerlerini tıngırdatabilmesi gereğince ben de az çok melodiler çıkarabilmiştim. O sırada şunu fark ettim, benim için gitarda eksik kalan melodi tınısını ud nefis veriyordu ve bunu yaparken bağlamadaki bana bir şekilde doygun gelmeyen sesi de muazzam veriyordu. Acaba aradığım çalgı ud muydu sorusu takıldı aklıma, sonra ud üzerine düşünmeye ve dinlemeye başladım. Dikkatsizce dinlediklerimi yeniden süzgeçten geçirdim ve böylelikle Amerika’yı yeniden keşif sürecim başladı. 

Popüler müzikten bir örnekle başlayalım. Sene 2002, Nil Karaibrahimgil’in ilk albümü yayında ve çıkış parçası biraz tuhaf klibi, şahane aranjesi ve progresif akışıyla bir pop şarkısından çok daha fazlası, hatta bana göre Nil’in şaheseri (Ozan Çolakoğlu’nun müthiş müzisyenliği ve aranjörlüğünü de es geçmemek lazım elbette ki) olan “XL”. Neyse, kendi kendimin lafını kesip konudan sapmadan esas meseleye dönelim: Şarkının 2. dakika 9. saniyesinde giren ud solosu. (Bu soloyu şarkının tamamıyla paylaşmak isterdim, ama nedense YouTube linki sorun çıkarıyor. Bu yüzden zaten burada bahsetmek istediğim genç kadın udilerden Gizem Sucu'nun performansını iliştiriyorum aşağıya.)

Açıkçası bu soloyu kim çalıyordu, hiç merak edip araştırmamıştım daha önce, ta ki ölüm haberini duyup Gizem Sucu'nun paylaştığı yukarıdaki videoyu görene kadar. Nil'in yanı sıra bir sürü müzisyenle çalışıp pek çok şarkıya uduyla imzasını atan Yıldıran Güz gibi bir ud virtüözünü geç keşfetmiş oldum, yattığı yer incitmesin.

Gelelim ud diyince beni en çok etkileyen müzisyene: şüphesiz ki Ara Dinkjian. Diğer üstadlar affetsin, lakin benim favori ud virtüözüm Amerika’da doğup büyüyüp yaşamakta olan Anadolu asıllı muhteşem besteci ve icracı Dinkjian. Ne mutlu ki kendisini canlı dinleyip seneler önce İTÜ MİAM’da bir söyleşisine de katılabilmiştim. Dinkjian’ı anlatmaya kalksam apayrı bir yazı yazmam gerekir, o yüzden “Tanımayanlar için Ara Dinkjian” lezzetinde şu kısa belegesel videoyu aşağıya bırakıyorum.

Fakat yine de çenemi tutamayıp şunları da eklemek istiyorum. Pek çoğumuzun çok iyi bildiği Sezen Aksu’nun Vazgeçtim, Sarışınım ve Ahmet Kaya’nın Ağladıkça gibi şarkıları, aslında Dinkjian’ın besteleri. Ayrıca Dinkjian’ın babası Onnik Dinkjian da çok kıymetli ve özel bir vokalist. Baba oğul Dinkjianlar’ın birlikte ilk kez ana vatanları Diyarbakır’a gelişlerini anlatan belgesel filmleri “Garod”u ise defalarca izledim ve her fırsatta herkese tavsiye ediyorum. Hatta Garod’un yönetmenlerinden birisi olan Burcu Yıldız ile röportajımızı da buradan izleyebilirsiniz.  Garod da zaten diğer yönetmen Onur Günay hocamız tarafından Vimeo’da erişime açılmış durumda. 

Neyse efendim, ben de eline her ud alanın yaptığı gibi hemen Ara Dinkjian’dan "Picture" (yani "Ağladıkça") çalmaya çalıştım, kendimce "Vazgeçtim" gıcırdattım ve sonra geçici konağımdan ayrılınca uddan da ayrılmış oldum. Şimdilerde yine dinleyici olarak ilerliyor ilişkim, ama yakın zamanda bir ud almak istiyorum. Bu konuda tavsiyesi olanları da mailimize bekliyorum. 

Şimdilik bu ud mevzuunu kapatırken, yeni dönem icracılardan çok beğendiğim bir ismin albümünü de iliştireyim: Zeynel Demirtaş. Ben özellikle doğaçlamalardan oluşan albümüne bayıldım. Ud aldığımda kendisinin video derslerini de takip edeceğim.  Ders demişken, yukarıda bahsettiğim Gizem Sucu’nun online derslerini de meraklısı için eklemiş olayım 

Tabii ki Udi Hrant’ından Cinuçen Tanrıkorur’a yahut Anouar Brahem’den Rahim AlHaj’a ülkemiz coğrafyasından ve dünyadan nice ud üstadı var. Lakin ben şimdilik bu kadar anlatayım, özellikle Anadolu ve civarından üstatları araştırıp dinlemek size düşsün.

Eh, gelelim en eğlenceli kısma, trivia bilgi eklemezsem olmaz. 

Eğer henüz fark etmediyseniz 100 liralık banknotumuzun arka yüzünde bir ud çizimi görebilirsiniz. Ola ki şanslıysanız ve cebinizde varsa çıkarıp bir inceleyiniz, zira bu bu banknotun arka yüzü önemli bir müzisyene ayrılmış durumda: Buhurizade Mustafa Efendi, nam-ı diğer Itri. Ve kendisinin müzisyenliğinden mütevellit, 3 adet çalgı da girmiş bu arka görsele: ney, kudüm ve ud. 

Şimdi sıra 50 lirada! Bu banknotun arka yüzünde yer verilen isim ise Türkiyeli ilk profesyonel kadın romancı kabul edilen Fatma Aliye Hanım. Ve bilin bakalım Fatma Aliye’nin 1899 yılında yayınlanan, hikayesinde Şam ve İstanbul’un kültürel hayatından kesitler sunan ve müzisyen Bedia Hanım’ı anlatan romanının ismi nedir? “Udi”. Ve anlayacağınız üzere romanın baş kahramanı Bedia Hanım bir udidir. Bir başyapıt olduğunu veya ahlak sistemine bayıldığımı söyleyemem, ama dönemine göre değerlendirilerek okunması gereken bir eser olduğunu da belirtmeliyim.

O kadar daldan dala atladım ki, şu an bu yazıyı nasıl bitireceğimi gerçekten bilmiyorum. Haydi hoşça kalın!

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
KONUK: ESER ECE ALTINKAYA

Bir Arctic Monkeys Hikayesi

Telefon ekranımın ışığı yanıyor. “Arctic Monkeys bir gönderi paylaştı.” Bekliyormuş gibi, neredeyse panikle bildirime tıklıyorum. Maviye çalan bir turkuaz arka plan, dört maddelik bir gönderi, en üstteki harfler öylesine sıralanmış gibi gelip ne dediklerini çok iyi bilen iki basit kelimeye dönüşmüş, “TURKEY, Istanbul”.

Derin ve sesli, nefesimi tutup elimle ağzımı kapıyorum. “N’oldu?!” diyor, iş arkadaşım. İşini bölmemek için, önemli bir şey değil, deyip geçiyorum. Halbuki kalbim çarpıyor.

Bu ne ki?.. 8 sene önce, Bilgi Üniversitesinin efsanevi Tophane yurdunun mutfak masasında, köşedeki sandalyede otururken Rock’n Coke’a geleceklerini öğrenmiş, çığlık attığım için insanların benden nefret etmesine neden olmuştum. Kuzenime, “NEDEN BANA SÖYLEMEDİN?!” diye mesajlar atmış ama göğsümdeki kahkaha istediğinden, haber vermemesini çok da umursamamıştım. Grubun kendisinin deyişiyle, “Who the Fuck Are Arctic Monkeys?”. Arctic Monkeys benim için kim?

Yeni albümlerinin 2022’de geleceğini biliyordum, baterist Matt Helders bazı yayınlara söylemişti. Şarkıların tamamına yakınının yazarı ve solist Alex’in (Turner) uzun süre yazmadan duramayacağını biliyordum. 2018 tarihli, 6. ve henüz son yayımladıkları albüm Tranquility Base Hotel & Casino’dan sonra, (2013 tarihli 5. albüm) AM’deki gibi araya bir The Last Shadow Puppets veya Alexandra Savior yan proje albümleri girmemişti. Yeni bir sevgilisi vardı, Fransız, albümleri çıktıktan sonra sevgililerinden ayrılma döngüsünü devam ettirecek mi merak ediyordum. Yoksa (Alex sayesinde tanıdığım eski sevgilisi, moda tanrıçası) Alexa Chung’ın deyimiyle, erkek şarkı yazarı-şarkıcıların kutsanmış canavarlara dönüşmesini atlatacak kadar büyümüş müydü?

TBH&C’ye önceki albümleri kadar alışamadım. Spotify’ın yeni şarkı sözü özelliğiyle anlayabilmeyi istiyorum. AM’i ise, ne 3. albüm Humbug ne de 4 Suck It and See kadar sevebildim. Herkes, kelime anlamıyla herkes, AM’le sevmeye başladığı hâlde.

Ağustos 2022 konser biletleri birkaç dakika içinde bitti. Bu alanların hepsi AM’i, Do I Wanna Know?’u mu duymayı bekliyor? Ne zamandan beri seviyorlar onları? Cornerstone’dan, Crying Lightning’den, Only One Who Knows’dan haberleri var mı? 505 onlar için de absürd binlerce anının sebebi oldu mu? Şarkıları duyunca ne hissediyorlar?

2006 Haziran ayı Rolling Stone Türkiye’nin ilk sayısını, eski bir dosta kavuşmuş gibi satır satır okuyan Mersin’de küçük bir kızken; sayfaların birinin yarısında, dört ergen çocuğun fotoğrafını ve Britanya’yı ‘kasıp kavurmalarını’ anlatan yazıyı görmüş, müziği nereden dinlediğimi bile hatırlamadığım teknolojinin yetersizliğiyle şarkıları o an duyamayacağımı bilerek yaprağı çevirmiştim. Birkaç ay sonra, bir okul dönüşü klasiği, kanalı Dream TV’ye çevirme devresinde zaman duracak, ben ekran karşısında ağzım açık, duyduğum müziğin açtığı yeni dünyayı algılamaya çalışacaktım. Sayfanın yarısında bahsedilen dört ergen çocuğun müziği, The View From The Afternoon; ilk albüm, promo single. İlk albümün en iyi bilinen şarkısı dahi değil. Arctic Monkeys dışında sadece birkaç müzisyenin yaşattığı, evrensel yeni boyuta kayma hissi...

Devam eden yıllarda Alexa Chung School of Fashion’dan mezun olacağım ve kuytu köşelerden grubun ve Alexa’nın fotoğraflarını bulup röportajlarını çevireceğim 10B takipçili Tumblr kızına dönüşmüştüm. İnternet gençliğine Alexa’nın sokak stili ve Alex’in sahnede zıplayan fotoğraflarını kazandırdığım için gururlanıyordum. Julian Casablancas’ın (The Strokes) birkaç hafta önce bu cümleye geri mesaj gönderdiği, Alex’in, belki de gelmiş geçmiş en iyi albüm açılış mısrası, “I just wanted to be one of The Strokes // Now look at the mess you made me make,” diyerek Nâzım boyutunda özetlediği şey; dünyanın her yerinden o küçücük birkaç 10 bin kişilik Tumblr ahalisinin hikâyesiydi. The Strokes, Alex kadar bizim için de bireysel vizyonumuzun ilk yapı taşlarını kuran grubumuzdu. Julian (Jules...), 2015’te yeni grubuyla İstanbul’a geleceği zaman sırf onunla tanışmak için Erasmus’tan 1-2 günlüğüne dönmeyi düşünmüştüm, sonra tacizci grup arkadaşını savunduğunda hepimiz kırılmıştık. Alexa’nın Alex’in ismini vermeden anlattığı kalp kırıklığını biz de neredeyse onunla yaşamıştık. Bir Glastonbury gecesi, sabağa karşı kızı bırakıverdiğini tesadüfen öğrenecektim, yıllar sonra. Üzerine utanmadan The Ultracheese’i yazacaktı.

Alex ve Miles Kane’in çağdaş bromance’inin ismi “Milex”i biz bulup yaymıştık. Şu an Instagram’da dönen şakaları 10 sene önce yapmıştık. The Last Shadow Puppets’ın ikinci albümünü biz yıllarca beklemiştik. Büyümüştük de. Artık Tumblr’ı geride bırakmamız gerekiyordu. Caanım, dâhi Lorde’un Stoned at the Nail Salon’una inat, 15 yaşında aşık olup hâlâ sevdiğim grup için ergen fan takibini geride bırakmam gerekiyordu. Müzik bir yerlerde kalacaksa da...

2013 konseri öncesi, AM sonrası, şimdi hâlâ giydiğim Arctic Monkeys tişörtünü Atlas Pasajında bulduğum için neredeyse üzüldüm. AM olmasaydı kimsenin merch talebi olmayacaktı. Orijinal tasarımın aksine çoğu tişörtte grup ismi altındaki AM amblemi sinirlerimi bozuyordu.

Rock’n Coke öncesindeki hafta, staj yaptığım yerde, festivalin sadece tek bir günü için davetiye geleceğini öğrendim. Lütfen Cumartesi olsun, lütfen lütfen lütfen... Pazar için de kapıdan sıyrılmayı, hatta akşamında sahte basın kartı ayarlayıp kulislere sızmayı başaracaktım; ama masama bırakılmış bilet Cumartesi içindi. Zaman gelmişti.

Hava karardı. Sahne karardı. Önlerde yerimi aldım. Neden bu kadar kalabalık olduğunu anlamıyordum. Matt’in sandalyesine yerleştiğini hatırlıyorum. Nick, tatlı uzun saçlarıyla basta yerini aldı. Jamie neredeydi? Alex geldi. O sevmediğim ukala karakterine büründüğü hâli, havalı 50’ler saçları, siyah takımı... The sacred monster, kutsanmış canavar. Muhtemelen sadece bir kez İstanbool diye seslenişi... Yanımdaki çocuğun, şarkıları benden iyi bilmesinden nefret etmiştim. O da Do I Wanna Know’un gelişini, Humbug’dan duyabilmiş miydi?.. Kendime sürekli, karşındalar işte, oradalar, diye seslendim. Bak tam karşındalar. Neden bu kadar boş hissediyorsun?

Tanışsam ne diyebilirdim bilmiyorum, sadece teşekkür ederdim herhalde, kimseyi kulisin yakınına dahi almamışlardı. Birkaç gün sonra, rehberliklerini yaptığını öğrendiğim bir kız; Alex araçta sürekli Arille’le yazışıyordu ve keyfi yoktu, ayrılacaklar bence, demişti. Ayrıldılar da. Ardından Alexa’nın Arctic Monkeys tişörtleriyle gezişi, yeni kız arkadaş, yeni albüm, yeni ayrılık. Alex, BRITS 2015’te rock’n roll will never die deyip mikrofonu yere düşürürken benim popla barışacağım dönem başlayacaktı.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Bülteni beğendiniz mi?

Arşive Ekle

Okuma listesine ekle

Paylaş

Müzikli Mevzular Yayınını Takip Et

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar her hafta e-posta kutunda!

0%

;