Aposto

5 Ekim 2022, Çarşamba
5 Ekim 2022, Çarşamba
Kissinger
Kamuoyu araştırmaları
Kent
Bugünkü Destekçimiz
Angelou
Raporlar
Spektrum Türkiye

UNDP temsilcisi Vinton'un Gaziantep izlenimleri, bir denizin ölümü, sürdürülebilir kentlere doğru

ARUP ile birlikte

Mühendislikte teknik mükemmellik ve yaratıcı çözümler: Arup Yer aldığı bölgenin dinamiğini olumlu yönde dönüştüren ve uzun vadede sürdürülebilir değer yaratan inşaat ya da altyapı projeleri üretmek; ancak o projenin tüm fırsat ve risklerinin tasarım, planlama, mühendislik, teknoloji gibi disiplinlerin kesişiminde yaratıcı bir yaklaşımla ele alınmasıyla mümkün oluyor. Tam da bu noktada, teknik mükemmelliği ve yaratıcı çözümleri bir araya getirerek bina ve altyapı projelerindeki fırsatları keşfetmeyi misyon edinmiş Arup, kamu ve özel sektör için nitelikli bir ortak olarak öne çıkıyor. Arup 1946 yılında Ove Arup tarafından Londra'da kurulan Arup; bugün 33 ülkede, 89 ofiste faaliyet gösteriyor. Çok disiplinli mühendislik ve konusunda uzman teknik danışmanlık hizmetleri sunan uluslararası bir firma olan Arup, küresel çapta 15 bini aşkın plancı, tasarımcı, mühendis ve danışmandan oluşan ekibiyle mimari, şehir planlama, ekonomi, sosyoloji ve sürdürülebilirlik gibi çeşitli disiplinlere dayanarak mekânların işleyişine geniş ve derin bir anlayış getiriyor. Arup'un teknik uzmanlığı ve yaratıcı bakış açısı; akıllı şehirlerdeki çalışmaları etkileyerek projelerin fiziksel, mekânsal, sosyoekonomik ve ticari potansiyelleri açısından dijital teknoloji fırsatlarını keşfetmeye yardımcı oluyor. Arup Türkiye 1982'den bu yana Türkiye'de faaliyet gösteren ve Türkiye’deki ilk ofisini 1990 yılında açan Arup, Türkiye'deki en büyük mühendislik danışmanlığı şirketlerinden biri olarak biliniyor. Sektördeki saygınlığını yerel uzmanlığına ve bilgi birikimine borçlu olan Arup Türkiye; aralarında Sabiha Gökçen Havalimanı, Kanyon Alışveriş Merkezi ve Konya Tropik Kelebek Bahçesi ve Böcek Müzesi gibi kamuoyunun takdirini kazanan projelerin de yer aldığı bina, altyapı ve danışmanlık projeleriyle kamu ve özel sektöre hizmet veriyor. Arup; İstanbul ve Ankara’daki ofislerinde görev alan 180'i aşkın yetkin mühendis, deneyimli danışman ve yetenekli mimardan oluşan ekibiyle ve "Bütüncül Tasarım" adını verdiği yaklaşımıyla faaliyetlerini sürdürüyor. Küresel Geleceğin Şehirleri Refah Fonu Programı Birleşik Krallık Dışişleri ve Kalkınma Bakanlığı tarafından Ankara, Bursa, İstanbul ve Çankaya’da yürütülen Küresel Geleceğin Şehirleri Refah Fonu Programı’nın yüklenici ortağı olan Arup, sürdürülebilir kentsel büyüme ve küresel refah artışını desteklemek amacıyla oluşturulan bu teknik destek kapsamında yerel yönetimlerle işbirliği yapıyor. Kentsel planlama ve dayanıklılığın yanı sıra ulaşım planlama konusuna da odaklanan projeler, şehirlerde kentsel hareketliliği artırmayı, güvenli ve dayanıklı kentsel alanların sürdürülebilir gelişimini kapsayıcı ve katılımcı süreçler üzerinden desteklemeyi hedefliyor. Arup Türkiye’ye dair ayrıntılı bilgi için internet sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Spektrum Türkiye&Kent'in yeni sayısından herkese merhaba,

Bu hafta hikâyelerimizde UNDP'nin yeni Türkiye Mukim Temsilcisi Louisa Vinton'un Gaziantep izlenimlerine, güvenli, sürdürülebilir ve herkes için erişilebilir şehirlere doğru giden yola ve Marmara'ya can çekiştiren müsilaj felaketine odaklanıyoruz. 

Perşembe günü Spektrum Dünya'da görüşmek dileğiyle,

Bartu

Kissinger

Ortaklıklar ve Antep fıstığı: Gaziantep’te ilk izlenimlerim

Mayıs 2021’de Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye Mukim Temsilcisi olarak göreve başladığımda ilk saha ziyaretimi yapacağım yer elbette Gaziantep idi. 83 milyon nüfusuyla, üç denizin ortasında ve iki kıtada yer alan topraklarıyla, Türkiye büyük bir ülke. Şimdi artık memleketim dediğim Ankara’nın nüfusu, daha önce görev yaptığım üç ülkenin -Hırvatistan, Kuzey Makedonya ve Gürcistan- nüfuslarından daha büyük. Ve UNDP, istihdam yaratma, çevre koruma ve kamu hizmetlerine yönelik projeleriyle, Türkiye’nin her köşesinde faaliyet gösteriyor.

Ama Gaziantep, listenin ilk sırasında yer alıyordu. Kendi nüfusu 2,2 milyon olan bu şehir, 2011 yılından bu yana Türkiye’ye sığınmış olan 3,7 milyon Suriyelinin 450 binden fazlasını barındırıyor. Mültecilere kapılarını kapatan birçok ülkenin aksine, Türkiye cömertliği ile ön plana çıkıyor. Kayıtlı Suriyeli mülteciler işgücü piyasasına katılabiliyor, çocuklarını okula gönderebiliyor ve diğer kamu hizmetlerinden yararlanabiliyor.

UNDP’nin Türkiye’deki çalışmaları, ülkenin bu devasa yükü omuzlamasına yardım etmeye odaklanmış durumda. BM sisteminin öncü kalkınma kuruluşu olarak bizim görevimiz, bir yanda Suriyelilerin kendine yeterliğini desteklemek, diğer yanda da ev sahibi Türk toplulukların dayanıklılığını artırmaktır. Bu çifte görev, yalnız Gaziantep’te değil, Türkiye’nin Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapan diğer bölgelerinde de programlarımızı biçimlendiriyor.

Haziran ayında Gaziantep’e yaptığım bir günlük ziyaret, UNDP’nin çalışmalarını yerinde görmemi sağladı. İlk olarak, UNDP’nin Japon finansmanıyla küresel salgın esnasında kurmuş olduğu maske üretim fabrikasını ziyaret ettim. Bugüne kadar 1,8 milyon maske, 4 bin 500 küçük işletmenin yer aldığı, 40 bin insanın çalıştığı sanayi bölgesine dağıtıldı. Fabrika bilinçli olarak, hem Suriyeli hem de Türk nüfusta kırılgan kişileri istihdam ediyor.

Sonraki durağımız, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sn. Mustafa Varank’ın ev sahipliğinde düzenlenen, yerel üreticilerin dijital teknolojileri benimsemesine ve üretkenliklerini artırmasına yardım edecek son teknoloji ürünü bir tesis olan Gaziantep Model Fabrika’nın açılış töreni oldu. UNDP, Bakanlık ve Avrupa Birliği (AB) ile işbirliği halinde, Türkiye’de birçok şehirde benzer tesisler kuruyor. Bununla, işletmelerin hem ev sahibi topluluklar hem de mülteciler için yeni işler yaratmasına destek vermeyi amaçlıyor. Beni özellikle etkileyen şey, tesisi kullanan üst düzey yöneticilerin bizzat kendilerinden, tesis sayesinde ne kadar çok zaman ve para tasarruf ettiklerini duymam oldu.

Son durağımız ise, Gaziantep’in nüfusun aniden yarım milyon artışı nedeniyle doğan ilave atıkları yönetmesine destek vermek üzere, AB finansmanıyla UNDP tarafından kurulmakta olan 10 milyon ABD Dolarlık atık işleme/arıtma tesisinin inşaat şantiyesi oldu. Hayatımda ilk kez baret giydim! En heyecanlı kısmı ise, tesisin kendi elektriğini üretecek, biyogaz ve geri dönüştürülebilir maddeleri kullanarak şehir için yeni gelir yaratacak olmasıydı. Ekonomik yararlar ile çevresel yararlar bir arada gerçekleşecek.

Gezimizin diğer kayda değer olayları ise, Zeugma Mozaik Müzesi’ndeki harika hazineleri görmek ve Gaziantep’in ünlü Antep fıstıklı baklavasını tatmak oldu. Şehirden ayrılırken izlenimlerim şöyleydi: Durumu bilmeyen bir yabancının zihninde, büyük mülteci akını nedeniyle bakımsız çadır kampları oluşur; benim gördüklerimin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bu kadim şehir, çağdaş enerji ile dopdolu. Gerilimler mevcut olsa da, kaynaklar kıt olsa da, Suriyeli misafirler ve Türk ev sahipleri için daha iyi yaşamın sağlam temelleri atılıyor. UNDP, ortaklarıyla birlikte, bu vizyonu gerçekleştirmeye kendini adamıştır.

Louisa Vinton, UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi. Daha önce Hırvatistan, Kuzey Makedonya ve Gürcistan’da aynı görevleri yürüttü. Daha önce Economist dergisi istihbarat biriminde iş dünyası editörü ve yazarı, ayrıca Radio Free Europe’ta Polonya siyaseti analizcisi olarak çalıştı.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Kamuoyu araştırmaları

Ipsos'un 28 ülkede yürüttüğü bir araştırma, Türkiye'de kadınlarla erkekler, muhafazakarlarla liberaller, zenginler ve yoksullar, göçmenlerle yerliler gibi pek çok farklı gruplar arasında global ortalamanın çok üzerinde gerilim olduğunu ortaya koydu. Türkiye, sadece farklı etnik gruplar arasında tansiyon olduğunu düşünenler oranında global ortalamanın altında kalabildi. 

Sözcü - Ipsos

Kaynak: Sözcü

Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin araştırmasında, bir sonraki seçimde aday olması halinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a "asla oy vermem" diyen katılımcıların oranı %50 olarak bulundu. %35 "kesinlikle oy veririm" derken %12'nin kararsız olduğu belirlendi. 

  • Oy geçişkenliği: Metropoll şirketinin araştırmasında seçmenin %69'unun son genel seçimde oy verdiği partiye oy vermeye devam edeceği, %16'sının başka partiye oy vereceği, %8'in ise kararsız olduğu ortaya çıktı. MHP ve Saadet Partisi seçmenlerinin başka partiye oy verme eğilimi dikkat çekerken parti seçmenlerine göre sonuçlar aşağıdaki gibi oldu: Metropoll
Kent

Sürdürülebilir şehirler mümkün mü?

Son yıllarda hızla artan şehirleşmenin yanı sıra tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgınının da ortaya çıkmasıyla, kentlerden kırsal alanlara kaçış gündeme gelmeye başladı. Peki şehirlerimiz daha yaşanabilir, yeşil, dayanıklı, güvenli ve sürdürülebilir olsaydı böylesi bir kaçış yine de söz konusu olur muydu? Çoğumuzun daha yeşil ve adil bir şehirde yaşamayı istediğine neredeyse eminim. Bunu gerçekleştirebilmenin yol haritasını ise Eylül 2015’teki Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi'nde 193 ülke tarafından imzalanan Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündeminde bulabiliriz.

2030 Gündemi kapsamında 169 hedefi olan, sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarını kapsayan toplam 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacı (SKA), oldukça geniş bir kapsam sunuyor. 2015-2030 dönemi boyunca, “kimseyi geride bırakmama” sloganıyla hiçbir kişi ve ülkenin kalkınma sürecinde geride bırakılmaması için çalışmak üzere harekete geçiliyor.

SKA 11 doğrultusunda şehirleri ve insan yerleşimlerini kapsayıcı, güvenli, dayanıklı ve sürdürülebilir kılmak için 10 hedef tanımlandı. Bu hedeflere ulaşabilmek için farklı alanlarda çalışmalar, destek programları başlatıldı. Bu hedefler:

  • Herkesin yeterli, güvenli ve karşılanabilir konuta ve temel hizmetlere erişimini sağlamak
  • Kırılgan, dezavantajlı grupların ihtiyaçlarına özel önem göstererek uygun ve sürdürülebilir ulaşım sistemlerine erişimini sağlamak
  • Kapsayıcı, sürdürülebilir ve katılımcı kentleşmeyi planlamak, yönetimi için kapasiteleri geliştirmek
  • Kültürel ve doğal mirasını korumak
  • Yoksulları ve kırılgan durumdaki insanları korumaya odaklanarak afetlerden kaynaklanan ölümleri ve etkilenen insan sayısını azaltmak
  • Olumsuz çevresel etkileri azaltmak
  • Güvenli, kapsayıcı, ulaşılabilir, yeşil ve kamusal alanlara genel erişim sağlamak
  • Ulusal ve bölgesel kalkınma planlamasının güçlendirilmesi yoluyla kent, kent çeperi ve kırsal alanlar arasındaki ekonomik, sosyal ve çevresel olumlu ilişkileri desteklemek
  • Kaynak verimliliğini, iklim değişikliğine uyumu, iklim değişikliğinin azaltılmasını ve afetlere karşı dayanıklılığı dikkate alan bütüncül politika ve planları benimseyen, uygulayan kent ve yerleşim yeri sayısını artırmak, bütüncül afet riski yönetimini her düzeyde geliştirmek ve uygulamak
  • Yerel malzemeler kullanılması suretiyle sürdürülebilir ve dayanıklı binaların inşası için az gelişmiş ülkeleri, mali ve teknik yardımlarla desteklemek

Yaşadığımız şehirleri sürdürülebilir kılmak için sürdürülebilirliğin sosyal, çevresel ve ekonomik etkisinin ele alınması gerekiyor. Şehirlerimizde atılmasını beklediğimiz somut adımları düşündüğümüzde hem iklim değişikliğine olumsuz etkisi olan zararlı emisyonların salınımının azaltılması hem de dezavantajlı grupların istihdama erişiminin kolaylaştırılması için toplu taşıma hizmetlerinin iyileştirilmesi, fosil yakıt tüketen ulaşım araçları yerine elektrikli araç kullanımının tercih edilmesi, raylı sistem ağlarının genişletilmesi ilk akla gelenler.

Pandemi koşullarında insanların bireysel ulaşım araçlarını tercih etmesi ile birlikte bisikletin bir ulaşım aracı olarak toplu taşımaya entegre edilmesinin önemi daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Bu süreçte Türkiye’de bazı şehirler geçici bisiklet yolları oluşturdu ve ulaşım altyapısının kalıcı olarak bu yönde değiştirilmesi için birçok yerel yönetim cesur adımlar attı. Ancak bisikletli ulaşımın yaygınlaşması için yalnızca altyapı yatırımları yeterli değil. Bu doğrultuda, bisiklet kullanıcılarını korumak için yasalar çıkarılması, trafikle ilgili yeni düzenlemelerin yapılması, düşük gelir gruplarının bisiklete erişiminin sağlanması için çalışmalar başlatılmalı. Bunun yanı sıra yaya ulaşımının dikkate alındığı kentsel hareketlilik planlarının da önceliklendirilmesi gerekiyor. Kentsel hareketlilik planları kentsel yeşil alanlarla birlikte değerlendirilmeli, yurttaşların kullanımına açık bu alanlar sosyal etkileşimin ve sosyal ilişkilerin geliştirildiği önemli çekim merkezleri haline getirilmelidir. Parklar, spor alanları eğlence alanları, botanik bahçeler, yeşil koridorlar, korular gibi yeşil alanların hava kalitesi kadar halk sağlığına da olumlu etkisi olduğu kuşkusuz. Bu alanlar, biyoçeşitliliği artırırken ticari hareketliliği de destekler. Kentsel yeşil alanlar temiz enerji ve tarım için de uygun alanlar sağlayabilir.

Temiz enerjiye geçiş ve kentsel tarım şehirlerin sürdürülebilir ve kendi kendine yeter olması için çok önemlidir. Güneş çiftlikleri hava kalitesini iyileştirirken aynı zamanda hanelere ve belediye tesislerine yenilenebilir enerji sağlayacaktır. Kentsel tarım politikalarının iyileştirilmesi ve uygun arazilerin tarım için ayrılıp, çiftçiler için teşvik mekanizmalarının oluşturulması bu konuda önemli bir adım olur. Yaşam kaynağımız olan su da şehirlerin can damarıdır. Su kaynaklarının yönetimi, yeşil altyapı sistemlerinin uygulanması, uygun arıtma teknolojileri ve geri dönüşüm sistemleri ile suyun yeniden kullanılabilir olması su konusunda karşılaşılabilecek riskleri minimize eder.

Doğal kaynakların hızla tüketilmesinin önüne geçip, kaynakların daha verimli kullanılmasını amaçlayan ve üretim süreci sonucunda minimum düzeyde atık ortaya çıkmasını sağlayan döngüsel ekonomi yaklaşımı esas alınarak atık yönetimi yapılmalıdır.

Herkesin eşit fırsatlara ve kaynaklara erişimini sağlamak da bireylerin yaşamlarında sürdürülebilirlik elde etmelerine yardımcı olur.  Bu kaynaklara örnek olarak halk sağlığı merkezleri, ticari merkezler, teknoloji merkezleri, sosyal tesisler ve eğlence merkezleri verilebilir. Bunların yanı sıra şehrin kimliğinin, kültür varlıklarının ve doğal mirasın sahiplenilmesi ve topluluk bağının oluşması için etkinlikler düzenlenerek, halkın katılımı ve bu tesislere erişimi sağlanmalıdır.

Evrim Atalas Arup Türkiye'de Çevre Grup Lideri olarak çalışmaktadır. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Bugünkü Destekçimiz

Mühendislikte teknik mükemmellik ve yaratıcı çözümler: Arup

Yer aldığı bölgenin dinamiğini olumlu yönde dönüştüren ve uzun vadede sürdürülebilir değer yaratan inşaat ya da altyapı projeleri üretmek; ancak o projenin tüm fırsat ve risklerinin tasarım, planlama, mühendislik, teknoloji gibi disiplinlerin kesişiminde yaratıcı bir yaklaşımla ele alınmasıyla mümkün oluyor.

Tam da bu noktada, teknik mükemmelliği ve yaratıcı çözümleri bir araya getirerek bina ve altyapı projelerindeki fırsatları keşfetmeyi misyon edinmiş Arup, kamu ve özel sektör için nitelikli bir ortak olarak öne çıkıyor.

Arup

1946 yılında Ove Arup tarafından Londra'da kurulan Arup; bugün 33 ülkede, 89 ofiste faaliyet gösteriyor. 

Çok disiplinli mühendislik ve konusunda uzman teknik danışmanlık hizmetleri sunan uluslararası bir firma olan Arup, küresel çapta 15 bini aşkın plancı, tasarımcı, mühendis ve danışmandan oluşan ekibiyle mimari, şehir planlama, ekonomi, sosyoloji ve sürdürülebilirlik gibi çeşitli disiplinlere dayanarak mekânların işleyişine geniş ve derin bir anlayış getiriyor.

Arup'un teknik uzmanlığı ve yaratıcı bakış açısı; akıllı şehirlerdeki çalışmaları etkileyerek projelerin fiziksel, mekânsal, sosyoekonomik ve ticari potansiyelleri açısından dijital teknoloji fırsatlarını keşfetmeye yardımcı oluyor.

Arup Türkiye

1982'den bu yana Türkiye'de faaliyet gösteren ve Türkiye’deki ilk ofisini 1990 yılında açan Arup, Türkiye'deki en büyük mühendislik danışmanlığı şirketlerinden biri olarak biliniyor. 

Sektördeki saygınlığını yerel uzmanlığına ve bilgi birikimine borçlu olan Arup Türkiye; aralarında Sabiha Gökçen Havalimanı, Kanyon Alışveriş Merkezi ve Konya Tropik Kelebek Bahçesi ve Böcek Müzesi gibi kamuoyunun takdirini kazanan projelerin de yer aldığı bina, altyapı ve danışmanlık projeleriyle kamu ve özel sektöre hizmet veriyor.

Arup; İstanbul ve Ankara’daki ofislerinde görev alan 180'i aşkın yetkin mühendis, deneyimli danışman ve yetenekli mimardan oluşan ekibiyle ve "Bütüncül Tasarım" adını verdiği yaklaşımıyla faaliyetlerini sürdürüyor.

Küresel Geleceğin Şehirleri Refah Fonu Programı

Birleşik Krallık Dışişleri ve Kalkınma Bakanlığı tarafından Ankara, Bursa, İstanbul ve Çankaya’da yürütülen Küresel Geleceğin Şehirleri Refah Fonu Programı’nın yüklenici ortağı olan Arup, sürdürülebilir kentsel büyüme ve küresel refah artışını desteklemek amacıyla oluşturulan bu teknik destek kapsamında yerel yönetimlerle işbirliği yapıyor. 

Kentsel planlama ve dayanıklılığın yanı sıra ulaşım planlama konusuna da odaklanan projeler, şehirlerde kentsel hareketliliği artırmayı, güvenli ve dayanıklı kentsel alanların sürdürülebilir gelişimini kapsayıcı ve katılımcı süreçler üzerinden desteklemeyi hedefliyor.

Arup Türkiye’ye dair ayrıntılı bilgi için internet sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Angelou

Bir denizin ölümü: Marmara altında 20 bin metreküp müsilaj

Mayıs 2021 sonlarına doğru kenar köşeden bir fısıltı duymaya başladık; ismini ilk duyduğumuzda hafiften mide bulandıran ama bir yandan da hayatımıza çok da dokunmayacağını varsaydığımız, çok da ilgilenmediğimiz bir (ya da bir diğer) ekoloji şikayetiydi bu "deniz salyası". Önce Tekirdağ, akabinde Bursa kıyılarını yoklayan, sonrasında ise yavaş yavaş İstanbul sahillerini Marmara yönünden sarmaya başlayan salya, gündeme konuyla ilgili uzmanların dahil olmasıyla birlikte kendini, kulağa biraz daha bilimsel gelen müsilaj ile duyurmaya başladı. Su yüzeyini balçık gibi kapatan, görüldüğünde yüz ekşiten doğal bir kirlilikti müsilaj. Aniden her yeri sarması ve gündeme oturması da isminin ezbere girmesiyle birlikte gerçekleşti. Basitçe, denizdeki mikroskobik canlılardan fitoplanktonların ürettiği salgıya (ve aslında birçok canlının benzer şekilde salgıladığı maddeye) müsilaj deniyor. Bizim gündemimizdeki müsilaj ise, deniz ekosistemine dışarıdan giren maddeler sonucu daha fazla salgı üretimini ve bu salgıların olması gereken miktarı aşarak deniz yaşam döngüsüne zarar veren halini tanımlıyor.

Marmara genç bir iç deniz olarak kendi içerisinde iyi kötü bir dengeye sahipken, hem denize bırakılan atık miktarının son yıllardaki geometrik yükselişi, hem de küresel ısınmanın iç denizlerde su sıcaklıklarını neredeyse 2,5°C artırması, fitoplanktonlarda salgı artışına sebep oldu. Böylelikle Marmara'da giderek büyüyen bir müsilaj problemi oluşmaya başladı. Yayılan görüntüler ve artan tepkiler sonrasında, deniz balıkçılığını ve deniz turizmini etkileyen olumsuz ortam, beraberinde merkezi ve yerel yönetimlerin seferberlik vurgularını getirdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın konuya odaklanmasıyla birlikte Haziran ortasından itibaren hem kıyılarda hem de açıklarda deniz yüzey temizleme çalışmaları başladı. Temmuz ayı itibariyle ise müsilaj Çanakkale Boğazı’ndan çıkarak Ege Denizi’ne ilerledi ve Bozcaada kıyılarında bile seçilir hale geldi. Hatta karşı yakadaki Yunanistan’ın gündemine dahi girdi. Ege’nin bu yakasında ise hemen her gün metreküp bazlı deniz yüzey temizleme çalışmalarının haberlerini dinliyoruz. Uzmanlarsa yüzey temizlemenin kozmetik bir çözüm olduğunda ısrarcı. Zira müsilajın dipten yüzeye çıktığı ve zaten oksijeni azalmış Marmara’da öncelikli olarak deniz dibine yönelik, ekosistemi besleyen deniz çayırlarını canlandırıcı çalışmalar yapılması gerektiği vurgulanıyor.

Temizlikten ziyade müsilajın ortaya çıkış sebeplerinin araştırılması ve bu şekilde çözülmesi gerektiği ise çokça tekrar edilen bir görüş. Marmara’yı çevreleyen şehirlerde, başta İstanbul olmak üzere, nüfusun on yıllardır durmaksızın artışı ve artan nüfusla birlikte artan atık ve bu atıkları yönetememe sorunu, esas problem olarak önümüzde beliriyor. Çevre koruma terminolojisinde "ölü deniz" olarak adlandırılan, %90’lık bölümünde yaşamın bitmiş olduğu Karadeniz’in başına gelenlerin Marmara’nın başına da gelmesi artık işten bile değil. Bu noktada tüm yetkinin (Karadeniz’in aksine) tek başına Türkiye’de olduğu Marmara’da, atık yönetiminin mevcuttaki deniz deşarj sistemlerinden kurtarılması ise bir öncelik olarak anılıyor. Daha 2020’de açılışı yapılan, Ergene Havzası’ndaki kaotik kirliliği yaratan endüstriyel atık birikmesini çözme amacıyla inşa edilen Ergene Derin Deniz Deşarjı sistemi, ilgili mühendisler cephesinde şu anda en çok tepki çeken projelerden biri.  Marmara'ya aktarılan atıklar için gerekli ön arıtma aşamalarının bulunmadığı ve düzgün denetlenmediği iddia edilen bu gibi projelerin uzman görüşüyle tekrar değerlendirilip eksiklerinin saptanması gerektiği belirtiliyor.

Karar vericiler ve yöneticiler ekseninde ise farklı fikirler birbirini izliyor, belki de çarpışıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sürdürdüğü yüzey temizleme çalışmaları paralelinde Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, ülke gündemindeki en büyük ve tartışmalı proje olan Kanal İstanbul’un Karadeniz’e açılacak ikinci bir kapı ve beraberindeki akıntı yoluyla müsilajı çözeceğini iddia ediyor. Öte yandan TBMM Müsilaj Araştırma Komisyonu Üyesi, AK Partili Nevzat Ceylan, Romanya üzerinden Karadeniz’e dökülen Tuna Nehri’ndeki meşhur kirliliğin müsilajın esas kaynağı olduğunu belirterek öncelikli olarak sorunun Tuna Nehri ve Karadeniz’de çözülmesi gerektiğinin altını çiziyor. Marmara’ya kıyısı olan birçok kent sahilinde yerel yönetimler tarafından yüzme yasaklanırken Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Marmara Denizi’nden çıkan balıkların tüketilmesinde bir sakınca olmadığını belirtiyor. Öte yandan balıkçılık endüstrisinde aktif su ürünleri kooperatifleri de basın açıklamaları yoluyla artan balık ölümlerine dikkat çekiyor.

Farklı açıklamalar, tam net olmayan çözüm stratejileri ve sürekli önümüze çıkan üzücü görüntüler paralelinde müsilajın hayatımızdan ne zaman çıkacağını ne yazık ki şu an bilemiyoruz. Bu bilgi ve müdahale karmaşası içerisinde ise yakın bir dönemde çözülemeyeceğini kestirebiliyoruz. Ancak Karadeniz’in yıllar boyunca insan eliyle başına gelenleri okuyup dinledikçe Marmara’nın da benzer bir senaryoyla karşı karşıya olduğunu, yarının çok geç olabileceğini söylemek yanlış olmaz.

ODTÜ Mimarlık lisans ve Boğaziçi Üniversitesi Tarih yüksek lisans mezunu Onur Atay, kurucu ortağı olduğu kooperatif oluşumu Urban.koop’ta katılımcı mimarlık ve kamusal yaratıcılık merkezli  çalışmalar yürütüyor; UNDP Istanbul Hub’ında inovasyon ve kalkınma başlıklarında tam zamanlı proje yöneticisi olarak çalışıyor.  

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Raporlar

Greenpeace tarafından hazırlanan rapor, son 10 yılda Zonguldak'ta ölüm oranlarının Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu ortaya koydu. Kömür madenlerinin ve termik santrallerin yer aldığı ilçelerden zorunlu göçlerin yaşandığı belirtildi. Hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü standartları seviyesine çekilebilseydi 1230 erken ölümün önlenmiş olacağı ifade edildi.

  • Adil Dönüşüm: Greenpeace'in başlattığı Adil Dönüşüm kampanyası, kömür madenleri ve kömürlü termik santrallerin ötesine geçerek Zonguldak'ı yeniden turizm ve sanat merkezi haline getirmeyi, yeni istihdam alanları yaratmayı amaçlıyor. Kampanya kapsamında halk sağlığına ciddi zarar veren termik santrallerin planlı şekilde kapatılması talep ediliyor.  

• Venedik Komisyonu, Türkiye'deki Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanunun uluslararası insan hakları standartlarıyla uyuşmadığı ve sivil toplum kuruluşları açısından risk oluşturduğu yönünde görüş bildirdi. Avrupa Konseyi'nin anayasal konulardaki danışma organı, kanunun yardım toplama faaliyetlerine hükümet kontrolü getirmesi ve hükümete fesih yetkisi vermesi gibi gerekçelerle revize edilmesi gerektiğini açıkladı.  

Spektrum Türkiye

Kentlerin engelleyen yanı

Dünyanın en kalabalık azınlığı olan engellenen bireyler Dünya Sağlık Örgütü’ne göre nüfusun %15’ini oluşturuyor. Hal böyle olunca yaşam alanlarımızın da erişilebilirliği ve kapsayıcılığı büyük önem taşıyor. Ancak, mevcut durumu ve geleceğe dair birkaç öngörüyü paylaşmadan önce hikayeyi biraz geri sarmakta fayda var.

Engelli mi engellenen mi?

2006 tarihli BM Engelli Bireylerin Haklarına İlişkin Sözleşme engelli bireyleri “diğer bireylerle eşit koşullar altında topluma tam ve etkin bir şekilde katılımlarının önünde engel teşkil eden uzun süreli fiziksel, zihinsel, düşünsel ya da algısal bozukluğu bulunan kişiler” olarak tanımlar. Bir yandan bu toplumsal katılımın önündeki engellerin erişilebilirlik eksikleri ve toplumsal önyargılar olduğunu da kabul eder. Tam da bu noktada kavramsal bir tartışmaya girilebilir. Hem kelimenin İngilizcesi olan disabled'a bakılınca hem de 1980’lerden bu yana yapılan yaygın engellilik tanımları incelenince bahsedilenin aslında bir engellenmişlik durumu olduğu görülebilir. Bireyin farklılıkları değil de, mekanların erişilebilir olmaması veya bu farklılıklara yönelik ayrımcı tutumlar topluma katılımı engellemektedir. Bu açıdan alanda aktif çalışan bazı aktivistler “engellenen birey” kavramını kullanmaya ve yaygınlaştırmaya da başladı.

Konuyu toplumsal bağlama çeken engellenen birey tanımı haliyle erişilebilirlik kavramının da önemini arttırdı. Örneğin rampasız bir kafe girişi, Braille alfabesiyle (kabartma) basılmamış broşürler veya işaret dili bilmeyen personeller artık bireyin eksikliği olarak değil, engelliliğe dayalı ayrımcılık olarak yorumlanıyor.

Ne durumdayız?

Kentlerin mevcut erişilebilirliğine bakılınca ise durum ne yazık ki pek de iç açıcı değil. Yeni adıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2020 verilerine göre her türlü kamusal alanın erişilebilirliğini denetlemekle yükümlü olan Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonları’nın 2019 yılında denetlediği 4 bin 346 binanın 143’üne ve 1518 toplu ulaşım aracının 98’ine erişilebilirlik belgesi verilebilmişken denetlenen 1035 açık alanın hiçbiri erişilebilirlik belgesi alamadı. Öte yandan Avrupa Komisyonu’nun 2019 tarihli Türkiye raporunda da “Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonları’nın erişilebililrliği teşvik etme konusunda etkili olamadığı” vurgulandı. Tüm bunların üzerine 2005 yılında yürürlüğe giren ve tüm kamusal alanlar ile toplu ulaşım araçlarının erişilebilir olmasını şart koşan 5378 sayılı kanunun Temmuz 2020’de son uygulama tarihinin uzatılması ve erişilebilirliğin yeniden rafa kaldırılması alanda büyük yankı uyandırdı. Uzatılan süre ise bu ay yeniden doluyor ancak sürenin yeniden uzatılması gündemde. Tabloya bakınca durum olumsuz gözükse de umutsuzluğa kapılmadan önce yeni fırsatları görmek gerekli.

Nereye gidiyoruz?

Uluslararası politikalarda engellilik ve erişilebilirlik konuları artık daha çok kapsayıcılık başlığı altında konuşulmaya başlandı. Örneğin, 11. Sürdürülebilir Kalkınma Am “Sürdürülebilir Şehirler ve Toplulukların" alt hedeflerinde kapsayıcılığa ve erişilebilirliğe oldukça fazla atıf yapılıyor. Bu bağlamda erişilebilirliğin sadece engellenen bireylerin değil, çocuklar, kadınlar veya yaş alanlar gibi farklı toplumsal grupların da gündeminde olduğu konuşuluyor. Tam da bu noktada evrensel tasarımın önemi anlaşılıyor. Kör bireylerden topuklu ayakkabı giyenlere, kısa boylulardan solaklara kadar herkes tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek ve kullanılabilecek çözümler geliştirmeyi hedefleyen evrensel tasarım ilkeleri sayesinde herkesin tam ve eşit şekilde faydalanabileceği kentler için farklı toplumsal grupların beraber çalışabileceği bir politik ortama evrilmiş oluyoruz.

Bu dayanışma ortamına ek olarak sürdürülebilirlik gündemi ile tasarım ilkeleri yeniden düşünülmeye başlandı. Bu yenilenme aşamasında henüz daha yolun başındayken ve yeni standartlar belirlerken erişilebilirlik ve kapsayıcılığı yeni ilkelere yedirebilmek için çok değerli bir fırsat var elimizde. Bir sonraki yazımızda tam da bu noktaya, sürdürülebilirlik gündemi ile erişilebilirliğin kesişim noktalarına değineceğiz.

Erişilebilir Her Şey daha erişilebilir bir yaşam için koçluk ve eğitim hizmetleri ile çözümler sunan bir sosyal girişimdir. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Bülteni beğendiniz mi?

Arşive Ekle

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum Yayınını Takip Et

Her çarşamba 12.00'de Spektrum, her perşembe 12.00'de Spektrum Dosya, her cuma 10.00'da Spektrum Kuş Bakışı e-posta kutunda.

0%

;