SİNEMA VE TV

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

EMRE EMİNOĞLU
DUENDE · 2 KASIM 2026
6 DK OKUMA

1964’te ilk kez düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali, 60 yılı aşan tarihi boyunca Türkiye sinemasının en önemli vitrinlerinden biri oldu. Yeşilçam’ın yıldızlarını halkla buluşturan görkemli kortejleri, farklı kuşaklardan sinemacıları biraraya getiren salonları ve sinema tarihimizin dönüm noktalarını ödüllendiren yarışmasıyla, bir film festivalinin ötesinde kolektif bir hafızanın taşıyıcısına dönüştü.

  • İlk En İyi Film ödülünü kazanan Halit Refiğ imzalı Gurbet Kuşları’ndan Lütfi Ömer Akad’ın Düğün’üne, Yavuz Turgul’un Muhsin Bey’inden Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ına ve Zeki Demirkubuz’un Kader’ine uzanan bu geçmiş, Antalya’nın “Türkiye’nin en köklü ve en prestijli film festivali” olarak anılmasının da temelini oluşturuyor.

Bu seneki festival ise bu tarihsel mirası hatırlamak kadar, onun bugünkü karşılığını sorgulamak için de fazlasıyla neden sundu. Belli ki böylesi bir prestiji geçmişten devralınan, ezbere yapıştırılan bir damga olarak görmekten vazgeçmek; onu her yıl seçilen filmlerle, sinemacılara ve seyircilere gösterilen özenle, üstlenilen sorumlulukların yerine getirilmesiyle yeniden kazanmak gerekiyor.

Taş ve Tüy

24-31 Ekim tarihleri arasında 63. kez düzenlenen festival, Ragıp Türk'ün Taş ve Tüy filminin En İyi Film dahil altı ödül kazanmasıyla sona erdi. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda bu yıl 12 film yer alıyordu; ben de bunlardan Düğün Şarkıcısı, Elisa, Hakikatin Ölümü ve Tatlı Maya dışındaki 8'ini izleme fırsatı buldum. İzlediklerim arasında sinemasal açıdan doyurucu bir deneyim sunanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu—ki bu tablo, sözünü ettiğim prestij meselesini soyut bir tartışma olmaktan çıkarıyor: Türkiye sinemasının en önemli vitrini olmakla övünen bir festivalin yarışmasına, seyircisiyle bağ kurmakta ve en temel sinemasal beklentileri karşılamakta zorlanan bu kadar çok filmin bulunması bize ne söylüyor?

Bu sorunun yanıtını ararken festival takvimine ve seçki koşullarına da bakmak gerekiyor. Antalya, Türkiye prömiyeri şartı arayan İstanbul Film Festivali'nin ve bu şartı aramasa da birçok prömiyere ev sahipliği yapan Adana Altın Koza Film Festivali'nin ardından düzenleniyor; buna rağmen yarışmaya kabul edeceği filmlerin Türkiye'de daha önce gösterilmemiş olmasını istiyor. Bu koşullar altında Ekim ayına gelindiğinde 12 güçlü uzun metrajı biraraya getirmek belli ki kolay değil. Ancak bu güçlük, yarışmanın neden mutlaka 12 filmden oluşması gerektiğini açıklamıyor. Seçkiyi 10, hatta 8 filmle sınırlamak, yarışmaya alınmanın başlı başına bir nitelik göstergesi olmasını sağlayacak daha sıkı bir eleme yapmak mümkünken, sayıyı tamamlamanın neden öncelik kazandığını anlamak zor.

Filmlerde tekrar tekrar karşıma çıkan sorunların başında, bir uzun metrajı taşıyabilecek senaryoların eksikliği geliyor. İyi bir çıkış fikri, ilginç bir karakter ya da çarpıcı olması beklenen birkaç sahne, aralarındaki boşluklar doldurulmadan bir filme dönüştürülmüş gibi. Teknik olanakların ve görsel iddiaların varlığı da bu boşluğu kapatmaya yetmiyor. İyi kameralar kullanmak, görüntülerin bir anlatı kurduğu ya da atmosfer yarattığı anlamına gelmiyor. Yoksulluğu ve çaresizliği anlatan filmlerin bunları üreten politik ve toplumsal koşullara bakmaktan kaçınması da hikayelerin etkisini sınırlıyor. Bazılarındaysa yönetmenlerin kendi fikirlerine duydukları hayranlığın seyirci tarafından paylaşılacağı varsayılmış sanki; kendilerine çok komik, çok havalı ya da çok ilginç gelen şeylerin perdeye aynı etkiyle yansımadığı, yalnızca anlatanların anlayabildiği bir şakaya dönüştüğü filmlerin sayısı oldukça fazla. Kadrolarındaki yetenekli oyuncuların varlığına rağmen, onlara alan açacak bir oyuncu yönetiminin eksikliği de fazlaca hissediliyor.

  • Selma, tür sinemasının olanaklarıyla yeni bir şeyler denemeye çalışsa da eleştirdiği istismarı yeniden üretmekten kurtulamıyor, kötü bir Orta Avrupa Netflix geriliminin ötesine geçemiyor.

  • Ana akım bir komedi olarak toplumun farklı kesimlerini biraraya getirmeye çalışan Bekle Bizi Brüksel, karşı karşıya koyduğu iki kesimi de karikatürize ediyor, politik bir söz söylemekten kaçındıkça yavanlaşıyor.

  • Bir Anne Hakkında, metaforlara boğduğu yoksulluk hikayesinde karakterlerini sahtekarlıkta çare aramaya doğru sürüklerken, tam da bu tercihin sonuçlarıyla yüzleşmesini beklediğimiz noktada dışarıdan gelen mucizevi bir çözümle inandırıcılığını yitiriyor.

  • Ölü Arının İğnesi, "Bir vegan nasıl konuşur?", "Bir kadın nasıl konuşur?", "Bir avukat nasıl konuşur?" komutlarıyla yapay zekaya yazdırılmışçasına vasat diyaloglarıyla izlenebilirliğini yitiriyor.

  • Jüri Özel Ödülü'nü kazanan Kadim Mavi ise Anadolu'nun mitlerinden ve inanışlarından mistik bir dünya yaratma fikrini, seyirciyi içine alabilecek bir anlatıya dönüştüremiyor. İmgeler, ürkütücü figürler ve gizemli olması beklenen görüntüler biriktikçe film derinleşmiyor, yalnızca ağırlaşıyor ve bir türlü başlayamayan bir filmin upuzun fragmanını izliyormuş hissi veriyor.

Neyse ki yarışmada, anlatmak istediğiyle bunu nasıl anlatacağı üzerine daha fazla düşünülmüş, seyircisini de bu arayışa dahil edebilen filmler de vardı: Artakalan, Cinlerin Düğünü ve Taş ve Tüy.

'Artakalan'

Yeşim Ustaoğlu'nun Artakalan'ı, şair Elif ile müzisyen Mehmet'in sıkışıp kaldıkları hayatın dışında başka bir yaşam ihtimali aradıkları yolculuğu anlatıyor. Ustaoğlu sinemasını yalnızca hikaye anlatmakla yetinmeyip atmosfer yaratmayı, karakter inşa etmeyi ve bunları sanatsal ve teknik başarılarla desteklemeyi başardığı için seviyorum; Artakalan da farklı değil. Özellikle ses manzarasının bir parçasına, giderek filmin karakterlerinden birine dönüşen müzikleri, Antalya'da da ödüllendirilen görüntüleri ve sanat yönetimiyle bu dünyanın içine çekiliyoruz.

Günümüz insanlarının, çiftlerinin ve ailelerinin sorunları sinemamızda çoğu zaman işsizlik, yoksulluk ve barınma ekseninde ele alınırken Ustaoğlu, tüm sınıfları ilgilendiren iletişimsizliğe bakıyor. Karakterlerinin bununla baş etmek için kendilerince saptıkları yolları, geçmişleriyle yüzleşmelerini ve hesaplaşmalarını, tamir etmenin kelimenin gerçek anlamıyla da karşılık bulduğu bir hikayede buluşturuyor. Öykü Karayel ve Metin Akdülger'in canlandırdığı karakterlerin yol boyunca karşılaştıkları insanlar anlatıda yeni kapılar açarken, Birhan Keskin'in şiirleri, yolculuğu edebi olduğu kadar sinemasal olarak da zenginleştiriyor.

Artakalan

'Cinlerin Düğünü'

Ferit Karahan'ın Cinlerin Düğünü, uzak bir Anadolu köyünde yıllar sonra bir düğün vesilesiyle yeniden biraraya gelen dört kardeşin hikayesini üç farklı zaman dilimine yayarak aile sırlarının ve geçmişin yaralarının kuşaklar boyunca bıraktığı izleri takip ediyor. Karahan'ın filminde en etkileyici bulduğum şey, bu üç dönemi birbirine bağlayan paralellikler, tekrarlar ve ikilemeler üzerinden kurduğu döngüsellik.

Aynı toprakları paylaşanların benzer travmalarla yoğrulması, başka hayatlar yaşadığını düşündüğümüz insanların kendilerini aynı korkuların, suskunlukların ve yalnızlıkların içinde bulması, anlatının biçiminde de karşılığını buluyor. Erol Babaoğlu, İlhan Şen ve Helin Kandemir'in oyunculuklarıyla öne çıktığı film, mistik ve büyülü atmosferi, özenle kurulmuş görüntüleri ve ayrıntıları üzerine düşünülmüş dünyasıyla etkiliyor. Öte yandan, özellikle bazı kadın rollerinde popüler yüzlere yönelme tercihi, dönem ve coğrafyayla örtüşmeyen oyuncu seçimlerini beraberinde getirmiş gibi görünüyor; bu yüzlerin anlatının dünyasına yerleşememesi, yer yer filmin inandırıcılığını ve duygusal etkisini zayıflatıyor.

Cinlerin Düğünü

'Taş ve Tüy'

Ragıp Türk'ün ilk uzun metrajı Taş ve Tüy, koruyucu aileye verilen çocuğunu geri almak isteyen bir annenin, bunun için yerine getirmesi gereken koşulları yoksulluk, evsizlik ve işsizlik nedeniyle sağlayamamasını anlatıyor. Filmden çıktığımda, tasvir ettiği katlanılmaz yoksulluğun nedenleri üzerine yeterince düşünmeyen, benim pek içine giremediğim "yoksullar yoksuldur" filmlerinden birini izlediğimi düşünmüştüm. Ancak sonrasında kendimi filmin açtığı soruları başkalarıyla tartışırken bulunca, asıl meselesinin nerede olduğunu daha iyi anladım. Annelik ne demek, biyolojik bağ bir çocuğu geri almak için yeterli mi, annenin çocuğuna kavuşma arzusuyla çocuğun gelecekteki olanakları çatıştığında hangisini öncelemeliyiz? Film, çocuğun öz annesiyle yaşamasının beraberinde getireceği yoksunluklarla koruyucu ailenin sunabileceği fırsatları karşı karşıya getirerek kolayca yanıtlanamayacak sorulara alan açıyor. Sinemamıza kazandırdığı yeni yüz Melda Tuzluca'nın etkileyici oyunculuğu ve ona eşlik eden Onur Gözeten'in varlığı da anlatıyı taşıyor. Bazı teknik eksikliklerine ve senaryosunun beni bütünüyle ikna edemeyen yanlarına rağmen, izlemenin ardından düşünmeye ve tartışmaya devam ettirdikleriyle Taş ve Tüy'ün çok iyi bir ilk film olduğunu söylemek mümkün.

Kader Kaya, Tanrının Yükü projesiyle Film Forum'un İlk Uzun Metrajlı Kurmaca Film Pitching Platformu
 Ödülü'nü kazandı. | Fotoğraf: Antalya Altın Portakal Film Festivali

Film Forum'da neler oldu?

Festivalin geleceğin filmlerini destekleme iddiasını taşıyan Film Forum, henüz festival başlamadan değerlendirme süreçleriyle gündeme gelmişti. Başvuru videolarının izlenip izlenmediğine ilişkin sorular, seçici kurulların hangi materyalleri hangi ölçütlerle değerlendirdiği ve finalist listesindeki değişiklikler, 18 sinemacının ortak bir açıklamayla şeffaflık talep etmesine yol açmıştı. Yönetim, yaptığı açıklamada videoların ilgili platformda isteğe bağlı olduğunu belirtti, eleştirel yorumların kasıtlı biçimde silindiği iddiasını reddetti; buna karşılık yönetmelik koşullarını karşılamayan bir projenin finale alınmasında idari denetim eksikliği bulunduğunu kabul ederek yerine başka bir projeyi finalist ilan etti. Yüzlerce sinemacının emek ve umut bağladığı bir destek platformunda, değerlendirme esaslarının baştan açıkça belirlenmesi ve tüm başvurulara tutarlı biçimde uygulanması en temel beklenti olmalı. Kaldı ki, sürecin sonunda İlk Uzun Metraj Film Geliştirme Platformu Ödülü'nü, yönetmeliğe uygun olmadığı için seçkiden çıkarılan projenin yerine yedekten alınan Kader Kaya imzalı Tanrının Yükü kazandı. Ön seçici kurulun ilk finalist listesine almadığı bir projenin asıl jüri tarafından ödüle değer bulunması, böylesi tartışmalı bir sürecin sonunda ön elemenin nasıl yapıldığına ilişkin soruları daha da anlamlı kılıyor.

Benim daha büyük sorum ise bu desteklerin kapsamıyla ilgili: Film Forum bu yıl beş ayrı kategoride birer projeye toplam 1 milyon 450 bin lira nakdi destek sağladı; ayrıca iki projeye Yeşil Setler Mümkün ödülleri verildi. Bu katkılar bir yana, her kategoride tek bir projeyi nakdi ödülle desteklemekle yetinmek zorunda mıyız? Karşılaştırmak için İstanbul Film Festivali'nin endüstri platformu Köprüde Buluşmalar'ın resmî ödül listelerine bakmak yeterli; İstanbul'da hem 2025'te hem de 2026'da 12 farklı film projesine nakdi desteğin yanı sıra ekipman, ses, renk, yapım sonrası hizmetler, eğitim ya da danışmanlık gibi farklı olanaklar sunulmuş. Antalya'nın nakdi ödüllerini daha fazla projeye ulaşacak teknik desteklerle tamamlamasını bekleyebiliriz. Prestijin somut karşılığı yalnızca verilen nakdi ödülün büyüklüğü değil, ekipman sağlayacak, stüdyosunu açacak, ses veya renk çalışmalarını üstlenecek işbirliklerini geliştirme becerisinde de aranmalı.

Ve izleyici...

Antalya izleyicisinden de bahsetmemek olmaz: Her yıl yoğun festival sezonunda iki ay içinde Türkiye'nin dört-beş farklı kentinde film festivallerine katılıyorum. Salon adabına ilişkin sorunların en yoğun yaşandığı yerin açık ara Antalya olduğunu söylemek gerek. Neredeyse her seansta defalarca çalan, üstelik bazen açılıp konuşulan telefonlar, film boyunca kesilmeyen yüksek desibelli sohbetler, kırmızı halıdan geçecek ünlüleri görebilmek için sizi kabaca itekleyebilen insanlar... Sinema yıldızlarını görmek için gösterilen heyecanın salonda film izleyenlere ve perdedeki emeğe gösterilecek asgari saygıyla tamamlanmasını beklemek çok değil.

Ragıp Türk'ün Taş ve Tüy filmi, En İyi Film dahil 6 ödül kazandı. | Fotoğraf: Antalya Altın Portakal Film Festivali

Başlıkta "Türkiye sineması nereye gidiyor?" diye sormuştum; Antalya'da izlediğim filmlerin çoğuna bakılırsa, hatta buna Adana'da izlediğim filmleri de dahil edecek olursam, yanıt ne yazık ki pek iyi bir yere doğru değil. Üstelik kaygı verici olan, bu filmlerin yetersizlikleri kadar, sinemamızın en prestijli vitrini olmakla övünen bir festivalin seçkisiyle ve geleceğin filmlerini destekleme biçimiyle sunduğu tablo. Antalya'nın bu unvanı taşımak için geçmişte ödüllendirdiği büyük filmlere yaslanmanın ya da ağırladığı yıldızların ışıltısının ötesine geçmesi, Türkiye sinemasının bugününe ve geleceğine karşı sorumluluğunu yeniden düşünmesi gerekiyor.

63. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ödüller

En İyi Film: Taş ve Tüy (yön. Ragıp Türk)
Jüri Özel Ödülü: Kadim Mavi (yön. Emir Ziyalar)
En İyi İlk Film: Bir Anne Hakkında (yön. Büşra Bülbül)
En İyi Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu (Artakalan)
En İyi Senaryo: Ragıp Türk (Taş ve Tüy)
Cahide Sonku Ödülü: Melda Tuzluca (Taş ve Tüy)
En İyi Kadın Oyuncu: Öykü Karayel (Artakalan)
En İyi Erkek Oyuncu: Mehmet Günsür ve Mert Fırat (Hakikatin Ölümü)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Duygu Köse (Bir Anne Hakkında)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Erol Babaoğlu ve İlhan Şen (Cinlerin Düğünü)
En İyi Müzik: Can Kuman (Kadim Mavi)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Kiril Prodonov (Artakalan)
En İyi Sanat Yönetmeni: Osman Özcan ve Görkem Canpolat (Artakalan)
En İyi Kurgu: Naim Kanat (Taş ve Tüy) ve Emir Ziyalar ile Jerome Pesnel (Kadim Mavi)
FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü: Ragıp Türk (Taş ve Tüy)

63. Antalya Altın Portakal Film Festivali Uluslararası Yarışması’nda ödüller

En İyi Film: The Moon Is a Father of Mine (yön. George Ovashvili),
Jüri Özel Ödülü: Minotaur (yön. Andrey Zvyagintsev)
En İyi Yönetmen: Lorenzo Ferro ve Lucas Vignale (The River Train)
En İyi Kadın Oyuncu: Magdalena Laubisch (Six Weeks On)
En İyi Erkek Oyuncu: Mahendra Perera, Shyam Fernando, Randika Gunathilaka ve Priyantha Sirikumara (Riverstone)

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.