EDEBİYAT

Anne de Marcken'in 'Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor'u üzerine

Metis Yayınları'ndan çıkan Anne de Marcken imzalı "Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor"un ilk baskısı önemli bir satış rakamına ulaştı. 2024 Ursula K. Le Guin Kurgu Ödülü'nün de dahil olduğu pek çok ödül alan kitap, yazarın tercih ettiği motifler, bilmeceler ve sürreal olarak tanımlanabilecek anlatı tercihleriyle oldukça cesur bir deneme.

ÖMER ŞENTÜRK
DUENDE · 3 EKİM 2025
4 DK OKUMA

Metis Yayınları'ndan çıkan Anne de Marcken imzalı Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor'un ilk baskısı çok geçmeden önemli bir satış rakamına ulaştı. 2024 Ursula K. Le Guin Kurgu Ödülü'nün de dahil olduğu pek çok ödül alan kitap, yazarın tercih ettiği motifler, bilmeceler ve sürreal olarak tanımlanabilecek anlatı tercihleriyle oldukça cesur bir deneme olarak öne çıkıyor. Peki bu başarının arkasında ne yatıyor?

Bitişlerle süregidenler arasında bir ince çatlak

Bir şeyin gerçekten bittiğine nadiren inanırız. Bitmiş olan, içimizde bir yankı gibi sürer. Bu roman tam buraya kuruluyor: Bitişle süregidenin ince çatlağına. Adı bile bir nefes tekniği gibi okunan, ritimli bir kesinti: "Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor". Virgül, sonsuzluğu yaralıyor; yaranın içinden ikinci bir ses sızıyor.

İçeride bir anlatıcı var. İsimsiz. Ne öldü ne yaşıyor. İkisi arasında, gözenekli bir ara bölge. Otelin koridorları uzun, ışıklar titrek, çıkış levhaları var ama hiçbir yere varmıyor. O levhalar, hafızanın kendisi gibi: Yön gösterir gibi yapıp boşluğa işaret ediyor. “Çilekli dondurmayı sever miydim?” gibi gülünç görünen bir soru, burada metafiziğe dönüşüyor. Çünkü unutmaya başladığında, önemsiz sandığın her ayrıntı kutsal bir ağırlık kazanıyor. Küçük şeyler, kaybın mihenk taşına dönüşüyor.

Beden de hafıza gibi sökülüyor. Bir sabah, kol yok. Ertesi gün, bir parça daha eksik. Acı duymuyor ve bu, acının kendisinden daha rahatsız edici. Çürümenin hissizliği, modern hayatın uyuşukluğu kadar tanıdık. Beden eksiliyor ama alışkanlıklar sürüyor. Yürümek sürüyor, bakmak sürüyor, açlık sürüyor... Sürmek, eylemden çok bir durum, bir düşük ateş.

Ama bütün bu eksilme içinde tek bir sabit var: “Sen”. Bir yüz değil artık; bir iz, bir gölge, bir karşı-ses. Anlatıcı sürekli ikinci şahısla konuşuyor, sanki kaybolmuş bir sevgilinin küllerini taşır gibi kelimelerin içinde dolaştırıyor “sen”i. Hafıza dağıldıkça, sen kalınlaşıyor. Dünyanın boşalttığı yer, o sesle doluyor. Aşk burada teselli değil, kaybın en keskin biçimi. Hatıra bir teskin değil, bir diken. Unutmanın kenarında batıp duran.

Anlatıcı bir noktada göğsünün içine ölü bir karga yerleştiriyor. İlk bakışta iğrenç, absürt bir jest. Ama karga zamanla konuşmaya başlıyor, ona eşlik ediyor, hatta varoluş üzerine sorular soruyor. Böylece grotesk bir beden oyunu, tuhaf bir felsefi diyaloğa dönüşüyor. Grotesk, itici, gereksiz bir ayrıntı gibi. Oysa bu karga konuşmaya başlıyor, yoldaş oluyor, itiraz ediyor. Absürt değil bu, daha başka, aklın arka odasından gelen bir nota. İnsan, içine bir yabancı yerleştirmeden kendini duymaz bazen. Karga o yabancı. Bize eşlik eden, itiraz eden, içimize çöken ağırlığın sesi. Yol boyu konuşuyorlar; dünyanın dışı değil, içi hakkında. Sessizliği bozmak için değil, sessizliğin ne olduğunu anlamak için.

Sıradan bir son

Kıyameti hep gösterişli hayal ederiz. Gökyüzü yarılır, ateş yağar, son gelir ve temizlik olur. Bu kitap o sahneyi kaldırıp atıyor. Son, sıradanlığın içinde. Otel yine otel. Kasaba yine kasaba. Sokak lambaları yine titrek, marketteki raflar yine düzenli, kimse kimseye bakmıyor. Dünyanın bitişi bu kadar tanıdık olduğunda asıl dehşet başlıyor. Çünkü “son” dediğimiz şeyin aslında çoktandır sürdüğünü fark ediyorsun. Bir ekran kaydırma hareketi kadar sessiz, bir bekleme odası kadar soğuk.

Form da bunu takip ediyor. Paragraflar arasında boşluklar var. Beyaz alan, bir sessizlik türü. Okur, kelimeler kadar o boşlukları da taşımak zorunda. Cümle kesiliyor, nefes kesiliyor. Anlatı ilerlemiyor demeyelim de dolaşıyor diyelim. İleri gidiyor gibi yapıp geri yürüyor. Bir nehrin şaşırıp geriye aktığı an gibi. Hafıza böyle çalışıyor çünkü, kırpıntılar, atlamalar, aniden aydınlanan bir görüntü ve hemen ardından karanlık.

Bu dünyanın etiğine gelince, zombi artık bir metafor değil. Metaforlar bile yoruldu. Zombi zombi. Tüketici tüketici. Bir neslin kendini ve etrafını aynı iştahla yediği şu çağda “zombi” kelimesi süslü bir alegoriye ihtiyaç duymuyor. Açlık, tüketimin ritmiyle atıyor. Yedikçe boşalan, boşaldıkça daha çok yiyen bir nabız. Anlatıcı bir yerde itiraf ediyor, ben o zaman da böyleydim. Bu, kişisel bir günah dökümü değil yalnızca, toplu bir ayin.

Ateşböcekleri var bir yerde. Küçük, aceleci, sinyal veren. Yanıp sönüyorlar, bir dil kuruyorlar. O kadar küçükler ki göz kırpmanın içinde kayboluyorlar. Yine de karanlığın dilini öğrenmek isteyen herkes için ders gibi duruyorlar, küçük ışık ve büyük uyarı. 

  • Roman, bu küçük titreşimlerin peşinde büyük açıklamaları reddediyor. Çünkü büyük açıklamalar rahatlatır. Rahatlayan insan unutmayı hızlandırır. Bu metin rahatlatmıyor, yürütüyor.

Bir de yol var: Batıya doğru, kum tepeleri, bir sahil, yan yana uyunan bir anının kıyısı. Yolculuk romanın en eski hareketlerinden biridir, burada bu hareket, bir ilerleme duygusu üretmekten çok içe doğru kazı yapıyor. Her adım, bir hatıranın kabuğunu sıyırıyor, altındaki boşluğu gösteriyor. Uzakta bir hedef, yakında bir kesinti. Gidilen yer bir coğrafya değil, bir zaman.

Tüm bunların bir mizah diliyle yapıldığını da vurgulamak gerek. Absürdün kenarında duran, gülünce boğazda düğüm bırakan anlar var. Bir şeyin komik olmasına izin verdiğinde onun yasını daha net duyabilirsin. 

  • Burada kahkaha, kederin mekanizması. Gülmek, anlamanın değil, dayanmanın yolu. Bu yüzden metindeki mizah, parlamıyor ama sönümleniyor. Arkasında bir tortu bırakıyor.

İkinci tekilin sürekli çağrısı, “sen,” okuru yalnızca metne dahil etmiyor, ona yük de veriyor. Sürekli çağrılmak, sürekli hatırlatılmak, sürekli ihbar edilmek gibi bir şey. Okur, tanık olmaktan çıkıp tanınan oluyor. Bu, konforu kıran bir hareket. Bir roman okurken, görünmez kalmak isteriz çoğu zaman. Burada saklanamıyorsun. “Sen”e her döndüğünde, metnin aynasında kendi yüzünü görüyorsun. Bu yüz tanıdık mı? Bazen. Bazen değil. Yine de bakmadan duramıyorsun.

Bütün bu katmanların içinde roman, şaşırtıcı biçimde hafif akıyor. İnce bir kitap, ama ağırlığı gecikmeli geliyor. Okuma bitiyor, cümleler çekiliyor ve geride bir uğultu kalıyor. O uğultu, gün boyunca yanıp sönen bildirimler gibi değil, daha eski, daha ilkel bir şey. Bir taşın içinden duyulan dalga sesi. Dünyanın bittiği değil, bizim bittiğimiz yerin sesi.

İktidarın, bilimin, düzenin bu evrende aldığı roller de tanıdık ama ters yüz. Ölçmek, sınıflandırmak, yatıştırmak... Hepsi bir tür nezaketle sunulan tahakküm. Nezaket derken, gülümsemeyle birlikte gelen o soğuk mesafeyi kastediyorum. Bu metin, o mesafeyi kesiyor. Şefkatin sert bir formu var burada, bakmayı zorunlu kılan şefkat. Etik, anlatının dışından bildirilen bir ahlak değil, metnin biçiminde saklı. Boşluklarda, yarım kalan cümlelerde, beklenmedik şekilde biten paragraflarda. Estetik tercih, etik tutum olarak çalışıyor; biçim, muhtevanın talimatı değil, vicdanı.

Peki ya son? Bitiyor mu gerçekten? “Bittiği zaman, mutlak biçimde bitiyor. Ama bittiğine inanmak zor. Sırtüstü uzanıyorum. Yeniden başlamasını bekliyorum. Ama başlamıyor.” Bu sözler, dilin içindeki en dürüst kırılmayı gösteriyor: Kesinlikle biten şeyin bizi ikna edemeyişi. Beden öğrenmiş, zihin razı değil. Bu fark, romanın asıl mekânı. Aradaki yarık.

Kitabın şüphesiz hiçbir şekilde kendini açıklamak gibi bir gayesi de yok. Kendi gölgesini taşıyor yalnızca. Gölge uzadıkça, ışığın kaynağına değil, yere bakıyorsun. Çünkü orada iz var. İz, anlatının gerçek kahramanı. Ne karga, ne otel, ne yol. İz. Bir şey geçip gittiğinde, kalan o ince çizgi. Üzerine basınca silinen, uzaktan bakınca belirginleşen.

Kitap kapandığında ne kalıyor? Bir otel kapısının önünde bekleyen esinti. Bir ekranın kararmadan önceki o bir saniyelik donması. Göğüste durup duran küçük, açıklanamaz bir ağırlık. Belki de edebiyatın yapabileceği en dürüst şey bu: açıklamamak, ama ağırlığı teslim etmek. Bu metin, tam da bunu yapıyor. Bitiyor, evet. Ama biz bitmiyoruz. Ya da tam tersi. Son cümle kapandığında, içimizde bir şey sürmeye devam ediyor. Adını koyamadığımız, ama adını koyamadığımız için gerçek olan bir şey.

Okunup rafa kaldırılacak bir anlatı değil bu; taşınacak bir nesne gibi. Çantana atarsın, gün boyu ağırlığını unutursun, akşamüstü bir anda omzuna çöker. Süregelen belki de omuzdaki görünmez ağırlık; bitmek ise o ağırlığı fark ettiğin andır.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.