EDEBİYAT

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

ASLI PERKER
DUENDE · 23 EKİM 2026
4 DK OKUMA

"Sevgili Aslı Perker, yaşlanmaktan korkuyorum. Ölmekten değil, yaşlanınca kendi yaşıma uygun davranmak, ona göre giyinmek zorunda olmaktan korkuyorum.

Zeynep."

Sevgili Zeynep,

İşin doğrusu, dünyaca konuşulan, üzerine seminerler düzenlenen, araştırmalar yapılan ve muhtemelen gelecek yıllar boyunca çok daha fazla tartışılacak bir konuya parmak bastınız. Sorunuzu daralttığımda yaşlanmanın size dayatacağı kurallardan korktuğunuzu anlıyorum. Bir gün aynaya baktığınızda kendinizi değil, başkalarının sizin yaşınızdaki bir kadına uygun bulduğu kişiyi görmekten çekiniyorsunuz.

  • Son yıllarda yaşlılık üzerine konuşurken sık sık biyolojik yaş ile kronolojik yaş arasındaki farktan söz ediyoruz. Bir zamanlar altmış yaşında olmakla bugün altmış yaşında olmak aynı şey değil. İnsan ömrü uzuyor, tıp ilerliyor, sağlıklı yaş alma üzerine yeni araştırmalar yapılıyor. Hatta bazı insanlar biyolojik yaşlarının takvim yaşlarından onlarca yıl genç olduğunu iddia ediyor. Bütün bunlar güzel. Fakat yaşlılığı fizyolojik açıdan didik didik ederken onun psikolojisine yeterince bakıyor muyuz?

Diyelim ki altmış yaşındayım ama bedenim elli yaşındaki bir insanınki kadar sağlıklı. Peki zihnim kaç yaşında? Ya arzularım? Merak duygum? Hayattan beklentilerim? Bunların da bir yaşı var mı? Bir sabah uyandığımda artık üzerimdeki kot pantolonun modelini değiştirmem, gömleğimi önden bağlamaktan vazgeçmem, yüksek sesle gülmemem, erkekleri çekici bulmamam mı gerekiyor? Kim karar veriyor bütün bunlara?

İşin daha da tuhafı, bir yandan bize genç kalmamız gerektiği söylenirken diğer yandan genç gibi davranmamamız öğütleniyor. Yüzümüzdeki kırışıklıkları yok etmemiz, bedenimizi diri tutmamız, saçlarımızdaki beyazları kapatmamız, fakat bütün bunları yaptıktan sonra kalkıp gençlerin giydiği bir kıyafeti giydiğimizde bu kez yaşımıza uygun davranmadığımız söyleniyor. Yani toplum bize aynı anda iki ayrı komut veriyor:

"Yaşlanma ama yaşlandığını da unutma."

Özellikle kadınlar için bu çelişki daha acımasız. Erkeklerin yaşlanması çoğu zaman olgunluk, deneyim, karizma gibi kavramlarla birlikte anılırken kadınların yaşlanması hâlâ güzelliklerini, çekiciliklerini ve görünürlüklerini kaybetmeleri üzerinden değerlendiriliyor. Yaşlanan bir kadın öncelikle genç görünmeye çalışmakla ya da genç görünmekten vazgeçmekle meşgul ediliyor. Her iki durumda da başkalarının bakışına mahkum. Çoğunlukla da daha kimse bize bir şey söylemeden, kendi kendimize bazı şeylerin artık bize yakışmayacağına hükmedebiliyoruz.

Bir başka mesele de kuşaklar arasındaki ilişki. Gençliğin yalnızca belli bir yaş grubuna ait olduğunu varsaydığımızda, genç kalmaya çalışan yetişkinlerin gençlerin alanını işgal ettiğini düşünebiliyoruz. Acaba anneler genç gibi giyindikçe kızlarının gençliğini yaşamalarına yer kalmıyor mu? Gençlerin kendilerine ait bir kültüre, dile, görünüşe sahip olmak istemeleri son derece anlaşılır. Ama bunun için yetişkinlerin görünmez olması mı gerekiyor? Ancak bir kuşak sahneden çekillince mi diğerine yer açılıyor? Bu sorular aslında insana şunu düşündürüyor:

"Genç kuşağa yer açmak demek ne demek?"

“Yaşlanınca ne giyeceğim?” sorusundan önce “Nasıl bir yaşlı olmak istiyorum?” diye mi sormalıyız acaba? Yeni şeyler öğrenebilen, sevebilen, değişebilen biri mi yoksa kendi geçmişinin içinde sıkışıp kalmış, dünyayı yalnızca bildikleriyle açıklamaya çalışan biri mi olacağız? O hâlde şimdi bu sorular üzerinden kitaplarımıza bir bakalım.

Murathan Mungan'dan 'Şairin Romanı'

İlk önerim Murathan Mungan'ın Şairin Romanı. Romanda yaşlılık, insanın dünyadan yavaş yavaş çekilmesi değil, dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlamasıdır. Romanın önemli kişilerinden Bendag, büyük bir şairdir. Ününün ve sanatının doruğundayken her şeyi geride bırakmış, yıllar boyunca uzaklarda yaşamıştır. Sonra, artık ömrünün sonuna yaklaştığını hissederek yurduna dönmeye karar verir. Böylece bir dönüş yolculuğu başlar. Ama bu yolculuk yalnızca bir yere varmak için yapılmaz. Bendag'ın geçtiği yollar, karşılaştığı insanlar ve hatırladıkları, okuru zamanın insanın üzerinde bıraktığı izlerle yüzleştirir. Mungan'ın şu cümlesi çok kıymetli:

“Biliyor ki ölmekten korkmayanlara yaşlılık kullanışlı bir özgürlük duygusu sağlar.”

Ve bu cümledeki en önemli kelime bence “kullanışlı”. Çünkü özgürlük çoğu zaman gençliğe yakıştırılır. Gençken önümüzde sonsuz olasılık bulunduğunu düşünürüz. İstediğimiz insan olabilir, istediğimiz yere gidebilir, istediğimiz hayatı kurabiliriz. Oysa gençlik, sanıldığı kadar özgür bir dönem mi? Beğenilmek isteriz, kabul görmek isteriz, başarısız olmaktan korkarız. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü çoğu zaman hayatımızın merkezindedir. Yaş aldıkça bu beklentilerin bir kısmı önemini yitirebilir. Her tartışmayı kazanmak, her ortama uyum sağlamak, her davete katılmak zorunda olmadığımızı anlayabiliriz. Hatta hayatımız boyunca sürdürdüğümüz bazı rolleri artık oynamak istemediğimize karar verebiliriz.

Eğer giyim kuşam meselesine bir gönderme yapacak olursam: İnsan hayatının belli bir noktasından sonra yeni bir kimlik inşa etmeye çalışmak yerine, yıllar boyunca üzerine giydiği kimlikleri çıkarabilir. Belki siz de yaşlanınca hangi kıyafetleri giyebileceğinizi düşünmek yerine, hangi görünmez kıyafetlerden kurtulacağınızı düşünebilirsiniz.

Hermann Hesse’den 'Siddhartha'

İkinci önerim Hermann Hesse’den Siddhartha. Başucu kitaplarımdan biri. Hayat sanki belirli durakları olan bir tren yolculuğu: Yirmili yaşlarda bunu, otuzlu yaşlarda şunu, kırklı yaşlarda başka bir şeyi yapmalıyız. Elli yaşından sonra artık bazı kapılar kapanmalı. Altmış yaşında başka türlü davranmalıyız. Peki bu durakları ve tarifeyi kim belirledi? İşte Siddhartha tam da hayatın önceden belirlenmiş bir tarifeye göre yaşanamayacağını anlatan romanlardan biri.

Romanın kahramanı Siddhartha, kendisine sunulan hayatla yetinmeyen genç bir adam. Önce manevi bir arayışa çıkıyor, sonra dünyevi zevkleri, aşkı, zenginliği, tutkuyu ve hayal kırıklığını deneyimliyor. Hayatının farklı dönemlerinde birbirinden çok farklı insanlar oluyor. Bir zamanlar önem verdiği şeyleri sonradan anlamsız bulabiliyor.

Siddhartha nehir kenarında geçirdiği günlerde zamanı bizim alıştığımız doğrusal biçimde düşünmenin yetersizliğini anlıyor. Çünkü nehir sürekli akarken bir bakıma hep oradadır. İçinden geçen su değişir ama nehir varlığını sürdürür. İşte böylelikle Siddhartha hayatın farklı evrelerinin birbirinden kopuk olmadığını anlıyor. Yirmi yaşındaki hâlimiz ortadan kaybolmuyor, kırk yaşındaki halimizin içinde yaşamaya devam ediyor. Çocukluğumuz, gençliğimiz, ilk aşklarımız, kayıplarımız, cesaretimiz, korkularımız hep bizimle. Yaşlandığımızda bütün bunların yerini yalnızca yaşlı bir insan almıyor. O hâlde neden birden bambaşka bir “kılığa” bürünelim?

F. Scott Fitzgerald’dan 'Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi'

Ve üçüncü önerim F. Scott Fitzgerald’dan Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi. Yaşlanmanın bütün kurallarını altüst eden bir hikaye. Bu öyküde Benjamin, yaşlı bir adamın fiziksel özellikleriyle dünyaya gelir. Hayatı ilerledikçe bedeni gençleşir. Başkaları yaşlanırken o gençleşmektedir. Zaman herkes için aynı yönde akarken Benjamin'in bedeni ters yönde ilerler. 

Benjamin'in hayatı, bedeniyle toplumun ondan bekledikleri arasındaki sürekli uyumsuzluk üzerine kuruludur. Çünkü toplum insanlara hangi yaşta nasıl görünmeleri, nasıl davranmaları, kimlerle ilişki kurmaları ve hangi rolleri üstlenmeleri gerektiğini dikte eder. İşte Benjamin'in trajedisi bugün belki de estetik ameliyatlarla gençleşen ama biyolojik yaşı ileri olan herkesin trajedisi: Başkalarının onu hangi kategoriye yerleştireceklerini bilememesi. 

Toplumsal saatte insan hayatının belirli olayları için uygun kabul edilen zamanlar vardır. Okula başlama, meslek edinme, evlenme, çocuk sahibi olma, emekli olma, vs. Bu olayları toplumun beklediğinden erken ya da geç yaşadığımızda çevremizden gelen tepkiler değişebilir.

Aynı şey kıyafetlerimiz ve davranışlarımız için de geçerli. Yirmi yaşında mini etek giyen bir kadınla altmış yaşında aynı eteği giyen bir kadının toplumsal olarak aynı biçimde değerlendirilmediğini biliyoruz. Oysa etek aynı etek, bacak aynı işlevi görüyor, giyinen insanın arzusu da pekala aynı olabilir. Değişen şey, başkalarının o bedene yüklediği anlam.

Ancak unutmamak gerek ki özgürlüğün ölçüsü gençlere benzeyebilmek değil, kendi seçimlerimizi yapabilmek. Başkalarının bizden beklediği gibi giyinmek zorunda olmadığımız gibi, gençliğimizi kanıtlamak için belli kıyafetler giymek zorunda da değiliz.

Bence Fitzgerald'ın hikayesini bu açıdan okumak çok kıymetli. Çünkü Benjamin'in bedeni gençleşirken hayatı kolaylaşmaz. Genç görünmek, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi çözmez. İnsan sevdiği kişilerle aynı yönde yaş alamadığında, genç görünüyor olması onu yalnızlıktan koruyamaz. Benjamin’in tersine akan hayatı sayesinde, bizim son derece doğal kabul ettiğimiz yaş kurallarının ne kadarının gerçekten doğal olduğunu sorgulayabiliriz.

Bu üç kitabın sonunda aynı yere varıyorum. Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Belki eskisi kadar hızlı yürüyemeyeceğiz, belki bazı şeyleri yapmak daha fazla çaba gerektirecek. Bütün bunları yok saymak, yaşlanmayı olduğundan daha kolay göstermek olur. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok.

Umarım seçkim şifa olur. Sevgilerimle. 

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.