YEME İÇME

'Euphoria'nın yeni sosyolojisi: Hıyarlar ve hayaletler

"Euphoria", doğduğu günden beri Z jenerasyonunun üzerine giydirilmiş bir projeksiyon, simli bir aynaydı. İlk iki sezonda bu ayna, lise koridorlarının neon ışıkları altında kimlik arayışını, bağımlılığı ve ilk hayal kırıklıklarını yansıtıyordu. Ancak araya giren beş yıllık zaman sıçramasıyla birlikte, üçüncü sezonda karşımızda artık lise fantezisinden uyanmış, 20'li yaşlarının başında gerçek dünyanın sert yüzeyine çarpmış genç yetişkinler var.

TUĞÇE MADAYANTİ ŞEN
DUENDE · 17 NİSAN 2026
4 DK OKUMA

Euphoria, doğduğu günden beri Z jenerasyonunun üzerine giydirilmiş bir projeksiyon, simli bir aynaydı. İlk iki sezonda bu ayna, lise koridorlarının neon ışıkları altında kimlik arayışını, bağımlılığı ve ilk hayal kırıklıklarını yansıtıyordu. Ancak araya giren beş yıllık zaman sıçramasıyla birlikte, üçüncü sezonda karşımızda artık lise fantezisinden uyanmış, 20'li yaşlarının başında gerçek dünyanın sert yüzeyine çarpmış genç yetişkinler var. 

Dizinin yeni sezonunun ana meselesi tam olarak bu: Z kuşağının o pırıltılı rüyadan çıkıp borçla, metalaşmayla, dikkat ekonomisiyle yüzleşmesi ve eski sistemin enkazını devralıp onu yönetmeye ya da yönetememeye çalışması.

"Her 15 saniyede bir boomer ölüyor… 10 yıl ileri sarın, bu bir ölüm dalgası."

İlk bölümün erken sahnelerinden birinde Nate Jacobs'ın (Jacob Elordi) bu repliği, dizinin kurduğu yeni sosyolojiyi çıplaklaştırıyor. Cümle sadece Nate'in narsisistik hırsını değil, çok daha geniş bir kırılmayı işaret ediyor. İtiraf etmeliyim ki, aynı "hıyarlık" bende de var. Nate'in o buz gibi istatistiği, benim de benzer bir gizli planımı kendime deşifre etti: Dünyayı cehenneme çeviren liderlerin ve büyük sermaye sahiplerinin biyolojik yok oluşuyla, dünyanın nefes alabilme ihtimalinin doğacağına karşı beslediğim o karanlık, sessiz inancı. "Hıyar" kelimesi sert ama işaret ettiği o temenni tanıdık.

2030'a doğru ilerlerken, yaklaşık 73 milyon Amerikalıdan oluşan baby boomer kuşağının 65 yaş üstüne ulaşmasıyla hızlanacak demografik dalga; cenaze hizmetlerinden yaşlı bakımına uzanan devasa bir "ölüm ekonomisi" yaratıyor. 

  • Nate'in zihninde ölüm bir yas süreci değil, arz-talep dengesinin en iştah kabartan kalemi. "Dünyayı kurtaracaklar" diye üzerine titrediğimiz bir kuşağın bu nekro-ekonomiyi nakde çevirmeye hazırlanması oldukça sert. 

Gelecek yıllarda yaşanması beklenen 100 trilyon doları aşan servet transferi millennials ve sonraki nesillere geçecek ama bu paranın nasıl kullanılacağına dair hiçbir garanti yok.

Her nesil bir sonrakini boşvermiş olmakla suçlar. Ama Z kuşağına baktığımızda görünen şey bundan biraz farklı: İdeallerini tamamen kaybetmiş bir kuşak değil, ideallerle hayatta kalma arasında sürekli pazarlık yapan bir kuşak. "Dünya boktan, o zaman en azından kendi küçük krallığımı kurayım" diyen bir tür kayıtsız realizm. 

Strauss-Howe'un kuşak teorisi zaten burada dağılıyor çünkü ortada homojen bir kitle yok, belirgin bir yarılma var. Kriz, kuşakları yekpare yapmaz, ikiye böler. Z kuşağının bir yüzü iklim grevlerinde barikat kurarken diğer yüzü algoritmanın içinde her şeyi nakde çevirme derdinde. Bu bir çelişki değil, krizin ortasında gelişmiş bir adaptasyon biçimi. 

Z kuşağı istatistiksel olarak en çevreci nesil belki ama gel gör ki fast fashion döngüsünden de kopamıyor. Şirketler bu "duyarlı ama tutarsız" hâli bir açık olarak değil, bir fırsat olarak kodluyor. Çünkü sistem onlara "Dünyayı değiştir" demiyor; "Hustle et" diyor. Onlar da ediyor.

Böyle bir zeminde Rue Bennett'ın (Zendaya) borçları için bedenini riske atması, Cassie Howard'ın (Sydney Sweeney) arzulanmayı finansal bir stratejiye çevirmesi ya da Jules Vaughn'un (Hunter Schafer) ilişkileri ekonomik bir dengeye oturtması ahlaki düşüşün işaretleri değil; değerin tamamen metalaştığı bir dünyada verilen rasyonel tepkiler. Fakat rasyonel olan her şey etik değildir. Euphoria'nın en rahatsız edici tarafı da bu.

Bu sezonda dizinin sahici nabzı, Frank's Restaurant'ta, Ali (Colman Domingo) ile Rue arasındaki masada atıyor. Nate Jacobs'ın ölümü bir pazar payı tablosu olarak gören steril rasyonelliğine karşı Rue, Ali'nin şahsında bağışlanma, vicdan ve kutsallık gibi sistemin çoktan "modası geçmiş" ilan ettiği kavramlarla nefes almaya çalışıyor. Edward Hopper tablolarını anımsatan o loş ve izole kadrajlarda Rue, anlamı en yüksek felsefi perdeden tartışırken aslında midesindeki uyuşturucu balonlarının ya da o meşhur bavulun zihninde bıraktığı hayalet borçların ağırlığıyla yere çakılıyor. 

İşte asıl trajedi tam burada başlıyor: Rue ruhsal bir kurtuluşun peşindeyken sistem, ona bedenin ruhtan önce geldiğini sertçe hatırlatıyor. Frank’s Restaurant’ın o sarı, yorgun ışıkları altında dönen bu diyaloglar, aslında 21. yüzyılın en büyük krizlerinden birini masaya yatırıyor: Hız çağında anlamın yavaşlığı. Ali, sadece eski bir bağımlı değil; o, sistemin dışına itilmişlerin, işe yaramaz ilan edilenlerin sözcüsü. Nate dünyayı bir Excel tablosu olarak görürken, Ali insan olmanın ağırlığının hissedildiği bir Edward Hopper tablosu koyuyor. Ali, Rue’ya şunu hatırlatıyor:

"Eğer bu dünya seni sadece bir tüketici, bir bağımlı ya da bir borçlu olarak görüyorsa senin en büyük devrimin, sadece 'insan' kalabilmektir."

Bu sahnelerdeki Hopper ıssızlığı, aslında karakterlerin modern nihilizmle yaptıkları bir tür düello. Ali ve Rue’nun yürüttüğü bu ruhsal kurtuluş ve anlam arayışının aslında ne kadar naif ve kırılgan kaldığını, Cassie Howard’ın yeni hâli acımasız şekilde önümüze seriyor. 

Beş yıllık sıçramanın ardından Cassie, Nate ile nişanlı; dışarıdan bakıldığında aseptik görünen bir banliyö hayatı yaşıyor. Ancak bu hayatın üzerine titrediği "rüya gibi düğün" fantezisi, özellikle 50 bin dolarlık o absürt çiçek masrafı üzerinden, onu yeni nesil bir hiper-metalaşma sarmalına sürüklüyor. 

Eskiden arzulanmayı bir tür duygusal kurtuluş veya varoluşsal onay olarak gören Cassie, artık bu arzulanma hâlini doğrudan bir finansal enstrümana dönüştürmüş durumda. Burada karşımıza çıkan şey, sadece bir "içerik üreticiliği" değil; bedenin tamamen finansallaşmasıdır. Cassie’nin köpek kostümüyle havlayarak veya bebek kostümüyle çektiği içerikleri OnlyFans’e yönlendirmesi, Shoshana Zuboff’un tabiriyle "Gözetim Kapitalizmi"nin zirve noktası. İnsani deneyimin piyasa dinamikleri için bedava bir hammaddeye dönüştürülmesi. 

Cassie’nin o bildiğimiz eski, ürkek kırılganlığı hâlâ orada duruyor ancak bu kırılganlık artık bir ürün özelliği olarak pazarlanıyor. Bilgi bolluğunun yaşandığı bu çağda, dikkatin en kıt kaynak hâline geldiği o vahşi dikkat ekonomisinde, Cassie’nin beğeni ve para arasındaki ince çizgide yürümesi, onun için hem bir özgürleşme illüzyonu hem de yeni bir tür kölelik. Bu yapısal dönüşüm, Ali’nin Rue’ya verdiği o "insan kalma" tavsiyesinin Cassie’nin dünyasında neden karşılıksız kaldığını gösteriyor: Çünkü Cassie için insan kalmak, pazar değerini kaybetmekle eşdeğer.

Dizinin en onarılamaz kaybı, şüphesiz Fezco'nun, yani Angus Cloud'un yokluğu. İkinci sezon finalindeki o sarsıcı polis baskını, Fez'in Lexi ile kurduğu naif bağ ve Ashtray ile olan trajik abi-kardeş dinamiği, aslında dizinin tek sahici damarıydı. Angus Cloud'un 2023 Temmuz'unda, henüz 25 yaşındayken aşırı dozdan aramızdan ayrılması sadece bir oyuncunun kaybı değildi; dizinin ruhunun, o sokak zekasıyla harmanlanmış koruyucu sıcaklığının da yitip gitmesiydi. Yönetmen Sam Levinson'ın üçüncü sezonda Fez'i 30 yıllık bir mahkumiyetle hâlâ hayatta tutma çabası, Rue ve Lexi'nin telefon görüşmelerindeki uzak yankısı, Angus'a duyulan kolektif bir saygı duruşu niteliğinde.

Peki, Fez'in yokluğu neden bu kadar derin bir boşluk yaratıyor? Çünkü Angus, Euphoria'ya herhangi bir konservatuvardan değil, Oakland'ın kalbinden gelmişti. Too $hort'tan MC Hammer'a, Tupac'ın isyankar mirasından sokak sanatının en ham hâline kadar siyah kültürün ve hip-hop'un en güçlü kalelerinden biri olan East Oakland'ın tozunu yutarak büyümüştü. 

  1. Oakland School for the Arts'tan çıkıp kendi sokak deneyimini kamera karşısına olduğu gibi bırakmış bir doğal yetenekti. Fez'in o ağır kanlı konuşması, sessiz sadakati ve kaosu yatıştıran dinginliği, Angus'un kendi organik kederinden süzülüp geliyordu. Geçen yıl Oakland'da, East 19th Street ile Park Boulevard köşesindeki o geniş gülümsemeli duvar resminin önünde durduğumda bu kaybın ağırlığını daha net hissettim.

Üçüncü sezon ilk bölümü, tüm bu gerilimleri taşıyacak gücü büyük ölçüde buluyor. Önceki sezonlardaki o görsel şatafat yerini daha çıplak bir anlatıya bırakmış; kamera artık karakterlerin yüzlerine daha uzun, daha rahatsız edici bakıyor. Bu bir olgunlaşma mı, yoksa dizinin kendi çocukluğunu yitirmesi mi henüz net değil. 

Ama şunu söyleyebilirim: Bu sezon, sorularını karakterlerden daha iyi sorguluyor. Cevaplar ise, her zamanki gibi, bu enkazın içinde yolunu bulmaya çalışan izleyiciye kalıyor.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.