Giyotin üzerine düşünceler: Ölüm ve cezası, Camus'nün külliyatında nerede duruyor?
Albert Camus’nün en ünlü metni "Yabancı"nın François Ozon tarafından çekilen beyazperde uyarlamasında bir sahne var: Meursault’nun annesi, babasının Meursault küçükken bir idamı seyretmeye gidişini anlatıyor. Albert Camus’nün "Giyotin Üzerine Düşünceler" metni tam da bu anıyla açılıyor. Ölüm cezası, Camus’nün külliyatının geri kalanında da ikincil bir mesele olmanın çok ötesine geçiyor.

Sinemadayım. François Ozon’un, Albert Camus’nün en ünlü metni Yabancı’yı beyazperdeye nasıl uyarladığını takip etmeye çalışıyorum. Filmin sonlarına doğru bir sahne geliyor. Meursault’nun annesi karşısına çıkıyor ve yakınlarda bir giyotin kadrajda yer alırken Meursault’nun babasının, Meursault küçükken bir idamı seyretmeye gidişini anlatıyor. Adam eve yüzü allak bullak dönmüş, konuşmayı reddetmiş ve kısa süre sonra da kusmaya başlamış.
Ben bu anıyı biliyorum. Çünkü Albert Camus’nün Giyotin Üzerine Düşünceler metni tam da bu anıyla açılıyor. Ölüm cezası, Camus’nün külliyatında kenarda duran, arada bir değinilen, yalnızca hukuk tarihine ya da ceza felsefesine ait ikincil bir mesele değildir. Camus’nün insan, suç, adalet, devlet ve ölüm üzerine düşüncesinin en hassas noktalarından biridir.
- Yabancı’da Meursault’nun hikayesi çoğu zaman annesinin ölümü karşısındaki kayıtsızlığı ya da işlediği cinayet üzerinden hatırlanır ama romanın ikinci yarısı, bütün ağırlığıyla, Meursault’nun kendi idamını bekleyişinin romanıdır.
Meursault orada yalnızca cinayet işlemiş bir adam değil, toplumun kendisine benzemeyeni mahkum etme arzusunun, mahkeme dilinin, ahlaki öfkenin ve sonunda giyotinin gölgesinde bekleyen bir bedendir.
Veba’da Tarrou’nun geçmişinde de benzer bir yara açılır: Babasının savcı olarak bir insanı ölüme gönderen düzenin parçası olduğunu fark etmesi, onda neredeyse bütün hayatını belirleyecek bir tiksinti yaratır. Tarrou’nun “vebalı olmamak” arzusu, öldürmeyi haklılaştıran sistemlerin, iyi gerekçelerle bile olsa insanı cellada dönüştüren düşüncelerin dışında kalma arzusudur.
- Camus’nün savaş sonrası yazılarında, Ne Kurbanlar Ne Cellatlar (Ni Victimes, ni bourreaux) başlığı altında, Başkaldıran İnsan’ın şiddet ve meşruiyet tartışmalarında da aynı düğüm başka biçimlerde geri döner: İnsan kötülüğe karşı çıkarken kötülüğün yöntemlerini devralmadan nasıl direnebilir? Adalet isterken öldürme hakkını nasıl reddedebilir?
İşte Giyotin Üzerine Düşünceler, Camus’nün metinlerinde farklı tonlarda duyulan bu sorunun en çıplak, en doğrudan, en amansız biçimde sorulduğu yerdir. Burada artık ölüm cezası bir roman kişisinin yazgısına, bir karakterin anısına ya da tarihsel şiddet üzerine genel bir tartışmaya sinmiş hâlde değildir; bütün adıyla, bütün mekanizmasıyla, bütün bedensel dehşetiyle karşımızdadır.
Kitap, Türkçeye Giyotin Üzerine Düşünceler (Réflexions sur la guillotine) adıyla çevrildi. Ama baştan söylemek gerekir: Bu metin yalnızca giyotin üzerine değildir. Giyotin burada hem somut bir makine hem de ölüm cezasının bütün çıplaklığını ortaya çıkaran bir simgedir. Tahtası, bıçağı, sepeti, celladı ve gece vakti işleyen düzeniyle giyotin, devletin öldürme hakkının görünür hâle gelmiş biçimidir.
Camus, giyotinden söz ederken aslında şu soruyu sorar: Bir toplum, bir insanı önceden kararlaştırılmış, bürokratik, törensel bir düzen içinde öldürme hakkına sahip olabilir mi?

Camus’nün babası, infaza giderken ölüm cezasını destekleyen sıradan bir insandır. Çocuklarıyla birlikte bir aileyi katletmiş bir suçlunun başının kesilmesini haklı bulur. Hatta belki de bunu yetersiz görür. Ama infazı gördükten sonra eve döndüğünde artık aynı insan değildir. Konuşamaz. Kusar. Camus bu sahneden büyük bir felsefi sonuç çıkarmazmış gibi görünür ama aslında bütün metnin çekirdeği buradadır.
Çünkü burada düşünceden önce beden konuşur. Yüce adalet fikri, mahkeme dili, ceza hukukunun düzenli sözcükleri, “Topluma borcunu ödedi” gibi gazetelerin uyuşturucu kalıpları bir anda çöker. Geriye bir adamın gördüğü şey karşısındaki hâli kalır.
Metinde Camus’nün yaptığı ilk iş, ölüm cezasının etrafına örülmüş dili parçalamaktır. Ona göre idam hakkında asla doğrudan konuşmayız. Mahkûm “kefaretini verir”, “adalet yerini bulur”, “topluma borcunu öder”. Oysa Camus, bütün bu yumuşatılmış ifadelerin arkasındaki gerçeği ısrarla açığa çıkarır: Devlet bir insanın boynunu kestirir. Bir toplum, yaptığı şeyi ancak onun gerçek adını söyleyebiliyorsa savunabilir. Eğer bir eylem, ancak üstü örtülerek, ancak fısıltıyla, ancak törensel ve steril kelimelerle anlatılabiliyorsa orada zaten bir suçluluk bilinci vardır.
Bu yüzden Camus’nün metni önce bir görme çağrısıdır. Madem ölüm cezası gereklidir, öyleyse saklanmamalıdır. Madem ibret vericidir, öyleyse meydanda gösterilmelidir. Madem caydırıcıdır, öyleyse insanlar onun ne olduğunu bilmelidir. Fakat modern toplum tam tersini yapar. Giyotini meydandan alır, cezaevi avlusuna taşır. Gündüzden geceye çeker. Halkın gözünün önünden uzaklaştırır. Sonra da bu gizli ayinin caydırıcı olduğunu iddia eder.
- Camus burada ölüm cezası savunusunun iç çelişkisini yakalar. Eğer infazın görünmesi toplumu tiksindiriyorsa onun ahlaki meşruiyeti zaten zayıftır. Eğer görünmesi gerekiyorsa neden saklanmaktadır?
Camus’nün caydırıcılık eleştirisi yalnızca bu ikiyüzlülükle sınırlı değildir. Ona göre ölüm cezası, insan davranışını fazla basitleştirir. Yasa, sanki insan suçtan önce oturup sakin sakin hesap yapar, ceza ihtimalini tartar, sonra da korkup geri çekilirmiş gibi düşünür. Oysa cinayet çoğu zaman böyle işlemez.
İnsan sabah tıraş olurken akşam birini öldüreceğini bilmeyebilir. Tutku, öfke, kıskançlık, alkol, yoksulluk, cinnet, aşağılanma, ölüm arzusu, başkasını yok ederken kendini de yok etme isteği… Bütün bunlar insanı yasanın soğuk aklından çok daha karanlık ve karmaşık bölgelere sürükler. Camus’nün çok çarpıcı biçimde söylediği şey şudur: Katil, ölümden suçtan önce değil, ancak hükümden sonra korkar.
Buradan metnin daha derin meselesine geçeriz. Camus’ya göre ölüm cezası, kendisini adalet olarak sunsa da özünde intikamdır. Kısasın modern dünyadaki kalıntısıdır. Öldüren ölmelidir. Fakat hukuk, doğadaki şiddet dürtüsünü taklit etmek için değil, onu dizginlemek için vardır. İntikam insani bir duygudur. Kurban yakınlarının öfkesini anlamamak mümkün değildir. Ama devletin görevi, bu öfkeyi soğukkanlı bir makineye dönüştürmek olmamalıdır. Devlet öldürdüğünde, suçlunun cinayetini silmez. Onun yanına ikinci bir cinayet ekler. Üstelik bu ikinci cinayet daha hesaplı, daha sakin, daha hazırlıklı, daha resmîdir.
Camus’nün en sarsıcı düşüncelerinden biri burada yatar: Ölüm cezası, en tasarlanmış cinayettir. Çünkü özel hayatta hiçbir katil, kurbanına aylar öncesinden öldürüleceği günü bildirmez. Onu bir hücreye koyup umutla umutsuzluk arasında yavaş yavaş parçalamaz. Onu af beklentisiyle, dilekçelerle, avukat görüşmeleriyle, gecenin korkusuyla ve sabahın ayak sesleriyle bekletmez. Sonra bir gün ayakkabılarını çıkarıp hücresine sessizce girmez, ellerini bağlamaz, saçını kesmez, yakasını açmaz, onu bir tahtaya yatırıp bıçağın altına yerleştirmez. Devletin yaptığı tam da budur. Bu yüzden idam, yalnızca ölüm değildir. Ölümden önce insanı nesneye çeviren uzun bir işkencedir.
Camus suçluyu aklamaz. Onun metnini güçlü kılan şey de budur. O, insanın doğuştan iyi olduğuna inanan saf bir iyimser değildir. Canavarca suçların varlığını, kurbanların acısını, toplumun kendisini koruma ihtiyacını inkar etmez. Ama bütün bunlara rağmen şunu söyler: Mutlak olmayan suçluluk, mutlak bir cezayla karşılanamaz. Hiçbir insan bütünüyle masum değildir. Hiçbir toplum da değildir.
- Yoksulluğu, kötü konutları, alkolü, sömürüyü, suç üreten koşulları içinde taşıyan bir toplum, sonra bütün suçu tek bir bedene yıkıp onu kesin biçimde ortadan kaldıramaz. Cezalandırabilir, koruyabilir, hapsedebilir ama son sözü söyleyemez.
Çünkü ölüm cezası son sözdür. Geri dönüşü yoktur. Yanlış kararın, değişen vicdanın, sonradan ortaya çıkan delilin, insanın dönüşme ihtimalinin üzerinde kapanan bir kapıdır. Camus’nün “mütevazı adalet” diyebileceğimiz fikri burada ortaya çıkar. Adalet, kendi sakatlığını bilmelidir. Bilmediği yerde zalimleşir. Kendini mutlak sandığında tam da suçladığı şeye benzemeye başlar.
Giyotin Üzerine Düşünceler bu yüzden yalnızca bir ceza hukuku metni değildir. Devletin sınırları, dilin yalanları, insanın kırılganlığı, suçun karanlığı ve ölüm karşısındaki ortak yazgımız üzerine yazılmış bir vicdan metnidir. Camus, ölüm cezasının insanlığımızı korumadığını, tersine bizi ondan biraz daha uzaklaştırdığını söyler. Çünkü hepimizi birbirimize bağlayan en çıplak hakikat ölümlü oluşumuzdur. Devlet, bazı insanları bu ortaklıktan atıp onlar hakkında nihai hükmü verdiğinde yalnızca suçluyu öldürmez. Kendi içinde, adalet adını verdiği o kırılgan şeyi de yaralar.
Camus’nün sorusu hâlâ orada durur: Bir toplum suç karşısında ne yapacaktır? Cevabı kolay değildir. Ama Camus en azından şunu öğretir: Uygarlık, öfkemizin şiddetiyle değil, o öfkeyi hangi noktada durdurabildiğimizle ölçülür. Ölüm cezasını reddetmek, suçu hafife almak değildir. Tam tersine, cinayetin dehşetini devlete bile yasaklayacak kadar ciddiye almaktır.